Categorized | Trekking Yazıları, Yazılar

Olimpos Dağı’nın Gizemi Sınırların Ötesine Yolculuk

Olimpos Dağı’nın Gizemi Sınırların Ötesine Yolculuk

Atina’daki Pezoporikos Dağcılık Kulübü’nün davetlisi olarak 1 Ekim 2003’de Olimpos dağına tırmanmak için, Yunanistan’a gittik. Yunanistan’da 10 gün kaldık Olimpos dağına tırmandık. Bu gezi ilk değildi, daha önce gidenler, dağcılık için gidenler olmuştu, olmuştur. Başka ülkelere, başka yerlere gidenler de çok olmuştu. Burada Yunanistanlı dağcılarla, Türkiyeli dağcıların dayanışmasını, kardeşliğini, kültürünü ve Olimpos dağı tırmanışını dile getirmeye çalışacağız. 1 Ekim 2003 de saat 14.00’te İpsala sınır kapısına gelince Meriç nehrinin iki yakasındaki toprakların birbirinden farklı olmadığını bir kez daha görüyoruz. Oldum olası sınırlar ve yasaklar hep bana garip gelmiştir. Bu garip duyguyu birkez daha burada yaşıyorum.

Otobüsümüz Kipi’den (Yunanistan sınır kapısından) geçip, Dedeağaç’a (Aleksandrapolis) doğru yol almaya başlayınca köylerin, yolların, ormanların, çobanların ve koyunların bizimkilere benzediğini görüyoruz. İçimizde bir şeyler kaynaşıyor, bir şeyler akışıyor ve bir şeyler yıkılıyor giderek. Gümülcine (Komotini) ve İskeçe (Santi) şehirlerinin içinden geçerken, yol boyunca gördüğümüz camilerinden buraların Türklerin yaşadığı köyler olduğunu anlıyoruz. Elbette yollar, köyler, evler bize benziyor, ama bizimkilerin bir gömlek daha gelişmişi, düzenlisi, Avrupalısı dersek daha doğru olur.

050051_IMG

Selanik, Atina’dan sonra Yunanistan’ın ikinci büyük şehri. Güzel, şirin, gelişmiş… Yerleşim ve yapılaşma olarak kendimizi İzmir’de hissediyoruz. Sokakları, insanları, lokantaları bize benziyor; yer yer gördüğümüz balon satan, çöp toplayan Türklerin tanıdık sesleri bize hiç yabancılık hissettirmiyor Selanik şehrinde. Selanik bizi ta Osmanlı’ya götürüyor. Osmanlı’nın oraları zapt etmesi değil sorun; ülkeler bağımsız olunca daha bir güzel, daha bir mutlu, daha bir şirin olmuştur her zaman. Osmanlı mimari açıdan, kültürel açıdan pek iz bırakmamış, pek müdahale etmemiş gittiği yerlerdeki halkların sosyal hayatlarına.
Ama Selanik’te, İttihat ve Terakki’yi anımsıyor insan. Enver Paşa’nın, Talat Paşa’nın buralarda nasıl İttihat ve Terakki’yi örgütlediklerini, Mustafa Kemal’in Mahmut Şevket Paşa komutasındaki Hareket Ordusu ile birlikte nasıl İstanbul’a hareket ettiğini yeniden hatırladık. O günleri canlandırdı hafızamızda Selanik sokakları. Sonra grup olarak Atatürk’ün doğduğu ve müze haline gelen evi ziyaret ettik. 1821 yılında Yunanistan’ın Osmanlı’dan bağımsızlığını kazanmasından sonra 1912 Balkan Savaşı’na kadar Selanik, Osmanlı şehri olmaya devam etmiş.

Selanik sokakları akşam saat 21.00’den sonra bir başka canlanıyor eğlence mekânlarıyla. Gerçi dükkanlar saat 16.00 dan sonra kapanıyor, ama eğlenmeye meraklı Selanikliler, müziklerimizin ritimleri, enstrümanlarımızın görünümleri bize benziyor. En önemlisi Selanik de kadınlar sokakta, gece gündüz günün her saatinde kadınlar sosyal hayatta. Çöp topluyor, gazete satıyor, büfe işletiyor, taksi sürüyor ve gece tavernalarda korkmadan eğleniyor, korkmadan sokaklarda gezebiliyor. Selanik sokakları kadınlar için daha bir özgür. Özgürlük, demokrasi, huzur bunların hepsi kültür sorunu, eğitim sorunu. Avrupalılaşmak da eğitim sorunu. Bir ülkeye gidince önce eğitim düzeyine bakacaksınız ki, gelişmişlik düzeyini, sosyal hayatı, toplumsal hayattaki kadınların yerini öğrenebilesiniz. Yunanistan 12 yıllık temel eğitime 1960’lı yıllarda geçmiş. Bugün bir çoban da, bir çöpçü de, bir garson da lise mezunu Yunanistan’da ve eğitimin, toplum hayatına nasıl yansıdığını sokaktaki ikili ilişkilerde, insana verilen değerde açıkça görebiliyorsunuz.

Selanik’te iki gün kaldık. Ama bizim esas derdimiz Olimpos dağına tırmanmaktı. O nedenle Cuma günü 14.35’te Selanik’ten trene binerek Litochora’ya doğru hareket ettik. Trene bindikten sonra Litochora’ya nasıl gidebileceğimiz konusunda biraz az bilgilendiğimizi fark ettik. Ve liman şehri Litochora da trenden indik. Ve hepimiz ağır sırt çantalarımızı sırtlayarak batıya doğru yürümeye başladık. 1 kilometre yürüdükten sonra bisikletli birisi bizi uyararak yanlış yöne gittiğimizi söyledi. 15.40’da Litochora’ya inmiştik. 16.10’dan itibaren bir süre yolda bekledik sonra deniz kenarındaki Camping Silvia’nın sahibi bizi davet etti. Yunanlı campingci bizlere sahip çıkıp güzel bir misafirperverlik örneği gösterdi. İnsan olmanın Türk’ü Yunanlı’sı olmuyor, insan her yerde insandır. Campingci bize taksi çağırabileceğini söylemişti. Onun çağırdığı taksilere binerek Litochoro’ya gittik. Litochoro 300-400 rakımda, sırtını Yunanistan’ın en yüksek, en bilinen, en görkemli dağı Olimpos’a dayamış, hemen her dağcının bildiği, şirin, güzel, temiz ve düzenli bir kasaba yedi bin nüfuzu var. Otelimiz Mirto güzel bir otel, odalarımıza yerleştik, Gülseren’le odamızdan hemen Olimpos’un resimlerini çektik. Lotochoro’nun güzelliği bizi çok etkiledi.

2-olimpos

Gece Yunanlı dağcılar gelmişlerdi. Sabah onlarla kahvaltıda tanıştık. Lambis çok güzel Türkçe biliyor. Sanki kırk yıllık dostuz. Onlar bize, biz onlara çok yakındık. Sporun, dağcılığın güzel yanı bu olsa gerek. Hiçbir ayrım gözetmeden, hiçbir ön yargı olmadan yaklaşıyorsun insana, omuz veriyorsun, paylaşıyorsun. 08.30’da Pezopokiros Kulübü’nün otobüsüne binerek, Olimpos dağına doğru yol almaya başladık. Olimpos tanrıların dağı, bunu yollardaki tarihi izlerde görmeye başladık. Otobüsümüzle giderken müthiş bir orman manzarası karşıladı bizi dağın eteklerinde. Burası Ege’nin öte yakası, yani komşu kıyı, yani yüzyıllarca birlikte yaşadığımız, aş alıp verdiğimiz, alışveriş ettiğimiz, aynı kültürlere sahip iki halkın denizinin diğer yakasındaki parçası. Aynı bitki örtüsüne sahip dağlarımız, yoğun bir kök nar ve karaçam ormanı bizi büyülüyor. 09.00’da dağın ‘Diustaorosi’ denen bölgesinde otobüsümüzden indik.
Partizanları saklayan dağ


Olimpos sadece tanrılarıyla ünlü değil. Olimpos dağı ve Agios Dionisios Kilisesi, İkinci Dünya Savaşı’nda Yunan partizanlarını barındırmakla, onları saklamakla, korumakla da ünlü. Agios Dionisios Kilisesi, bin yıl önce yapılmış ve İkinci Dünya Savaşı’na kadar manastır olarak kullanılmış. İkinci Dünya Savaşı’nda Nazi Almanya’sı Yunanistan’ı işgal edince Yunan partizanlarının saldırılarıyla baş edemeyen faşistler bu kiliseyi boşaltıp tahrip ediyorlar. O günden bu güne kilise partizanların anılarıyla yaşıyor ve şimdilerde restore ediliyor.
Yemyeşil Olimpos ormanları
Tırmanmaya başladık Olimpos dağına. Olimpos ormanlarının arasındaki patikalarda, yollarda yer yer yüklü katırlara rastlıyoruz. Katırlar dağ evlerine yük taşıyorlar. Yanımızda rehberimiz Yorgo, Lambis, Lambis’in oğlu Aris ve Pezoporikos Kulüp Başkanı Tasoss Vasoss ve bir Yunanlı arkadaşı ile birlikte 23 kişilik ekip yürüyoruz. Ve yürüyoruz yemyeşil Olimpos ormanlarının içerisinde.

050103_IMG

Saat 09.00’da yürümeye başladık. Yunanistan’da dağcılık çok önemli. Bizi davet eden Pezoporikos Kulübü’nün Atina’da 250 üyesi var. Çok büyük bir kulüp değil ama aktif dağcılık kulübü. Yunanistan’da dağcılık bir statüye kavuşmuş. Devlet kulüplere belli oranda yardım ediyor. Belediyeler yardım ediyor. Devlet dağlara dağ evleri yapmış dağcılar için. Araba yollarını belirli yerler dışında açmamış. Olimpos dağı milli park, ama öyle her yere arabalarla gidilemiyor. Katırcılık işi bundan dolayı gelişmiş. Ekonomik bir yön kazanmış katırcılık. Dağlara köylüler katırlarla kum çakıl, çimento, kereste taşıyorlar. Dağ evlerine yiyecek, içecek taşıyorlar. Olimpos’da beş tane dağ evi var. Bir tanesi Dağcılık Federasyonu’nun, dört tanesi de ayrı ayrı kulüplerin. Dağ evleri hem kışın, hem de yazın aktif durumda; içerisinde su, yakacak, yiyecek hiç eksik olmuyor.
Apollon bizlere yol açıyor
Olimpos dağına ormanların içinden, dik bir dağ yolundan yürüyoruz. Bizim dışımızda 125 kişilik bir grup daha başka bir yoldan yürüyüşteler. Kalabalık bir dağ günündeyiz. Katırların çan sesleri ve ormanın uğultusuyla manzaraya bayılarak yorgunluk bile hissetmeden yol alıyoruz Yunanlı dostlarımızla. Buralar bize tanıdık geliyor. Sanki sararmış gürgen ağaçları arasından ışık yansıtarak Zeus’un emri ile Apollon bizlere yol açıyordu. Gürgenin böylesi ancak Olimpos’da olabilirdi, çünkü orası tanrıların dağı. Az da değil, 12 tanrının dağı. Böylesi sık, böylesi uzun, böylesi ahenkli ve sonbaharda sarının tonlarını böylesine gösterecek gürgenler tanrıların dağından başka nerede olabilirdi ki? Elbette tanrıların dağı Olimpos’da. Ardıç görünümlü karaçam ormanına ne demeli. Uzaktan bakınca, “Ne güzel ardıç ormanı” diyorsunuz. Ama biraz yaklaşınca karaçam sizi büyülüyor. Her adımda tanrıları, her adımda Yunan partizanları hissediyorsunuz ve bu ağaçlar partizanlar Nazileri kovsunlar, onlardan saklansınlar diye yaratılmış sanki.

1000 rakımdan yürüyüşe başlamıştık 1580 metrelerde Lambis yorulmaya başladı yükü ağırdı. Lambis Papadis Atinalı, Pezoporikos Dağcılık Kulübü’nün yönetici üyesi. Çok candan bir insan, dostumuz, kardeşimiz. Yani bizden biri. Lambis Papadis’in ailesi 1924 yılında Kapadokya’dan İstanbul’a göç etmişler yani aslen Kapadokyalı bir aileden gelme. 1963 yılında da İstanbul’dan Yunanistan’a göç etmişler yani bir Anadolulu Lambis. Ümit Durak’la ben Lambis’den, sırtındaki oldukça ağır yükünü hafifletmek için ipleri almak istedik, önce vermedi, sonra ben ipleri aldım. Sonra dostumuz Lambis yine zorlanmaya başladı. Hafif bir kalp rahatsızlığı geçirmiş daha önce ve birkaç gün önce de ev boyarken düşüp belini incitmiş. Lambis’le birlikte en arkadan yürüyorduk.

050073_IMG

Tanrılar zirvesinde insan izi
Zirve gerçekten ‘tanrıların zirvesi’, tüm Yunanistan’a hâkim. Zeus buradan tüm Yunanistan’ı ve Ege adalarını çok rahat kontrol ediyormuş. İşte öylesine bir zirve Mitikas zirvesi. Dört bir yanı zor, uçurum.
Güzel, hoş bir tırmanış ağırlıklı doğa yürüyüşü yapıyorduk, gürgen ve karaçam ormanlarının arasında tanrılarının dağına doğru. Hava güzel, güneşli orman sakin, görsel açıdan doyumsuz bir manzara içerisinde yürüyoruz. Saat 13.30’da 2150 metredeyiz ve ardıç görünümlü kısa boylu karaçamlar azalarak, yerini otsu bitki örtüsüne bırakıyor. 2510 metrede ilk dağ evini görüyoruz. Olimpos dağında dört tane dağ evi var. Rüzgâr hızını arttırıyor. Sanki Zeus bizi şöyle bir denemek istiyor. Ve bir baş hareketiyle Olimpos dağının zirvesini sallayıp, sert bir rüzgâr yaratarak, bizlerin dayanıklılığını ölçmek istermiş gibi sertleşiyor hava
Yoruluyoruz, ama 2510 metreden sonra çok hoş ve tatlı bir yamaçtan dolanarak saat 16.30’da, yani 7 buçuk saatlik yürüyüşten sonra 2650 metre yükseklikte Yasos Apostolidis dağ evine ulaşıyoruz. Dağ evi Selanik Dağcılık Kulübü’nün. Tam Olimpos zirvesi Mitikas’ın karşısında. Çok güzel ve çok konforlu bir dağ evi. 250 kişiyi barındıracak kapasiteye sahip. Hem mimari açıdan, hem konfor açısından, çok güzel. Her şey düşünülmüş, tuvaletleri, suyu, şöminesi, yemek salonu, yatakhaneleri tam bir konfora sahip. Bu dağ evine Profesör Yasos Apostolidis’in adını vermişler. Prof. Apostolidis bir dağcı. Yıllar önce altı öğrencisiyle birlikte kışın Olimpos dağının zirvesi Mitikas’a tırmanmak istiyor. Dağın kuzey doğusundaki, yani tam dağ evine bakan yüzündeki çarşaklı, uçurum olan yamaçta buzların üzerinden yürürken buz kütlesi kırılıyor ve Yasos Apostolidis’le birlikte altı öğrencisi yaşamlarını yitiriyorlar. Dağın girişine anıt mezar yapmışlar ve dağ evine de ismini vermişler.

91840007

Tanrıların oturduğu zirve

Yorulmuştuk, susamıştık. Sabah su konusunda yeterli bilgilenemediğimiz için az su almıştık yanımıza, ama yolda dayanışma örneği gösterip suyumuzu, yiyeceğimizi paylaştık. Dağ evine gelince önce suyumuzu içtik, üzerlerimizi değiştik ve biraz mola verdikten sonra, tam dağ evinin karşısında köşk gibi duran, tanrıların sırayla oturduğu iskemlelere benzeyen Mitikas zirvesine hayranlıkla baktık. Karşımızda gerçekten “tanrıların dağı Olimpos”, birden yükselivermişti. Olimpos zirvesi öyle bir konumdaydı ki, ne rüzgar sarsabilirdi, üzerinde ne de kar durabilirdi. Yağmur da zarar veremezdi Olimpos’a. Dik, yalın ve albenili yalçın bir doruk Olimpos dağı. Berrak bir görünüme sahip. Ulaşılması oldukça zor ve o nedenle orada yaşar tanrılar. Yani Zeus ve 12 Tanrısı.

DENHEMNEllllll 066
Dağ evi çok kalabalıktı. Bizlerle birlikte 125 kişi vardı. Yunanlı dostlarımız Pezoporikos Kulübü Başkanı Tasos Vasos, Lambis ve Yorgo bizleri önce dağ evinin 5 nolu yatakhanesine yerleştiriyorlar. Bizim için önceden rezerve yapmışlar. 5 nolu odada 16 yatak var. Dostlarımız çok misafirperver. Her sorunumuzla bire bir ilgileniyorlar. Ben Lambis’e durmadan soruyorum. Öğrenmeliyim buraları, bilgi meraktan doğmamış mı? Zaten bilimin temelinde merak, öğrenme tutkusu yatmıyor mu? Lambis sabırlı bilgili ve dostlarına durmadan, bıkmadan cevap veriyor. O bir Yunanlı ve Yunanistan’ı anlatmak istiyor. Türkiye’den ‘mübadele’de çok insan gitmiş Yunanistan’a. Yunanistan’ın yüzde 25 Türkiye’den gelmiş. İstanbullu, İzmirli, Antalyalı, Manisalı, Kayserili aileden gelen bir çok Yunanlı’yla tanışıyoruz. Arkadaşlarımızın birkaç tanesi bir masada Türkçe bilen birkaç Yunanlı dağcıyla hemen sıcak, koyu bir sohbete giriyorlar. Öyle sıcak öyle içten bir sohbet ki, iki halkın insanlarını birbirinden ayırmak mümkün değil. Diğer masada birkaç arkadaşımız yine bir Yunanlı’yla derin sohbetteler. Herkes kaynaşmış, dostluklar gelişiyor. Sıcak bir ortam ve ne güzel şey dağcılık. Ne güzel şey dost olmak. O ortamı görünce söylenecek tek şey geliyor aklıma: “Halklar düşman olamaz.”

050101_IMG

Saat 17.30’da dağ evinde akşam yemeğimizi yiyoruz. Hemen her çeşit yemek var mutfakta. Mutfak temiz ve organize, yalnız Olimpos dağı su fakiri. Bizim Beydağları gibi her yanından şarıl şarıl sular akmıyor. Belli ki Tanrılar suyu sevmiyor. Dağ evinde her şey var. Katırlarla her türlü erzak buraya yığılmış. Meyve suları, bira, şarap ne ararsan. Hava berrak, karşımızda Olimpos. Dolunayın şarapsız anlamı olmaz tabi ki. Dağ evinin porsiyonları oldukça çok, bir porsiyon bir kişiyi doyuracak çoklukta. Her porsiyon 4 Euro. Türk alışkanlığı ile her birimiz en az ikişer porsiyon aldık ve hemen hepimizin yemeklerinin bir kısmı tabaklarda kaldı. Dağ evinde Selanik Üniversitesi Dağcılık Kulübü’nden gençler var. Giyimleri armaları onları ayırt etmemizi sağlıyor. Dağcılık kulübü gençleri gruplar halinde birer hafta dağ evinde nöbet tutuyorlarmış. Her an hazır bekliyorlar bir sorun olursa, kurtarıcı olarak onlar görev alıyor. Yunanistan’da dağcılık belli bir sisteme oturmuş ve onun içinde gelişmekte. Akşamdan Yorgo ve dört arkadaşı giderek bizim için Mitikas çıkan 300 metrelik zor bir bölüme ip çakıyorlar. Yorgo Gegelbauer rehberimiz, bizi hiç yormadan dağ evine çıkarıyor. Sakin rahat bir dağcı. Siemens firmasında çalışıyormuş. Onu çok sevdik.

Akşam yataklarımıza çekiliyoruz , dağ evi kalabalık. Jeneratörler sayesinde ışık sorunu yok. Yataklar konforlu. Sabah 06.30’da kalkıyoruz, kahvaltımızı yapıyoruz. 07.20 yine yunanlı dostlarımızla birlikte hareket ediyoruz Olimpos’a doğru. En önde rehberimiz Yorgo, Yorgo’ya güveniyoruz. Profesör Yasos Apostolidis’in düşüp öldüğü tehlikeli yamaçtan geçip güney doğuya dolanıyoruz. Hepimiz iplere karabinalarımızı geçiriyoruz. Önümüz kayalık ve birazcık da olsa teknik tırmanış gerektiriyor. Bazı arkadaşlar bazılarımız hakkında tereddüt geçiriyor; Tırmanmaya başlıyoruz. Gülseren korkunç bir performans gösteriyor ve önlerde çıkıyor zirveye. Tüm arkadaşları tek tek kutlamak gerek. Hepsi iyi bir performansla çıkıyor zirveye. Hepimiz mutluyuz, birbirimizi kutluyoruz. Zirve gerçekten ‘tanrıların zirvesi’, tüm Yunanistan’a hakim. Zeus buradan tüm Yunanistan’ı ve Ege adalarını çok rahat kontrol ediyormuş. İşte öylesine bir zirve Mitikas zirvesi. Dört bir yanı zor uçurum. Çıkmakta zor ve riskli inmekte.

91840008
.
Dağcılık, disiplin, uyum, dayanışma gerektirir. Dağ başıbozukluğu, kendiliğindenciliği affetmez. Dağcı önündekini ve ardındakini kollamalı, ne dağla, ne dağcıyla, ne de kendisiyle yarışmamalı. Dağcı doğayı sevmeli, doğayı benimsemeli ve bir yaşam biçimi olarak algılamalı. Onun için bilinçli olmalı ki dağları aşabilmeli. Tek sıra halinde Yunanlı dostlarımızla birlikte tepeye doğru iplerle tırmanmaya başladık. Her dağın kendine özgü kayalıkları, bitkileri, geçitleri vardır. Her dağ bir başka güzel, bir başka gizemlidir. Olimpos dağı tanrılarıyla gizemli bir mitolojik dağ. Bize geçit verdi, bizi zorladı ve ağırladı bizi zirvesinde;Tanrıların dağı Olimpos.

Buraya tanrılardan sonra ilk olarak çoban – avcı Hiristos Kakolos çıkıyor. 1913 yılında Yunanistan’a gelen İsviçreli dağcılara Kakolos rehberlik ediyor. Onları 2717 metreye yani zirveye çıkarıyor. Daha sonra 1974 yılında 90 yaşında iken oğlu ve torunu ile birlikte son bir zirve yapıyor Kakolos. Kakolos’un ayrı bir yeri var Yunanlı dağcıların kalbinde.
Zirvede hava sakin, güneşli, berrak. Apollon ışığını bizden esirgememişti. Zeus oğullarına, kızlarına emir vermişti. Onlar da bizim kaynaşmamıza, mutluluğumuza ortak oluvermişlerdi. Zeus, Afrodit, Artemis, Hera, Apollon, Dionysos, Ares yani tüm tanrılar yanımızdaydı. Sonra Yorgo bize Olimpos Dağı ve karşı tepeler hakkında bilgi verdi. Lambis Yorgo’yu tercüme etti.
Olimpos’un en yüksek zirvesi 2917 metre ile Mitikas. Sonra kuzeyde 2911 metre ile Stafani, batıda 2905 metre ile okul anlamına gelen Şukol zirvesi, güneyde 2890 metre ile üzerinde küçük bir kilisenin de bulunduğu Aryusondonyos zirvesi ve doğuda 2000 metre ile Yoros Papos zirvesi bulunmakta. Kuzey batıdaki vadiye Kazan vadisi deniyor. Olimpos zirvesine 5 Ekim 2003’te 08.45 te çıkmıştık. Zirvede 1 saat 15 dakika kaldıktan sonra güneyden yine dikkatli bir inişle Skala tepesine geçtik. Skala, iskele anlamına geliyor. 2866 metre yüksekliğindeki Skala tepesinde müthiş bir rüzgar vardı. Neredeyse bizi uçuracaktı. Bir yanlış da yapmamıştık ki Zeus’un gazabı diyelim. Pazar olduğu için durmadan dağcılar gidip geliyordu, bazen Türkiyeli Rum’lara rastlayıp sohbet ediyorduk. Skala tepesinde bir süre dinlendik.

98550015

Müthiş bir rüzgarla yani tahmini, saatte 80- 90 km hızla esen bir rüzgarla Skala’dan aşağıya doğru yürümeye başlardık. Rüzgar uçurdu uçuracaktı. Birçoğumuzu savurdu rüzgar. Rüzgarla zorlu bir mücadeleden sonra 12.45’te Olimpos’un kuzey doğusundaki Aldis Hellenique dağ evine ulaştık. Burası 2100 metre yükseklikte. Rüzgar iyice azalmıştı ama bizi de yormuştu. Bu dağ evi Yunanistan Dağcılık Federasyonu’na ait. 1937 yılında yapılmış ve daha sonra ilaveler yapılarak konforlu hale getirilmiş. Dağ evinde yarım saat mola verdikten sonra arabaların ulaşabileceği yani en son araba yolunun geldiği Testere Şelalesi’nin (Prionia) olduğu yeri yürümeye başladık. İnişimizdeki vadi de çok güzeldi. Karaçamla gürgenin renk uyumunu belki de hiçbir yerde bu kadar güzel göremezsiniz. İnsanın ormanın içinde kaybolası geliyor. Çekiyor orman içine, sıcacık, sevgi dolu, albenili. İkinci Dünya Savaşı yıllarında Partizanların Nazilere karşı nasıl direndiğini, nasıl ormanların arasında kaybolduklarını ve nasıl ansızın ortaya çıkıverdiklerini düşünmekten kendinizi alamıyorsunuz buradan geçerken. Saat 15.30 da Testere (Prionia) Şelalesi’nin oraya geldik. Burası Olimpos Milli Parkı’nın başlangıç noktası. Araçlar oraya kadar gelebiliyor. Rakım 1000 metre. Buradan sonra araç yolu yok. Avcılık yasak, çok güzel korunuyor Olimpos dağı. Şelalenin bir yanı otopark diğer yanı katır parkı. Yani katırların bağlandığı bölge.

050053_IMG

Artık dağ yürüyüşümüzün sonuna gelmiştik. Olimpos’un suyundan kana kana içtik hepimiz. İkinci gün ilk kez doğal akarsuyla karşılaşıyorduk, yorulmuştuk ama mutluyduk. Biz yabancı değildik buralara, biz dosttuk, kardeştik. Sevgi getirmiştik, dostluk ve kardeşlik getirmiştik buralara ve kaynaşıvermiştik insanlarla. Halklar düşman olamaz.Akşamdan dağ dönüşü otelden eşyalarımızı alıp otobüsümüze yükledik. Atina’ya doğru giderken, Atina yolunun oldukça yukarısında, Ege’ye kuşbakışı bakan Panteleimon köyüne yemeğe götürdü bizi Pezeperikos Kulübü. Burası çok güzel bir köy. Burada 18.30’da güzel bir akşam yemeği yedik. Yunanlıların şarapları çok güzel, her lokantada şaraplar maşrapada geliyor. Hoş ve kolay içilen bir tadı var, fıçı şaraplarının. Burada sohbetimiz çok güzeldi. Artık iki farklı ulusun insanları değildik. Biz bize benziyorduk.

050105_IMG

Gece Atina’ya geldik. Yorgo ile diğer dostlarla vedalaşarak ayrıldık, sonraki gün sabah saat 10.00’da Lambis gelerek tarihi Atina’yı gezdirdi. Perikles’in, Sokrates’in, İskender’in Atina’sını gezdik, Partheon tüm muhteşemliğiyle duruyordu, Akropolis’in tepesinde. Öğlen Lambis ve Tasos’la birlikte yemek yedik, onlara teşekkür ettik. 6 Ekim akşamı EOS Dağcılık Kulübü’nü ziyaret ettik. Bu kulüp 1928 yılında kurulmuş, başkanı Thanos Klaudotos. 1690 üyesi var kulübün. İki tane dağ evi var. Yılda 500 euro devlet yardımı alıyor. Ayrıca belediye yardımı da alıyor. 6 Ekim 19.30’da Helenic Alpine Club of Athens’i (Atina Dağcılık Kulübü) ziyaretimizde bize bir çok ikramda bulundular. Kulüp üyesi Katya bize tercümanlık yaptı. Antoni Kukulas dostlukla koşturdu bizim için.
Dağcılar aynı dili konuşur

91840004
Sonra bizi yemeğe götürdüler. Çok güzel bir akşam geçirdik, kendimizi hiçbir an yabancı bir ülkede hissetmeden gezdik, eğlendik, dağda yürüdük. Andonis bizi gemimize kadar uğurlamaya geldi. Hep gülen sevgi dolu bir can dostu Andonis. 7 Ekim saat 16.30’da Pire Limanı’ndan Rodos’a hareket ettik. Gemimizle, dostlarımızdan ayrılıyorduk, çok güzel günler geçirdik, Selanik’de, Atina’da, Olimpos dağında ve Rodos’ta. Ayrılışımıza üzülüyorduk. Dost olmak öyle kolay iş değildi. Spor, dağcılık kaynaştırıvermişti bizleri, aynı dili konuşuyorduk dağcılar olarak. İnsanı seviyorduk, paylaşmasını seviyorduk, yüzyıllardır aynı kültürü birlikte paylaşarak dostça kardeşçe yaşamıştık. Güzel şey dostluk, onlar Ege’nin o yanında, biz bu yanında ve hiç sevmedim oldum olası yasakları, sınırları ben.
Biz Lambis’i, Yorgo’yu, Tasos’u tanımaktan çok mutluyuz. Biz halkların kardeş olduğunu bu gezimizde daha iyi görüp, yaşadık. Selam Yunanlı dostlarımıza. Lambis’e, Tasos’a, Yorgo’ya, Çavuş Andon’a bin selam.

Ali ÇETİN Ekim 2003

Leave a Reply

Advert

Günü birlik veya kamplı, elinde fotoğraf makinesi, sırtında çantası olmanın verdiği hazla dolaşmaya MERHABA.

-
Her yer görülmeye değer anlayışı ve sevdasıyla yürümenin, tanımanın ve anlamanın tadına varabilmek amacıyla farklılıklar yaşıyoruz birlikte.

Yalnızca ülkemiz değil, gidilebilen her coğrafya içindir sözümüz.

Takvim

Ocak 2010
Pts Sal Çar Per Cum Cts Paz
« Ara   Şub »
 123
45678910
11121314151617
18192021222324
25262728293031