Archive | Aralık 20th, 2009

ALARANIN GÖZLERİ – 7

3 Temmuz

ALARA’DAN LARA’YA

Sabah kahvaltımızdan sonra 230 metre yüksekliğindeki dik ve zor Alara Kalesine tırmandık. Zirveden Alara Nehrinin muhteşem manzarasını ve büyüleyici turkuaz mevisini seyrettik. Bir tarafta da akdenizin sonsuz sahilleri uznıyor. Alara Nehrinin orman içinden nazlı bir türkmen kızı gibi süzülüşüne tanıklık ettik. Terlemiş ve yorulmuş olarak aşağı indiğimizde kendimizi Alaranın serin sularına bırakmak nasıl bir keyif olduğunu varın siz hayal edin. Bir de az ilerimizde ademin balık restoranında nehrin üzerine atılmış dubaların üstüne oturtulmuş şark köşeli verandada hahve çay içmenin keyfini de düşünün. Bu gezide güzellik bitmiyor. Ben yazmaktan yoruldum. Düşünün altınızdan nehir akıyor ve siz hemen üstüne hasır yastıklara yaslanarak türk kahvesi içiyorsunuz.

Bu fasıl da bittikten sonra Manavgattan Asuman-Mehmet kelebek çiftinin kıbrısta okuyan ve Manavgatta bir ahbaplarında misafir olan kızları Merveyi, Antalyadan da dedesinde misafir olan Cevatın çocukları Arda ve ve küçük oğlunu alarak  Lara plajına geldik. Çadır kuramazsınız diye bizi plaja almadılar. Ama Ali Çetin burada da maharetini göstererk gayri faal PTT  kampına girmekmiz için müdürden izin almayı başarınca kumsalın hemen bitişiğine yayıldık. Ben ve Yavuzun dışındaki arkadaşlar çadır kurdular. Sonra Alara’nın serin sularından Lara’nın ılık sularına kendimizi bıraktık. Bu da ayrı bir güzellikti. Akşam Gülseren hanımın kendi evinde yaptığı börek çörek ve çay ziyafetinden sonra bazı arkadaşlar yakın bölgelerdeki Beach Clup’lara aktılar.

Saat 24 gibi Yavuz 2 tane şezlongu getirerek altımıza koyup yıldızların altına uzandık. Yavuz en sadık müridim olarak hep benim yanımda oldu. Son kez yıldızların altında çadırsız uyuyalım dedik. Ama gece 2,5 da 2 plaj görevlisi başımıza dikilip kalkın ve şezlongu verin diyor. Sayımda eksik çıktı bizi işten atarlar diye şezlonglarımıza el koydular. Kardeşim sabah alsanız desiysek de söz dinletemedik. Neyse biz de fazla üstelemedik. Yere yatıp mışıl mışıl uyuduk.

4 temmuz

DÖNÜŞ

Sabah 7.30 Hava limanı sonra  İstanbul.

Bir masalın sonu.

Her güzelliğin bir sonu oluyor.

Ama belleğimize asla unutulmayacak bir güzellik olarak kazınıp kalacak bu kesin.

SON NOT:

Hiçbir dağ etkinliğinde görmediğimiz derecede zengin bir menüyle neredeyse kilo alıp gelmemizi sağlayacak kadar leziz yemekler yapan Asuman, Gülseren ve Nilgün hanıma doğa güzelliğine bir de damak tadı güzelliği kattıkları için,

Haldun Aras’a mutluluğunu gözlerine, gözlerinden de gruba yansıtan bir pozitif enerji kattığı için,

Cevat’ın fiziki enerjisiyle gruba yüksek ferformans duygusu aşıladığı için,

Yavuza ve Mehmet’e her zaman ki gibi yine özverili katkıları için,

Sami’ye hem uyumu hem katılımcı tavrı hem de güzel sesiyle akşamlarımıza renk kattığı için,

Mesut Bilben’e işlevsel bıçağını grubun hizmetine sunduğu ve ilk kez bir geziyle ilgili tepkisini ortaya koyarak iyi ki katılmışım diye mail atacak kadar mutlu olduğunu bildirdiği için,

Ve tabi ki, bu olağanüstü doğa güzelliklerini bize yaşatan, çevreyi ve o çevredeki insanları iyi tanıdıkları için işlerimizi çok kolaylaştırıp konfor içinde bir aktivite yapmamızı sağlayan, rehber olmayı ilk günde bırakıp bizlerin dostu olacak kadar yakınlık gösteren, pozitif enerjileriyle hep hatırlayıp ilişkilerimizi sürdüreceğimiz Ali Çetin ve Mustafa İlhan’a ve ayrıca Kaptanımız Rafet beye çok çok teşekkür ediyoruz.

15,7,2009

Anka Gezi Grubu adına

Ali Göçer

Posted in Trekking Yazıları, Yazılar1 Comment

ALARANIN GÖZLERİ – 6

2 Temmuz

ALARA’YA DÖNÜŞ

Sabah güneşi çadırımıza yaklaşırken başımızı Göksu’nun serin sularından kaldırıp yeni güne merhaba dedik. Yaşam ne kadar da güzel. Hemen yanıbaşımızda kayayı delip gelen Göksunun soğuk ve temiz suları, altımızda doğal bir minder gibi yemyeşil çayırlık, üstümüzde masmavi berrak bir gökyüzü ve saprarı bir güneşin pamuk gibi yumuşacık sıcaklığı. Midemiz sabah kahvaltısına hazır . Çayırlığa kurulmuş portatif masada akşamdan kalmış ve gece serinliğinde taş gib olmuş koyun yoğurdu sabah kahvaltısında nasıl olur demeyin. Bu atmosferde aslanlar gibi oluyor. Bir yörük çocuğu olarak bu tadı çok özlemişim. Sadece yoğurttan oluşan bir kahvaltı yaptım.

Yine yollar bizi bekliyordu.

Artık Alara’nın denize döküldüğü yere kadar gidecektik.

Eski kamp yerimize yaklaştığımızda buz gibi akan bir dağ çeşmesinin başında mola verdik.  Yemyeşil çayırlıkta son kez toplu bir resim alalım dedik. Burada Geyik dağı açı olarak en güzel yerinde duruyor. Resimden sonra toplandığımız çeşme başında dünden kalan yayık ayranımızı açtık. Nasıl bir ayran bu kadar farklı ve bu kadar lezzzetli olabiliyor. Bol kepçe birer bardak ayran içerek Geyik Dağı maceramızı tatlı bir lezzetle noktaladık. Yol boyunca küçücük göllerin yanına kurulmuş sevimli yaylalardan geçtik. Guruca geçidinde gelirken çay içip dalından kiraz yediğimiz yeyerde yeniden mola verdik. Çaylarımız kahvelerimizi içtik. Tam burada Osmanlıdan kalma bir han var. Oldukça ilginç ve büyük ağaçlarla desteklenmiş bir deve sığınağı. Malum zamanında burası kışın birkaç metre karın olduğu bir geçit.

Sonra yol boyunun en güzel dinlenme mekanlarından Kızılolukta asırlık çınarların altında karpuz peynir ekmekle öğle yemeğimizi yeyip Barçın Akdağın muhteşem manzarası eşliğinde saçlarımızdan akan son yayla rüzgarlarının serinliğini hissederek yaylalara veda ettik. Bir mola da Gündoğmuş kasabasında vererk ve orada sevdiklerimizi telefonla arayarak yaşadığımız masalsı günleri anlattık.

Gündoğmuştan sonra bir saat kadar sonra Alara Kalesi altında turkuaz renkli Alara nehri kıyısında kamp attık. Burası artık Akdeniz sıcaklığını taşısa da nehrin kıyısındaki küçük kumsaldan nehre girecek ve 2 gün boyunca serin sularda yıkanacaktık. Alaranın yukarısında doya doya yapamadığımzı işi buarada yapacak acısını çıkaracaktık.

Haldun Aras ve Nilgün buradan ayrılmak istedi. Hem Nilgünün anne babası Serikte yazlıkta idi onları görecekti hem de muhteşem yayladan sonra burası cazip gelmemişti. Gerçi başka bir güzellikti burası da.

Kampımızı kurduktan sonra doğal havuz biçimindeki nehrin bu bölümüne daldık. Hala debisi yüksek bir süre sürüklensek de karşıya rahatça geçebiliyorduk. Gülseren hanım da yarın yeniden buluşmak üzere bize veda edip Antalyaya evine döndü.

Asuman hanım akşam için parmaklarımızı yiyeceğimiz lezzette bir taze fasulye pişirerek bu akşamımızı da güzelleştirdi. Ne de olsa Gaziantepli. Antep ve Hatay mutfağının tüm inceliklerini biliyor.

Sonra kamp ateşimizin yanında közleme menüsü ile bu günü de belleğimize bir güzellik olarak kazıdık.

Posted in Trekking Yazıları, Yazılar0 Comments

ALARANIN GÖZLERİ – 5

1 Temmuz

GÖKSU’NUN GÖZLERİ

Kahvaltımızı yaptıktan sonra Söbüçimen, Toptaşı yaylalarından geçerek Kürt Osmanın koyun ağılına vardık. Koyun ağılı dediğime bakmayın adam ağa. Bir oğlu milletvekili bir oğlu belediye başkanı ve sürülerle koyunu var. Baktık Osman Ağanın mekanının önündeki çayırlıktan (s) çizerek avuç içi kadar bir dere akıp gidiyor. Ali Çetin işte Göksu bu dedi. Gerçekten dere bile değil. Ama zarif ince, narin bir su. Biraz ilerde küçük bir gölet haline geliyor. Burada biriken ve batan su tepenin ardından bir kayadan çıkıyor dedi rehberimiz. Eh bu kadar geldik madem bir de çıktığı yeri görelim dedik. İyi ki de demişiz. Aracımızla oraya ulaştığımızda dağın altından kayaların içinden göksu yeniden çıkıyor, aşağı Hadime doğru küçük bir kanyon oluşturarak akıyordu. Buz gibi bir su. Çıplak ayakla ayaklarımız kesilerek girdik içine. Kana kana içtik.  Bizim ahali İstanbuldan kanyon sever. Kanlıçay, Sansarak, Serindere kanyonlarında hepisinin yürümüşlüğü vardır. Kanyonda birkaç saat yürüyelim dediler. Başladık Hadime doğru yürümeye. Aracımızı hemen suyun başındaki müthiş güzel el değmemiş bir çayırlıkta bıraktık.

Derenin iki yakasında renga renk çiçekler, dağ çayı, kekik, kuzu kulağı, ısırgan, gerdeme gibi harika bitkiler ve çiçekler var. Gördüğümüz her büğete dalarak bol bol yıkanarak ve tüm bu güzel otlardan toplayarak birkaç saatlik güzel bir yürüyüş yaptık. Dere aşağı indikçe yan kollarla giderek derinleşmeye ve büyümeye başladı Göksu. Alara blok halinde çıkan bir nehir. Oysa Göksu yan kollarla beslenerek büyüyen bir nehir. Öyle olması da doğaldı. Çünkü Göksu bu bölgenin en büyük nehirlerinden biri.Aracın yanına geldiğimizde herkes burada bir gece kamp atalım diyordu. Ben de aynı fikirdeydim. Rehberimiz Ali Çetine danıştık onda hayır yok ne diyorsak ona neden olmasın diyor. Geniş çayırlığa dağıldık, çadırlarımızı sere serpe kurduk. Bundan daha yumuşak döşek olabilir miydi. Bu keyifli kanyon yürüyüşünden onlarca doğal havuzda yıkanarak ve poşet poşet ot toplarak dönmüştük. Topladığımız otlardan ilk kez bugün dağcılara uygun doğal bir yemek yapacağız. Ali Çetin ve Gülseren Çetin ısırgan otlu bulgur pilavı ve ısırgan otu, kekik, yarpız, gerdeme, kuzu kulağı domates biberden oluşan muhteşem bir  de salata yaptı. Biz bunları hazırlarken kaptanımız ve rehberlerimizden Mustafa İlhan araçla gidip köy fırınından taze pide almıştı. Gelirken de Kürt Osmanın evine uğrayarak koyun yoğurdu ve yayık ayranı almışlar. Para teklif ettiğinde ana kadın kızıvermiş bizim rehbere. Oğlum ben bunlaradan para alsaydım sandık sandık param olurdu var git işine afiyet olsun demiş. Biz de geçmişine rahmet dedik.

Çayırlara yayılarak yemeğimizi yedikten sonra çayırlığı çevreleyen çanağın üstündeki tepelerde birkaç saatlik yürüyüş yaptık. Yine muhteşem manzaralara tanıklık ettik. Haldun Aras “ben burada bir ay kalabilirim” diyor. Bugün burası programımızda olmadığı için kütükleri yaylada bir köylüye vermiştik. Bu gece ilk kez kamp ateşi yakmadan oturacağız. Bulunduğumuz yer bir çanak olduğu için çok soğuk ta değil. Biraz serinleyince suyun kıyısından uzaklaşıp Türkler Yaylasına doğru aslında ılıman olan havada ve yıldızlkarın altında bir gece yürüyüşü yapıp sohbetin beline vurduk.

Posted in Trekking Yazıları, Yazılar1 Comment

ALARANIN GÖZLERİ – 4

30 haziran

ZİRVE GÜNÜ

Saat 05 e yaklaşırken saatimizin çalmasına gerek kalmadan uykumuzu almış ve dinlenmiş olarak uyanıverdik. Kahvaltımızı yaparak yola koyulduk. Güneşin yumuşak sarılığı karşı dağların kayalarına vurmaya başlamıştı.

Kar sularının aktığı yemyeşil dere kenarlarında zarif Toros laleleri ile ilk kez karşılaştık. Eriyen kar yataklarında kırmızı , sarı, mor çeşit çeşit çiçekler önümüzü kesiyordu. Ahmet Yılmaz ne zaman baksam bir çiçeğin altına yatmış en güzel açıdan fotoğraflamaya çalışıyor. Yavuz almış başını bir tepenin yamacından gidiyor. Haldun Aras, Mehmet, Sami ve Mesut Bilben de onlara uyunca biz rehberler ve hanımlarla kalakaldık. Biz rehberimizin gösterdiği yoldan sapmadan uysal yürüyüşçüler olarak dağın dik yamacının altına kadar geldiğimizde bizim haşarı taife da toplanmaya başladı. Kar yamaçlarından mümkün olduğunca yan geçişlerle kara parçaları üzerinden 2 saat kadar yürüdükten sonra Geyik Dağı çıkışının en riskli ve dik yamacına gelmiştik. Aslında çok yaklaştığımız halde zirvenin altındaki kar çanağını dolaşarak çıkmak zorundaydık.  Bu da yolumuzu en az 2 saat uzatacaktı. Haldun Aras ve Gülseren Çetin biz burada kalacağız dediler. Aslında dağın yamacındaki kar blokları ve dağın sessizliğinin öyle görkemli bir sessiliği ve çekiciliği vardı ki ben de kalmak isterdim. Burası da ayrı bir güzellikti.

Dik çıkıştan taş düşme riskine karşı oldukça dikkatli ve yardımlaşarak yaklaşık bir saatte sırta çıktık. Bundan sonrasında sırt rotasından devam edecektik. Zirve görünmesine karşın her tepeyi aştıkça önümüzde bir iniş çıkış daha çıkıyordu. Elimizi uzatsak ulaşacakmışız gibi duran zirveye 2 satte çıktık. 11.30 gibi zirvedeydik. Ben, Mehmet ve Yavuz daha önce daha yüksek dağlara çıkmıştık. Ahmet Yılmaz,Mesut Bilben, Sami Cankaya, Nilgün Gün, Asuman Kelebek ve Cevat Gültay ilk kez bu kadar yüksekliğe çıkıyorlardı. Özellikle onları kutladık.Geyik dağı zirvesinden Eğri Gölle birlikte irili ufaklı göller ve ardında salkım salkım dağları izlemek doyumsuz tatdlar bıraktı belleğimizde.

Bazı arkadaşlar en az 4 çadır sığacak kadar ve çevresi duvarla örülmüş dümdüz bir alan haline getirilmiş zirveye postu serip bir süre bir güzel kestirdiler. Yerel halk buraya Giği Sultan tepesi diyor ve dua etmek için çıkıyorlarmış. Buraya çıkan çocuksuz evli çiftler “Giği Sultan geldim ocağına bir çocuk ver kucağıma” diye dua ederlermiş. Yerel inanışa göre Giği Sultan bir azize, bir ermiş.

Rivayet odur ki: Hadimli Bayram Ali Hoca kızını istemediği birisiyle evlendirmek istemiş. Giği Sultan bir sabah yatağında bulunamamış ve günlerce kendisinden haber alınamamış Günler sonra bir çoban Giği Sultanın eşarbını Geyik Dğının tepesinde bulduktan sonra burası kutsal kabul edilip dua için hep buraya çıkılır olmuş. Uygun mevsimde bir çok yerli halkın da çıktığı zirve bizim çıktığımız mevsim itibariyle Kaçkar kıvamında ve zorluğunda bir çıkış gerektiriyor.

Aynı yoldan dönüşe geçtik. Dik kayalıkları indikten sonra kimseyi tutamadık. Mehmet ve Cevat kardan kaymak için kendilerince bir yöntem bulup kaymaya başladılar. Baton yerine kullandıkları uzun değneklerini altlarına alarak kayıyorlardı. Bir ara Cevat’ın hızlandığını gördük. Kendini karların üzerine atarak durdu. Bu arada gözlük bir tarafa çanta bir tarafa gittiğini de söylemek lazım. Ama herkes birer çocuk olmuştu sanki, kayıyor, yuvarlanıyor ve ağızlarıyla düt düt sesleri çıkarıyorlardı. Karlı bölgeyi de geçtikten sonra herkes bildiği yoldan  ya da bir çiçeğe takılarak, bir kelebeğin peşine düşerek ayrı ayrı kamp alanına doğru dağınık biçimde yürüdüler. Hele Cevat Gültay arkadaşımızdaki enerjiye hayran kaldım. Adam bir dakika yerinde durmuyor. Resmini çekmek için bile çoğu kez yakalayamadığımı sonradan farkettim. Ali Çetin’le çayırlıklardan ilerleyerek 11 saat sonra kamp alanına ulaştık. Aslında yorulmuştuk. Çadıra girip yarım saat kadar kestirdim. Akşam üzeri yine herkes kamp ateşi etrafında toplandı. Ne de olsa kuru fasulyeyi kimse kaçırmak istemiyordu. Zirve gününün ödülü odun ateşinde ezile ezile pişmiş etli kuru fasulye tam da kıvamında olmuştu. Herkese de bol bol yetti. Açıkçası kavurmaya tercih edilecek bir lezzette idi. Ama bize düşen 2 si de çok güzeldi demek.

Artık programı günlük yapar olduk. O kadar çok altarnatif var ki, Alara’nın 2. gününde terkettik programlı olmayı. O gün canımız ne isterse ona karar veriyoruz. Kamp ateşi sohbetlerinin birinde Ali Çetin Göksu’nun kaynağına çok yakın olduğumuzdan ve içinde bulunduğumuz havzanın Göksuyu besleyen bir su havzası olduğundan sözetmişti. Aslında Alara’nın Gözleri projemiz içinde Göksu hiç gündemde yoktu. Ama madem bu kadar yakınına gelmiştik bir de onu görelim dedik. Geçen yıl Sarıgeçili Göçünde Göksu’nun ortalarını görmüş ve o muhteşem Göksu şelalaesinde yıkanmıştım. Bu kez de kaynağını görmek ilginç olabilirdi. Ama Ali Çetin Göksu Nehri yerine küçük bir dere göreceksiniz Göksu hayali gözünüzde küçülebilir dedi. Olsun hepsnin ayrı güzelliği vardı.

Posted in Trekking Yazıları, Yazılar0 Comments

ALARANIN GÖZLERİ – 3

29 haziran

GEYİK DAĞI’NA DOĞRU

Dağda az uyku şehirdeki çok uykudan evladır dercesine sabah erkenden herkes ayağa kalkıyor. Hiç bir gün kurduğum saatin uyandırmasına gerek kalmadan hep saat çalmadan uyandım. Erkenden yine kalkıp kahvaltımızı yaptık. Nehir faslı bitmiş dağ faslı başlamıştı. Kamp alanımızdan 6 tane kütüğü araca koyduk. Çünkü gideceğimiz yaylalar 2000 metre civarında yüksekliği olan yerler ve orman alanından yukarıda. O yüzden oralarda odun bulma şansımız yoktu. Giderken ormandan çıkmadan biraz da ince tutuşturma odunu topladık.Artık yörüklerin göç yollarından ve dağlarda yol kenarlarındaki yörük mezarlarının yanlarından geçiyorduk. Birkaç kez ulu çınarların altında çay molası verdik. Zaman zaman yolumuz tarihi kervan yollarıyla kesişiyordu. Çünkü gittiğimiz yer Osmanlıdan da önce kervan yolu olarak kullanılan ve bazı yerlerde mermer döşeli bölümleri hala bozulmamış yerlere rasladık. Zaten Alara han, Alara Kalesi, Ali Köprüsü, Kemer köprü yol güzergahımızda. Gelisanrda da mola verip çay içtik ve Osmanlıdan kalma şirin bir kervan konaklama yapısıyla karşılaştık. Tam bir kervansaray niteliğinde olmasa da develerin dinleneceği özellikli bir handı. Artık buralarda ağaç kalmamış çıplak dağlar ardarda uzanıp gidiyordu. Goruca boğazına çıkarken sağ yanımızda bulunan mezarlığın öyküsünü Ali Çetin’den dinledik. Kırkkızlar mezarlığı. Kırk tane genç kız hocada okumaktan dönerken tipiye yakalanıp burada ölmüş. Eskiden yörüklerde eğitim imkanı olmadığından zaman zaman dağlarda bir hocayla anlaşırlardı. Ve çocuklarını o hocaya göndererek kuran okumasını, namaz kılmasını ve ufak tefek dini bilgiler öğrenirlerdi. İşte burada soğuktan donarak ölen kırkkızlar böyle bir gruptu. Öldükleri yerde defnederek çevresini bir duvarla çevirmişler. Kırk tane kızın aynı yörede hocaya gittiğini düşününce zamanında bu dağların her koyağında bir yörük obasının yayladığını düşünmek hiç de zor değil. Şimdilerde artık o boğazı çanlı mayalar ve  kadife etekli genç kızların çektiği göç katarları yok. Pınar gözlü, elma yanaklı yörük kızları yok. Yavuklusuna kavuşmak için tuz verdiği koyun sürüsünü kavalının nağmeleriyle su içirmeden dereden geçiren, kavalının içine nefesini değil sevdasını, ruhunu üfleyen yiğit yörük çobanları da yok. Şimdi o masaldan arta kalmış yörük obaları  bu yaylaları mesken tutmuşlar ev yapmışlar, motorize olmuşlar ve kara çadırlarını atarak develerini satarak modern dünyanın koşullarına geçmişler. Böylece 3000 yıllık çadırlı hayat ve onunla birlikte o masalsı yaşantı ve kültür de tarih olup gitmiş.

Çınar altlarında çeşme başlarında uzun uzun molalar vererek ikindiye doğru Geyik dağı eteklerine ulaştık. Çok güzel göl kenarlarına yerleşmiş yörük yaylalrından geçerek Eğri Göl’e ulaştığımızda değişen hava, değişen atmosfer ve nefesimizin direk gökyüzüne açıldığı olağanüstü bir sayfayı açmıştık hayatımıza. Gölün kıyısında hafif içeri kıvrılan bir koyakta çeşmenin başına kampımızı attık. Ama ne kamp. Ahşaptan kenarları açık 2 katlı bir kulübemiz var. Üstünde 4 tarafı sedir olan kulübede oturduk ve göle nazır kahve içiyoruz. Yanımızda çeşme. Az ilerimizde güneş enerjisiyle ısınan ve deposunda sıcak suyu ile modern bir alan. Ve kapalı bir tuvalet. Beş yıldızlı bir kamp. Aslında burası yaz aylarında buraya çıkıp bir ay boyunca bedava hekimlik yapan ve çevre köyleden hastalara bakan Hadimli Doktor Kemal beyin yeri imiş. Tesisi de o yapmış, bize de bir güzel kullanmak düştü.Rehberimiz Ali Çetin’in de dostu. Gideceğimiz gün geldi ve Doktorla da tanışmış olduk. Böylesi  aslında dağcılara yakışmayan ama konforunu da inkara edemeyeceğimiz 5 yıldızlı kamp alanına yerleştikten sonra arkadaşların keçi keçi diye mırıldandıklarını duydum. Ne yazık ki, etkinlik ilanına keçi kavurması yedireceğiz deme gafletinde bulunmuşum. Sürekli hatırlatıp duruyorlar. Baktık olmayacak, Ali Çetin’le çıkıp Gölün karşı yamacındaki Kızılağaç Yaylası’na vardık. Köy fırınından sıcak pidelerimizi aldık ama keçi konusunda pek başarılı olamadık. Birkaç kişiye söylediysek de keçiler otlamaya çıktı filan dediler. Ama Ali Çetin maharetini göstererek son adamımız İdris’ten işi bağladı. İdris bize keçiyi keserek tam ortasından bölüp yarım keçiyi poşetlere doldurarak bir saat içinde teslim etti.

Kampa getirerek bayan arkadaşların maharetli ellerine bırakarak gezintiye çıktık. Kampın arkasında 2350 metre yükseklikteki isimsiz bir tepeye tırmanarak oraya Ali Tepesi adını verdik. Aşağı yukarı Uludağ zirvesine yakın bir yüksekliğe adımı vermiş olmaktan koltuğum kabarak zirvesinden Eğri Göl ve Geyik Dağının resimlerini çektik. Aşağıda akşamın son kızıllığı gölün üstüne çökerken kampa doğru yöneldik. Yaklaşık 2,5 saat sonra kampa yaklaştığımızda kavurmanın mis gibi kokusu geliyordu burnumuza. Güneşin batma anında keskin bir ısı çizgisi yaşadık. Güneş batar batmaz  hava birden sertleşiverdi. Ateşin alevlerini harlandırıp onunla daha samimi olma zamanıydı. Neyse ki odunumuz gayet bol.Ve bu arada kavurma servisi başladı. Sizi gidi kavurmacılar yeyin de sesiniz kesilsin bakalım. 2-3 saatlik bir akşam yürüyüşünden sonra tam da kıvamında bir zamanlamayla saldırıya geçtik kavurmaya.Karnımızı bir güzel doyurup ahalinin keçi hayalinin de önüne geçtikten sonra yarın akşamın menüsünü de belirledik. Keçiden kalan kemikli etle odun ateşinde kuru fasulye. Ne de olsa gezi programında bunun da sözünü vermiştim millete. Bundan sonra sözler verirsem iki olsun. Kardeşim dağda ne bulursak onu yiyeceğiz diyeceğim. Fasulyemizi de ısladıktan sonra kamp ateşi çevresinde közleme menüsüne geçtik. Genelde közleme menümüz patates, soğan ve sarmısak oluyordu. Şarkılar türküler sohbetler eşliğinde çıtırdayan kamp ateşimize gecenin sessiliği, uzaktan zaman zaman havlayan köpek sesleri ve rüzgarın sesi eşlik ediyordu. Sabah saat 06 gibi Geyik Dağı çıkışımızı başlatmaya karar verdiğimizde saat 24 gibi olmuştu. Çoğu arkadaş uykuya çekildiğinde Yavuz Sami ve ben şöyle karanlığa dalıp yaylada daha da üstümüze yaklaşmış yıldız tarlasına el uzattık. Saçlarımıza yıldız yağdı. Sabah kalktığımızda üstümüz başımız yıldız doluydu.İnsan baktıkça uzayın büyüleyici derinliğnde sonsuz bir yolculuğa çıkmış gibi ürperiyordu.

Yarın yorucu bir gün olacak.

Yıldız desenli yorganımızı üstümüze çekip kendimizi uykunun sıcak kollarına bıraktık.

Posted in Trekking Yazıları, Yazılar0 Comments

ALARANIN GÖZLERİ – 2

28 haziran

ALARA’NIN GÖZÜ’NDEN SU İÇMEK

Güneşin altın ışıkları ve Alara’nın turkuaz mavisine gözlerimizi açtığımızda Mustafa İlhan ateşi yakmış çaylarımızı hazır etmişti. Sıkı bir kahvaltı yaptıktan sonra çadırlarımızı toplayıp aracımıza koyduk. Biraz aşağı yürüyüp ilk hedefimiz olan ve gezimize adını veren Alara’nın Gözlerine bakmaya gidecektik. Aslında şelalenin düştüğü yerden uzaklaşıp şelalenin sıfır noktasına çıkacaktık. Benim hayal ettiğim durumlardan biri de şelalenin altında yüzmekti. Ama bunun mümkün olmayacağını şelaleye yaklaşınca anladım. Debisi o kadar yüksekti ki hem suyun sert akışından dolayı hem de suyun soğukluğundan dolayı bu mümkün olmadı. Bir de su sürükleyerek bizi alıp götürebilirdi.Toparlandıktan sonra nehir boyu yarım saat kadar yürüyerek nehrin karşısına geçip yamaçtan yanlamasına Alara’nın Gözüğne çıktık. Biraz riskli bir yan geçiş olsa da hep birlikte birbirimize yardım ederek ulaştık. Bir kayanın altında mağara ve önünde bir gölet var. Buraya yeşil göl diyorlar. Göl sanki olduğu gibi blok halinde aşağı uçuyor ve Uçan Şelale ya da Cündere Şelalasi’ni oluşturuyor.

Yeşille turkuaz renginin karışımındaki su öylesine leziz ki elimdeki yarım litre termosu 5 kez doldurarak içtim yine de doyamadım. Hiç bir şişkinlik yapmıyor, buz gibi.Bol bol resim aldıktan sonra geldiğimiz yoldan geri dönerek bir de şelaleyi yandan görüp köprü başına indik. Nehrin üzerine uzanmış verandada çay içtik. Artık gezimizin 2. gün etkinliğine geçebilirdik. Bir süre araçla gittikten sonra nehir boyundan yürüyerek Bayır Şelalesine inecektik.

Yolda giderken Ali Çetin’in bir sürprizi ile karşılaştık. Aracı durdurdu. İndik ve yanımızda yol kenarında üç tane kırmızı dut. Hemen daldık dutlara.Abartısız söylüyorum hayatımda yediğim en lezzetli kara dutu yiyorduk. Ellerimizin giysilerimizin akan dut suyundan kıp kırmızı olmasına aldırmadan yiyorduk. Mehmet kelebek ve Ahmet Yılmaz daha da ileri giderek ağacın başına tırmandılar ve avuç avuç yediler. Doyacak kadar yedikten sonra aracı gönderip nehir kıyısına indik. Kimi zaman nehire ayaklarımızı dokundurarak yürüyoruz ama içine girmeye cesaret edemedik. Ali Çetin kamp yerinde suya gireceğiz diyordu. 2 saat kadar yürüdükten sonra şeşalemize ulaştık. Alara şelalesi gibi olmasa da altında yıkanmamıza izin verecek kadar narin ama oldukça serin sulu bir şelale: Bayır Şelalesi.

Tam karşısına çadırlarımızı kurduk. 2. kampımız da bir şelale karşısı oldu. Çadırlarımızı kurduktan sonra hep hayal ettiğimiz Alara Nehrinde yıkanma isteğimizi gerçekleştirmek için uygun bir yer bulduk. Fakat öyle algın akıyor ki girmeye cesaret ister. İp atmaya karar verdik. İpi nehrin bu yakasına bir ağaca bağladım. Karşıda bir ağaca bağlamak için bir kahraman gerekiyordu. O kahramanı da bulduk. Suyu sevmeyen aslında yüzmeyi de pek iyi bilmeyen Yavuz Koçan ipi ele geçirerek karşıya geçmeyi başardı. İpi tam su yüzeyine paralel olarak gerdik. Yukardan suya atlayan arkadaşımız doğal olarak su tarafından sürüklenerek geliyor ipten tutunarak ayağa kalkıp kenara çıkıyordu. Eğlenceli bir oyun gibiydi. İp bir güvenlik şeridiydi. İpi kaçıranın işini düşünemiyorum doğal olarak. 70 km aşağıda Akdenizden toplayabilirdik. Yukarıda bir kayadan atlamaya başladık. Sürüklenen arkadaşımız ipten tutunarak aşağı geçmeden dışarı çıkıyordu. Bir ara Nilgün Gün arkadaşımızın suyun akıntısında geldiğini gördüm. İpten tuttu ama su o kadar güçlü ki insanın elini ipten çekip alabilir. Açıkçası biraz erkek gücü gerekiyor. Narin bayan arkadaşlar suyun gücüne direnemeyebilirdi. Nitekim Nilgün’ün gözlerinin endişe ile iri iri açıldığını gördüm. Elleri ipte geriliydi. Birden durumun vahametini kavradım. Allahtan ona çok uzak değildim.Birden süratla yaklaşarak Nilgün’ün kolundan yapıştım. Çünkü Nilgün suyun gücüyle gövdesi suya paralel olarak duruyor ve su elini ipten koparmaya çalışıyordu. Hemen kolundan yakalayarak ayağa kalkmasını sağladım ve dışarı çıkardık. Bu ciddi bir tehlike idi ama çok şükür ki olumsuz bir durum olmadan işi tatlıya bağlamıştık. Hep birlikte nehirden çıktık ve nehir biraz gözümüzde itici hale geldi. Çünkü bizim kafamızda kurduğumuz program bir kanyonda yürür gibi nehrin içinden saatlerce yürümek büğetlerde yüzmek karşıya geçmek filan idi. Oysa bırak yüzmeyi karşıya geçmek bile mümkün değildi. Biz biraz da istanbul civarında Serindenre, Kanlıçay Sansarak kanyonları gibi düşünmüştük.

Yanımızda akıp giden görselliği temizliği çoşkun akışı ve inanılmaz turkuaz rengi ile içine giremediğimiz dokunamadığımız bir doğa harikası Alara düşündüğümüz Alara değildi. Güzellik yanımızda ama ona dokunamıyorduk. Nehir maceramızı burada kesip Geyikdağı çıkışımızı erkene almaya karar verdik. Nasılsa Alara Kalesi ve Alara Hana gezinin sonuna doğru inecektik. Orada daha durgunlaşacağı için nehire girer bol bol yüzerdik. Belki Geyikdağı çok iyi geçer de programın ağırlığını oraya kaydırabilirdik. Onun için yarın sabah aşağıya yeniden yürümekten vazgeçerek direk Geyikdağı’na gitmeye karar verdik.

Nehir dönüşü akşam için odun toplayarak ateşimizi yaktık. Bir taraftan da Yavuz, Ahmet Yılmaz ve Mehmet balık hazırlığına başlamışlardı. Bu gün ikişer tane alabalık aldım.Gariban millet doya doya yesin dedim. Alara suyunun alabalığı oldukça lezzetli. Hanımlar da şelalenin altında bol su ile herşeyi tertemiz yıkayarak salataları yaptılar. Hava düne göre daha ılıman. Akşam yemeğimizi de bir güzel yedikten sonra gelsin çaylar, közde soğan ve közde patatesler faslı türkü faslına eşlik etti. Bu gün düne göre biraz daha erken yattık. Gerçi Yavuz ve ben yine gecenin yıldız topluluklarıyla ufak muhabbetlerimiz oldu ama 01 gibi biz de yatağa girdik.

Posted in Trekking Yazıları, Yazılar0 Comments

ALARANIN GÖZLERİ -1

27 haziran 2009

ALARANIN GÖZLERİ

Aracımız Gündoğmuş istikametine döndüğünde geniş ve yüksek sedir ağaçlarının arasından zaman zaman yükseliyor, sonra  vadilerden geçiyorduk. Bizim için yabancı bir alanadı. İstanbul çevresini adım adım yıllardır doşaşmış bir grup olarak hiç bir etkinlik yapmadığımız Antalya bölgesindeydik. Ali Çetin ve Mustafa İlhan’la hemen kaynaştı grup. Gündoğmuş’ta da son alıverişimizi yaparak şelaleyi hedefleyip yeniden yola koyulduk. İkindi üzeri Barçın  Dağı’nın böğrünü delerek yaklaşık 40 meterden ileriye doğru çoşkun birçimde fışkırarak dökülen Alara Uçansu Şlalasi’ne ulaştık. İlk anda nefesimiz kesildi sanki. Görkemli bir doğa olayıyla karşı karşıya gelivermiştik. O, kayadan fışkırarak nasıl bir köpürüş ve nasıl bir uğultuyla aşağı dökülüştü.

Akşamın loşluğu içinde ak yeleleri rüzgarda savrulan bir küheylan gibi alara nehri kayadan fışkırıyordu. Altına yaklaşıp akşamın son kızıllığı titreyen su kabarcıklarına dokunurken yüzümüze vuran tatlı serinlikle ürpererek hayranlıkla, korkuyla ve bakışlarımızı alamadan defalarca resim çektik. Vadinin içi aslında sıcak olması gerekirken şelalenin  ve nehrin etkisiyle üşünecek derecede serindi. Bu ilk görkemli doğa şölenini doya doya resimledikten sonra kamp alanımıza dönüp çadırlarımızı kurmaya başladık. Sipariş ettiğimiz balıklarımız da gelmişti. Çadırların kurulmasından sonra birkaç kişi odun toplamaya çıktı, kalanlar da ateş yakma ve yiyecek malzemelerini çıkardı. Artık önümüzde uğuldayan şelale ve akan derenin uğultusuyla doğadaki çeşit çeşit böceklerin birbirine karışan sesi arasında bol yıldızlı bir gece bizi bekliyordu. Odun ateşinin közünde önce patlıcanları, soğan ve sarmısakları, yeşil ve kırmızı biberleri kızarttık. Onları salata yaparken bazı arkadaşlar da balık faslına geçti. Tabi yemek pişirme işi sadece hanımların işi değil kuşkusuz ama hanım eli elbette çok yakışıyor ve biz erkeklerden çok daha pratik biçimde sonuçlandırıyorlar. Sağolsun hanım arkadaşlar gezi boyunca yemek konusunda çok özverili davrandılar.

Odun ateşinde kızarmış onca leziz yiyecek olunca hanım arkadaşların yaptığı kokteyl balıktan da kebaptan da daha leziz oldu. Mehmet kelebek’in eşi Gaziantep ve Hatay mutfağının temsilcisi Asuman hanım bu gezimizde lezzet ustamız olarak hep ön planda oldu. Ali Çetinin eşi Gülseren hanım da Akdeniz mutfağını temsilen sebze ve doğa otlarından oluşan nefis salatalar yaptılar Ali çetinle birlikte. Bir diğer bayan arkadaşımız Nilgün hanım da yardımcı olunca biz erkeklere pek bir iş bırakmadılar.Yavuz Koçan balıklarda öne çıkan arkadaşımızdı. Mesut Bilben’in ise bıçağı kendisinden daha marifetli idi.  O iş yapmak yerine kendisini temsilen bıçağını verdi. Bu gezide bana da pek iş düşmedi. Mesut ve ben yiyici taifesinde idik.

Şelale kampımızda çabucak balıklar da kızarınca hemen karnımızı doyurduk. Çaylarımızı da içtikten sonra kamp ateşi çevresinde oturup gecenin keyfini çıkarmak kalıyordu. Artık türkü vakti gelmişti. Arkadaşlar günlük yürüyüşlerde genelde benden türkü isterler, çoğu zaman başka da pek söyleyen çıkmazdı. Ama bu gezimizde bana Sami Cankaya da eşlik etti. Hatta giderek açıldı ve bayrağı kaptırma tehlikesiyle karşı karşıya kaldım. O da bir repertuar kitapçığı ile gelmişti. Ama ikimizin de repertuarının çok uyuştuğunu gördüm. Böylece birlikte söyleme ve düet yapma şansımız oldu. Asuman hanımın da sesi güzel ve o da sık sık katıldı. Nilgün hanım çok söylemedi ama oldukça özgün sesiyle arada ve yüksek tezahüratlarımızla ona da söylettik.

Alimünyum folyoya sarılan patatesler ve taze süt mısırlar türkülere eşlik etti. Tam bir yeme içme ve türkü akşamı oldu. Hatta bir ara kim daha genç atışması yaparak Ali Çetinle birlikte kolbastı oynadık. Saat 24 ü geçerken uzun yolculuk ve ilk günün yorgunluğu nedeniyle bazı arkadaşlar uykuya çekilirken ben kalan arkadaşlara “hadin yıldız toplamaya gidelim” diye bir teklifte bulundum. Bu durum, ışıktan uzaklaşarak gecenin zifiri karanlığında üzerimize akan yıldız yağmuruyla aracısız yüzleşmek demekti. 7-8 kişi hadin gidelim deyince kamp alanından yukarı doğru yürüdük. Gece saat 01 sularında orman içinden bir patikada ilerledik. Şelale ve Alaradan uzaklaşınca birden havanın ne kadar sıcak olduğunu farkettik. Ama Alara vadisi içinde ormanın ortasında ve söndürdüğümüz tepe lambalarından sonra tek bir dünyevi ışıkla temas etmeyen gözlerimiz üzerimizi örten yıldız desenli bir çarşaf gibi gökyüzüyle o kadar yakınlaştık ki elimizi uzatıp avuç avuç yıldız topladık desek abartmış olmayız. Bunu etkinlik boyunca her gece tekrarladık.

Çadırlarımıza dönerek yıldızlı bir geceyi üstümüze çekip başımızı Alara’nın turkuaz mavisine yaslayarak derin bir uykuya daldık.

Posted in Trekking Yazıları, Yazılar1 Comment

ALARANIN GÖZLERİ –

ARAGON’UN ELSA’NIN GÖZLERİ
ŞİİRİNE NAZİRE: ALARANIN GÖZLERİ

ÖYLE DERİN Kİ GÖZLERİN İÇMEYE EĞİLDİM DE
TURKUAZIN TÜM TONLARINI ORADA GÖRDÜM
ORADA ÜMİTSİZLİK YOK, ÖLÜMSE UZAK
ÖYLE MAVİ Kİ, HERŞEYİ UNUTTUM İÇLERİNDE

UÇSUZ BİR GÖKYÜZÜ GECE VE YILDIZLAR
SONRA GÜNEŞ,PARMAKLARINDAN AKAN SİS
BULUTLAR SENFONİK BİR ATEŞ GİBİ ORDA
DOKUNUP GEÇİNCE DUDAKLARININ LEVHASINA

GECEYİ YORGAN YAPIP ÇİÇEĞE YASLANINCA
YILDIZLAR TEK TEK GEÇER ÇADIRIMIN ÖNÜNDEN
ALARA TOROSLARIN GİZİNİ TAŞIR RUHUMA EŞ
UÇAN ŞELALENİN TİREŞEN TENİNDE KIRILIRKEN GÜNEŞ

SOFRAMIZA OTURAN BİR KONUKTUR AKŞAM
BİR AKDENİZ HÜZNÜNÜ TAŞIYIP RUHUNA TAMARAMIN
GÖRDÜM ÇÖZÜLÜRKEN BİMECESİ ALARANIN
GÖZLERİ ALARANIN GÖZLERİ ALARANIN GÖZLERİ

anka_gezi_grubu

ALARA’NIN GÖZLERİ

DÜŞ

Uzun bir geziyi tasarlamak da uzun zaman alıyor. Nisan ayı başlarında Tv de izlediğim bir programdan ilham alarak Alara Nehri’nin kaynağından 70 km boyunca yürüyerek Akdenize inmek düşüncesi müphem bir hayal olarak belleğimde aşama aşama yer etmeye başlamıştı. İz Tv de izlediğim programda bir grup nehrin kıyısından 3 günlük bir etkinlikle bazı bölgeleri aşarak Alara Hana kadar iniyorlardı. Rehberin adını not etmiştim. Ben de bir grupla buraya gidersem bölgeyi bilen bu rehber bize de yardımcı olabilir miydi? İnternet denen kutu iyi kullanıldığı zaman kuşkusuz çok faydalı işlere de vesile olabiliyor. Ali Çetin adını internetetn araştırarak  sonunda cep telefonuna ulaştım.

Kendisi Antalya da yaşıyormuş, bir grup yaparsam yardımcı olcağını söyledi. Ama Alara’nın kaynağından Akdenize kadar yürümenin bir haftayı alacağını bazı bölümleri araçla geçerek bazı bölümlerde nehirden yürüyebileceğimizi birkaç gün de Geyikdağı’na çıkabileceğimizi söyleyince benim Alara programım daha da zenginleşmiş işin içine yaklaşık 3000 metre yükseklikteki Geyikdağı da girmiş oldu. Ali Çetin’le birkeç kez mailleştik. Ancak kendisi İstanbul’a geleceğini o zaman bir araya gelirsek detayları konuşmanın daha yararlı olacağını bildirdi. Mayıs ayı başlarında İstanbul’da buluşarak uzun uzun konuştuk. Bu arada Anka Grubunun Facebook sayfasından etkinlik duyurusunu yaptım. İlgilenen çok sayıda insan vardı. Ama bu yıl ekonomik krizin etkisi ve yaz başlangıcındaki izin sorunları nedeniyle bir de bir haftalık çadır kamplarının zorluğundan dolayı sayı bir türlü netleşmiyordu. Ali Çetin biz gelmeden bir hafta önce gezi bölgemizde son bir keşif yapacak ve konaklayacağımız alanları tespit edecekti. Gezi tarihi yaklaştıkça sayı azaldı ve 12 kişi netleşti. Aslında 2 rehber bir de şöför olmak üzere 15 kişi böyle bir gezi için butik ve iyi bir sayı idi.Çok sayıda insanı Alara nehrinin debisi yüksek sularına girdirmek de riskli olabilirdi. Biletlerimizi ayarladık ve yola çıktık. Bazılarımız kara yolunu bazılarımız hava yolunu tercih etti. Cumartesi sabah 8-10 civarında Antalyada toplandık. Ali Çetin’le birlikte Mustafa ilhan de rehber olarak bize eşilik edecekti. Antalya’da tüm alışverişimizi yaparak aracımıza yerleştiridik. Bazı eksiklerimizi de gittiğimiz bölgelerden günlük olarak yapacaktık.

Artık bizim için heyecan saatleri yaklaşmıştı. Alara Nehri’nin dağın böğründen fışkırarak Cündere Şelalasi ya da Uçansu Şelalasi adı altında çıktığı noktaya ulaşacak ve oradan aşağı yürüyecektik.

Yazı “Alara’nın Gözleri” serisi olarak verilecektir. Okuduğunuz kısım giriş yazısıdır.

  • http://namaras.org/anasayfa/2009/12/20/alaranin-gozleri-1/
  • http://namaras.org/anasayfa/2009/12/20/alaranin-gozleri-2/
  • http://namaras.org/anasayfa/2009/12/20/alaranin-gozleri-3/
  • http://namaras.org/anasayfa/2009/12/20/alaranin-gozleri-4/
  • http://namaras.org/anasayfa/2009/12/20/alaranin-gozleri-5/
  • http://namaras.org/anasayfa/2009/12/20/alaranin-gozleri-6/
  • http://namaras.org/anasayfa/2009/12/20/alaranin-gozleri-7/

Posted in Trekking Yazıları, Yazılar0 Comments

MANA-UWA – NEHRİNDEN TARİH AKAN ŞEHİR

MANA-UWA

NEHRİNDEN TARİH AKAN ŞEHİR – MANAVGAT

Bereketli topraklar

Manavgat, Pamphylia Ovası’nın doğu kısmında yer alan, Likya ile Kilikia Bölgesi’ni birbirinden ayıran Manavgat Çayı üzerinde, Antalya’nın doğu coğrafyasının ortasında, Antalya’ya 70 km. yakınlıkta, şirin bir kenttir.

Manavgat Çayı’nın denize döküldüğü harika boğaz Titreyengöl ve Sorgun bölgeleriyle denize 3 kilometre, orta Torosların güney yanındaki Ulualan Ovası’nın tam ortasındadır. Günümüzde Manavgat, Side, Boğaz ve Titreyengöl ile iç içe bir kent görünümündedir.

namaras_ali_cetin_manavgat_cayi046

Manavgat kenti, İlkçağ’da Side’nin önde gelen kasabalarından birisiydi. Dağlık Kilikia’nın batı yanında, Pamphylia’nın doğusunda, Manavgat Çayı’nın batı yakasındaki Hisar’ın etrafında bir İlkçağ kenti olarak kurulmuştur. Adı: Mana-uwa‘dır. Bu ad İlkçağ’da, Anasal Tanrıça tapınağı öğelerinden üretilmiştir. Mana-uwa; Luwi dilinde (Luwi’ler, Hititler zamanında Anadolu’nun güneyinde yaşayan halka verilen isimdir) Anasal Tanrıça’ya tapan halk demektir. Mana-uwa, MS 7. yüzyılda oldukça canlı bir kereste ticareti limanı ile Ermeni ve Rum papazların toplanma yeri olarak dikkati çekmektedir.

Mana-uwa, İlkçağ’da üzümü, şarapçılığı, ormanları ve kereste ticareti ile ünlüdür. Bölgenin ormanlarından kesilen kereste, gemilere yüklenerek Mısır’a, Kudüs’e götürülerek, oralarda gemi yapımında kullanılmaktadır. O nedenle burası, İlkçağ’da hareketli bir kenttir.

Kültürler arasında bir köprü

Manavgat Çayı üzerinde 20. yüzyıla kadar herhangi bir köprü yapılmamıştır. Bu ise, İlkçağ’dan 20. yüzyıla kadar burada ki, kereste ticaretinin önemi ve canlılığıyla açıklanabilir.

Manavgat Çayı üzerindeki ilk köprü yapımına 1930 yılında başlanan, demir aksamı Alman Groof firmasınca verilen ve 1932 yılında trafiğe açılan tarihi asma köprüdür. Bu yıllara kadar ırmak üzerinden geçişler sal ile yapılmaktadır.

Osmanlı Dönemi’nde, Manavgat Çayı’nın doğu yakasında, Alara Çayı ile arasındaki bölgede Senir Beyliği, batı yanında ise Köprüçay’ı ile arasında kalan alanda Tugayoğlu Beyliği varlıklarını sürdürmüşlerdir. Çayın doğu yakasındaki tepecik üzerine, bu bölgeye 12. ve 13. yüzyıllarda Türklerin gelişiyle Düşenbih Köyü kurulmuştur.

Tarım, hayvancılık ve turizm kenti

Irmağın varlığı her zaman Manavgat Kenti’ni, tarımda, hayvancılıkta, ticari açıdan ve de turizm açısından ilgi odağı olarak var etmiştir. Manavgat Çayı’nın İlkçağ’da ki adı Melas’tır. Melas; Yunanca ‘kara ırmak’ demektir.

Günümüzde, artık bir turizm merkezi olan Manavgat ile Alanya, Side, Manavgat Şelalesi arasında botlarla ve yelkenlilerle günübirlik binlerce turist gezi yapmakta, ırmağın buz gibi suyunda yüzerek serinlemektedirler. Manavgat Çayı, turizmin gelişmesiyle birlikte turist taşımacılığının yanı sıra, alabalık yetiştiriciliğinde ve bot ile yat yapımı tersaneciliğinde bölgenin en önemli yatırım alanı olma özelliğine sahiptir.

namaras_ali_cetin_manavgat_cayi045

Zamanla Manavgat Çayı’nın taşıdığı alüvyonlarla, kentin çevresindeki ovalar verimli hale gelmiş, Türkbeleni altından geçen ve Titreyengöl’de çam ormanları arasından                                                                                                                                                                        denize dökülen çay, alüvyonların deniz ağzını kapatmasıyla su kendine yeni bir yol açmış ve bugünkü Boğaz’dan denize dökülmeye başlamıştır.

Suyun şekillendirdiği bir mimari

Kumsalının güzelliğiyle ve eşsiz manzarasıyla, denize bir yay çizerek dökülen ırmağın yarattığı 3 km uzunluğundaki kumsaldan doğa harikası bir yarımada ortaya çıkmıştır. Bu kumsalıyla, deniziyle ve güneşiyle görsellik harikası bir doğa olayıdır. Burası yerel adıyla Boğaz’dır. Side’ye alternatif turizm merkezi olarak Titreyengöl‘ün tüm güzelliğiyle var olmasında, bu doğa olayının sonucunda oluşmuştur.

Fıstık çamı ormanlarının arasında, hemen denizin kenarında doğa harikası bir göl ve önündeki denizle arasında uzanan, tertemiz kumsalıyla, doyumsuz bir görselliğe sahiptir Titreyengöl ve Sorgun bölgesi. Titreyengöl kumsalında saatlerce yürünebilir ve güneşin batışının bulunmaz, doyumsuz manzarası eşliğinde akşamın tadına varılır.

Bugün, Titreyengöl ve Sorgun çevresi, turistlerin en çok ilgisini çeken büyük beş yıldızlı otelleriyle ünlüdür. Bu bölgedeki otellerin 18 bin yatak kapasitesi bulunmaktadır.

Doğal miras

Manavgat Çayı, Torosların güneye bakan yamaçlarından 980 metre yükseltiden doğar. Dünyanın en güçlü yeraltı kaynaklarıyla beslenen çay, aktıkça güçlenir. Kentin ortasından geçen çay, 93 kilometre yol kat ederek Akdeniz’e dökülür. Eşi, benzeri olmayan sarp, derin kanyonlardan geçen Manavgat Çayı, 185 metre yükseklikte beton kemer yapılarak inşa edilen ve dağların arasında eşsiz güzelliğiyle bir doğa harikası olan Oymapınar Barajı’nı oluşturmaktadır.

namaras_ali_cetin_manavgat_cayi024

.

Oymapınar Barajı’ndan sonra, Manavgat Çayı’nın oluşturduğu, küçük bir iç denizi andıran, irili ufaklı birçok adacığı olan ve derin, güzel koylarında plajları ve de balık lokantaları bulunan, yemyeşil çam ormanlarının arasında mavi ile yeşil karışımı bir görünümüyle Manavgat Barajı bulunmaktadır.

Manavgat Çayı üzerinde, derinliği ve büyüklüğüyle ünlü, dünyanın en güzel yeraltı mağaralarından biri olan Altın Beşik Mağarası bulunmaktadır. Bu mağara yeraltı sularıyla çayı besleyen en önemli kaynaklardan birisidir.

Güzeller güzeli Manavgat Şelalesi

Manavgat Çayı’nın son bileşeni antik Naras Köprüsü altından geçerek ırmağa karışan Kargıhan Çayı’dır. Kargıhan Çayı’nı da aldıktan sonra, eski alüvyon yığınlarından oluşan dereli tepeli bir arazide şiddetini kaybetmeden akan çay, Manavgat’tan 2 km. yukarılarda batıya doğru çevirdiği menderesini terk ederek dosdoğru inmeye başlar ve bu doğrulduğu yerden, 4 m. yükseklikten meşhur Manavgat Şelalesi’ni oluşturur. Çayın, çok yüksek debisi ile 4 metreden düşmesi ve etrafındaki arazinin coğrafi güzelliği, Manavgat Şelalesi’ni bölgenin en çekici yerlerinden biri yapmıştır.

Ünlü Manavgat Şelalesi’nden sonra yayılarak küçük şelaleyi oluşturan su, gitgide hızını kaybederek Manavgat içinde akışı oldukça yavaşlar ve mağrur bir edayla kent içinden geçerek denize dökülür.

Köprülü Kanyon

Manavgat’tan 59 km kuzeybatı yönünde gittikten sonra, eşsiz bir orman denizinden geçerek, ünlü Köprülü Kanyon’a, burada Köprüçay’ın üzerindeki tarihi oluk köprü hayranlık uyandıracak niteliktedir. Kanyonun uzunluğu 14 km. olup, derinliği 100 ile 500 metre arasındadır. Köprüçay üzerindeki oluklu köprü 2000 yıl sonra bile üzerinden halen araçların geçebildiği sağlamlıktadır. Köprünün altındaki manzarasıyla, çayın içerisindeki balıklarıyla insanın ruhunu dinlendiren bir doğa çıkar ortaya. nisan-mayıs ayları arasında çayda yapılan rafting ile, adrenalinler yükselerek, harika bir gün geçirilebilmektedir.

Köprülü Kanyon’dan sonra ister arabayla, ister St. Paul yolundan trekking yaparak gidilebilen antik Selge antik kenti, bütün ihtişamıyla dağın üzerinde durmaktadır.

Uçansu (Çündere) Şelalesi, Alara Çayı’nın ilk çıkış yeri olan, Çündere Köyü’nde Barcın Akdağ’ın 40 metre yamacından büyükçe bir kütle olarak kaynaktan fışkırarak, uğultuyla nehre inen suyun yarattığı görkemli bir şelaledir. Toroslara yağan karların erimesiyle nisan ayında coşan Uçansu Şelalesi, yarattığı gök kuşağı manzarasıyla, görsellik açısından bölgenin en görkemli doğa olaylarından birisidir.

namaras_ali_cetin_manavgat_cayi023

Tarihin yazıldığı kıyılar

Side, antik çağlarda Mısır ticaret yolu üzerinde, sandalların konaklama yeri, sandal saray kent olarak kurulmuş, sonraları Pamphylia’nın en önemli köle ticaret merkezi olmuştur. Bir zamanlar binlerce kölenin ve bin bir çeşit malın alınıp satıldığı Side Çarşısı ve Side Limanı, bugün ülkemiz turizminin en önemli ticari merkezi haline gelmiştir.

Side, kilometrelerce uzunluktaki kumsalıyla, tertemiz denizi ve tarihi geçmişiyle, dünya insanları için aranılan bir tatil yeri ve turizm bölgesi olarak Manavgat Kenti’nin bir parçasıdır.

Savaşçı kent Etanne

Manavgat‘a 27 km. yakınlıkta bulunan Etanne antik kenti, Sırt Köyü yakınlarında, denize tepeden bakan, M.Ö. 3 yy. da kurulmuştur. Etanne, savaşçılığıyla ünlüdür ve kalıntıları kentin yerleşiminin olağanüstülüğünü gözler önüne sermektedir.

namaras_ali_cetin_manavgat_cayi034

Seleukeia

Manavgat Bölgesi’nin en önemli antik kentlerinden biri olan Seleukeia, Manavgat’a 14 km uzaklıkta, Bucakşıhlar Köyü’nün üstündeki tepede, Etanne ile aynı dönemde kurulmuştur. Tiyatrosuyla, hamamıyla, agorası ve tapınaklarıyla günümüze kadar sağlam kalabilmiş, denize tepeden bakan antik bir kenttir. Burası M.Ö. 3.yy.da Suriye kralı Selevkus tarafından ya da onun anısına yaptırılmıştır.

Dağların doruğunda yaşam; Selge

Manavgat’a 77 km. uzaklıktaki Selge antik kenti, Köprülü Kanyon’un üzerinde bir ilk çağ kentidir. Kurucusu Grek Calchas adında birisidir. Zeytinyağı, şarap ve kereste en önemli ticari ürünleridir. Tiyatrosu ilginç yapısıyla bugün sağlam durmaktadır. Tiyatronun en üstünden görünen köprülü kanyon vadisi, özellikle gün doğumunda harikadır. Tiyatronun bitişiğinde Stadyum, onun yanında hamam ve batısında iki tapınak vardır. Bunların kalıntılarının gerisinde de dev bir sarnıç bulunmaktadır.

Su kemerleri ve tiyatro kenti; Aspendos

Aspendos’un ilk kurulduğunda adı Azitawadda idi. Grek Mopsus hanedanının varislerince, Troya Savaşı’ndan sonra kurulmuş bir ilk çağ kentidir. Aspendos’un, bugünkü görkemli hali M.S. I.yy.da gerçekleşmiştir. M.S. 365 yılında ki deprem, hem Aspendos’a, hem de köprü çayı üzerindeki köprüye çok zarar vermiştir. Yıkılan köprü kalıntıları üstüne,1221 yılından sonra buraya hâkim olan Selçuklular tarafından yeniden, aslına uygun olarak köprü yapılmıştır. Tiyatroda, yine kervansaray olarak kullanıldığı için, Selçuklular tarafından tamir edilmiş ve günümüze kadar sağlam kalması sağlanmıştır. Aspendos tiyatrosu M.S. II. yy.da mimar Zeno tarafından klasik Roma stilinde yapılmıştır. Akustiği en güçlü tiyatrolardan birisidir. Günümüzde de konserler verilmektedir. Aspendos su kemerleri, Roma dünyasının en görkemli, teknik açıdan en orijinal kemerlerinden birisidir. Su kemerlerinin toplam uzunluğu 20 km.dir. Aspendos, Manavgat’a 30 km. uzaklıkta bulunmaktadır.

Turkuvaz renkli Alara

Alarahan ve Alara Kalesi, Manavgat-Alanya sınırını oluşturan Alara Çayı’nın üzerinde, denizden 7 km. içeride bulunmaktadır. Alara Kalesi, Bizanslılar zamanında, hem Konya – Alanya, hem de Konya – Antalya yani İçanadoluyu Akdeniz’e bağlayan kervan yolu üzerinde bulunmaktadır. Selçuklular 1221 yılında Kolonoros’u (Alaiye) aldıktan sonra, Kolonoros komutanı Kyr Vart’ın kardeşi Kyr Mikail’in sahibi olduğu Alara Kalesi’ni takas yoluyla alarak, hem kaleyi yeniden restore etmişler, hem de kalenin hemen yanına, ırmağın kenarına Alarahan Kervansarayı’nı yaparak, kervan yolunun denetimini sağlamışlardır. Kale ve kervansaray, Manavgat’a 32 km. uzaklıkta, eski görkemli durumlarını korumaktadırlar.

Gerçek Akdenizli bir turizm kenti

1960–1970’li yıllarda esas geçimini pamuk ekimiyle, seracılık ve narinciye yetiştiriciliğiyle sağlayan Manavgat,1980’li yıllardan sonra turizmin çok hızlı gelişimiyle, zengin tarihi, eşsiz coğrafyası, temiz denizi, uzun kumsalları ve dört mevsiminin turizme uygunluğuyla Ülkemizin en önde gelen turizm bölgelerinden biri olarak yerini almıştır. Bu durum hızla şehirleşmesini ve büyümesini getirmiş, bölge halkının, ülkemiz insanlarının ve yabancıların yerleşimi için bir çekim merkezi olmasını sağlamıştır.

Manavgat, dört mevsim denize girilebilen, dağlarla ilişkilenmesi kolay,  sayısız trekking parkurlarının olduğu bir coğrafyası olan, ortasından süzülerek geçen yemyeşil ırmağı üzerinde botların turist taşıdığı, eşsiz güzelliğe sahip, kolay yaşanılır bir kenttir.

Halkın pazarı

Manavgat’a, pazartesi günleri periyodik olarak kış, yaz pazar kurulur. Manavgat Pazarı’nda giyimden, sebze ve meyveye, hediyelik eşyaya kadar her şey bulunabilir. Antalya bölgesinin en ünlü turistik pazarı burasıdır. Antalya’ya gelen turistler açısından mutlaka görülmeye ve gezilmeye değer bir pazardır.

Çevresi ile bütün bir şehir

Turizmin hızlı gelişimi, bölgenin kirlenmemiş olması, denizinin berraklığı, tarihi yapısının önemi, çevre güzelliği ve bozulmamış doğallığı Manavgat ‘ı biranda dünya insanlarının dinlence merkezi haline getirerek, turistik yığılma yaşanmıştır. Bu durum ise, sahile yakın olan köylerin, modern otellerin yapılmasıyla, turistik beldeler haline dönüşmelerini getirmiştir.

Manavgat çevresindeki Kızılot, Kızılağaç, Ilıca, Evrenseki, Çolaklı ve Gündoğdu köyleri turizmle ve turizm yatırımlarıyla, görünümleri, ekonomisi ve sosyal yaşamları hızla gelişen ve değişen yerler olmuşlardır.

Manavgat kenti tarihi ve turistik yerleriyle, coğrafyasıyla, iklimiyle Akdeniz bölgesinin en ilgi çekici yeridir.

Deniziyle, sahiliyle, ırmaklarıyla, şelaleleriyle, yürüyüş parkurlarıyla, kanyonlarıyla,

Kuşları, çiçekleri, dağları, dağlarındaki yaban hayatıyla ve dört mevsim güneşiyle dünyada az rastlanan bir çevresel çeşitlilik birlikteliğine sahip kent konumundadır.

Manavgat, bu konumuyla dünyanın bütün ülkelerine yakın şirin bir Akdeniz kentidir.

Manavgat Fotoğrafları:

DSC09945
DSC09935

DSC09873

Devamı için tıklayınız.
kar

Posted in Gezi Yazıları, Yazılar4 Comments


Advert

Günü birlik veya kamplı, elinde fotoğraf makinesi, sırtında çantası olmanın verdiği hazla dolaşmaya MERHABA.

-
Her yer görülmeye değer anlayışı ve sevdasıyla yürümenin, tanımanın ve anlamanın tadına varabilmek amacıyla farklılıklar yaşıyoruz birlikte.

Yalnızca ülkemiz değil, gidilebilen her coğrafya içindir sözümüz.

Takvim

Aralık 2009
Pts Sal Çar Per Cum Cts Paz
« Eki   Oca »
 123456
78910111213
14151617181920
21222324252627
28293031