Archive | Makaleler

KÖY ENSTİTÜLERİNDEN BU GÜNE UZANAN YOLDA BİR EĞİTİMCİ

KÖY ENSTİTÜLERİNDEN BU GÜNE UZANAN YOLDA

BİR EĞİTİMCİ

MEHMET ALTINDAL

Cumhuriyet sonrası dönemde ülkemiz nüfusunun yoğunluğu köylerde yaşamaktaydı. O dönemde, Türkiye tam bir köylü toplumudur. Kapalı ve kendine yeterli yarı feodal ekonomik dönem yaşamaktadır. Şehirlerde nüfus yoğunluğu az, şehirler gelişmemiştir. ülkeyi geliştirmenin yolu, köyleri geliştirmekten geçeceği ve köyleri geliştirmenin yolunun da eğitimden geçeceği gerçeği kendini dayatıyor yönetenlere.

Dönemin Milli Eğitim Bakanı H.Ali Yücel ve Milli Eğitim Genel müdürü Hakkı Tonguç, ülkenin objektivitesine uygun bir eğitim, öğretim okulları projesi geliştirip hayat veriyorlar.

Continue Reading

Posted in Makaleler0 Comments

ÇOBAN KIZI SİDELYA, SORGUN ORMANINDA KEÇİLERİNİ OTLATIR, TiTREYEN GÖLDE YÜZERDİ !

ÇOBAN KIZI SİDELYA, SORGUN ORMANINDA KEÇİLERİNİ OTLATIR, TiTREYEN GÖLDE YÜZERDİ….

namaras_ali_cetin_side018

Dağları severim, dağların ormanlarını, kuşlarını, ballı çiçeklerini ve şırıl şırıl akan sularını severim. Dağlar özgürlüktür, dağlar sevgidir, aşktır, tutkudur. Dağların, dağların ormanlarının sesi huzur verir, dinlendirir insanı.

Gel görki,günümüzde dağlar acı çekiyor, ormanlar acı çekiyor, dağlar sorunlu, inliyor doğa.

Kapitalizm, önünde engel tanımaz, kapitalizm acımasızdır. Vicdanı, geleceği yoktur kapitalizmin. Kapitalizm para, kar demektir. Para, dağ, orman, şırıl şırıl akan su, cıvıl cıvıl öten kuş tanımaz. Kapitalizm için her şey gelir getiren mülktür. Doğada, bir metadır.

İdealler ve idealleriyle yaşayan imanlar çoğalmadıkca, Kapitalizm hızla yok edecektir doğayı. İşte bu yok oluşa tanık olduğumuz yerlerden biriside SORGUN ÇAMLIĞIDIR.

Sorgun Çamlığı, hemen Akdenizin kenarında, onunla iç içe, ikinci bir iç deniz gibi uzanan denizle, mavi gök yüzüyle bütünleşen derin bir çamlık ormanıdır.

Sorgun Çamlık alanı 3749 dönümlük bir alandır. Tamamı 150-200 yıllık fıstık çamlaerı ve kızıl çamlarla kaplıdır. Bu ormanlık alan tarih boyunca varlığını hep sürdürmüştür. Çamların asıl etkisi kumul ilerlemesini önlemekte görülmektedir. Yüzlerce yıldır bu çamlar, sahilden ilerleyen kumları durdurmuştur.

3749 dönümlük çamlığın 639 dönümlük hemen deniz kenarındaki bölümü, zamanla Turizm yatırımı olarak otellere verilmiştir. Denizle fıstık çamlarının, kızıl çamların arasına otellerle bir set çekilmiştir.

Çamlığın kalan bölümün 2900 dönümlük alanı ise G1, G2 golf alanı adı altında 49 yıllığına otellere tahsis edilmiştir.Tahsise konu olan alanda dönüm başına 250 adet asırlık çam aşacı bulunmaktadır. Yapılacak olan G1 golf alanı 27 delikli olacakdır ve bunun içinde 432 dönüm sadece golf alanı için gerekmektedir. Bu demektirki 108.000 adet fıstık çamı ve kızılçam kesilecektir. Bu da demektir ki, Sorgun da, turizm yatırımı adı altında korkunç bir çevre katliamı yapılmaktadır. Buda ekolojik dengenin tamamen bozulması demektir.

Bugün yok olmakla yüz yüze olan Sorgun Çamlığında zamanla domuzlar saklanır, kurtlar, tilkiler, çakallar dolaşırmış. Çamlığın bir yerinin adı “ayı gürü”ymüş. Bir tarih yatar Sorgun Çamlığında. Side kenti, Romalılar hep çamlıklarıyla övünürlermiş. SİDE’de yaşarlarken eski çağlarda sideli çobanın kızı sidelya, keçilerini sorgunun gür çamlığında otlatır,yorulunca titreyengölün soğuk suyunda yüzermiş. ( o zamanlar titreyengöl melas çayının denize döküldüğü yer)

Biz, bölgeye Turizm yatırımına karşı değiliz, Ama ön araştırma yapılıp, gelecek ve çevre katliamına dönüşen yatırımlara karşıyız.

Küresel dünyanın sermayesi öyle bir gelmişki Sorgun Çamlığına Titreyen göl titremez olmuş, kuşlar ötmez, mantarlar, kuzu göbekleri yetişmez olmuş. Para için kesilmiş kocaman asırlık fıstık çamları, para için kirletilmiş Titreyengöl.

Ara ara gazetelerde “Sorguna yeşil bayrak verildi” yazısını görünce, “biz bir çam ağacı kesince yıllarca mahkemelerde sürünüyorduk, adamlar yüzlercesini kesiyorlar, kimse bir şey demediği gibi birde yeşil bayrak alıyorlar, diyor sorgun köylüleri.

Sorgun Çamlığı gibi çamlık, dünyada üç ülkede bulunmaktadır. Türkiye de Lara, Belek ve Sorgun aynı tür çamlık alanlardır. Buraların kumluk alanlarının altı kil tabakasıyla kaplıdır ve kil tabakası denizin içlerine kadar uzanır, o nedenle sürekli kumluk alan nemlidir, bu yüzdende çamlar yetişir kumluk alanda. Yani bölge korunması gereken bir alandır.

Ama sermaye değer tanımaz, sermeye için kar önceliktir, tüm değerler paraya tabidir. Önceleri yöre halkı turizmin gelişine ve gelişimine sevinmiş. Sonra görmüş ki, turizm adına doğa yok ediliyor, ne deniz kalıyor, ne orman kalıyor.

Bir gün birileri ormanın içine bir şantiye binası yapıyor, kocaman bir tabela asıyor, şantiye binasına en büyüğünden bir de türk bayrağı asıyor ve sonra başlıyor fıstık çamları bir bir kesilmeye.

1994 yılında Sorgun Çamlığı golf alanı olarak verilmiş. Sorgun, Manavgat ve Sideliler hemen tepki göstermişler. Verilen tahsis Turizm Bakanlığınca geri alınmış. On yıl beklemiş sermayedarlar, on yıl gözlerini dikmişler çamlığa, on yıl uymamışlar, on yıl boyunca sermayenin kaybını, getirisini hesaba vurmuşlar ve 2004 yılında Çamlığı ele geçirmişler. Bu kez tümünü almışlar çamlığın. Sadece 220 dönüm kalmış boş alan olarak koca çamlıktan. Bu kadarıda halka yeter dememişler ama ne dediklerini ve ne düşündüklerini zamanla görecek bölge halkı.

Bizde, yöre halkıda golf alanları yapılmasına karşı değiliz. Dünyanın her yerinde golf alanları, çorak arazilere yapılır, golf için çorak araziler değerlendirilir. Bizim ülkemizde ise tam tersi oluyor. Ağaçlar kesiliyor, deniz kirletiliyor, doğa yok ediliyor.

namaras_ali_cetin_side013

Sorgunda yıllardır yöre halkının yazlık olarak kullandığı sahildeki çardakları yıkılıyor. Gerekce:sahil temizlenecek, sonra halkın elinden alınan yer, bir gecede bir yatırımcıya tahsis ediliveriyor.

Yöre halkı tepkili, bu kez örgütlenmişler, Sorguna sahipleniyorlar. Ama seslerine, yetkililerin kulakları kapalı. Yöre halkı çamlar kesilmesin, Sorgun çamlığında kuşlar ötsün, çiçekler açsın istiyorlar. İstiyorlarki Sorgun çamlığı kocaman bir kent parkı ilan edilsin.

Tarih hiçbir zaman hata yapanları hele hele doğayı katledenleri unutmamıştır. Tarihte, yöre halkıda, gelecek nesillerde Sorgun çamlığını katledenleri unutmayacaktır, affetmeyecektir.

Ali ÇETİN

Posted in Makaleler0 Comments

YANGINLARIN KÜLTÜRLE İLİŞKİLENMESİ

YANGINLARIN KÜLTÜRLE İLİŞKİLENMESİ

Yaz ayları boyunca ormanlarımızın yanması, günlük olağan bir durum olarak algılanıyor oldu. Gün geçmiyor ki, bir coğrafyamızın her hangi bir bölgesinde yangın çıkmasın.Bir yandan küresel ısınma gerçekliğini ve onun doğuracağı sonuçların vahametini anlamaya çalışırken,bunun için ulusal ve uluslararası alanda önlemler tartışırken,bir yandan ormanların cayır cayır yanması olağan bir durum olarak algılanmakta, gündelik yaşamımızda çokta rahatsız edici bir durum olarak hissedilmemektedir.

Yaşanan gerçekliği görmek başka şeydir. Görüleni bilince çıkarıp içselleştirerek ona uygun davranış biçimleri geliştirmek başka bir şeydir.

Ülkemizde gündem o kadar hızlı ve sık değişiyor ki buna ayak uydurabilmek oldukça zor oluyor.O nedenle,hızla gelişen olaylar ne kadar önemli olursa olsun,hızlı bir biçimde gündemden geçerken, insan hafızasında, çokta önemli olmayarak iz bırakmadan gelip geçiveriyor. Nedenine gelince,ülkemizde kültürel anlamda taşlar henüz yerli yerine oturmamış, toplumun ve insanların değerleri net değil. Oturmuş değerler üzerinde şekillenen bir toplumsal yapıdan uzağız.

Değerler bir kültür şekillenmesi,birikimidir.Toplumu toplum yapanda,insanı insan yapanda değerleridir.Her toplumsal süreç kendine özgü değerler yaratır. Var olan değerlerin değişime uygun gelişimi ise toplumun eğitim düzeyi ve kalitesiyle doğru orantılıdır.

Bunu neden söylüyoruz,son Manavgat yangını ve hemen her yıl yanan ülkemiz ormanları karşısındaki toplumsal duyarlılığımızla, bu yangınların gündemde kaldıkları süre içinde insanlarımızda ve de bir bütün olarak tolumdaki yansımasına bakarak.

Toplum olarak duyarsız olduğumuzu söyleyemeyiz.Manavgat yangınında bütün bir hafta boyunca basın olarak,yöneticiler olarak, halk olarak duyarlılığımızı ve en şiddetli biçimde tepkimizi gösterdik ve her şey gelip geçti.

İşte asıl sorunda bu gelip geçmede saklıdır.

Gelişmiş Ülkelere baktığımız zaman oralarda daha çok orman olmasına karşın daha az yangın çıktığını ,kendi ülkelerinde ki yangınlara ve doğal çevreye karşı toplumsal duyarlılığın en üst seviyede olduğunu görürüz.Bu ülkelerde temel eğitim onyıllar önce oniki yıla çıkarılmış,gelişen ekonomik duruma da uygun olarak toplumsal değerler şekillenmiştir.Yani ekonomik alt yapının ürettiği kültürel üst yapı bilinçli bir toplum ve ona uygun muhalefet yaratmıştır.Bu durumda, kendi doğal çevresini koruyan,ona sahip çıkan bir çevre insan ilişkisi yaratmıştır.

Ozaman,ülkemizin gerçekliğine bakıp ona uygun söz söylememiz gerekmektedir.Eğitim düzeyinin oldukça düşük olduğu(daha kaç yıl oldu,temel eğitim oniki yıla çıkarılabildi) bir ülkenin insanlarının doğaya bakışı,doğayı korumaya karşı duyarlılığı ve öncelikleri tartışılır olacaktır.

Öncelikle ülke yöneticilerinin çevre bilinci gelişmiş olmalıdır. Nükleer santrallerin kurulması için kararlar alındığı,yerleşim alanı için güzelim ormanlık alanların yok edildiği,tahtalı dağında olduğu gibi milli parkların yatırım alanlarına dönüştürüldüğü,diyanet işlerine ve silahlanmaya trilyonlar ayrılırken, eğitime, doğayı korumaya ve yangınlara karşı güçlü bir söndürme teknik donanımına yeterince maddi güç ayrılmayan bir ülke konumundan kurtulmak önceliğimiz olmalıdır.

Yukarıda anlatmak istediğimiz, gelişmiş kapitalist ülkelerde insanların kendi yaşam alanlarına karşı duyarlılığıdır. Yoksa amacımız onları aklamak değildir. Ormanları içindekilerle birlikte yakma konusunda başta Amerikan ordusu olmak üzere hepsinin sicili çok bozuktur.

İçindekilerle birlikte cayır cayır yanan Vietnam ormanlarının dumanı henüz sönmedi.Bolivyada ülkesinin bağımsızlığı için mücadele eden Bolivar’ı yok etmek için İspanyol ordusunun içindekilerle birlikte ormanları nasıl yaktığı unutulmadı.Fas’ta,Cezayir’de ve ikinci dünya savaşında Yunanistan’da yakılan ormanlar,o günden buyana yakılan ormanlarla ölçülemeyecek kadar büyüktür.

İşte gerçek odur ki,doğanın düşmanı kapitalizmin acımasızlığıdır.doymazlığıdır.

Doğayı yakıp tahrip etmek insanlık varolduğu günden bu güne gelişerek süregelmiştir.Bu durum kapitalizmin bir üretim ve yaşam biçimi olarak yaşadığımız dünyaya hakim olmasıyla daha da acımasız ve pervasız olarak sürmüştür.Kapitalist sistemin getirdiği bireysel mülk edinme bir değer olarak topluma yerleşince, insanlar bir birlerine saldırmakla yetinmemiş diğer yandan ormanları savaşlarla yakarken, aynı zamanda mülk edinme hırsıyla yerleşim alanları açarak, tarlalar açarak doğa tahribatını hızlı bir biçimde gündelik yaşamlarında olağanlaştırmışlardır.Kendi dışındaki tüm canlı türlerinin tüketilmesi sürecinide hızlandırmışlardır.

Bu gün gelinen noktada sera gazı salınımının artması ile küresel ısınmanın etkileri insan türünün geleceğini tehdit eder bir boyuttadır.Bilim insanları ve doğa dostları bu durumu sürekli dillendiriyor olsalarda, bizim gibi geri kalmış ülkeler henüz bunun bilincine tam olarak varamamıştır. O nedenle orman alanları yeterince korunmamakta, dağlar cayır cayır yanmakta ve o nedenle yanan ormanların söndürülmesinde yetersiz kalınmaktadır.

Yanan bir evin yerine yenisini üç beş günde yapmakla övünebiliyoruz ama yanan karacanın,kekliğin,yılanın ,kaplumbağanın, serçenin ve binlerce endemik bitki türünün yok oluşunun yerine ne koyacağımızı düşünmüyoruz bile.Yanan evleri yaptık.yaptığımız evlerin politik propagandasını da yaptık. Dağlar kaldı simsiyah, bir başına sahipsiz, unuttuk gitti.

Doğa olanı unutmaz, yaşam doğada bir bütündür, kesintisizdir. Gelecek felaketlerin önünde kim nasıl duracak bekleyip göreceğiz.

Yanan çam ormanları, kuşlar, endemik bitkiler değil insanlığın geleceğidir.Gelecek nesillere bırakılan afetlerdir,hastalıklardır.Açılan tarlalar, yapılan oteller , gökdelenler, bankalarda biriktirilen servetler, üzerinde sağlıklı yaşayacağımız bir dünya olmadan hiçbir işe yaramayacaklardır.

Öncelikle doğanın korunması ve küresel ısınma olayının bir politik anlayış olarak topluma mal edilmesi gerekmektedir.Bunun yanında acil olarak milli parklar politikasının değiştirilerek ormanlar yatırım öncelikli değil,koruma ve geliştirilme öncelikli olarak değerlendirilmelidir.Yangın söndürme ekipmanları en yeni teknik donanımla güçlendirilerek anında müdahale edecek hareketliliğe kavuşturulmalıdır.

Yaşam değerli ise, dolunayın altında duygulanabiliyorsak, şırıl şırıl akan derenin, öten kuşun sesinin ahengiyle mutlu olabiliyorsak.

Biline ki!
Bu doğanın dengesinin ahengindendir.

Ali ÇETİN

ormanc1zo8

Posted in Makaleler0 Comments

ISINMANIN KÜRESELLEŞMESİ

ISINMANIN KÜRESELLEŞMESİ

Küresel ısınmayla ilgili TV’lerde söylemler arttıkça bizim köydeki (Namaras) yaşlı kadınlar.. “ ne kadar çok ateş yakıyorlar, dağ taş elektrik, bu kadar ateşe küremi dayanır, elbette ısınacak” demektedirler.

Küresel ısınmanın sürekli olarak gündemde tutulmasına hiçbir diyeceğimiz olamaz.

Gündemde tutulması da gerekir. Doğru olan budur. Ama burada eksik olan bir şeyler de vardır. Küresel ısınmayla ilgili söylemde bulunan, yazan,çizen herkes sürekli olarak, küresel ısınmanın başımıza ne gibi dertler açacağını söyleyerek, halkın nasıl kişisel önlemlerle bu ısınmayı azaltabileceğini anlatmaktadır.

Halkımız yazılanları okuyup, dinlediği zaman bilimsel anlamda küresel ısınmanın ne olduğu konusunda haberdar olmaktadır. Ama alınması gereken önlemler konusunda kendisinin bu kürenin başına nasıl bir bela olduğunu tam olarak anlayamamaktadır.

İnsanlık var olduğu günden bu güne bir dönem yani ilkel kominal toplumsal yaşam biçiminin etkin olduğu dönemde doğa ile uyumlu, doğa ile dayanışma içerisinde bir yaşam sürmüştür. Sonrasın da yani köleci,feodal ve en önemlisi de kapitalist üretim biçimlerinin hakim olduğu toplumlarda doğa ile uyumlu bir yaşam biçimi yerini, doğa ile mücadele eden, doğa ile baş etmeye, doğa’ya boyun eğdirip teslim almaya yönelik bir mücadele biçimine dönüşmüştür.

Doğa’yı tahrip etmenin, doğadan kazanmanın sınırı yoktur.Ama sonu vardır.

Doğadan kazanmanın sonu olduğunu insanlık bir türlü anlayamamıştır. Doğadan kazanmanın sonu, tüm bitkilerin ve hayvanların sonunu getirdiği gibi bu insanlığın da sonu olacaktır.

O nedenle doğa ile uyumlu bir yaşam doğa ile dayanışma içersinde sürdürülebilir bir yaşam insanlığın geleceğini doğa ile birlikte sürmesi demek olacaktır.

Burada doğru tavır, küresel ısınmanın sürekli gündem de tutulmasının yanın da iklim değişiminin önlenmesinin yolu insanları bireysel tedbirlere davet etmek olmamalıdır.

Nasıl sanayinin gelişmesi önce ırmakları, körfezleri, denizleri kirletip,ormanlık alanları yaşamsız hale getirmişse, bu gün kirletilecek deniz,yaşanacak ormanın azalmasının yanın da atmosferin tümden kirletilip dünyanın yok oluş sürecini başlatan bir noktaya gelinmiştir.

O zaman meseleyi doğru koymak gerekmektedir. Sera gazı salınımının azaltılması, körfezlerin, akarsuların kirletilip bizim yaşamsal anlamda bir parçamız olan deniz ve kara canlılarının yok edilmesi, sadece bireylerin alacağı önlemlerle olacak iş değildir elbette bireylerde önlem almalıdır.Bu anlamda günlük yaşam tarzımızı mutlaka doğanın lehine gözden geçirmemiz gerekmektedir.

Ama esas önlem toplumsal,sistemsel anlamda yapılacak dönüşümlerle olacaktır. Yani kapitalizmin insanı değil kazanç hırsını ön planda tutan anlayışının yerine toplumu, insanı, dayanışmayı,emeği öne çıkartan toplumsal yaşam anlayışı egemen olmalıdır ki dünyanın dengesi düzelebilsin. Sorun buradadır. Sorun kapitalizm dedir. Sorun kapitalizmin değerleri ile hareket eden toplumsal sistemdedir.

Elbette bu toplumsal sistemler içerisinde önlemler alınmalı, halk bilinçlendirilmeli atmosfere salınan karbondioksitin gün ve gün azaltılması için her çeşitten önlem, girişim, çare üretilmelidir.

O zaman bir kez daha soralım küresel ısınmanın nedeni nedir? Sera gazı salınımının yani atmosfore gönderilen karbondioksit miktarının sürekli artmasıdır. Bu artışın dünya ısısının artıracağı ve dünya ısısının artışının da iklimleri değiştirerek bir sürü felaketler yaratacağı doğrudur. Burada doğru olmayan sera gazı salınımı için önlem olarak tek tek bireylerden fedakarlık beklenmesidir. Ama bir düşünelim,hesap kitap yapalım. Niye ABD, Türkiye gibi bir çok ülke KYOTO protokolünü imzalamadı. Kendi halklarını düşündükleri için mi,yoksa kendi tekellerinin çıkarlarını düşündükleri için mi? Gün be gün nükleer bomba denemelerinin, Pakistan’a, Irak’a her gün yağdırılan bombaların,savaş araç gereçleri üreten fabrikaların atmosfere gönderdiği karbondioksitin yani sera gazı salınımının yanın da tek tek bireylerin günahı ne kadar önemli olabilir ki.

Kapitalist sistemin ayakta durabilmesi sömürge ilişkisine, sömürge ilişkisi de savaşlara bağlı olduğun dan, sera gazı salınımını kısıtlamak sistemin sonunu getirecek diye korkulmaktadır.Büyük tekellerin alacağı önlem maliyetlerini yükseltecek,karlarını düşürecektir. O nedenle ABD ve bir çok kapitalist ülke KYOTO protokolünü imzalamayı sürekli ertelemektedirler. O zaman tüm dünya halklarının, bir an önce kapitalist ülkelerin KYOTO protokolünü imzalamaları için her türden tepkilerini göstermeleri gerekmektedir bizim görevimiz bu tepkinin olabildiğince çabuklaşmasını ve yükselmesine yardımcı olmak olmalıdır.

Doğanın, toplumun bir bütün olarak kurtuluşu doğa ile insanın savaşı değil, uyum için de dayanışmasından geçmektedir.

Biline ki, tüm dünyada yaşayan canlılar için olduğu kadar kapitalistler içinde başka bir dünya henüz bulunamadı.

Ali ÇETİN

Kuresel_Isinma

Posted in Makaleler0 Comments


Advert

Günü birlik veya kamplı, elinde fotoğraf makinesi, sırtında çantası olmanın verdiği hazla dolaşmaya MERHABA.

-
Her yer görülmeye değer anlayışı ve sevdasıyla yürümenin, tanımanın ve anlamanın tadına varabilmek amacıyla farklılıklar yaşıyoruz birlikte.

Yalnızca ülkemiz değil, gidilebilen her coğrafya içindir sözümüz.

Takvim

Mayıs 2018
Pts Sal Çar Per Cum Cts Paz
« Eki    
 123456
78910111213
14151617181920
21222324252627
28293031