Melasın Gözlerine Yolculuk “Boydan Boya Manavgat Çayı”

Melasın Gözlerine Yolculuk “Boydan Boya Manavgat Çayı”

İz Tv’ye Sırt çantam dergisi olarak Manavgat çayı belgeselini çekmek için hazırlıklarımı uzun zamandır yapıyordum.Bir belgeseli seyretmek hoş ve zevkli,görsellik açısından zengin ise daha da doyumsuz olur.Belgeseli çekmek ise öylesine kolay değildir. Ön hazırlık gerekir,bölgeyi tanımak bilgilenmek ayrıntıları öğrenmek gerekir ki,belgesel doyurucu ve zengin bir içeriğe sahip olsun.Buda zorlanmayı,yaban ortamda kalmayı,ona uyum sağlamayı, orman içinde ıssızlığa ve tehlikelere alışmayı,tanımadığın yeni yeni insanlarla dost olmayı beraberinde getirir.Onun için ön araştırma ve keşif yaparak belgesel çekmek,belgeselinde kalitesini belli eder.

Sırt çantamı ,fotoğraf makinemi,lenslerimi titiz bir şekilde çantama yerleştirdim.Irmağa gidiyordum.Yedek bot, yedek poşet ve her şeyin yedeğini koydum çantama.

İsmail ve Ethem’le hava alanında buluştuk. Antalya’dan, Manavgat’a doğru, yanan mavi gökyüzünün sıcaklığında yol alırken, gideceğimiz yerler, Manavgat çayı ve Manavgat hakkında onları uzun uzun bilgilendirdim: 80,000 nüfuslu Manavgat şehri yaz aylarında büyük bir metropol kalabalığındadır. Side ve tüm çevre kasabalarla birleşik büyük şehir konumunda olan Manavgat şehri çarpık, doğru bir planlamanın olmadığı yapılaşması ile modern bir kent görünümünden uzak bulunmaktadır. Rant öncelikli şehirleşme anlayışı çarpık yapılaşmanın temel nedeni olarak, denizi, dağları, ırmakları ile bu güzelim coğrafyayı büyük bir turizm pazarına dönüştürmüştür.

Şehrin ortasından akıp giden büyük, geniş, Turkuaz rengi ile Manavgat çayı Ethem ile İsmail’i büyülüyor.Çayın üzerinde yan yana dizilmiş onlarca turist taşıyıcı botlarla görsel bir kirlilik oluşturmasına karşın, çayın kenarındaki serinlik ve Turkuaz rengi insanı ferahlatıyor.

Akşam, ırmak ile denizin kesiştiği üçgende, fıstık çamları arasındaki Manavgat belediyesi misafir hanesine yerleşiyoruz.

ali_cetin_melas1

Sabah erkenden kalkıyoruz. Bize şoförlük yapacak olan Ali Dönmez araba ile otelin önünden bizi alıyor. Sırt çantalarımızı arabaya yüklüyoruz. Ali’ye, nereye ve nereden gideceğimizi söylüyorum. Manavgat’tan çıkıp Akseki’ye doğru yol almaya başlıyoruz. Akseki’nin Fersin köyünü geçince yöresel deyimle sıcağın beli kırılıyor. Daha rahat nefes almaya başlıyoruz. Murtiçinde mola verelim diyor Ali. Murtiçi torosların ortasında vadiye kurulmuş, yeşillikler arasında bir köy. Yörede incir, üzüm hem bolluğu, hem de tadıyla ünlü. “Buradan çay içilmeden geçilmez” diyor Ali Dönmez. Köy kahvesinin önüne çaylarımızı söyleyip oturuyoruz. Köylülerin bazıları bizim kim olduğumuzu merak ediyor. Ali ,o bölgeden olduğu için ona soruyorlar. Bizim kim olduğumuzu öğrenince bir köylü gelip, Ahmetlerden olduğunu ve Ahmetlerinde de çok güzel bir kanyonu olduğunu söyleyip ,orayı da çekmemizi ve yazmamızı istiyor. Yan tarafımızdaki masada dört köylü heyecanlı bir şekilde okey oynuyorlar. Etraflarında da beş altı köylü onları seyrediyor. Okey oynayanlardan bir tanesinin kepez köyü muhtarı olduğunu öğreniyoruz. Ali, ‘muhtar, arkadaşlar belgesel çekiyorlar gel tanıştırayım kepez hakkında biraz bilgi ver, senin köyü de belgesel içinde gösterirler’ diyor. Ama muhtar okeye o kadar heyecanlı bir şekilde kendini kaptırmış olmalıki Ali’yi duymuyor bile. Sadece ‘tamam, tamam bakarız’ diyerek başını okey masasından kaldırmadan Aliyi geçiştiriyor. Hepimiz gülüyoruz. En çok ta Atilla gülüyor.

DSC07217

Murtiçinde çaylarımızı içip Akseki kavşağından cevizliye doğru dönünce eşsiz bir görsellikle karşılıyor bizi toroslar. Sedir dizi dizi, ladinlerde öyle. Meşeler farklı yeşillikleri ile sık sedir ormanının arasından kendilerini göstermeye çalışıyorlar. Öyle bir ahenk var ki ormanın dizilişinde bizi büyülüyor. Hemen duralım diyor İsmail. Fotoğraf makinelerini alıp yol kenarında görselliğe dönüyoruz yüzümüzü.

Akseki’nin cevizli kasabasına varınca soluklanıyoruz. Cevizlide sebze ve meyveler yeni yeni çıkıyor. Burasının sebze ve meyveleri çok tatlı olur. Ne ilaç nede hormon kullanır köylüler. Hiç kirlenmemiş doğal kaynak suyu ile sulanan, yem yeşil ormanlarla ve her zaman yeşil olan otlarla beslenen keçi gübrelerinin atıldığı sebze ve meyvelerin hem kokusu hem de tadı bir başkadır. Cevizliden Torosların içlerine doğru ormanlar arasında kıvrıla kıvrıla giden ince dar köy yollarındayız artık. Her dönemeç bir vadi, bir başka ormanlık alan, bir başka uçurum yani bu coğrafi görsel çeşitlilik, dağlar ve vadiler bizi büyülüyor. Fotoğraf çekmeye doyumda olmuyor .

Tutuz köyü yolunda, dağları karşıdan gören bir yol kenarı çeşmesinin önünde duruyoruz. Ethem, kocaman meşe (pelit) ağaçlarına tırmanan sincapları görünce kamerası omzunda sincapları çekmek için, yavaş ve sezsiz adımlarla ağaçların arasında kayboluyor. Altımızda derin, iç içe geçmiş ormanlık üzümdere vadisini seyre dalarken, başımızı kaldırınca vadinin öbür yakasında, tam karşımızda sanki ormanlar arasında kaybolmuş Emerya köyünün görüyoruz. Hiç hareket etmeden saatlerce bu vadi insanı soluksuz bırakabilir. Attilla yolun altındaki bahçe içerinde bulunan dut ağacını fark ediyor. Hep birlikte saldırıyoruz dut ağacına. Temmuzun 15’i ,dut tam olarak olmamış daha. Burada rakım 850 metre ,dut’un olmasına daha zaman var.

ali_cetin_melas2

Bu vadiyi arkada bırakarak ormanlar arasından zilan vadisine doğru kıvrılıyoruz. Karşımızda ormanları ile vadinin üzerine lök gibi oturmuş Akdağ. Akdağ’ın altında derin bir vadi. Burası zilan kapuzu. Bu kapuzun ortasından Manavgat çayı akmakta kıvrılarak. Burası derin bir kapuz. Kapuzun doğu yamacındaki tutuz köyüne varıyoruz öğlene doğru. İlk evin kapısını çalıp, muhtar Murat’ı soruyoruz. İçeriden ‘ben muhtar Murat Karasoy’um buyurun’ diye bir ses duyuyoruz.muhtar Murat geleceğimizden haberli hemen bizi misafir ediyor. Hanımı bize keçi yoğurt’undan buz gibi ayran yapıyor. Ayranları bir yudumda iştahla içip bitiriyoruz. Atilla bir bardak daha içiyor. Muhtarın evi zilan kapuzuna bakıyor. Kapuza bakan geniş, üstü üzüm asması ile gölgelendirilmiş tahtadan yapılmış çardağa oturuyoruz. Derin bir görsellik var önümüzde. Yemyeşil, ormanlık, üzüm bağları ve incir ağaçlı bahçeler yer yer sedirle kaplı vadinin altında derin bir uçurumun ortasından akıyor Manavgat çayı. Uçurum o kadar derin ki suyun sesi yankılanarak belli belirsiz duyuluyor yukarılardan. Tutuz köyünün ortasında çeşmenin yanında beklide bin yıllık kocaman çınar (biladan) ağacını hayranlıkla inceliyoruz. ‘Bu biladanı görmeye turistler geliyor’ diyor muhtar. Muhtar öğleden sonra akseki’de yaban hayatla ilgili toplantısı olduğunu söylüyor ve özür dileyerek ayrılıyor bizden. Muhtar Murat’ın kardeşi Şeref’i yanımıza alarak Manavgat çayının ilk kaynağına gözüne doğru yola çıkıyoruz. Zilan köyü karadağın eteğine, Manavgat çayının hemen üstündeki bir yamaca kurulmuş yeşillikler arasında şirin bir köy. İnsanın, buradaki dağlar arasındaki vadilerde her gördüğü köye yerleşmek geliyor içinden. Ormanlar uçsuz bucaksız, dağlar alımlı, her yan su kaynağı ve gürül gürül. Sularda kırmızı benekli doğal alabalıklar oynaşmakta. Her vadi dev çınar ağaçları ve ceviz ağaçları ile kaplı. Sırt çantalarımız, fotoğraf makinelerimiz ve Etheminde omzunda kamarası ile çağlayarak ormanlar arasından süzüle süzüle tertemiz akan Manavgat çayının kenarından yukarıya doğru yürümeye başlıyoruz. Her ağaç suya bir başka bakıyor. Bir koca çınarın içini boşaltıp muhteşem duruşu ile dallarının bazılarını dev kayalardan destek alarak güneşe doğru yükselttiğini görüyoruz. Yüz yaşında başka bir dalını ise ırmağın içine doğru salıp oradaki kocaman kayadan destek alarak gökyüzüne doğru döndüğünü görüyoruz. Suyu dönen dalın üzerine çıkıp hem pırıl pırıl hem de turkuvazla yeşil arası bir renkte olan büğetlerin (havuz) fotoğrafını çekiyoruz. Biz yürüdükçe sincaplar kaçışıyor ağaçlara. Çınar, sedir ve ceviz ağaçlarının altında pırıl pırıl ve de şırıl şırıl akan Manavgat çayının içinden yukarıya doğru yürüyoruz. Gökyüzü görünmüyor. Gökyüzü yanmıyor. Sıcaklık yakıcı değil. Sıcaklık, ormanın güzelliğinde, suyun akışında, sincapların önce tedirgin olup sonra bize bakışında ve cıvıl cıvıl duyduğumuz kuş seslerinde. Bazı bazı ormanlar arasından görünen mavi gökyüzünde bir atmacanın süzüldüğünü, bir şahinin uçtuğunu görüyoruz. Beynimiz boşalıyor, rahatlıyoruz. Tüm bedenimiz dinginlik içerisinde. Ali hoca değirmenine doğru yürüyoruz.

ali_cetin_melas3

Üç saatlik bir yürüyüşten sonra Ali hoca değirmeninin yıkıntılarının olduğu yere varıyoruz. Her yan ceviz ormanı. Çok yaşlı cevizler ev çınarlar var burada.ceviz ormanı Ali hocanın emeğinin işi değil. Coğrafyanın doğal yapısı. Değirmen yok. Sadece yıkıntıları var. Taşalar yosunlanmış, su arıkları belli belirsiz. Develerin yüklerinin yıkıldığı yer, Ali hocanın ev yeri, değirmen yeri belli belirsiz fark ediliyor.

Ali hoca tutuzlu bir köylü. Lakabı bu. Değirmenin kurulduğu yer, Manavgat çayının hortanya köyü yakasında. Irmak zilan ile hortanya köyünün sınırını oluşturuyor burada. Geçmişte zaman zaman köylüler arasında sınır kavgaları olmuş. Ali hocanın değirmenine kimse söz etmemiş, dokunmamış. O dönemde yani 1940-50-60’lı yılarda buralarda yol yok. Un bulmak, tahin öğütmek çok zor. Ali hoca, köylüler ve Yörükler için vazgeçilmez. O zamanın su ile çalışan en önemli üretim aracıdır bu değirmen. Hem Yörükler için hem de çevre köylüler için çok büyük önem taşıyor. O nedenle herkes Ali hocayı koruyor.Muhtarın kardeşi şeref değirmen ile ilgili anıları anlatınca geçmişe bir yolculuk yapıyoruz. Daha yolumuz var. Melas’ın (Manavgat çayının) gözüne yürüyeceğiz. Doğa bizi kendine yeniden hayran bırakıyor. Bir saat yürüdükten sonra, ormanların arasından gürül gürül fışkıran Manavgat çayının ilk gözüne varıyoruz. Önce suyun gözüne yatıp kana kana hepimiz içiyoruz. Tertemiz, berrak, çiçek kokulu, sedir kokulu, çınar kokulu ve ceviz kokulu kaynak suyu fışkırıyor ormanların arasından. ‘Şifa bu şifa ‘ diyor şeref. Kaynağın etrafı yarpuz ve su gerdemesi ile dolu. Ben koparıp yiyorum. Atilla, İsmail ve Ethem: ‘ne bu’ diye soruyorlar. Bende ‘Bu otlar doğal kuvvet macunu, köylüler için çok kıymetli, bunları toplayıp ilaç gibi yiyorlar’ diyorum. Ben böyle der demez, İsmail, Ethem ve Atilla otlara öyle bir saldırıyorlar ki, avuç avuç koparıp yemeye başladılar. Ben onların bu durumuna gülerek ‘durun boğulacaksınız, çok yerseniz ters etki yapar bu otlar’ diyorum.

Manavgat çayının kaynağındayız. Bu su, ali hoca suyu olarak anılır olmuş. Mutluyuz. Burada oturup dinleniyoruz bir süre. Dingin bir ortamdayız. Kuş sesleriyle, hafif hafif esen rüzgarla sallanan dalların hışırtısı ve akan suyun sesi hoş bir melodi oluşturuyor. Uyumak istiyoruz çınar ve ceviz ağaçlarının koyu serin gölgesinde.

940 metre rakımındayız. Manavgat çayının ilk gözünü bulmanın keyfini yaşıyoruz. Hava serin, görsellik muhteşem ve su buz gibi. Buz gibi suyun içinde azda olsa kırmızı benekli alabalıkların kaçıştığını görüyoruz. Sık ve dik ormanlar arasından akan Melas çayının ilk gözünden, çayın içinden yürümeye başlıyoruz aşağılara doğru. Berrak akan suyun oluşturduğu turkuaz rengi derin büğetler bütün alımlılığı ile bizi yüzmeye davet ediyordu. Üzerimizi çıkartıp sırt çantalarımızı ve fotoğraf makinelerimizi suyun kenarına bırakarak İsmail ile birlikte kendimizi büğete atıyoruz. Su buz gibi. Girmemizle çıkmamız çok hızlı oluyor.Bir daha,bir daha giriyoruz. Soğuk suya biraz alışınca yüzmek daha da hoşumuza gidiyor. Ethem her hareketimizi, her dalışımızı sürekli çekmekte kamarası ile. Sonra sırt çantalarımızı ve fotoğraf makinalarımızı alıp suyun içinden devam ediyoruz kanyon yürüyüşümüze. Su bazı yerlerde geniş akıyor dizlerimize kadar çıkabiliyor, bazı yerlerde ise daralıyor belimize kadar çıkıyor. Üşüyoruz üşümesine ama güneş, ortamın sıcaklığı ve hareketlilik üşümeyi sorun yaptırmıyor bize. Her ağacın, her taşın su ile ilişkilenmesi farklı burada. Yer yer çayın kenarlarından kaynak suları çıkıyor, eğilip kana kana içiyoruz. Gerçi Manavgat çayının ilk çıktığı ali hoca suyu ile zilan altı arasındaki bölümde hiç yerleşim yeri, balık çiftliği yani suyu kirletecek hiçbir oluşum yok. O nedenle bu aralarda akan çayın her hangi bir yerinden eğilip kana kana su içebilmek olası. Yürüdükçe ve yeni yeni güzellikler çıktıkça önümüze, üşümeyi ve yorgunluğu da unutuyoruz. Önümüze çıkan her büğete zevkle ve çocuk heyecanı ile dalıveriyor, oynuyoruz, su sıçratıyoruz. Ethem arkadaş, hem kamerayla bizi çekiyor hem de “olmadı bir daha, bir daha girin’ diyerek bizi sürekli suda tutmak istiyor. Ethem’in bizi suda tutmak için olmadı demesini anlıyoruz ve aldırmıyoruz. Manavgat çayında yüzmek üşütüyor üşütmesine, ama ortamın verdiği mutluluk hepsinden daha çok zevk veriyor, dinlendiriyor bizi.

ali_cetin_melas4

Manavgat çayının içinde üç saat yürüdükten sonra Zilan altındaki balık çiftliğine iniyoruz. Dev çınar (biladan) ağaçlarının arasından akan çayın üzerine çardaklar yapmışlar. Doğal ortam bozulmamış, kirlenme yok, su tertemiz, serinliyoruz hatta üşüyoruz birazcık. Bizden başka kimse yok. Balıkçı seviniyor. Balıklarımızı pişirmesini söylüyoruz. Balıklar çayın doğal kırmızı beneklisi değil ama doğal kırmızı benekli tadına yakın. Afiyetle yiyoruz. Dinleniyoruz burada. Burası çok güzel, doğa harikası. İkinci gün yürüyüşe buradan başlayacağız.

Zilan köyü, ilarma (kuyucak) köyüne komşu. Karadağa sırtını dayamış. Karadağ sedir ve ladin ormanları ile kaplı. Orman sık mı sık. Karadağın doğu yanında akıyor Manavgat çayı. Yamaçları verimli sulak. Tepesine yakın Zilan ve Kuyucak yaylaları var. Kışın ,tepesine çok kar yağıyormuş. Bu karlar yer altı suyu olup, Manavgat çayının gözleri olarak akıyor kapuzlardan. Sedirin en güzeli, meşenin, ladinin, defnenin, çınarın ve dağ cevizinin en güzeli bu dağlarda yükseliyor mavi gökyüzüne doğru. Manavgat çayının kenarında, Dev çınarların altında yemek yenir, çadır kurulur, bolca yüzülür, deliksiz uykunun en güzeli ve dinlendiricisi uyunur. Doğa her güzelliği uyumla yaratmış bu vadilerde. Gördükçe hayran kalıyoruz. Daha çoğunda ötesini görmek için keşfe koyuluyoruz. Her gördüğüm köylü ile, çocuk, kadın, erkek demeden saatlerce konuşmak istiyorum. Her ağacı, her kuşu ,her vadiyi öğrenmeliyiz buralarda.

Balık çiftliğinin yanındaki eski değirmeni geziyoruz. Gürül gürül un öğütüyor taşlar. Su taşlara can veriyor. Taşlar buğday tanelerini eziyor ve insanlığın binlerce yıldır en önemli yiyeceği olan ekmeğin bembeyaz unu dökülüveriyor çuvallara.

Bu dağlardaki köy isimlerinin hepsi eski. Eski ama, belki de iki bin yıllık adlar bunlar. Köy isimlerinin gerçek Anadolu isimleri olduğunu, Anadolu ile özleştiğini ve hiç kimseye ait olmadığını biliyoruz. Etiler, Klikyalılar, Likyalılar, Romalılar, Bizanslılar, Osmanlılar ve Türkler hiç rahatsız olmadan bu isimleri kullana gelmişler. Her köyün girişinde ki bir tabelada yeni isimler yazıyor. Köylülere soruyoruz ‘ bu köyün adı ne diye’ köylü eski adını söylüyor hemen. İki bin yıllık eski adlar daha anlamlı, daha güzel bağ kuruyor Anadolu’nun geçmişi ile. O nedenle burada yaşayanların kullana geldikleri eski adları kullanmak daha doğru geliyor bize.

İkinci gün Zilan altından, Zilan vadisine doğru yürüyoruz. Doğa burada biraz daha dikleşiyor. Derin bir kapuz, Zilan kapuzu. Eylül başlarında ancak kapuz geçit veriyor. Yinede bir çok yerinden yüzerek geçilebilir. Mutlaka gerekli teknik malzemeyi ( İp, kask, poşet) bulundurmak gerekiyor. Çay zilan kapuzunda yer yer geniş ve uzun büğetler oluşturuyor.

Kapuzun üstünden, Manavgat çayına paralel, suyu görerek, ormanlar içindeki dar patika ve keçi yollarını takip ederek üzümdere vadisine doğru iniyoruz. Emarye köyünün altındaki vadiye inince tekrar Manavgat çayı ile buluştuk. Çayın içinden bir süre yürüdükten sonra, üzümdere vadisinde Manavgat çayının sakinleştiğini, yayıldığını, sanki yukarılarda harcadığı enerjiyi buralarda dinlenip yeniden toplamak istiyor gibi olduğunu görüyoruz. Hem doğuda, hem de batıdaki dik sivri dağların arasından görebildiğimiz kadarıyla gökyüzüne bakıyoruz. Dağlar, yaban hayat için milli park ilan edilmiş. Bu dağlar uzun boynuzlu dağ keçilerini, ceylanları saklıyor kucaklarında. Yürüyoruz. Su buz gibi. Aniden sivri dağın tam dibinden Manavgat çayına sıfır, uğuldayarak çıkan Karapınar kaynağını görüyoruz. Muhteşem. Sakin sakin çıkıyor sivri dağın dibinden. Sanki, Küpe dağından, sivri dağdan, suğla gölünden toplanan sular yorulmuşlarda, üzümdere vadisinde güneşi görmenin şaşkınlığıyla çıkıyor kara pınardan. Birden çoğalıveriyor Manavgat çayı burada. Suyun coşkulu sesini ,dev çınar ağaçları, karaca ağaçlar alıp, sivri dağın doruklarına taşıyor ve yankılanan ses koyu mavi gökyüzünde kaybolup gidiyor. Bu sese kuşlar, yılanlar, ceylanlar, tavşanlar, ayılar ve yaban keçileri koşup geliyor. Birde avcılar tabii ki. Ama köylüler bilinçlendikçe, yaban hayatın denetimi ve korunması başlamış. Avcılar, eskiden olduğu gibi kolay koşup gelemez olmuşlar Manavgat çayının gürleyen sesine.

Üzümdere vadisinde karapınar’a gelinirde dinlenmek olmaz mı. Irmağın etrafı bağ, bahçe verimli mi verimli.

Üzmümderli Sabri’nin salaş balık pişirme çardağında konaklıyoruz. Sabri, candan bir insanoğlu. Sabri’nin balık pişirme çardağının hemen yanında Ahmet özen’inde büyükçe bir balık çiftliği var. Ahmet özen su ürünleri mühendisi, bilinçli bir şekilde yapmış üretim tesislerini. ‘Suyun en soğuk olduğu yer burası. Çiftlikte olsa buranın ala balığı lezzetli olur. Ama yeyeceğin balık üç yüz gramı geçmemelidir’ diyor Ahmet özen. Bize, çiftliğinden balık kızartıraçağını söyleyince, Sabri, ‘çiftlik değil kırmızı benekli doğal alabalıklarım var’ diyor. Hemen kızartılmış balık kokusu yayılıyor. Afiyetle yiyoruz kırmızı benekli alabalıkları. Lezzetlimi, lezzetli.

Manavgat çayı üzerindeki üzümdere yada zilana çıkarsanız, mutlaka çayın doğal alabalığı olan kırmızı benekliyi sorun. Tadını hiçbir zaman unutamayacaksınız.

Karapınardan aşağılara doğru eğim azalıp, vadi yayıldığı için geniş büğetler oluşuyor. 1950-60’lı yıllarda bu büğetlerde yığınla kırmızı benekli alabalık yaşarmış. Üzümdere köylüleri, zilanlılar, tutuzlular her köy, kendi sınırlarındaki büğetlere eylül ayında topluca gelir, topladıkları sarı çiçekli süpürçalılarını akşamdan suyun içerisine bastırırlarmış. Sabah, büğetler kırmızı benekli alabalıkların ölüsü ile dolu olurmuş. Süpürge çalılarının tozları balıkların solunğaçlarını tıkayarak ölmelerine neden oluyormuş. Buna, köylüler balık katliama demiyorlar. Çünkü, süpürge çalısı tozları büyük anaç balıkların solunğaçlarını tıkıyamadığı için onlara zarar vermiyormuş. Köylüler büğetlerdeki alabalıkları toplar, temizler, tuzlar ve iplere dizip kuruturlarmış. Kışın yemek için küplere basıp saklarlarmış. Bu anlatılanlar, şimdilerde köylüler için bir anı olarak kalmış dünlerinde. Kirlenme, küresel iklim değişikliği ve bilinçsiz avlanma kırmızı benekli alabalığın sonunu getirmiş.

Karapınar önünde, dev çınar ağaçlarının dalları arasına kurulan üzümdereli Sabri’nin çardağındayız. Sabri çaylarımızı getiriyor. Çaylarımızı içerken sohbeti de koyulaştırıyoruz. Bizim yörenin bir türküsünü söyleyeyim mi diyor Sabri. Belliki sesinin güzelliğini bize duyurmak istiyor.

Şu maşatın kızları

Ne güzeldir gözleri

Gözlerine bakarken

kaybettim öküzleri

Sabri tüm vadiye sesini duyurmak istercesine bağırarak söylüyor türküyü. Türkü sesi

Manavgat çayının sesi ile karışıp yankılanarak sivri dağın doruklarından üzerimizi bir tül gibi örten parlak, ışıl ışıl yıldızlara karışıp kayboluyor. Manavgat çayı,çoğalarak akmaya Karapınar kaynağıyla başlar.Burada üzümdere vadisi,dar ve derindir.Ama zilan kapızı gibi geçilmez değildir. İki dağın arasında dik bir vadidir üzümdere. Irmağın kenarları bağdır, bahçedir. Eskilerden kalma kervanlara geçit veren yollar bulunmaktadır.

Karapınarla coşan Manavgat çayı, üzümdere altlarında kayaoğlu ve derindere kapızlarını geçtikten sonra, Akseki’yi İbradı’ya bağlayan yola geçit veren Handos boğazından, Düzlen altındaki süzekkaya denilen muhteşem vadiye iner. Karapınar kaynağının coşkulu sesini geride bırakıp, balıkçı Sabri’ye bolca teşekkür ettikten sonra aşağılara doğru, Manavgat çayı içinde, kanyon yürüyüşümüze devam ediyoruz. Dev çınar ağaçlarının arasından akan çayın içerisinde yol alıyoruz. Ethem bizi kamerasıyla ırmak kenarlarından yürüyerek çekmeye çalışıyor. Suyun büyüsünün etkisi ile zaman zaman sırt çantalarımızı ve fotoğraf makinelerimizi kenara bırakıp, geniş ve derin büğetlere dalıveriyoruz. Suyun soğukluğuna alıştık. Handos boğazına inmeden dik dağın yamaçlarında yaban keçilerini görebileceğimizi söylemişti köylüler. Dikkatle uzun uzun dik dağın yamaçlarına bakıyoruz. Ama hiç yaban keçisi göremiyoruz. Yaban keçileri sabahın erken saatlerinde yada akşam hava serinlediği zaman yayılmaya çıkıyorlarmış.

ali_cetin_melas5

İbradı’nın uzak bir mahallesi olan düzlenin Muhtarı Mehmet Soysal ile tanışıyoruz. Düzlen eskiden Akseki’nin bir köyüymüş. İbradı ilçe olduktan sonra, sanırım devletimiz ilçe nüfusunu tutturabilmek için yakın köyleri mahalle yapıvermiş. Düzlen Manavgat çayının yukarılarında, Handos boğazının hemen üstündeki yamaçta, yeterli suyu olmayan, bağ, bahçecilik ve hayvancılıkla geçinmeye çalışan ve de İbradı belediyesinden yeterli değil, hiç destek almayan şirin bir köy, Muhtar Mehmet Soysal bizimle birlikte gödene altına kadar gelmek istediğini söyledi. Handos boğazından Düzlen altına doğru hafif bir yay çizen Manavgat çayı, irili ufaklı büğetler ve şelaleler oluşturarak yer yer süzek kaya denilen yerden batarak birkaç metre sonra gürleyerek derin bir büğete akıveriyor. Süzek kayanın hemen altında, ırmağın iki yakasından fışkıran meşhur yedi pınarlar berrak ve temiz sularıyla Manavgat çayına karışmaktadırlar.Yedi pınarlar ve süzek kayanın önündeki büğetlerin çevresi kampçılık açısından çok güzel bir ortama sahip. Burada kamp kurulur, birkaç gün hem balık avlanılabilir, hem de ırmak boyunda yukarıya ve aşağıya doğru çok güzel yürüyüşler yapılabilir.Yedi pınarlardan sonra yine Manavgat çayının önemli kaynaklarından biri olan gembos suyu çıkmaktadır. Zilandan, Sinan Hoca köyüne kadar oluşan derin vadi bir yanda Küpe dağından Manavgat çayına kadar, diğer yandsa gembos ovasından yine Manavgat çayına kadar geniş bir alanı kaplamaktadır..Bu genişlik ve derinlik Manavgat çayını,ülkemizin en çok yer altı kaynaklarıyla beslenen çayı yapmaktadır.

Genbos suyundan sonra su ,ünlü gödene kapızına giriyorki ,burası geçit vermez. Muhtar Mehmet Soysal gödene kapızının başladığı boğaza kadar bizi götürüyor. Bu mevsimde buradan geçmenin çok zor olduğunu anlıyoruz. Ancak teknik malzeme ve profesyonellik gerektirirki, aşağılara doğru inilebilsin.Burda durup dinleniyoruz. Suyun sesi vadinin derinliği görsel açıdan bizi büyülüyor,dinlendiriyor.Ortam tertemiz.Küresel iklim değişikliği daha buralara tam olarak gelememiş.Irmakta ,ormanlarda,yaban keçileri de yani tüm yaban hayatla birlikte köylülerde doğanın kirlenmesinin ve küresel ısınmanın getireceği olumsuzluklardan habersiz.Bu kapızın ağzında yatıp uyumak geliyor içimizden.Dağların güzelliği,bol oksijen rahatlatıveriyor. Irmağın hem batısı, hem de doğusu geçit vermez dağlarla önümüzü kapatıyor.Bu daralan bölgeden Manavgat çayı bir ip gibi ormanlar arasından süzülerek aşağılara doğru akıp kayboluyor.Doğuda gödene vadisi,batıda ürünlü vadisi ve ünlü altın beşik mağarası bulunmakta ve de bulunduğumuz yerden her ikisini de ne görmek mümkün nede geçip gidebilmek. Handos boğazından yukarı çıkıp gödene üzerinden vadiye ineceğiz yada düzlen üzerinden İbradı’yı geçerek ,Ürünlü köyüne varıp,altın beşik mağarasını gördükten sonra aşağılara gödene kapızına ineceğiz.

DSC07226

Artık Manavgat çayı kanyonu yürüyüşünün Dördüncü günüdeyiz.Ürünlü Köyü yolu üzerinde duruyoruz.Ali Dönmez “size bir sürprizim var”.diyor. Köyün yolundan birkaç metre içerideki kocaman kırmızı dut ağacını göstererek “buyurun arkadaşlar” diyor. Böyle davet rededilebilinirmi.Hemen ağaca yaklaşıyoruz.Dut ağacı belki de iki asırlık .Kara dutlar o kadar lezzetli ’ki ,yedikçe yiyesimiz geliyor.Ama bir sorunumuz var,dutun suyu kan renginde ve her tarafımızı kıpkırmızı yapıyor.Atilla ve İsmail üzerlerini çıkarıp yemeye devam ediyorlar.Ben ağaca çıkıyorum,hem yiyorum,hemde Atilla ile İsmail’in üzerlerine bilinçli olarak kırmızı dutları düşürüyorum.Çıplak vücutları kıpkırmızı oluyor. Burada yeterince kırmızı dut yedikten sonra Ürünlü köyüne, oradan da Altınbeşik mağarasına doğru yola çıkıyoruz.

Altınbeşik yolu sarp ve zorlu.Dikkatli bir biçimde mağaranın önüne iniyoruz. Yemyeşil bir göl durmakta dev mağaranın ağzında. Önünde ırmağa doğru inen dev kayalardan ve çakıllardan oluşan büyük bir dere var.Dere susuz,her yan ormanlarla kaplı, ağustos böceklerinin sesinden ırmağının sesini duyamıyoruz.Sanki burası ağustos böcekleri vadisi.Altınbeşik mağarası önünde banklara oturuyor dinleniyoruz.Burası oldukça serin .Biraz sonra bu ıssız ortama bir araç geliyor. Aracın içindekiler bizi görünce seviniyorlar. Akseki’ye nasıl gideceklerini soruyorlar.Yanlış geldiklerini anlıyoruz.”biz bu yoldan bu arabayla Ürünlü Köyüne dönemeyiz “diyorlar.Bizim Ali Dağların şoförü.Aliye rica ediyoruz.Ali,arkadaşları Ürünlü köyüne kadar götürüyor arabayla.Altınbeşik mağarasının altındaki dev çakıllardan oluşan derenin içinden ırmağa doğru inmeye başlıyoruz dereden inmek zahmetli ve zor.Her an kayabilir,düşebiliriz.Hava sıcak.Bir yandan yol almaya çalışıyor düşmemek için sağa sola tutunuyoruz,bir yandan coğrafyanın güzelliğini fotoğraflamaya çalışıyoruz. Ethem ise bizi çekiyor.Bir saatlik zorlu bir yürüyüşten sonra Altınbeşik mağarasının sularının aktığı yere ulaşıyoruz.Suyun içinden bir süre yürüdükten sonra köpüklenerek coşkun akan Manavgat çayının kenarına iniyoruz.Artık ırmağın kenarında dinlenmeyi hak ettiğimizi düşünüyoruz. Irmağa doğru uzanmış dev çınar ağaçlarının gövdelerine yaslanarak ayaklarımızı ırmağın serin sularına sokup ırmağa, ormanlara ve ırmak içerisinde kaçışan alabalıklara bakıp ferahlıyoruz.Burası Altınbeşik mağarası altı,gödene vadisi bu vadi.Manavgat çayının aktığı en zorlu yer.Biraz altımızda su kıvrılarak şelale oluşturmakta.Biraz yukarılardan karışan küllü suyun coşkusuyla iyice debisi artan Manavgat çayı, burada hem muhteşem bir görsellik sunuyor, hem de geçit vermez bir coşkuyla şelaleler oluşturarak Sinan hocaya doğru akıp gidiyor.Bu kapızda su,yer yer altı yedi metre daralarak akmaktadır.Sanki atlayıp karşıya geçmek geliyor insanın içinden burada. Bazı yerlerde su doğal taş deliklerine girip bir doğa harikası yaratarak akıyor.Altalta, Üst üste oluşan deliklerden fışkırarak akan Manavgat çayını bu bölümünü mutlaka görmek gerekir.

Gödene kapızında aşağılara doğru indikçe su sakinleşiyor.Sanki ırmak Sinan hoca vadisinde dura dura akıyor.Sinan hoca vadisinde irili ufaklı bir çok kaynak,açıktan ,yer yer görülmesi zor bir şekilde Manavgat çayına karışmaktadır.Her kaynak Manavgat çayına can vermekte, coşkusunu artırarak alımlı bir şekilde denize doğru akıştırmaktadır.

Sinan hoca köyünün bağ ve bahçelerini sulayan kozarası pınarı çok güçlü bir kaynak. Üzerinde balık çiftliği var. Manavgat çayı kenarında bulunan büyük su kaynaklarının hemen hepsinin üzerinde birkaç tane balık üretme çiftliği bulunmaktadır. Kimi derme çatma kimisi düzenli, ama hepsi denetimsiz. Kirlilik kaynaklarına dönüşmüş çoğunlukla alabalık çiftlikleri.

DSC07597

Kozarası pınarında alabalık üretme çiftliğinin çardağına oturup dinleniyoruz. Manavgat çayı yürüyüşümüzün beşinci günündeyiz. Irmağın her bölümünü hiç atlamadan görmek tanımak istiyoruz. Her yer keşfedilmeye değer. Kozarası kaynağının bağ ve bahçelerin üstünde değişik bir görünümü var. Burada bir süre dinleniyoruz. Ali dönmez ‘size bu gün ırmağın bu bölgesinin doğal ve lezzetli balığı olan kara balığı yedirtmek istiyorum. Kızarmış karabalıklar masamıza gelince, pembe domatesten yapılmış harika köy salatası ile birlikte iştahla yiyoruz. Karabalıklar en az kırmızı benekli alabalıklar kadar lezzetli. Manavgat çayının daha yukarında su çok soğuk olduğu için karabalık üremiyor. Bu balığın yaşayabilmesi için çayın suyunun belirli bir soğuklukta gerekiyor. Kozarası deresinden sonra bağ ve bahçelerin arasından, düz ve geniş vadinin ortasından durgun akan Manavgat çayının kenarına iniyoruz. Su durgun akan bir görüntü veriyor ama bu mevsimde karşıya geçmek çok zor. Çayın durgunluğuna aldanıp, tedbirsiz karşıya geçmeye kalmak insanın başına dert açabilir. Irmak boyunda Sinanhoca köylüleri oltalarıyla balık avlamaktalar.

Sinanhoca vadisinden ırmağı takip ederek Manavgat çayının son iki kapızı olan Pirnos ve Sinekkısar kapızına doğru iniyoruz. Bu iki kapızı geçerek Oyma pınar barajına ulaşmak imkansız. Derin, kesme kayaların arasından daralarak akan suya ancak bakabiliyoruz. Sinekkısar kapızının bitip, oyma pınar barajının başladığı yerde Manavgat çayının en büyük kaynağı olan dumanlı su çıkmaktadır. Dumanlı su gembos ovasından Manavgat vadisine kadar yağan yağmurların ve kar ların, kalkerli, karstik araziden toplanarak yer altı suyu olarak oyma pınar barajında Manavgat çayını beslemektedir. Kapızın bitişi ile birlikte oyma pınar barajı dehşetli bir görsellik sunmaktadır dağlar arasında. Bu baraj 1977-84 yılları arasında yapılmıştır. Enerji amaçlı yapılan bir barajdır. Akarsu yatağından yüksekliği 180 metredir. Bu özelliği ile Keban, Altıntaş, ve berke barajından sonra Türkiye’nin en yüksek dördüncü barajıdır. Oyma pınar barajından aşağılara doğru bakınca, irili ufaklı bir sürü adacığın etrafında Manavgat barajı uzanıverdi önümüzde.1986-87 yıllarında yapılan bu barajda enerji amaçlı. Her iki barajda Manavgat çayının güçlü suları ile oluşmuş iki doğal göl niteliğinde.

Artık Manavgat çayı yürüyüşünün sonuna doğru geliyoruz.ünlü Manavgat şelalesini uzun uzun anlatmaya gerek yok.

Üzerinde bir zamanlar ticari amaçlı tomruk ve odun taşıyan, durgun akan bölümündeyiz Manavgat çayının.

Ali Çetin

One Response to “Melasın Gözlerine Yolculuk “Boydan Boya Manavgat Çayı””

  1. Abdi IŞIK diyor ki:

    Tebrik ve gıpta ediyorum. Ben sayfanızda hoş vakit geçirdim ve damarlarımda kan bir başka dolaştı. sağolun.. üstün başarılar..

Trackbacks/Pingbacks


Leave a Reply

Advert

Günü birlik veya kamplı, elinde fotoğraf makinesi, sırtında çantası olmanın verdiği hazla dolaşmaya MERHABA.

-
Her yer görülmeye değer anlayışı ve sevdasıyla yürümenin, tanımanın ve anlamanın tadına varabilmek amacıyla farklılıklar yaşıyoruz birlikte.

Yalnızca ülkemiz değil, gidilebilen her coğrafya içindir sözümüz.

Takvim

Ekim 2009
Pts Sal Çar Per Cum Cts Paz
    Ara »
 1234
567891011
12131415161718
19202122232425
262728293031