Archive | Yazılar

KONAKLAYIP GİDEN KERVAN YOLLARINDA, ERCİYES DAĞINA GİDER


Erciyes Dağına sevdalanmıştık ne zamandır. 14 Eylül 2012 Cuma akşamı Kayseri’ye doğru yola çıkınca, Erciyes dağı sevdası, merak ve heyecana dönüştü. Gizemlidir dağlar, öyle bir uzaktan görünüşleri, albenileri vardır. Birde sır olan içsel yaşamları vardır onların. Dağların yaşamı, dağlarla yaşamadan bilinmez. Dağları yaşamak için, engin vadilere inmek, sivri, bıçak gibi zirvelerine çıkmak, kayasına tutunmak ve de çarşağından hızla inerken tozunu yutmak gerekir ki, Dağları yaşamış olalım. Dağların koyaklarına inmekte, zirvelerine çıkmakta zordur, zorludur. Dağlar bir yandan yorar, üşütür insanı, bir yandan da duygular değişir, düşünce yorgunluğu yok olur dağlarda. İnsan şehir hayatının gürültüsüne, karmaşasına dönünce anlar dağların önemini ve işte yeniden başlar dağların sevdası, bir tutku olur doğa, bir yaşam biçimine dönüşür bu sevda.

http://namaras.org/anasayfa/wp-includes/js/tinymce/plugins/wordpress/img/trans.gif

Kayseri’ye yaklaşınca ala şafakta, kocaman bir kütle olarak gördük Erciyes’ i, bozkırın orta yerinde, öylesine Lök gibi oturuvermişti kıpırtısız, dingin ve kendinden emin. Kimimizin içine korku düştü, kimimiz tedirgin olduk, kimimiz heyecanlandık ve kimimiz de sevdayla baktı dimdik duran tepesine.

Bu duygularla girdik şehir merkezinden geçerek Hacılara. Erciyes’in koynundaki Hacılar kasabasında Mustafa ve Gülseren dostlarımızın evine misafir olduk. Boz dağın yamacında, yemyeşil bir bahçenin içerisindeki evlerinde ağırladılar bizi. Numan ve Zikriye’nin aile dostları, Gülseren ve Mustafa ailesi bizi sevgiyle, dostlukla karşıladılar. 13 kişilik ekibin misafirlik için çok olacağı geçti aklımdan ama biraz ürkütücü, soğuk, sır dolu Erciyes dağının bağrındaki sıcacık, güler yüzlü ve candan bir aileye misafir olmak ısıttı içimizi birden. Kırk yıllık dostluk sıcaklığıyla ağırlanmıştık. Sucuk, pastırma, peynir, tereyağı, zeytin, yumurta, reçel, katmerler ve evlerinin önünden tazecik toplanan domates ile biberlerin kokusu ve tadı bir harikaydı. Gece yolculuğunun yorgunluğu ve dağa gitmenin heyecanının açlığıyla saldırdık kahvaltı sofrasına. Bu kahvaltı bizleri Erciyes’in zirvesine çıkarır diye espri yaptık. Gerçekten harika bir kahvaltıydı. Organik besleyici, güç ve direnç verecek bir sofraydı. Kahvaltıdan sonra dostlarımıza teşekkür ederek onlardan ayrıldık.

Hacılar çarşısına gelerek oradan alış verişimizi yaptık. Bolca su, ekmek, domates, peynir aldık. Hacılara gelmişken HADAK dağcılık kulübüne de uğramak istedik ama kulüp lokali kapalıydı. Oradan bir arkadaş bizimle ilgilendi ve HADAK sekreteriyle telefonla görüşmemizi sağladı. Sekreter arkadaştan bilgi aldıktan sonra doğru Tekir Yaylasına gittik. Burada önce jandarmaya isimlerimizi yazdırıp kimliklerimizi bıraktık. Teleferikle 2650 rakımına çıkıp oradan yürüyerek 2750 rakımındaki kamp alanına çıktık. Ali Göçer dostumun deyişiyle, bir aslan gibi yatarak bizi gözetleyen Erciyes Dağının kuyruğuna basmadan çadırlarımızı kurduk.

Kamp alanımızdan Erciyes’in zirvesine bakan gözlerde dikkat, heyecan, korku ve kaçamak sevdalı bakışlar vardı. Kampımızı kurduktan sonra, çevrede keşif gezisi yaptık. Numan, Turhan, Mustafa Şen ve Ender eskiden teleferik ayağı yapılırken artta kalıp atılan kalas parçalarını omuzlayıp geldiler. Kamp alanımızda kamp ateşi için odunlarımızı hazırladık. Bir yandan da arkadaşlarımız Zikriye, Hüsniye, Gülseren, Mevlüde ve Seda akşam yemeği için hazırlıklara başladılar. Domatesli, soğanlı, sarımsaklı bulgur pilavını ve salatamızı, kamp ateşimizin karşısında afiyetle yedik.

Gecenin sürprizini Mustafa Şen yaptı. Ender’in Doğum günü için Manavgat’tan alıp getirdiği pastanın üzerine mumlar dikerek yaktı. 2750 metrede Ender’e hoş bir doğum günü kutlaması oldu.

Erciyes Dağının karanlığıyla birlikte soğuğu da çöktü kampımıza. Birden yıldızlar indi üzerimize. Sanki yıldızlı gökyüzü bizi Erciyes Dağının karanlığına karşı aydınlatıyor, soğuğuna karşıda ısıtıyordu. Kamp ateşimiz alev alevdi. Bayram Abinin coşkusu ise hiç tükenmiyordu. Bayram abi ile Turhan ellerine birer ateşli köz alarak karanlık gecede ateş dansına başladılar. Hepimiz neşe içerisindeydik. Arif ile Numan’ın sesi yanık türkülerle geceyi bölerek, Erciyes Dağının yamaçlarında yankılandı. Hava soğuktu, alev alev yanan kamp ateşimizin karşısında biraz önümüzü, biraz arkamızı ısıtarak oturuyorduk. Saat 21,30 da saman yolu ve yıldız dolu gökyüzünü bir yorgan gibi üzerimize çekerek, gecenin sessizliğinde uykuya daldık.

Sabah saat 04,oo te dinç, dinamik ama heyecanlı olarak uyandık. Zirve çantalarımızı hazırladık. Saat 04,40 ta, Erciyes Dağının zirvesine giden belirgin patikadan yürümeye başladık. Erciyes Dağı, şafağa yaklaşılan saatlerin koyu karanlığında, yıldızlı gökyüzünün bağrına, bir bıçak saplanmış gibi tarihe şahitlik edercesine, dimdik duruyordu. Heybetli, ürkütücü ve de muhteşemdi.

Tan yeri ağarıp ufukta güneşin kızılı bir çizgi gibi belirmeye başladığında, ilk tepenin yamacına ulaşmıştık. Bayram abi tan yeri ağarırken 2900 metreden bizi uğurladı. Ekibimiz 12 kişiydi. Erciyes Dağı dik, taşlık ve yorucuydu. Ekipte kopma yaratmadan, yorularak ama zorlanmadan ilerliyorduk. Bütün ekibin performansı iyiydi. Bazı arkadaşlarımızın Erciyes Dağı, ilk yüksek dağ çıkışlarıydı. Yüksek irtifanın belirtilerine karşı dikkatliydik. Sürekli birbirimizi kollayarak ilerliyorduk. Dağcılık; dostluk, dayanışma ve güven demektir. Dağcılıkta bireyci davranışlara ve bencilliğe yer olmaz. Bu duyguyu; doğanın saflığı temizliği ve gizemi yaratır.

3450 rakımında uzunca soluklandık. İlk defa bu yüksekliğe çıkan arkadaşlar dönüp baktılar heyecanla bozkıra. Manzaranın büyüsüyle doldu ruhlarımız. Doyumsuz bir tan kızılı durmaktaydı karşımızda. Merakla, heyecanla ve korkuyla izledi gözler Erciyes dağının heybetini ve albenisini.

3450 rakımında Hüsnüye, Gülseren, Seda, Zikriye ve Mevlüde bizleri zirveye doğru uğurladılar. Dik yamacı çıkarken güneş ışıklarıyla sırtımızı yalıyordu ama hava soğuk, hava olabildiğince sertti.

3650 Rakımında soluklandık. Hörgüç kayası zirveyi arkasına almış “gelmeyin, geçirtmem” dercesine bir bıçak gibi duruyordu karşımızda. 3650 rakımında Polonyalı bir ekip ile karşılaştık. Arif’i, Polonyalı dağcı ekip ile sohbette baş başa bıraktık. Hörgüç kayayı geçince zirve, dimdik, kaygan ve zorlu bir yamaç olarak dikildi önümüze. Her adım atışımızda çarsak bizi bir adım geriye atıyordu, onun için sıkı basmak gerekiyordu. Her yanımız kayalık ve etrafımızdaki taşlar, her an kopup üzerimize gelmeye hazırdı. Bizden önce zirve yapıp dönmek isteyen gurup bizim çıkışımızı bekliyordu yukarıda. Her adım taş yuvarlanması ve tehlike demekti Erciyes’te. Birbirimizden kopmadan ve birbirimizi kollayarak yürüyorduk.

Dağcılık, ülkemizde henüz bir anlayış, bir yaşam biçimi olarak algılanmıyor. Erciyes Dağının zirvesi, sarp, tehlikeli fakat güzel bir zirve. Buraya gelen herkes illaki zirve yapmak ister. Hörgüç kayaya kadar gelerek buradan dönen birçok insan oluyordur. Kayseri’deki dağcılık kulüpleri daha duyarlı olmalı ve zirve çıkışının 150-200 metrelik bölümünde iple güvenlik almalıdırlar. Burada her zaman düşüp yaralananlar oluyormuş. Bizden önceki guruptan da iki kişi düşerek yaralandı.

Zorlu bir tırmanıştan sonra Numan, Ender, Mustafa, Turhan, Mustafa Özkul ile birlikte 3916 rakımından dört bir yanımızdaki bozkıra bakarak yaşıyoruz zirveye çıkmanın mutluluğunu.

Zirvedeki buzulun üzerinden kar sıyırıyor Turhan ile Numan. Zirve defterini yazıp, fotoğraf çekiyoruz. Sonra oturup dinleniyoruz bir süre. Sanırım uzun soluklanmayı  hak ettik diye düşünüp gülümsüyoruz hep birlikte. Keyifle yemeklerimizi yiyoruz zirvede.

Şeytan deresinin zorlu çarsağından koşup tozu dumana katarak inmeye başlıyoruz.

Erciyes zirve etkinliğimizi başarıyla tamamlıyoruz. Kamp yerinde toplanıyoruz. Hepimiz mutluyuz. Tüm sevinçleri birlikte yaşıyoruz ekip ruhuyla. Sevinçlerimizi de bölüşüyoruz.

Bayram abi, Hüsnüye, Gülseren, Zikriye, Mevlüde, Seda, Turhan, Mustafa Özkul, Mustafa Şen, Arif, Ender, Numan yani 13 arkadaş hepimiz mutluyuz ve hep birlikte Erciyes dağının zirvesine bakarak ayrılıyoruz kamp yerinden.

Bu güzel etkinliğe hepimiz aynı oranda değer kattık, aynı oranda güzel ve anlamlı yaptık. Yorulmasına yorulduk, zaman zaman tedirginde olduk ama mutluluğumuza değer katıp döndük Erciyes dağından.

HEP BİRLİKTE YENİ  ZİRVE VE MUTLULUKLARA.

15-16 EYLÜL 2012

ALİ ÇETİN

Posted in Trekking Yazıları, Yazılar0 Comments

KOVADA GÖLÜ’NDE KİRAZ YİYEN BALIKLAR

KOVADA GÖLÜ’NDE KİRAZ YİYEN BALIKLAR

VE

ÇEVRE GÖNÜLLÜSÜ MUSTAFA’NIN ÖYKÜSÜ

Dağların, bitmez tükenmez bir albenisi vardır her zaman. Dağlar, gün olur cilve yapar, gün olur göz kırpar, gün olur alır koynunda saklar insanı. Yaz aylarında bir başkadır dağların kucağı, kış aylarında ise bir başka. Yaz sıcakları bastırdığı zaman, yani Antalya gibi sahillerde yumurta güneş altında pişerken, alıp başını gidersen, bir saat sonrasında, üşümeye başladığın, soğuk pınarların başında alırsın soluğu. Toroslar yeşiliyle kucakladığı için Akdeniz’i, bir solukta çıkıverirsin derin vadilerden geçerek, ulu çınarların altındaki derelere, pınarlara, göllere.

namaras-org-kovada-goluDSC00563

Kovada gölü, bir solukta alıp başını gidilen yerlerden birisidir. Antalya’dan iki saat gittikten sonra Denizden 900 metre yükseklikte, yeşil ormanların arasında, yeşil bir göl sizi karşılar. Büyülenirsiniz. İnsanı büyüleyen sadece serinlik değil, yeşilin koyu tonu, gölün koyu yeşili ve yeşilin göle yansıyan görüntüsüdür. Çok sık olan çınarların ve meşe ağaçlarının arasından belli belirsiz fark edersiniz gölün suyunu. Birçok yerde gölü görebilmek için ağaç dallarını aralayıp bakmak gerekmektedir. Balık şıpırtılarının, kanat çırpan sakar mekelerin ve angutların uçuşmalarıyla irkilirsiniz.

namaras-org-kovada-goluDSC00655

Doğanın bu görsel sunumu içerisinde kaybolurken, bir yandan da kamp kurabileceğimiz en uygun yeri arıyorduk. Kiraz bahçesinin yanında ki bir kamp alanına girdik. Bu ortamda, bu sessizlikte çokça konforlu bir kamp alanıydı burası. Suyu, bankları, tuvaleti ve çadır kurulacak yerleri vardı. Çevreye bir göz attıktan sonra “çadırları kuralım, buradan daha iyi yer bulamayız bana sorarsanız”dedi Numan. Çadırlarımızı kurduk. Odun toplamak için ormana doğru girerken “hoş geldiniz” sesiyle ormanların içinden elinde kazması ve tahrasıyla birisi geliyordu bize doğru. Kırıntı köyünden Mustafa Gökceylan’dı gelen. Mustafa yıllar önce kovada gölüne geldiğimizde bize göl balığı yedirmişti. Balıkların tadı daha damağımızdan silinmemişken Mustafa Gökceylan’ı yeniden görmek mutlu etti bizi.

namaras-org-kovada-goluDSC00658

Kampımızı kurduktan sonra göl çevresinde yürüyüş yapmak için Mustafa’nın gösterdiği patikadan ormanın içerisine daldık. Göl manzaralı, tarihi taş döşeme yollara bezmeyen patikadan bir süre yürüdükten sonra oturulacak yerler yapılmış olan bir seyir tepesinde mola vererek, ormanla bütünlenmiş göl manzarasını seyre daldık. İnsan bıkmadan saatlerce oturup, gölü, gölün yeşilini, balıkların gölde yarattığı ışıltıları, uçuşan göl kuşlarını ve göl çevresindeki yeşil ortamı seyredebilir. Hava serin, manzara güzel, seyir tepesini terk etmek istemiyoruz.

namaras-org-kovada-goluDSC00797

Akşama doğru kamp yerimize dönüp, topladığımız odunlarla kamp ateşimizi yakıyoruz. Temmuz ayının başındayız, hava serin, hem üzerimize kalın şeylerimizi giyiyoruz, hem de kamp ateşinin başına biraz daha yaklaşıyoruz. Sessiz ortamda, kıpırdayan göl sularının melodisiyle, gökyüzünün ahengi bizlere huzur veriyordu.

namaras-org-kovada-goluDSC00798

Çadırlarımızda, güzel, deliksiz uykumuzdan sonra, erkenden dingin sabahta uyandık. Yürüyüş için hazırlandık. Mustafa, kamp masamıza amcasının bahçesinden topladığı kirazları bırakmıştı. Hüseyin’in avucuna doldurduğu kirazları yiyerek ormanın arasında başka bir patika yoldan, bambaşka bir dünyaya doğru adımlamaya başladık.

namaras-org-kovada-goluDSC00804

Kovada gölü,1970 yılında milli park ilan edilmiş. Isparta’ya 58 km. Antalya’ya 156 km. uzaklıktadır. Göl içerisinde 59 adet yerli olmak üzere 26 adet kış göçmeni,48 adet yaz göçmeni,20 adet transit göçen olmak üzere 153 adet kuş türü bulunmaktadır. Pullu sazan, kadife, sudak, havuz balığı ve kerevit göl içi canlıları olarak varlıklarını sürdürmektedir. Yoğun ormanları ise, kızılçam, karaçam, meşe, köknar, sedir, çınar, ardıç ve çitlembik ağaçlarıyla ve yaban keçisi, yaban domuzu, sansar, porsuk, tilki ve sincaplarıyla dört mevsim yaşam dolu bir çevre olma özelliğini sürdürebilmektedir.

namaras-org-kovada-goluDSC00811

1958 yılına kadar kovada gölü ile Eğirdir gölü, birleşik bir göldü.1958 yılında kovada HES yapılınca su yatağı derinleştiriliyor, su yatağı derinleştirilince iki göl ayrılıyor ve sadece bir kanalla göller arası su dolaşımı sürdürülüyor. Eğirdir gölü ile kovada gölü arası 20 km. mesafede. Kovada gölü, Eğirdir gölünden 20 m. Daha düşük rakımda. Kovada gölü, göl içi canlılarıyla, çevresindeki orman ve dağlarıyla doğa harikası olan bir coğrafya.

namaras-org-kovada-goluDSC00814

Kovada Gölünün güzelliğine gönül veren, güzelliği anlayan ve göl ile yaşamı özleşen, birde Kırıntı köyünden Mustafa Gökceylan var. Mustafa, Kırıntı köyünde yaşayan, bahçecilik, balıkçılıkla geçimini sağlayan bir insanoğludur. İkinci gün akşamında, Mustafa arkadaşımızın gölden avladığı, gölün doğal balığı olan kara sazanları yiyoruz. Kara sazan balıklarının lezzetine doyum olmuyor.”Kovada gölünün kara sazanları kirazla beslenirler,onun için lezzeti çoktur,ama illa ki ben pişirmeliyim” diyor Mustafa gülerek. Temmuz sıcağındayız,900 metre rakımında, akşam kamp ateşinin başına sokulup, pırıl pırıl yıldızların hoş aydınlığında balıklarımızı yiyoruz. Kovada gölü çevresinde mevsiminde yetişen kirazın, elmanın, domatesin tadı bir başka güzelliktedir.”Keyifte, mutlulukta bu olsa gerek diyor.”Hüseyin ellerini kızaran kamp ateşine uzatarak.

namaras-org-kovada-goluDSC00825

Mustafa Gökceylan, Kovada gölünün güzelliklerinin farkına varınca, göle ve göl çevresine daha başka bir gözle ve duyguyla bakmaya başlıyor. Bu farkındalıkla yaşamına değer kattığını düşünüyor.1989 yılının ilkbaharında göl kenarına birkaç tane kıl çadır kuruyor. Amacı kovada gölünü gelenlere tanıtmak ve de para kazanmak. Gelenleri göl çevresinde gezdiriyor, göl balıklarından yediriyor. Bunu yetkililerden izin alarak yapıyor. Göl çevresi çok sık ormanlık olduğu için gezmek ve gezdirmek zor. Mustafa, eşi ve çocuklarıyla birlikte orman içerisinde, göl kenarında parkurlar açmaya başlıyor. Tarihi yollara benzeyen, taş döşeme patikalar açıyor. Kovada gölüne gelenler mutlu. Bedava rehberlik yapan birisinin olması herkesi etkilediği gibi, Kovada gölü milli park yetkilileri de Mustafa’nın çalışmalarının, çevreye olan duyarlılığının farkına varıyorlar ve 1990 yılında çadır alanını, taş yapılaşma için Mustafa’ya kiraya veriyorlar. Bir şartları var yetkililerin:”göl çevresine sürekli parkurlar açacak, gölde ve göl çevresinde kaçak avlanmayı takip edecek. Mustafa için,1990 yılından sonra gölü korumak, göl çevresinde parkurlar açmak, Mustafa’nın bir uğraşı, yaşam biçimi olarak yaşamını daha da anlamlaştırıyor.

namaras-org-kovada-goluDSC00836

Artık Kovada gölünde kaçak balık avlamak, kaçak göl kuşlarını avlamak, göl çevresindeki ormanlarda kaçak yaban keçisi, ayı, tavşan avlamak Çevre köylüler için zorlaşmış. Mustafa gece, gündüz sürekli gölü ve çevresini kollamaktadır. Çevre gönüllüsü Mustafa’nın huzuru çok sürmüyor. Yakıldı mı, yandı mı bilinmez ama bir gece Mustafa’nın taş evi ve lokantası yanıp kül oluyor. Mustafa doğa gönüllüsü, Mustafa, çalışkan. Yetkililer Mustafa’yı devlet işçisi olarak işe alıyorlar.

namaras-org-kovada-goluDSC00838

Mustafa Gökceylan, Gölde kaçak balık avcılığının önüne geçmiş. Gölün kirlenmesinin geçebildiği kadar önüne geçmiş. Kuşlar özgür uçmaya başlamışlar kovada gölünde.26 km.lik göl çevresinde 12 km. parkur açmış. Çatal tepeye, çınçın tepeye parkurlar açmış.”Amacım, kendi imkânlarımla da olsa Aktıran dağına ve Zortu sivrisine de parkur açmak.

namaras-org-kovada-goluDSC00848

Birkaç yıl öncesinde Kovada gölü, Çevre Orman İl Müdürlüğü bünyesinde, Valilik başkanlığında kurulan Eko Bir (Eğirdir ve Kovada gölü koruma birliği) e bağlanmış. Kaçak balık avlayamayan, kaçak kuş avlayamayan bir kısım köylüler, Mustafa’yı Valiye şikâyet etmişler. Bunun üzerine yetkililer Mustafa’yı işten çıkarıyorlar.

namaras-org-kovada-goluDSC00855

Mustafa, işten atılmasına karşın bırakmamış, bırakamamış Kovada gölünü. Kovada Mustafasız, Mustafa Kovada sız öksüz oluyor. Mustafa, Kovada gölüne, sakar mekelere, çitlembiklere, sedirlere, kara sazana, kadife balığına, çim sazanına sevdalı. Göl canlılarının mutluluğu mutlu ediyor onu.”geceleri uyku tutmaz gezerim göl çevresini” diyor hüzünlü. Hiç bir beklentisi yok.”göle sevdalı, emek vermiş birisini neden işten atarlar anlamadım, Valinin haberi olsa attırmazdı.”diyor.

namaras-org-kovada-goluDSC00857

Anlamak zor! Belki bir araştıran yetkili olur. Böylesi insanları çoğaltmak, örnek olarak göstermek, her köyde en az bir tane yetiştirmek, yeni yeni çevre gönüllüleri yaratmak gerekirken, böyle insanları yok etmek, yok etmeye çalışmak doğaya, çevreye ve de Kovada Gölüne verilen en büyük zarardır biline.

ALİ ÇETİN

sinanalicetin@yahoo.com

www. namaras.org

-Temmuz 2011-

katılanlar:

-Ali ÇETİN

-Hüseyin ÇETİN

-Numan Gündüz

Posted in Gezi Yazıları, Trekking Yazıları, Yazılar0 Comments

‘YAYLANIN YOLLARI DAŞDIR, KETİRDİR’

ALİDÜRBE-MORCA-SALAMUT-GEYRAN YAYLALARI

Orta Toros dağlarından, Toroslar’ın en ilginç, en şaşırtıcı bölgesinin bir bölümünden söz edeceğim. Eski devirlerde dağlık Kilikya anlamına gelen Cilicie Trachee adı verilen bölgenin, Akseki’nin doğusundan başlayarak, yaylalarda dört gün boyunca yaptığımız trans, bizleri aldı götürdü dağların arasındaki koyaklara. Heybetli dağların arasındaki zorlu geçitlerden geçerek, kar suları ile giderdik susuzluğumuzu. Dünyanın hiçbir dağı, toros dağlarının buralarda taşıdığı heybeti ve güzelliği göstermez dersek, sanırım yanlış söylemiş olmayız.  Köpüklü akan muarları, koyu ormanlı dik yamaçları, kardan taçlı başları, sarp, geçit vermez ve göklerle öpüşen dağlarıyla Alidürbe-Morca-Salamut-Geyran güzergâhındaki yolculuğumuz bizleri büyüledi.

namaras-org-yaylanin-yollariDSC00870

Yüksekliği 2200 rakamına ulaşan yaylalar, derin vadiler ve yaşayanların koyak, alan dedikleri obalardan geçtik. Bazen taş muarlardan, bazen derin kuyulardan, bazen heybetli dağların kuzey çarşaklarında upuzun yatan karlardan içtik suyumuzu.

Temmuz ayı başlarında, bir öğle vakti,1600 rakımında bulunan ünlü Alidürbe yaylasında, uçsuz bucaksız Alidürbe alanının bir bucağında, imalıtaş tepeciğinin gölgelediği taştan yapılmış yayla evine misafir oluyoruz. Burada Ahmetler köyünden Osman Koç yaylıyor. Taş evin arkasındaki tek ağacın altında molamızı veriyoruz.

namaras-org-yaylanin-yollariDSC00876

Burası, Ahmetler köyünün kuyu yaylasıdır. Su, sadece kuyularda var ve her oba’da bir kuyu açılmış. Osman Koç, bizi hem sevinçle, hem de merakla karşılıyor. Koca Alidürbe alanında sanki başka yayla evi yokmuş gibi duruyor taş ev. Oysaki her bucak bir ev, bir oba saklıyor koynunda. Burada, bal ve yoğurt ağırlıklı bir öğle yemeği yiyoruz, taze keçi yoğurdundan buz gibi ayranımızı da içiyoruz. Çaylarımızı içerken Osman Koç’tan yol güzergâhımızla ilgili bilgiyi de alıyoruz.

Yolcu yolunda gerek diyerek, her biri 25 er kilo ağırlığındaki sırt çantalarımızı sırtımıza alarak, Alidürbe Ahmetler Kuyusu yaylasından, Hacıheseli kuyu yaylasına doğru yürüyoruz.  Ahmetler köyünden olan Ömer, dayısı Osman Koç’tan aldığı bilgilerle de daha bir güvenle atıyor adımlarını. Yinede Ömer Öğretmenin aklı, Alavada yaylasından Geyran yaylasına giden kestirme yolda. Bu yolu çok daha iyi bildiğini ve yorulmadan gideceğimizi söylüyor. Ama biz yorulmak ve de yaylaları tanımak istiyoruz.

namaras-org-yaylanin-yollariDSC00881

Alidürbe alanının ortasından Hacıheseli kuyusuna doğru yürüyoruz. Burası da 1600 rakımında, eşsiz ve büyüleyici, uçsuz bucaksız kocaman bir alan. Hacıheseli ‘Hacı İsalı’ kuyu yaylasının önünde, karşımızdan, Ahmetler köyü, Şırlavık yaylasından Pantır ile oğlu Ali geliyor. Bizi görünce gülerek yanımıza geliyorlar. Pantır, Şırlavık yaylasıyla ve çimi ile yaptıkları yayla kavgasıyla özdeşleşmiş birisi. Ömer’i hemen tanıyorlar. Sonrada Pantır, beni tanıyor ve “Ulan Alı nereye gidiyorsunuz” diyor gülerek. Mola verip oturuyoruz. Gülseren’i görünce, Aramızda birde kadının olmasına şaşırıyorlar. Yolumuzu anlatıyoruz.”Olmaz, oradan gidemezsiniz, siz ancak Geyran’a, gök çukur yaylası üzerinden, Salamut’ tan geçerek gidersiniz, yoksa perişan olursunuz, etme Alı oradan gidilmez” diyor. Pantır’ın oğlu Kara Ali bizi şırlavık yaylasının altına kadar götürüyor, oradan bize gök çukur yaylasına giden patikayı gösteriyor.

namaras-org-yaylanin-yollariDSC00933

Önümüzde dimdik duran taş ve çakıl yığınından oluşan upuzun tepeye tırmanıyoruz. Göç yolu döne döne gidiyor. Arkamızda Tomsubaşı tepesi bir lök gibi oturuyor Alidürbe alanının üzerinde. Batıda Alavada dağı tükenmekte olan ardıç ağaçlarıyla hüzünlü duruyor Alidürbe alanının üstünde. Kuzey yanımızda eğri kar tepesi, karlı yamaçlarıyla sanki geçişimizi onaylarcasına heybetli duruyor üstümüzde. Tomsubaşı tepesinin hemen ardında ise Ahmetler köyünün say yatak ve bozlağan yaylaları bulunmaktadır.

namaras-org-yaylanin-yollariDSC00981

Şırlavık Yaylasında yılların anılarıyla yaşıyor koca Pantır.”Ne kavgalar ettik bu dağlar taşlar için, şu gördüğün dağlar her gün mavzer sesiyle yankılanırdı. Nice keçi sürüleri heba oldu bu yayla kavgalarında” diyerek ah çekip dertleniyor. Pantır 80 yaşında, gözleri çakmak gibi, dimdik duruyor ve “bu dağların havasından Alı, bu hava insanı gocatmaz” diyor. Ahmetler köylüleri ile Çimi köylüleri beklide yüzlerce yıldır kavga ediyorlar toros yaylaları için. Hem kavga etmişler, hemde yüzyıllardır aynı yaylalarda yaylamışlar. Zobu,Höke Yusuf’un Memed Ali,Yirik Çavuş,Adı Güzel,Pantır,Zobunun Osman koç,Musa Çavuş,Deli Hacı,İbiş ve Kara Aptullah’ın  çarık izleri hiç silinmemiş orta toroslardan,ketirlerden,koyaklardan.Ahmetler Yörükleri göçerliklerini  toroslarda tüm zorluklara karşın sürdürmeye devam ediyor.

namaras-org-yaylanin-yollariDSC01022

Ahmetler, Afşar Boyundan olan, orta Asya’dan bugüne adı hiç değişmeyen bir Yörük cemaati adıdır. (1).1220 yılında,Alaattin Keykubat ,Alaiye’yi almadan önce,Karaman oğullarına bağlı olarak,Karaman,Hadim,Ermenek,Bozkır taraflarında yaşayan,zaman zaman Toroslara yaylağa çıkan ve  Toros yaylalarını iyi bilen Yörükan Türkmenlerinden bir cemaat..Alaattin Keykubat Alanya’yı alınca Torosların Akdenize bakan yüzüne,Afşar Boyuna bağlı (Karaman) cemaatler akın akın inmeye başlıyorlar.(2) Ahmetler cemaati de bunlardan birisi ve ilk önce Alidürbe’de ve AlidürbeAkdağda yaylıyorlar, sonrasında da gelip şimdiki köylerini yurt tutuyorlar.(3)1471 yılından  sonra Ahmetler köyü,Alaiye kalesi askerleri için tımar olarak veriliyor ve Alaiye Livasına bağlı Döngü(Çöngere) nahiyesine bağlanıyor.(4)İşte o zamandan günümüze Alidürbe Kuyu ve Alidürbe Akdağ yaylalarına yaylağa çıkıyor Ahmetler Yörükleri ve de o günden bugüne Çimi köylüleri ile ikisinin yayla sorunları hep olagelmiş.Alidürbe yaylalarında Çimi köylülerine hiç rastlamadık,Çimi köylüleriyle de konuşmak tanışmak isterdik.

namaras-org-yaylanin-yollariDSC01058

Orta Toroslarda Batı Taş elinden başlayarak tüm Taş eli platosunda her taraf yayla. Uçsuz bucaksız vadiler, bitmez tükenmez sıradağlar ve derin koyaklar bulunmaktadır. Buna karşın, Yörüklerin yayla kavgaları hiç bitmemiş, hiç bölüşememişler Toros’ları.

Şırlavık yaylasının karşısındaki patika yoldan dolana dolana çıkıyoruz. Çıkıyoruz ama bu tepe bitti derken yeni bir tepe çıkıyor karşımıza.

namaras-org-yaylanin-yollariDSC01125

Tepenin başına çıkınca mola veriyoruz. Gülseren, Hüseyin, Numan ve Ömer ile birlikte beş kişiyiz. Yükleri eşit paylaşmaya çalıştık ama yinede Hüseyin, benim sırt çantası ile Numan’ın sırt çantasını bir süre taşıyarak test ediyor. Hüseyin, grubumuzun neşe kaynağıdır. Her mola yerinde her tepe çıkışımızda değişik espriler bularak ortamımızı sürekli neşeli tutuyor. Tepeden yeşil otlarla kaplı üzerinde otlayan bir oğlak sürüsü olan yeni bir koyağa iniyoruz. Oğlağın çobanı 12-13 yaşlarında bir çocuk. Çağırıyoruz. Önce tedirginlikle bizi inceliyor. Gülseren’e bakıyor. Aramızda bir kadının olması onu biraz rahatlatıyor. Biraz çekingen bir tavırla yanımıza yaklaşıyor. Hüseyin, öğretmen olmanın deneyimiyle çocuğa sorular soruyor, onu rahatlatıyor. Ramazan yanımıza gelip, biraz rahatlayınca ve sırt çantalarımızı, batonlarımızı iyice inceledikten sonra, Bana dönerek “Amca, siz terörist misiniz, maden arayıcısı mısınız?”diye soruyor. Hepimiz gülüyoruz. Dağcı olduğumuzu ve isimlerimizi ve de nereli olduğumuzu, bize yolu, Pantırın tarif ettiğini anlatınca, Ramazan rahatlıyor.”Bende Pantırın Alı’nın oğlak çobanıyım” diyor gülerek.1800 metre rakımındayız. Toros güneşi kara kırmızı yakmış Ramazanın yanaklarını, elinde çoban sopası, başında eğri duran şapkasının altından bakan yeşil gözleri ışıl ışıl.

namaras-org-yaylanin-yollariDSC01203

Ramazan önümüze geçiyor.”Ben sizi obaya götüreyim. Yoksa obanın köpekleri sizi parçalar” diyor. Ramazan bize yardım etmeye çok hevesli. Durmadan gülüyor ve gülmek yanmış yüzüne o kadar çok yakışıyor ki, Akdağ da ve ıssız Toroslar da, bu dağların sahibi sanırsınız onu.

namaras-org-yaylanin-yollariDSC01266

Ramazan önde, ben arkasında birkaç tepe daha inip çıkarak yürüyoruz. Gülseren, Numan, Hüseyin ve Ömer epeyce arkada kalıyorlar. Obanın göründüğü tepede mola veriyoruz. Ramazan sohbet etmeyi seviyor. Belikli çoktandır bu dağlara gelip giden olmamış.”Amca bunların başkanı sen misin? ” diye soruyor bana. Evet diyorum.”Zaten belli, sen olmasan, bunlar bu dağlarda yiter gider” diyor gülerek. Bende gülüyorum. Hep birlikte Ramazan’ın obasına varıyoruz, Katırcı ini yaylasına. Oba, sırtını kocaman bir kayaya dayayarak taşlarla yapılmış, üzeri kıl çadırla örtülü derme çatma bir barınaktan oluşmuş tek bi Yörük evi. Ne yol geliyor, ne telefon çekiyor, ne televizyon, radyo çekiyor ve suyu da yok. Bir taşın üzerine kar kuyusundan kesip getirdikleri büyükçe bir kar parçasını koymuşlar ve kar parçasının önünde damlayan su birikiyor. Biriken suyu içiyorlar. Obada 92 yaşında Emine teyze, kız torunu, erkek torunu Ramazan ve oğlu Süleyman ve eşi bir oba olarak, tek başlarına yaşıyorlar torosların ıssız bir koyağında. Emine teyze ile kız torunu sürekli evin yanındalar, oğlu Süleyman’la, onun eşi sürüyü güdüyorlar, Ramazanda Pantıroğlu Ali’nin aylıklı oğlak çobanı.

namaras-org-yaylanin-yollariDSC01304

Emine teyze ve torunu bize su veriyorlar. Büyükçe bir leğende yoğurtla karı karıştırıp,’yorgunluğunuzu alır’ diyerek bize yoğurtlu karlama ikram ediyorlar. Bizi ağırlamak için heyecanlı bir telaşları var. Candan insanlar. Misafir gelmesinin telaşı ve mutluluğu var yüzlerinde. Durmadan konuşmak istiyorlar. Emine teyzenin yüzündeki çizgilerde tüm orta torosların sarplığını, geçit vermezliğini, sığınana kucak açışını ve sığınanı saklama sıcaklığını görüyoruz. Manavgat’ın Gençler köyünden Emine teyzeye hoşça kal deyip, Yörük yaşamının son insanlarını geride bırakarak yolumuza devam ediyoruz. Akşama epeyce yol almamız gerekiyor. Ramazan bize yolu göstermek istiyor.’Size yolu göstermez isem kaybolursunuz’ diyor. Önümüze düşüyor. Ablası da sırtına bidonları alarak bizimle geliyor. Bizim gideceğimiz yönde, yaya olarak bir saatlik mesafede çeşme varmış, oradan su getirecek.

namaras-org-yaylanin-yollariDSC01327

Çandır sırtının yamacından, ince belirli belirsiz bir keçi yolundan yürüyoruz. Biraz yürüdükten sonra, yine büyük kayaların arasına gizlenmiş, kar koyağı denen yerin ağzında, tek bir evden oluşan bir oba daha görüyoruz. Ramazan:”burası Memed amcamın obası” diyor. Taş evin kapısında çul asılı yani evde kimse yok, ev sahipleri dağlara keçilerini gütmeye gitmişler. Daha yolumuz çok mu Ramazan? Diyorum.”Ihı şu dağı aşacağız, sonra bir daha dolanacağız amma ben göstermezsem bulamazsınız” diyor. Ramazan, rehberlik yapıyor olmaktan çok mutlu.

namaras-org-yaylanin-yollariDSC01452

Bir saat yürüdükten sonra, Ramazanın ablasının su doldurup götüreceği çeşmenin önünde mola veriyoruz. Soğuk yayla suyunu kana kana içiyoruz. Burası keklik muarı. Çeşme bir dağın yamacına otların arasına gizlenmiş, Ramazan olmasa beklide görmeden geçip gideceğiz. Çeşmeden sonra ıssız dağın yamacında 2000’ li rakımda yürüyoruz. Dört saat yürüdükten sonra akşam kalacağımız obayı uzaktan görünce, bizde seviniyoruz, Ramazan’da. Ramazan obayı eliyle göstererek :”Ben olmasam kesinlikle bulamazdınız, işte Gök çukur yaylası orası” diyor. Obada 4 tane üzeri çadırlı yayla evi var. Önce çocuklar koşuşturuyor bize doğru, sonra merakla kadınlar bakıyorlar, en son erkekler çıkıyor evlerden. Yanımızda Ramazan olduğu için fazla telaşlanmıyorlar ama merakla bize bakıyorlar. İsmail’in evini soruyoruz. Kayaların dibindeki evden bir adam çıkıyor “İsmail benim, buyurun” diyor. Ona, Pantır’dan selam getirdiğimizi söylüyoruz, burada geceleyeceğimizi, kim olduğumuzu anlatıyoruz İsmail’e. Bütün oba etrafımıza toplanıyor. Önce merakla bizi dinliyorlar, sonra sorular soruyorlar. Grubumuzda Gülseren’in olması Yörükleri rahatlatıyor ve kadınlarında bizimle çabucak kaynaşmalarını sağlıyor. Gülseren’le çadırımızı evin yanındaki düzlüğe kuruyoruz. Hüseyin, Numan ve Ömer, İsmail’in boş olan yayla çadır evinde yatacaklar.

namaras-org-yaylanin-yollariDSC01539

Gök çukur yaylasında Güneş dağların arkasında kaybolup gidiyor ama ortalık daha aydınlık. Hava soğuyor, hemen polarlarımızı giyiyoruz. Yinede dışarıda oturmak bizi üşütüyor. “Eve girelim” diyor İsmail. Yemek hazırlamışlar, bolca yoğurt ve koca bir tabakta bal var soframızda. Komşularda tabaklarla yoğurt getiriyorlar. Afiyetle akşam yemeğimizi yiyoruz. İsmail Tosun, Gençler köyünden, neyi neden yaptığını bilen, bilinçli bir Yörük. Yemekten sonra çaylarımızı içerken koyu bir sohbete dalıyoruz. Yayla kavgasından bıkmış, usanmış ama yılmamış.”Buralarda, dedemin dedesi de oturmuş, daha gerisini bilemiyorum, kimseye zararımız yok, bu ıssız toroslarda keçilerimizi üç ay güdüyoruz. Komşumuz Güneycik köyünün yaylası, Güneycik köyü muhtarı, bizleri yaylaya çıkarmamak, yayladan vazgeçirmek için neler neler yaptı köylüleriyle birlikte. Bu tarafa gelen yolu ve patikayı duvarla kapattılar. Keçilerimizi kovaladılar, sürekli huzursuz ettiler. Dağ onların olsa ne geçecek ellerine bilmem, yok Ali bey, kesinlikle yaylamızdan vazgeçmeyiz, daşdır, ketirdir ama bu yayla, bizim yaylamızdır.”İsmail dertli.

namaras-org-yaylanin-yollariDSC01571

Küçücük, üzeri kıl çadırla örtülü taş evin içersinde geç vakte kadar oturuyoruz. Gök çukur yaylasında, taş evde sohbet güzel ama sabah yola gideceğiz.”Biz yatalım” diyoruz. İsmail hiç istemiyor yatmamızı, günler sonra sohbet edeceği birilerini bulmuş. Hep beraber dışarı çıkıyoruz. Gökyüzü pırıl pırıl, ama yıldızlardan gökyüzünü göremiyoruz. Hepimiz başlarımızı gökyüzüne doğru kaldırıp, saman yolunun yoğunluğunu seyre dalıyoruz. İsmail, karısı ve çocukları da seyre dalıyorlar gökyüzünü, yıldızları. Her gün yaşadıkları yerde, sanki gökyüzünde bu kadar çok yıldız olduğunu ilk kez görmüşçesine bakıyorlar.”Yıldız yorganı” diyor, İsmail’in karısı Elif. Biz çadırlarımıza girip, yıldız yorganıyla üzerimizi örterek, Gök çukur yaylasının sessiz gecesinde uyuyoruz.

namaras-org-yaylanin-yollariDSC01668

Sabah erkenden,”gün” üzerimize gelmeden kalkıyoruz, hava serin, hava pırıl pırıl. Açık havaya kahvaltımızı hazırlamış İsmail’in karısı Elif. Kahvaltı sofrası güzel ama bir tek akşam yediğimiz bal eksik, belki balı getirirler diye, hatırlatmak için:”akşam yediğimiz bal çok çok güzeldi” diyorum. Sonra, başka bir Yörük obasında öğreniyoruz ki, bal Yörüklerde, yemekten sonra sadece tatlı olarak sofraya getirilirmiş.

Çadırlarımızı toplayıp, sırt çantalarımızı hazırladıktan sonra, Morca yaylasına giden yolu İsmail’e tarif ettiriyoruz. Bütün oba bizi uğurlamak için yanımıza geliyor, hepsiyle vedalaşıp ketirleri yani taşlık vadiyi tırmanmak için aşağıya doğru inmeye başlıyoruz. Taşlık vadide yol yok, yolu kendimiz bulacağız. Ketirlerin arası, yayla çayı ve çiçeklerle dolu. Hüseyin çay toplamaya başlıyor. Yol arıyoruz, ketir(5) aralarında taşlar bıçak gibi keskin, bir süre zorlanıyoruz ama sonunda ketirden çıkıyoruz. Toroslarda, dağın kuzey yamaçlarında ki çiçekler başka, dağın güney yamaçlarındaki çiçekler başka cins. Bilmiyorum, beklide bu durum sadece toroslara özgü bile olabilir. Temmuz ayındayız, karlar dağların eteklerinde yeni erimiş. Her yan yemyeşil. Ketirler bir dolambaç gibi, birinden çıkınca tamda sonuna geldik derken yeni bir ketir labirentine giriyorsunuz.

namaras-org-yaylanin-yollariDSC01703

Morca yaylasına giden patikayı gören yere çıkınca tek bir ardıç ağacını görüyoruz zirvede.2100 metre rakımında, Ardıç ağacının koyu gölgesinde dağların koyaklarının bizleri büyüleyen görüntüsüne dalıp dinleniyoruz bir süre. Önümüzde irili ufaklı yığınla tepeler var. Çok uzaklarda bir dağın çarşaklarını görüyoruz ve buranın altında Morca yaylasının olacağını tahmin ediyoruz. Gökçukur ile morca yaylası arasında hiç su yok, sadece, kar çukurlarını bulup kar çıkarmanız gerekiyor. Onun için sularımızı dikkatli içiyoruz.

Sabah saat 08 de yola koyulduk ve öğleden sonra saat 13 de bir keçi sürüsü gördük. Çobana uzaktan seslendik. Çoban yanımıza geldi ve hemen önümüzdeki tepenin arkasında morca yaylası olduğunu söyledi. Tepeyi aşınca yayla evlerini ve birde dağın kuzey yamacına yatmış gülümseyerek bizi bekleyen karları gördük. Ama karlarla aramızda derin bir koyak durmaktaydı. Bir yanda koyağı inip çıkmanın zorluğu vardı ama bir yanda da boş su şişelerimiz. Bir kar yığınlarına baktık. Birde koyağa. Adımlarımız biraz daha açıldı. Keyfimize diyecek yoktu. Numan ile Gülseren kocaman bir karın önünü açarak su birikmesini sağladılar. Küçük bir şişe pekmezimiz vardı sırt çantamızda. Numan pekmezi çıkararak birkaç su şişesine böldü ve içlerini kar ile doldurdu.2200 metre rakımında, bu kadar yürüyüşten sonra karlı pekmez içmenin verdiği zevki ve tadı anlatmak çok zor. Karların üzerine uzanıp yatıyoruz. Hepimiz mutluyuz. Ömer, köylünün birisine sesleniyor. Hüseyin, elleriyle kar sıyırıp yemekte. Gülseren, şapkasına kar doldurup başına geçiriyor. Numan ise pekmezli karlamaya doyamıyor.

Morca yaylası, Akseki’nin Erteşe köylülerinin yaylağı. Akdağın kuzey yüzünde, uzunca bir çarşağın ortasındaki mor kayalıkların altında. Erişilmesi zor bir yayla. Keçi sürüleri için uygun bir ortama sahip. Hem kovanlar, hemde keçi, koyun sürüleri için ayı ve kurt saldırısı tehlikesi çok fazla. Onun için Yörükler sürüleri yalnız bırakmıyorlar. Arılarını’ da geceleri bekliyorlar. Bizim gelişimizi gören Yörükler, uzaktan bir süre bize bakıp, durumu anlamaya çalışıyorlar. Sonra bir tanesi yanımıza geliyor. Kim olduğumuzu anlatınca rahatlıyor. Su istiyoruz. Buralarda kaynak suyu yok. Derin su kuyular açmışlar. Bazen Eylül ayının ortalarına doğru kuyu sularının kurtlandığı oluyormuş. Morcalı,”arkadaşlar, madem dağcıymışsınız, gelin eve gidelim, yoğurt, bal ne varsa yemek yiyelim” diye bizi evine davet ediyor. Bizim sadece suya ihtiyacımız var. Onun için sadece su istiyoruz. Morcalı gidiyor ve oğluyla bize bir bidon kuyu suyu gönderiyor. Suyu, şişelerimize dolduruyoruz. Morca yaylası, sarp dağların hemen yamacında dağ yamaçlarından hiç kar’ın ve de yaban keçilerinin eksik olmadığı, kartal yuvası görünümünde bir yayla. Geceleri gökyüzünün gerçek rengini, yıldızların ahengini görebilmek ve yıldız yorganının altında tatlı, derin bir uyku uyuyabilmek için, ya gök çukurda ya da morca yaylasında gecelemek gerekiyor.

namaras-org-yaylanin-yollariDSC01712

Morca yaylasından bir süre yürüdükten sonra önümüze eşiz bir vadi çıkıyor. Ardıç ağaçlarının korumasında eşiz bir sedir ormanı görüyoruz aşağılarda. Bir kaç asırlık sedirlerden oluşan bir orman. Doğuya doğru Sedir ormanlarının ortasındaki geniş, çıplak bir tepede Ağbelen yaylasını görüyoruz. Ağbelen, Gündoğmuş’ un Güney yaka köyünün yaylası. Ağbelen yaylasını teğet geçip, dev sedir(katran)ağaçlarının içinden geçerek Katran ağaçlarının arasında tahtadan yapılmış evleriyle Salamut yaylası çıkıyor karşımıza. Salamut yaylasının girişindeki, şarıl şarıl akan çeşmenin önüne sırt çantalarımızı indirip, buz gibi sedir kokulu Salamut suyu ile serinliyoruz. Burada bir süre dinlendikten sonra, akşam konaklayacağımız Çatma alanına doğru yola çıkıyoruz. Artık 1600-1700 metre rakımlarındayız. Her dönemeçte karşılaştığımız dev sedir ağaçları bizleri büyülüyor.

Saat akşam 19.00 da Çatma alanının yukarısındaki Uşak muarının başında mola veriyoruz. Katran ağaçlarının altındaki çeşmesinden şırıl şırıl akıyor uşak muarı. Burası çatma alanını kuşbakışı gören eşiz manzaraya sahip bir yer. Burada bir çay demleyip arkasından Hüseyin’in yayla çaylı, ısırganlı bulgur pilavını yiyiyoruz. Acaba, uşak muarının yanında yatsak mı diye düşünüyoruz, çünkü çatma alanında su yok. Uşak muarının çevresinde çadır kurabileceğimiz bir ortamda yok. Su şişelerimizi doldurup, çatma alanına doğru iniyoruz. Çatma alanı, çok büyük bir alan, Yamaçlarının birkaç asırlık sedir ormanlarıyla kaplı olduğu dağların arasında yemyeşil bir vadidir. Yemyeşil otlarında Fatma Ananın koyun sürüsü otluyor.

namaras-org-yaylanin-yollariDSC01792

Ömer koyunları görünce duygulanıyor. Buralarda çocukken çok koyun gütmüş. Artık Ömer’in çocukluğunun geçtiği dağlardayız. Ömer durmadan anlatmak anlatmak istiyor. Her taşta, her ağaçta her tepede anıları var. Güneş indi inecek, hava kararmadan çadırlarımızı kurup, odun toplamalıyız. Hüseyin, Gülseren ve ben çadırları kuruyoruz. Numan ile Ömer odun toplamaya gidiyorlar. Kurumuş katran kütüklerini yuvarlayarak getiriyorlar. Kayalığın önüne taşların arasına ateşimizi yakıyoruz. Fersin köyünden, Kır Veli’nin kızı Fatma ana, hem koyunlarını otlatıyor, hem de bizimle sohbet ediyor. Bu yaylalarda sürekli konuşacak birilerini bulmak zor. Onun için Fatma ana durmadan Gülseren’e sorular soruyor. Ateşimiz görünce çatma alanında kovanlarını bekleyen Mehmet Keleş yanımıza geliyor. Burası Manavul (Pınarbaşı) köyünün yaylası, çok güzel bir kamp alanı. Havası güzel, her yan sedir, ardıçve şimşir ormanı. Ateşimiz kömürleşiyor. Sucuklarımızı çaltı ormanından kestiğimiz şişlere diziyoruz. Numan pişiriyor. Aramızda en usta mangal yapan Numan var. Fatma Ana ve Mehmet Keleş’le birlikte akşam yemeğimizi yiyoruz. Kömürde demlediğimiz çayları içerken yine koyu bir sohbete dalıyoruz. Mehmet Keleş’in gece karanlığında gözleri sürekli kovanlarında.”Gece ayı’lar gelip kovanlardaki balı yiyorlar” diyor. Ömer,”Ben ateşin başına develik, çalba dalları serip açık havada yatacağım” diyor. Fatma Ana, keçesiyle koyunlarının başında yatıyor.”Korkmuyor musun?” diyor Gülseren.”Niye, korkayım ki” diyerek gece karanlığında, otların hışırtısıyla, koyunların arasında kaybolup gidiyor Fatma ana.

Sabah, Fatma ananın sesiyle Çadırlarımızdan çıktık.”Yola gidecek insan erken kalkar, kalkın ısıcak çökmeden evlek boğazını tutun” diyerek çadırlarımızı sallayıp bizi uyandırdı. Fatma ana, sıcacık, saf, tertemiz, hiç bozulmamış, her davranışı içten.

Ateşi canlandırıp, kahvaltımızı yapıyoruz. Güneş Çatma alanına inmeden çadırlarımızı toplayıp, sırt çantalarımızı alarak evlek boğazına doğru tırmanıyoruz. Evlek boğazı Belki de toroslar da Şimşir ağacının en çok olduğu boğaz. Her şimşir ağacı bir anıt ağaç, hemde birkaç asırlık. Dev Şimşir ve ardıç ağaçlarının arasında tırmanıyoruz, sol tarafımızda Gedefi dağı, sağ tarafımızda Aktop dağı. Üç saat tırmandıktan sonra evlek boğazına çıkmadan hemen aşağıda Gedefi dağının eteğinde bir çeşme görüyoruz. Çeşmenin suyundan hem kana kana içiyoruz, hem de su şişelerimizi dolduruyoruz. Çeşmenin suyu buz gibi, soğuk mu, soğuk.  Burada bir süre dinleniyoruz. Artık geldiğimiz dağlar belli belirsiz görünüyor. Buralarda toroslar iç içe geçmiş durumda. Çeşmeden sonra tam evlek boğazının çatma alanına bakan yüzünde bir oba görüyoruz. Gedefi dağının kayalıklarının gölgesinde bir keçi sürüsü yatıyor. Obanın önünde bir Yörük kadını lor kaynatıyor. Biraz ileride de bir kadınla bir erkek keçileri kırkıyor. Selam veriyoruz ve kimin yaylası olduğunu soruyoruz. Yayla evinin içerisinden eli değnekli bir adam çıkıyor.”Kimi soruyorsunuz, hele hoş geldiniz, siz nerden gelip nereye gidersiniz” diyerek önce bizi sorguluyor. Dağcı olduğumuzu anlatıyoruz, Ömer”ben Ahmetlerden Musa çavuşun oğluyum” diyor.”Bana fersinden Kendirli (Ahmet Özkaynak) derler, buyurun oturun hele, Avrat koş çay koy ocağa, ama önce bir soğuk ayran yapıp getir uşaklar serinlesinler” diyor.”Sadece ayran içip gidelim, yolumuz uzun diyoruz.” “Olmaz” diyor Kendirli.”ben size çay içirip yemek yedirtmeden buradan göndermem” diyor. Oturuyoruz, Durmadan sorular soruyor Kendirli. Bolca taze keçi peyniri, yoğurt ve çay geliyor. Yemek yerken, Kendirli ”yahu şu yaylalara ne zamandır gelip gidende yok, adam yüzüne hasiret kaldık, sizinle iki laf etmeden bırakacağımı mı sandınız” diyor gülerek.

namaras-org-yaylanin-yollariDSC01805

Evlek boğazına çıkınca yine torosların şaşırtan, uçsuz bucaksız, derin vadilerinden biri uzanıyor önümüzde. Burası ünlü Geyran yaylası. Dolana dolana iniyoruz, Geyran yaylasının en yukarıda ki büyük alana. Alanın yamaçlarında yayla evleri var. Yürüyoruz ama bitmek tükenmek bilmiyor büyük alan. Büyük alandan, Bülüç alanına aşıp, bülüç alanının sonundaki Goca olukta mola veriyoruz. Saat 17.00.Üçüncü gün burada konaklayacağız. Artık 1500 metre rakımına indik. Goca oluğun suyu buz gibi. Hava serin. Suya başımızı sokuyoruz ama su o kadar soğuk ki, suyun altında saçlarımızı yıkamak çok zor, ama yinede saçlarımızı sabunlayarak yıkıyoruz. Ayaklarımızı buz gibi soğuk suyun içerisinde tutabildiğimiz kadar tutuyoruz. Rahatlıyoruz ve goca oluğun arkasındaki salkım söğütlerin altına koyu gölgeye uzanıyoruz. Hemen yorgunluğumuzu alıyor geyran yaylasının havası ve goca oluğun soğuk suyu.  Günün akşamında Geyran yaylasında yatacağız.

Üçüncü günün akşamında Geyran yaylasında yatacağız. Çadırlarımızı salkım söğütlerin arasına kuruyoruz. Her yan otlarla kaplı. Çadırlarımızın altı sanki pamuk serilmiş gibi. Hemen önümüzde goca oluk şırıl şırıl akıyor. Aşağılarda da Geyran yaylasının üçüncü ve en büyük alanı kızıl alan uzanıyor. Gün batımında, katran ve ardıç ormanlarının arasından ufka doğru kıvrılarak akan bir görüntüsü var kızıl alanın. Goca oluğun bulunduğu yer 1350 metre rakımında. Akşam gün inerken hava soğumaya başlıyor. Yine odun toplamaya başlıyoruz. Geyran yaylası Akseki’nin yedi köyünün ortak çıktıkları bir yayla. Mahmutlar, Sadıklar, Taşlıca(Kilissalı ya da Geysi),Cemeller.

Goca oluğun yukarısında çukur obada Mahmutlar köyünden Nebi Özdemir yaylıyor. Nebi’nin bir keçi sürüsü var. Kızları Ayşenur ile Nurgül, bize keçi peyniri, yoğurt ve çadırlarının yanında besledikleri tavuklarının yumurtalarını getiriyorlar. Akşam sadece yoğurdu ve kalan son yiyeceklerimizi yiyoruz. Peynir ile yumurtayı sabah kahvaltısına bırakıyoruz.

Gece hava serin oluyor Geyran yaylasında. Dingin gökyüzündeki Elif teyzenin ışıl ışıl yıldız yorganını üzerimize çekerek derin bir uykuya dalıyoruz. Çok güzel uyuyoruz. Sabah erkenden dinlenmiş olarak uyanıyoruz. Akşamdan kalan ateşimizi hareketlendirip, keçi peynirini tavaya koyup kömürlerin üzerine koyuyoruz. Kömürde, taze keçi peyniri yavaş yavaş eriyerek pişiyor. Peynirimiz iyice pişince üzerine yayla yumurtalarını kırıyoruz. Geyran yaylasında bundan daha güçlü ve lezzetli bir başka kahvaltı olamazdı.

Kahvaltı sonrası yavaş yavaş toparlanıyoruz, ama Hüseyin boş durmuyor, Numan ve beni ıslatmaya çalışıyor. Numan’la birlikte, Hüseyin’i tutuyoruz ve kaldırıp boylu boyunca Goca oluğun soğuk sularının dolu olduğu afur’un içine yatırıyoruz. Hüseyin, ohhh çekerek çıkıyor afur’un içinden.(6)”Benim bütün amacım, beni suya yatırmanızı sağlamaktı, çok rahatladım” diyor. Hep birlikte gülüyoruz.78 km yürüyerek alidürbeden Geyrana trans yapmanın mutluluğuyla burada noktalıyoruz yolculuğumuzu. Toros Dağlarının koyakları, vadileri bilinmezlikle dolu. Her koyak, her vadi keşfedilmeyi bekliyor.

Katılanlar:(Gülseren Çetin-Hüseyin çetin-Numan Gündüz-Ömer Güngör-Ali Çetin)

Temmuz 2011

ALİ ÇETİN

sinanalicetin@yahoo.com

namaras.org

DSC00901DSC00887DSC00886

Dip not:1)Cevdet Türkay(oymak. Aşiretler ve cemaatler)

2)İbn Bibi (Selçukname)

3)Yazıcı zade Ali(Tevarih-i al-i Selçuk)

4)İbrahim Hakkı Konyalı

5)Ketir: Keskin ve sivri taşlardan, orman gibi oluşmuş kayalıklara denir.

6)Afur: keçi ve koyun sürülerinin su içebilmesi için ağaçtan ya da betondan yapılmış dar küçük, uzunca havuzlar.

Posted in Gezi Yazıları, Trekking Yazıları, Yazılar0 Comments

BİR LİKYA MASALI

BİR LİKYA MASALI

-İnsan bazen masalla gerçeği karıştırır.-

Katılan Arkadaşlarımız: Ali Çetin, Gülseren Çetin, Mustafa İlhan, Yavuz Koçan, Aslı Koçan, Ali Göçer, Dilek Kelebek, Serpil Ünal, Ekrem Ünal, Haldun Aras, Feyha Aras, Beyhan Karaduman, Nilgün Gün, Esin Dinç, Sami Cankaya, Filiz Cankaya,Ümran Turp, Ahmet Yılmaz

Uzun süredir tasarladığımız Likya gezisine 15 kişi ile katılmayı kararlaştırmıştık. Daha fazla kalabalık olmak istemiyorduk. Çünkü sayının fazla olması hem ulaşım açısından hem de grubun dokusu açısından çok da uygun değildi. Hepimiz tek otobüsten bilet almıştık. 15 kişi olarak Fethiye otogarına ulaştığımızda 19 mayıs sabahı 9.30 du. Otogarda Rehberimiz, arkadaşımız yöreyi iyi bilen Ali Çetin eşi Gülseren hanım ve Alara gezisinde de bize refakat eden Mustafa İlhan bizi bekliyordu.

namaras.org_likya_yoluLİKYA YOLU 419

1.    Gün 20 mayıs 2011

Hemen otogar yakınındaki marketten ve yakınlardaki manavdan ihtiyaçlarımızı temin ettik.  Antalya bölgesi olması nedeniyle sebzeler hep günlüktü.  2 minibüse doluştuk. Aslında sayımız bir minibüslüktü ama çadırda kalacağımız için eşyalarımız oldukça yer kaplıyordu. O yüzden ilk gün ve son gün bizi ve eşyalarımızı 2 minibüs taşıyacaktı. Aralarda daha çok yürüyeceğimiz için tek minibüs bize yetecekti.  Doğruca Saklı kanyona doğru yola çıktık.

Saklı kanyon oldukça etkileyici ve heybetli bir vadi. Mevsim gereği yukarıdan akıp gelen kar suları nedeniyle biraz bulanık. Sanırım yaz aylarında çok daha berrak akacaktır. Gerçi yanlardaki kayalardan fışkırarak kanyonu besleyen kollar mavi mavi köpük köpük ve içilir nitelikte akmakta.  Hep birlikte duvara monte edilmiş yürüyüş yolundan ilerleyip aslında esas dereye girilecek yere kadar vardık. Yine de heybeti etkileyici bir kanyon. Daha ilerilere gidebilsek 16 km ye kadar uzanan ve derenin içinden  zaman zaman göbek hizasını geçen debisi yüksek sularda yürümemiz gerekecekti. Ama buna vaktimiz de yoktu böyle bir etkinlik de planlamamıştık. Kanyondan çıkarak XANTOS atik ketine vardık. Antik Liya kentlerinin en ünlülerinden biri olan bu kentin oldukça ilginç bir hikayesi var. Tarihinde hiç işgal edilmemiş ve düşmana teslim olmamış bir kent. Kentlerine bir saldırı olduğu zaman kendi çocuklarını ve kadınlarını öldüren kent erkekleri düşmanla son ferdine kadar ölümüne savaşıp kentlerini teslim etmemekle ünlü. Üç kez işgal girişiminden başarıyla çıkmış ve ünlü Romalı Brütüsün bile askerlerine canını seven kaçıp kurtulsun diye kenti igalden vazgeçtiği bir görkemli bir Likya kenti. 16 Likya kent yönetimi içinde parlementoya üç temsilci veren üç kentten biri. (Ben Ali Çetin’in yalancısıyım. Rehber olarak o böyle anlattı ben de yazdım) Ayakta kalmış sütunları, mezarları ve tiyatrosuyla tarih öncesinden sıcak bir selam veriyor gelenlere. Buradan yine ünlü bir Likya kenti olan Patara’ya geçiyoruz. Tarihin ilk parlemento binasını ziyaret ediyoruz. Bu yıl dünya parlemnto toplantısı burada olacakmış ve bu yüzden de hummalı bir restarasyon çalışması var. Buradan dünyanın en güzel kumsallarından biri olan patara plajına da şöyle bir girip çıktıktan sonra akşamın yaklaşmakta olduğunu gözönüne alarak Leton antik kentini gezmekten vazgeçip kamp alanımıza doğru yola çıktık.

namaras.org_likya_yoluLİKYA YOLU 128

Yol yorgunluğumuz nedeniye çoğumuzun uyuduğu yollardan geçerek Bodurga köyü bel mahallesinden sonra Pataraya doğru 4 km daha oldukça dar yollardan geçerek Belceğiz’e geldik. Beşceğiz denen yer gerçekten bir bel. Yüksek çam ağaçlarının arasında cennetten emanet alınıp buraya kondurulmuş bir çiçek tarlası arasında bir yer. Bir yanı bu olağanüstü renk armonisiyle bezenmiş çiçek tarlası bir tarafta ulu çam ağaçları ve bir yanda da akdenizin kışkırtıcı mavisi. Koyun tam tepesine konuçlandık. Akşam güneşinin büyüsüne kapılıp dakikalarca fotoğraf çekildik ve koyun gittikçe koyulaşan mavilerini içimize, belleğimize kazıdık.  Çadırlarımızı kurmuştuk ve karnımız oldukça acıkmıştı. Ama Ali Çetin yine yapacağını yapmış 2 yıl önceki Alara gezimizde olduğu gibi keçiyi kestirmişti. Köyden bizimle birlikte kamp yerine gelen Osman ve ailesinin  gayretli bir çalışma göstermesiyle kavurma kısa sürede hazır hale gelmişti. Ali Çetinle birlikte tadına bakma ve kalite kontrol bahanesiyle epeyce otlandığımı söylemeliyim. Arada bir Yavuz’a baktırarak etin kıvamını ölmüşlüğümüz olmuştur. Kavurma tam kıvamındaydı. Keçi eti doğası gereği biraz sert olsa da çok lezzetliydi. Yarın da yahni yapacağız. Etin kemikli kısmını bunun için ayırdık. Karnımızı güzelce doyurduktan sonra semaverde pişen çay da hani kaymak gibi gidiyordu. Kor ateşe atılan soğanalar sarmısaklar, patlıcan ve patatesler elbette bu işi bilenlere bir mesaj verecektir.

Eeeee, dağ başına çadırlarını kurmuş, karnını kavurmayla ve bilumum yan ürünlerle doyurmuş, üstüne üslük bol bol da çayını içimiş bir ahali ne yapar. Bol ateş de ağaçların artık kuru olmasıyla rahatça yanıyor. Ateş başında sohbetler, türküler şarkılar arada bayan arkadaşlarımızın kurtlarını dökme eylemleriyle gece yarısına kadar sürüp gitti.

namaras.org_likya_yoluDSC08481

Ben dolunaydan birkaç gün sapmasına rağmen yine de akşamdan biraz sonra doğacak mehtabı bekliyorum. Bekledikçe o naz yapıyor bir türlü gelmiyor. Önümüzde bir dag var ayın çıkışını geciktiriyor olsa gerek. Eeee Ay yoksa aydan kırparak çoğaltılan yıldızlar üstümüzde sık desenli bir yorgan gibi uzanıyor. Biz de yıldız tplarız. Baktıkça uzayın derinliği içinde kaybolup gidiyor insan. Bu ne derinlik, bu ne güzellik.  İlk günün yorgunluğu nedeniyle bazı arkadaşlar yatmaya gitti, bizim ay hala kendini göstermedi. Ama ben ısrarla çıkışını bekledim . Onunla merhabalaşmadan uyuyamazdım. Sonra dağın tepe noktasına yakın bir yerden başını çıkardığında vakit epeyce ilerlemişti. Biraz da onunla hasbihal ettikten sonra çadırlarımızda bizi bekleyen uykunu kollarına bırakıverdik kendimizi. Çok huzurlu çok sıcak bir geceyi geride bırakıp uyandığımızda sabah saat 6 idi. Ben hiç kimseye kalkış saati  vermemiştim ama herkes 6 da uyanmış çadırlarını topluyordu. Aşağıda sabah dinginliğinin olağanüstü maviliği ile akdeniz koyları bize selam veriyordu.

namaras.orgDSC08605

2. gün 21 Mayıs

Dün  hem yol yorgunluğu hem de gezmenin getirdiği yorgunlukla kimi arkadaşlar erken yatmıştı. Ben 01.30 a kadar gecenin derin sessizliği içinde dağın ardından doğan ayın hışırtısını dinlemiş, zaman zaman davetsiz konuklar gibi geceyi ortasından delen baykuşların sesini duyarak uykuya dalmıştım. Telefonumun saatini de 06.30 a kurmuştum. Ama daha sattin zili çalmadan uyanıp çadırımın fermuarını açıverince yukarıdan aşağı koyun içine düşecekmişim gibi tertemiz bir maviliğe açmıştım gözlerimi. Çadırdan çıktığımda baktım ki herkes ayakta va çadırlarını topluyorlar.  Akşamdan kalan ateşimiz alevlenmiş, semaverden çayın buğusu çıkmaya başlamış bile.

namaras.orgDSC08107

Bol oksiyeni ve derin mavileri ciğerlerimize doldurarak bol bol fotoğraf çekilerek kahvaltımızı yaptık. Eşyalarımızı yakınımızda bulunan aracımıza taşıdık. Akşam kamp çadırlarımızı kurarken bir bölümünü görüp de sabah buralarda bol fotoğraf çekeriz dediğimiz duvar içinde bir tarlanın gördüğümüzden çok fazla boyutta çiçekle bezenmiş bir tarla olduğunu farkediyoruz. Harika bir renk armonisiyle dokunmuş çiçek tarlası hepimiz coşkulandırdı. Hemen hepimiz tarlaya dalıp sarı, kırmızı, mor renklerin tepeden akdenizin mavi koyuna nasıl aktığına tanıklık ettik.  Tarlanın sahibi Halil abinin bir köşede bulunan gariban evini de ziyaret ettik. Bir hazinenin üstünde aç oturan allahın garip bir kulu mu desem, işte öyle bir şey.  Belceğiz mevkii bize olağandışı görsellikler sundu. Hep birlikte 4 km uzağımızda bulunan ve akşam çok büyük bir gayretle bize nefis bir kavurma hazırlayan Bel’deki Fatma kadının evine doğru yürüyüşe geçtik. Fatma kadın evine ulaştığımızda eşi ve çocukları ile çayı hazır etmiş bizi bekliyordu. Çayımızı içtik, kimimiz başını yıkadı, konukseverliklerinden büyük bir hoşnutlukla ayrılıp esas Likya yolu yüryüşümüze başladık. Hemen köy çıkışında Gey parkuru ile Sidyma parkurunun kesişme noktasından sağa dödük. Dodurga köyü üzerinden Alınca’ya çıkacağız. Yaklaşık 1.5 saatlik bir inişten donra Dodurga köyüne ulaştığımızda oldukça şaşırıyoruz. Çünkü camisinden tutun da derme çatma köy evlerinin duvarlarında, bahçe duvarlarında Likya ve Roma yazılarıyla süslenmiş bolca antik taşların olduğunu gördük. Evin bahçesinde üzerine basılarak yürünen yerlerde üzerinde kabartma figürlerin olduğu taşların olması burada ne kadar da doğal. Ekrem Ünal bizden önce araçla bu köye geldiğinde bir köy evindeki teyzeyle anlaşarak bizler için yiyecek bir şeyler hazırlatmış. Doğrusu bu hazır yemek hoş bir ikram oldu bize. Çayımızı da içip tarlaların otları arasında kalmış bolca mezarların, lahitlerin arasından geçerek Boğaziçi köyüne doğru 6 km lik parkurumuza başladık. Oldukça da hoş bir parkur. Önce hafif yükselerek sonra da sürekli kıvrıla kıvrıla şağı inerek Boğaziçi köyüne ulaştık. Yolda Feyha hanımın az biraz dizi ağrısa da sorun yapmadı. Tabi zaman zaman yollarda yürüyüşçülerle  de karşılaştığımız oldu. Boğaziçi köyünden Alınca’ya çıkan yol hem yokuş hem de asfalt. Açıkçası asfalttan yürümek hiç de hoş değil. İstanbuldan gelip asfaltta yürümek bir karamizah gibi gelecekti. Bu yüzden yine yörenin en güzel manzaralı bölgelerinden biri olan yediburunların üst tarafına kampımızı attık. Yarın Alıncaya kadar asfaltta yürümek yerine araçla çıkmayı tasarladık. Rehberimiz Ali Çetin daha önce gelip kamp kuracağımız alanları tespit ettiği için hiç yer aramadan yedi burunları kuşbakışı görecek bir mevkiye çadırlarımızı kurup bol fotoğraflardan sonra akşam yemeği hazırlığına giriştik. Bu akşam menüde yahni var. Dünkü keçiden kalan kemikli etlerle yahni ve pilav yapacağız. Ateşimizi hemen yakıp yahni tenceremizi ateşe koyduk. Hızlı ve yüksek ateşte pişmesinden ve de keçi eti olmasından dolayı et biraz sert olsa da oldukça lezzetli bir yahni yedik. Çaylarımız ve ardından ateşbaşı sohbetleri ve türkülerimiz. Patlıcan közlemeler, patates soğan sarımsak közlemeler yahninin üstüne eklenen olağanüstü lezzetler olarak belleğimizdeki yerini aldılar. Saat 11 den saat 01 e kadar parti parti çadırlarımıza çekilerek gecenin huzur verici kollarına bıraktık kendimizi.

Likya yolu

Likya yolu

namaras.orgDSC08252

3.gün.22 Mayıs

Sabah yine 06 da uyanıp çadırlarımızı toplamaya başladık. Akşama doğru ya da öğle saatlerinde denzin üzerinde gri bir pus oluyor ve güzel fotoğraf vermiyor. Ama sabahleyin sanki doğa da uyumuş dinlenmiş de sabah zindeliği yüzüne vurmuş gibi deniz pırıl pırıl ve sessizce duran sonsuz bir mavi. Yer yer turkuza çalan mavinin akvaryum gibi tepeden görüntüsü enfes manzaralar sunuyor bize. Grup içinde kaliteli fotoğraf makinaları olan Ahmet Yılmaz, Yavz Koçan, Ali Çetin, haldun Aras ve Beyhan karaduman var. Hepmiz bir kayanın başına çıkarak çeşitli pozlar vererek fotoğraflar çekiliyoruz. İlk iki gün çadırımı tam uç noktaya kuruyorum ki daha çadırdan çıkmadan dışarıya başımı uzattığımda denzin içine çıkıverecekmişim gibi önümde hiç bir engel bulunmayan noktaya kuruyorum çadırımı. O manzaraya bayılıyorum. Dışarı çıktığımda denizin tamamanını göreceğim kuşkusuz ama doğayla bir tatlı oyun oynar gibi bu muzipliği yapmak hoşuma gidiyor. Çadırımın fermuarını açıyorum: Önümde sakince yatan Yediburunlar ve aralardaki çüçük koylar. Karayolunun olmadığı bu alanlara yazın teknelerin yanaştığını biliyorum. Onlar paranın verdiği avantajı kullanıyorlar ama bizim yaşadığımız bu güzelliği de yaşayamıyorlar.

namaras.org_likya_yoluDSC07967 - Kopya

Çadırlarını toplarken arkadaşlarımızdan birini akrep ısırdı. Doğanın bu ıssız alanında onların ülkesine gelmiş ve onları rahatsız etmiştik. Hakları vardı mekanlarını korumak için savaşmaya. Ama biz de iyi insanlardık onları seviyorduk ama belki bizi anlayamamıştı akrepçik, korkmuş ve kendini koruma içgüdüsüyle ısırıvermişti. Biliyordum buralarda akrepten zarar gören birini duymamıştık, ama yine de biz pozitif bilime de inanan okumuş kentliler olarak önlem almalıydık. Arkadaşımızı Ali Çetin’e emanet ederek Fethiye’de hastaneye gönderdik. Serum verip bir süre beklettikten sonra bıraktılar. Arkadaşımız öğleden sonra Kabak koyunda bize yeniden katıldı. Arkadaşımızı hastaneye bırakan aracımız geri gelip çantalarımızı ve bizi Alınca’ya taşıdı.

namaras.orgDSC07506

Alınca çevrede dağınık, kimileri turizme hitap edecek küçük değişikliklikler yapılan derme çatma evleri yanında belki de ülkemizin en görsel manzaralarının olduğu bir bölge. Bu parkurun en yüksek yerlerinden bir nokta. Aşağıdaki  koylara tepeden bakıyor. Kabak koyu parkurunu yukarıdan aşağıya doğru yapacağız. Kabak koyuna 6 km mesafede. Ama aşağıdan bakıldığında 90 derece dik bir kayadan aşağı inilmiş gibi gözüken görsel açıdan çok hoş bir parkur. Kayaların arasından kıvrılarak inen dar patikalar var. Bazı alanlarda gözetleme balkonları Kabak koyunu avucumuzun içine kadar getiriyor sanki. Bu parkurun inişi fazla olduğundan inişten rahatsız olan bazı arkadaşlarımızı araçla gönderip kalanlarla yapıyoruz. Biz aşağı inerken aşağıdan epeyce bir yürüyüş gruplarıyla karşılaştık. Yokuşta oldukça zorlanmışa benziyorlardı. Ali Çetin bizim için tersinden bir parkur yaparak işimizi kolaylaştırmıştı açıkçası. Kabak koyunda parkur sonuna geldiğimizde ve köyün içinde yanlış bir patikaya saparak epeyce uğraştık. Köyün içinde köyü kaybettik ama sonunda deniz kıyısına indiğimizde bizim önden giden arkadaşlarımızla karşılaştık. Denize girmişlerdi. Bizimle yürümediklerine kepsi de pişman olmuştu. Çünkü araç yolu da epeyce uzun olduğundan yormuştu onları. Kabak koyu çok duyduğum, giden arkadaşların övgüyle bahsettikleri bir koydu. Ama ben hemen burayı unutmak, zihnimden silmek istiyorum. Kelimenin tam anlamıyla içine etmişler. Tam Kumsalın üstüne çok geniş alanı tamamen kapatan bir tesis yapmışlar. Yol kenarlarındaki çöpler, yeni yapılan beton binalar, tam denizin kıyısına yapılan havuz vs. Vs. Kepaze bir turizm rezaletine dönüşmüş. Açıkçası bir tatil için buraya bedava sefer düzenleseler de gelmem. Üstelik denizinin çakıl taşları da çok kötü. Hemen buradan uzaklaşıp araç girişine engel oldukları 2 km yukardaki ana yola kadar yürüdük. Bazı arkadaşlar sahilden kiraladıkları kamyonetle çıktılar. Artık yolumuz Faralya idi.

namaras.org_likya_yoluDSC06672

Araç bizi Faralya’da Montenegro Motel’in bahçesine kadar götürdü. Motelin sahibi Bayram Karadağ; motel sizin, nereye çadır kurmak istiyorsanız kurun dedi. 2 adet yer gösterdi, tuvalet ve duş ihtiyacınızı buradan karşılayabilirsiniz dedi. Açıkçası son derece sevimli, huzur verici ve doğalllığı bozulmamış bir mekan. Küçük 2 kişilik taş ve ahşap odaları olan, insanın dinlenebileceği bir mekan. Tam da Kelebekler vadisne bakmasıyla da görsel açıdan çok hoşlandıımız bir yer oldu. Mülk sahibi Bayram Karadağ genç, sempatik sıcakkanlı  biri. Bizi kendi evimizdeymişiz gibi rahat ettirdi. Vakit geç olduğu için kendimiz bir yemek organizasyonuna girmeden akşam yemeği ve sabah kahvaltıısı için tahminimizden uygun bir fiyat verrdiği için hemen yemek işini Motele kaydırdık. Burada Ali Çetin’in maharetini unutmamak gerek. Bazı arkadaşlarımız çadıra veda edip uygun fiyattaki odalarda kalmayı tercih ettiler. Yemekten sonra da bedava ve sınırsız çaylarımızı içerken Bayram Karadağ saz, ortağı gitar, dayısı darbuka ve solist olarak gece 040 a kadar özellikle enfes söyledikleri ege türküleri ağırlıklı bir konser verdiler. Üstelik hepsi de çok kibar insanlardı. İyi bir iletişim kurduk ve türkü isteklerimize hiç hayır demediler. Bizikiler (bayanları kasdediyorum) bol bol da kurtlarını dökerek eğlendiler. Açıkçası oralara gitmek isteyen arkadaşlara gönül rahatlığı ile tavsiye edebileceğim bir yer. http://www.montenegromotel.com/

Adresinden ulaşabilirsiniz.

Benim nedense bu gün fazla uykum geldiğinden belki de sabaha kadar sürecek konsere ara verdirmek zorunda kaldığım için üzgünüm. Çünkü sesten uyuyamam. Arkadaşlarım eğlenceye daha devam edeceklerdi ama olmadı. Ahmet Yılmaz’ın ve Filiz Cankaya’nın masa üstüne başlarını koyup   gündüzden yorulmuş yaramaz çocuklar gibi uyumalarını fotoğraflayamamamız bir kayıp.

Gece.

namaras.org_likya_yoluDSC08244

4.gün.23 Mayıs

Sabah kalkıp çantalarımızı topladık Artık son günümüz. Motelin terasında güzel bir sabah kahvaltısından sonra Kelebekler vadisine doğru inişe geçtik. Haldun Aras, Feyha aras, Nilgün Gün ve ekrem Ünal vadiye inmediler, ama vadinin tepesinden harika resimler çekmişler. Bugünkü programımız kelebekler vadisi, deniz ve Kaya köy. Vadiye iniş oldukça dik. Riskli bölgelerde iniş ipi var. Güzel bir yardımlaşma ile yaklaşık birbuçu saatte iniş yapıyoruz. Kimi yerlerde durup fotoğraflar çekiliyoruz. Vadiye indikten sonra deniz tarafına doğru değil de dağ tarafına doğru dönüyoruz. Çünkü yukarıda şelaleler var. Dönüşte daha zor olur diye önce şelalalere gidelim dedik.  Mevsim daha çok ısınmadığı için şelalenin suyu oldukça fazla. Şelale görüp de altına girmemek olur mu. Ahmet yılmaz, Sami Cankaya ve ben hemen altına giriyoruz şelalenin. Çivi gibi bir su.  Bunca yürüyüş, sıcak ve yorgunluktan sonra ilaç gibi geliyor. Epeyce suyla oynadıktan sonra koya inip denize bırakıyoruz kendimizi. Deniz bu kadar mı güzel olur yoksa özlemişmiyiz ama inanılmaz güzel bir deniz ziyafeti çekiyoruz kendimize. Tekneler geliyor bir saat kadar sahilde kalıp gidiyorlar. Kelebekler vadisi 2 yıl önce gördüğüm doğal haliyle duruyor. Umarım bozulmaz. Kabak koyu gibi rezil edilmez de bu doğa harikası hali hep böyle hizmet verir insanlara.

namaras.org_likya_yoluDSC08441

Birbuçuk saatte indiğimiz yeri 45 dakikada çıkmak planladığımızdan daha fazla zaman bıraktı bize. Motelde duşumuzu alıp çayımızı içmek ve son topralanma için oldukça geniş zamanımız oldu. Saat 14.30 da araçlarımıza binerek Kaya Köye doğru yola çıktık.

Aslında kaya köy bir retarasyondan geçse ve bunu kültür bakanlığı üslenip tek elden yapsa Anadoludan göçüp gitmek zorunda kalan bir halkın Anadoluda bıraktıklarını canlandırmış olur. Hem de bir turistik alan olarak daha çok şey ifade eder. Bu haliyle insana girip dolaşsam mı yoksa kıyıdan fotoğraf çekip dönsem mi duygusu veriyor.

Tam kaya köye girişteki gözlemecide yediğimiz otlu peynirli gözlemenin lezzeti de bu gezide unutulmayacak damak tatlarından oldu.

Aracımıza binip otogara geldik. Saat 18.30 hareket saatimiz.

Sadece Umran uçakla dönecek. Biz geldiğimiz otobüsle geri döneceğiz.

Bu masal burada tabi ki bitmeyecek. Hem bu güzellik bir anı olarak belleğimizde yer edecek. Hem de Likya yolunun kalan etaplarını kısmet olursa etap etap tamamlayacağız.

Yazar Ali Göçer’e teşekkürler….

namaras.orgDSC08188

Posted in Trekking Yazıları, Yazılar0 Comments

SURİYE ÜLKESİNDE ŞAM ŞEHRİNDE -4. Kısım

SURİYE ÜLKESİNDE ŞAM ŞEHRİNDE -4. Kısım

namaras_ali_cetin_suriye_059

Her sabah olduğu gibi Meral teyze ile bin bir çeşit yiyecek dolu kahvaltımızı yapıyoruz. Hava sabahları biraz bulutlu oluyor ve de serin. Ama öğlene doğru ısınıyor. Yani, çöl iklimi. Meral teyze bizi her sabahki güler yüzü ve tatlı diliyle Behice ve eşi Abdurrahman’a teslim ediyor. Çok yere götürmeleri için birkaç kez uyarıyor.

Çok az trafik ışığının olduğu, Şam’lı sürücülerin hiç trafik kuralı tanımadığı dar sokaklardan geçerek Zabadani’ye doğru gidiyoruz. Ömer’de tam bir Suriye sürücüsü oldu. Kolayca adapte oluverdi kuralsız ortama. Kural tanımama duygusu zaten içersinde varmış Ömer’in, diyoruz.

Zabadani’ye varmadan önce 2400 rakımındaki Monta Rosa (pembe tepe) ya çıkıyoruz. Burada, Suriye’de çok az olan turistik otellerden bir tane var. Tepenin üzerine yapılmış, kışın buraya çok kar yağdığı için yer bulmakta zor oluyormuş. Yazında serin olduğu için hem Suudi Arapların, hemde Suriyelilerin akın ettiği bir yer. Monta Rosa’nın çok güzel manzarası var. Burası, bölgenin en yüksek yerlerinden birisi. Şam’a 40 km.uzaklıkta. Tepeden bakınca, aşağılarda ovanın tam ortasında küçük ama yeşil Zerizer gölünün harika bir görüntüsü var. Zerizer gölünü korumaya almışlar. Suriye’de bu türden yerler Çok değerli.

Monta Rosa’dan sonra meyve ve sebze bahçelerinin arasından Zabadani’ye doğru iniyoruz. Yol kenarlarında elma, armut, lahana, marul satan köylüleri görüyoruz. Bu bölgede dünyanın en sulu elması, dünyanın en meşhur Şam kaysısı ve en güzel kirazının yetiştiğini söylüyorlar.

Zabadani, kaynak suları bol olan, etrafı dağlarla çevrili, serin bir vadi. Şam zenginlerinin ve Suudi Arapların yazlık yeri. Burası lüks villaların çok olduğu bir yer. Yaz aylarında Avrupa’ya gitmeyen zengin Suudi Araplar Zabadani’ye geliyorlar. Suudiler için çöllerde çadırlar kurularak deve güreşleri ve şahin avcılığı yaptırılıyor. Suudiler Şam’lı kızlarla çok evlilik yapıyorlarmış. Evlilikte mehil parası yüksek tutuluyormuş ve o nedenle Suudi erkeklerle evlenip ayrılan çokca zengin olan kadın varmış Şam’da. Yani evlilikten önce kadın, evleneceği erkekle, ileride ayrılması durumunda alacağı para miktarında pazarlık ediyor ve bu antlaşma şahitler huzurunda yasal nitelik kazanıyor. Eğer erkek eşinden boşanmak isterse o zaman bu parayı tamamı tamamına ödemek zorunda. Suriye’de kadınlar daha çok erkeğine nasıl davranması konusunda ailede eğitilerek yetiştiriliyor. Suriye’de ‘Şam’dan kız al, hayatını yaşa’ deyimi atasözü olmuş. Erkek akşam eve gelince mutlaka kadın kapıda süslenerek karşılıyormuş. Eğer ki erkeğin canı sıkkın, morali bozuksa, kadın, kocasının moralini düzeltmek için her şeyi yapıyor, en sonunda teybe bir müzik koyup dans ederek moral düzeltme seansını tamamlıyor.
namaras_ali_cetin_suriye_059
Zebadani’nin lüks villalarının arasından yukarılara doğru tırmanıyoruz. Villalar ya taştan yapılmış ya da taş kaplama. Taş işçiliği bir sanat olmuş burada. Yukarıya Bludan köyüne çıkıyoruz. Bludan’dan, Zabadani’nin ve Lübnan, Ürdün sınırındaki dağların eşsiz bir görünümü var. Bludan köyü artık zengin Şamlıların ve zengin Suudilerin köyü olmuş. Bludan köyünün içendeki, dünyanın en derin, en geniş el yapımı mağarasını geziyoruz. Buradaki dağdan eskiden oyularak kum çıkarılıyormuş. Kum ocağının sahibi Musa adında Hıristiyan bir köylü.2006 yılında Musa’nın oğlu devlete müracaat ederek, bu dağın altını köylülerle birlikte kazarak Turistik bir mağara ortaya çıkarıyor. Mağaranın içerisinde, çay bahçeleri, lokanta, göletler ve akan dereler yapmışlar. İçeride sobalarda yanıyor. Görülmeye değer bir ortam yaratmışlar köylüler.Zebadani’den Bedevilerin tek telli müzik aleti olan Rebabe isimli çalgısını alıyoruz.

Zebadani’den dönerken Şam’a başka bir yoldan geliyoruz. Etrafı çıplak ve boz dağlarla duvar gibi örülmüş derin bir vadiden, köylerin içinden geçerek Feije köyüne geliyoruz. Feije köyünün tam ortasından, derenin içinden bir kaynak suyu çkıyor. Buradan eskilerde Ünlü Barada nehri akarmış. Barada nehri Feije kaynağını da alarak Şam şehrinin içinden geçerken yedi kola ayrılarak hem Şam’ın içme suyu olarak kullanılır, hemde Şam’ın bağlarını, bahçelerini sularmış. Bu gün artık Barada nehrinin Şam’ın içinden akan kollarının yatakları kuru birer dere olarak kalmışlar.

Feije kaynağının hemen kenarında güzel bir lokantaya oturuyoruz. Behice ve eşi Abdurrahman hemen değişik, Şam’a özgü tatları olan yemekleri söylüyorlar. Yemekten önce yine kuru yemişler geliyor. Lokantada oturan hemen herkes nargilesini tüttürüyor. En bol olan kavrulmuş karpuz çekirdeği. Abdurrahman nargilesini tüttürürken, bizde yemek öncesi çekirdek yiyerek oyalanıyoruz. Feije kaynağının 80 km. çevresine yerleşim yasaklanmış. O nedenle tepeler tellerle çevrili ve boş. Abdurrahman,’Feije suyunun Yapılan bütün tahlillerinde hiçbir mikroba rastlanmadığını ve bu durumun Japon’ların da dikkatini çektiğini, o nedenle Japonlar, Feije kaynağından su alarak Japonya’da tahlil yaptırdıklarını’ söyledi. Feije suyu evlerde içme suyu olarak halen rahatça kullanılmaktadır.

Yine Muhajirin semtindeki Meral teyzenin evinde sabah kahvaltımızı yapıyoruz. Meral teyze oruç tutuyor ama sabah bize kahvaltı hazırlıyor, biz kahvaltı yaparken bizimle birlikte masada oturuyor sohbet ediyor. Bugün bizi Basil ve eşi Hele Şam dışına gezmeye götürecekler.

Şam’dan 54 km. sonra Maalula kasabasına varıyoruz. Maalula çok eski bir Arami köyü. Hz. İsa’nın dili olan Aramicenin halen konuşulduğu bir kasaba. Burada da Hıristiyan halk ile Müslüman halk birlikte yaşıyorlar. Hem kilise, hem cami var. Suriye de hoş görünün en güzeli yaşanmaktadır. Zaten kimlik kartlarında din hanesi bulunmamaktadır. Yani Türkiye de olduğu gibi insanların kimlik kartlarına bakarak hangi dinden olduklarını öğrenemiyorsunuz.

Maalula kasabası Hıristiyanlar açısından kutsal bir yer. Burada ünlü Marta Takla kilisesini mutlaka görmek gerekir. Marta Takla Anadolulu bir Bayan, Konya’dan kaçarak Kıbrıs üzerinden Suriye ülkesine geliyor. Maalula köyünün yakınındaki dağın önüne gelince, takipçileri düşmanlardan kurtulamıyor ve bu dağ yarılarak Marta Takla’nın geçmesini ve takipçilerden kurtulmasını sağlıyor. Marta Takla burada yaşıyor ve burada ölüyor. Maalula’nın en tepesindeki bir başka tarihi taş kiliseye çıkıyoruz. Bu kilise Malula’ya hâkim bir yerde. Kilisede Şarapta yapılıyor. Bu Şaraplardan bize de ikram ediyorlar, Ömer ile şarabın tadına bakıyoruz.

Maalula’dan sonra Basil bizi Sednaya Köyüne götürüyor. Sednaya oldukça büyük bir köy. Her yerde olduğu gibi burada da camiler ve kiliseler yan yana. M.S. 100.yılında yapılmış büyükçe tarihi bir kiliseyi geziyoruz. Burası hem kilise olarak, hemde yetimhane olarak kullanılıyor. Kiliseyi tam olarak gezmek zor. Sednaya köyünü de geziyoruz. Burası, Şirin bir Suriye kasabası. Hava biraz soğuk, Sednaya’da oldukça yüksekte bir yer. Kilisenin duvarının önünde arabalarımızı park ettiğimiz yerde, Hele’nin yaptığı börekleri afiyetle yiyoruz. Buradan çok yükseklere doğru tırmanıyoruz. Bölgenin en yüksek tepesi ve her yere hâkim. Zirvede, tamamen taştan yapılmış Şiro-Bim kilisesi var. M.S. 300 yılında yapılmış Ermeni Ortodoks kilisesinin kalıntılarını ve onun yerine yapılan taş kiliseyi geziyoruz. Kilisenin papazları bize lokum ikram ediyorlar.

namaras_ali_cetin_suriye_059

Maalula’yı,Sednaya kasabasını ve Şiro-Bim Kilisesini görmek hem Suriye deki tarihi tanımak hemde kültürel mozaiği görüp anlamak açısından oldukça önemli. Suriye tarihen insanlığın en önemli gelişim alanlarının başında gelen bir coğrafya.Şam’ı gezmek,tanımak demek ,insanlığın gelişim tarihini tanımak demektir.

Şam şehrinde mutlu olduk,Meral teyze ,Mejdi,Basil,Behice,Hele,Abdurrahman ve küçük Ayla bize dost oldular,rehber oldular,kardeş oldular.Meral teyze bize ‘Ehlen ve Sehlen’ diyerek kapısını açtı ve’ Beyti Beytak’ deyip sıcacık kalbiyle bizi kucaklayarak misafir etti.Sekiz gün doyumsuz bir Şam gezisinden sonra yine kara yoluyla Halep’e doğru hareket ettik.Karayoluyla gitmek bize Suriye Ülkesini hem sosyal,hemde coğrafi açıdan bir bütün olarak daha iyi tanımamızı sağladı.Sabah herkesle vedalaştıktan sonra Mejdi ve eşi Reşa bizi Şam çıkışına kadar geçirdiler.

Hama ve Humms üzerinden Halep’e geldik.Halep’te,Aziziye semtinde Mandolon motelin kapısında otel sahibi Mejdi’nin dostu Gorg Mubayed bizi karşıladı.Mandolon Motel içi,eski Halep’i size görüntüsüyle hemen anlatıveriyor.Taş yapısı,mimarisi,masif donanımı bir bütün olarak gerçekten görülmeye de,konaklama yada değer bir motel .Halep ayrı bir tarih.Taş döşeme sokakları,taş yapı lokantaları.bütün ihtişamıyla duran Halep kalesi,gezmekle bitiremeyeceğiniz Halep kapalı çarşısı ve Türkçe bilen ermeni esnafıyla Halep’i görmek tanımak gerekmektedir.

Suriye,Hıristiyan ve Müslümanların iç içe yaşadıkları,komşuluk yaptıkları,Her iki halkın bayramda birbirini ziyaret edebildiği ve hem Hıristiyanların,Hem Müslümanların bayram günlerinin resmi tatil olduğu bir hoşgörü ülkesidir. Suriye ülkesini tanımak bir zenginlik katacaktır yaşamınıza.

Kasım 2009

Ali ÇETİN

Posted in Gezi Yazıları0 Comments

SURİYE ÜLKESİNDE ŞAM ŞEHRİNDE -3. Kısım

SURİYE ÜLKESİNDE ŞAM ŞEHRİNDE -3. Kısım

Eski Şam’ı gezmeye devam ediyoruz. Eski Şam’ı doğudan batıya kesen Şaare el müstakim yolu yani Mithat paşa çarşısını geçerek dosdoğru gidiyoruz.’ Bu yol bizi Haniye kilisesine götürür’ diyor Mejdi. Haniye kilisesi muhteşem bir yer. Hıristiyanlığın ilk yıllarında yapılmış. Yarısı yerin altında, muhteşem bir taş yapı. Sn Paul(Savul) bu kilisede iki yıl yaşamış. Fark edilince, öldürülmek istenmiş ve büyükçe bir sepet içerisinde surlardan sarkıtılarak kaçması sağlanmış.

namaras_ali_cetin_suriye_004

Mejdi ve Eşi Reşa bizi Şam sokaklarında gezdiriyorlar. Bazen arabayla gidiyoruz ama park edecek yer bulmak oldukça zor. Ömer araba park etme ve şoförlük konusunda oldukça Şam’lı oldu. Mejdi ve ben Ömer’le gidiyoruz, Gülseren ve Filiz, Reşa’nın arabasındalar. Bir yere biz park ediyoruz. Reşa’da zorlanarak bir boşluğa giriyor ve biraz öndeki arabanın tamponuna vurarak, biraz arkadaki arabanın tamponuna vurarak iki arabayı iteleyerek kendine yer açıyor. Suriye’de, arabanıntamponuna vurmak oldukça normal bir olay.

namaras_ali_cetin_suriye_036

Şam’da sedef işçiliği çok gelişmiş. Sedef satranç takımı almak istiyoruz. Sedef pahalı. Mejdi, bizi bir çarşıya götürüyor, orada sedefle ilgili çok şey öğreniyoruz. Plastik işleme ile sedefi birbirinden ayırtmak, anlamayan için imkânsız. Sedef satranç, tavla takımı, sedef bir kutu ve sedef işlemeli ayna alıyoruz. Hepsinin pazarlığını Mejdi yapıyor ve o nedenle de çok uygun fiyatla alıyoruz. Suriye’de alışverişlerde mutlaka sıkı pazarlık etmek gerekiyor.

namaras_ali_cetin_suriye_037

Şam’dan doğuya, havaalanına doğru 15-20 km. gidiyoruz. Burada yolun iki tarafında bahçeler var. Burası Huta bölgesi. Şam’ın meyve ve sebzelerinin yetiştiği en verimli tarım alanı. Huta bölgesinde eskiden en güzel erik ve kaysı yetişen bahçeler bulunmaktaymış. Huta bahçelerini geçince Karia Şamia denen, küçük bir Şam şehrinin inşa edildiği yere geliyoruz. Eski Şam’ı aynıyla buraya inşa etmişler. Harika bir yer. Çarşısıyla, kiliseleriyle, camileriyle, kapalı çarşısıyla ve mağazalarıyla eski Şam’dayız. Lokantasına oturuyoruz. Önce tabaklarda kuru yemişler geliyor. Yemekler hazır oluncaya kadar kuruyemişle oyalanacağız. Şam usulü kebap ve yemekleri yedikten sonra Şam’ın olmazsa olmazı mırra hemen geliyor. Ömer’le, benim çok hoşumuza gidiyor mırra içmek. Gülseren’de çok seviyor. Biz her gittiğimiz yerde yeni tatlara bakmasını seviyoruz.

namaras_ali_cetin_suriye_054

Şam’a gelince Kasyun tepesine çıkıp Şam’ın gece görünüşünü seyretmeden olmaz.1200 rakımındaki Kasyun tepesine arabayla dolana dolana çıkıyoruz. Buradan Şam’ı seyretmek muhteşemdi. Kafeteryalar var ama oturmuyoruz. Şam şehri ışıl ışıldı. Bir süre buradan seyre dalıyoruz, bütün Şehir ayaklarımızın altında. Kasyun tepesinden Cezmatiye Caddesine iniyoruz. Akşamın saat 10,u.Boydan boya ışıl ışıl bir cadde. En az 500 m. Uzunluğunda ve sıra sıra tatlıcı dükkânları. Burası cıvıl cıvıldı. Geceleri Şam’ın en hareketli caddesiymiş. Behice’nin eşi Abdurrahman bize felafil denen, nohut ve bakladan, bolca baharatla karıştırılıp, sızma zeytinyağında kızartırılarak yapılan köfte alıyor. Köfteleri bir kâğıt torbaya dolduruyorlar. Ellerimizle afiyetle yiyoruz. Tadı çok hoşumuza gidiyor.  Dükkânların içi ve önü, yığınla tatlı tepsileriyle dopdoluydu. Basil, bir tatlıcıya bir şeyler söylüyor Arapça olarak ve hepimize büyükçe birer parça tatlı ikram ediyorlar. İkram o kadar çok ki, Ömer hemen para vermek istiyor ama Basil,’ikram, para almazlar’ diyor. Tatlıcıların fotoğraflarını çekiyorum. Her fotoğrafını çektiğim tatlıcı büyükçe bir parça tatlı ikram ediyor. Hayatımda en çok tatlı yediğim gün oluyor bu gün. Şam tatlı, avuami, burma, baklava ve ayaküstü küçük dükkânlarda da satılan künefe. Bütün tatlılar bol fıstıklı. Suriye’de kuru yemişin her türlüsü çok ucuz.

namaras_ali_cetin_suriye_058

Akşam, Muhajirin semtindeki eve gelince Meral teyzenin gülen yüzü ve tatlı dili ile karşılanıyoruz. Meral teyze aynı zamanda tedirgin.’Acaba biz iyi gezdirildik mi, memnun kaldık mı? Merak ediyor. Bizim her yanı gezmemizi ve Şam’a ait bütün yiyecek çeşitlerini tatmamızı istiyor.

namaras_ali_cetin_suriye_071

namaras_ali_cetin_suriye_073

Yazının devamı;

http://namaras.org/anasayfa/2010/01/31/suriye-ulkesinde-sam-sehrinde-1-kisim/

http://namaras.org/anasayfa/2010/01/31/suriye-ulkesinde-sam-sehrinde-2-kisim/

http://namaras.org/anasayfa/2010/01/31/suriye-ulkesinde-sam-sehrinde-3-kisim/

Posted in Gezi Yazıları, Yazılar2 Comments

SURİYE ÜLKESİNDE ŞAM ŞEHRİNDE -2. Kısım

SURİYE ÜLKESİNDE ŞAM ŞEHRİNDE -2. Kısım

Şam deyince, turistik açıdan ilk akla gelen yerlerin başında Emevi camisi gelmektedir. Emevi camisi muhteşem mimarisi olan bir cami, etrafı ve içerisi çok kalabalık. Cami olarak, müze olarak çok hareketli bir yer. Süslemeler, sütunlar bir harika. Caminin içerisinde Hz. Yahya’nın kesilen başının gömülü olduğu bir mezar bulunmaktadır Emevi camisinin hemen yan tarafında Selahattin Eyyubi’nin mezarı var. Emevi Camisi yakınında ayrıca Hz. Ali’nin kızı Hz. Rukiye’nin altın süslemeli mezarının olduğu camiye yoğun bir ziyaretçi akını olmaktadır. Burası yani caminin içersine girince mezarın olduğu bölüm haremlik, selamlık olarak ayrılmış, bir yanda kadınlar, diğer yanda erkekler ziyarette ve ibadette bulunmakta. İbadet iki türlü yapılmakta, mezarın önünde namaz kılınmakta, hemde mezarın demirlerine kadınlarda erkeklerde sarılıp, ağlayayarak kendilerinden geçerken, mezar demirlerini öpüyorlar. Her ibadetçi demirleri öpmek için yarışıyor.H1N1 gribinin salgın olduğu günlerde bu ibadet şekli bize biraz garip geldi. Sonra eski bir valilik konağına giriyoruz. Eski Şam evi örneğini görüyoruz. Tamamı taş yapı, geniş bir bahçe. Şamlılar gerçekten zevklerine düşkün insanlarmış. Bu tarihi yoğunluk bölgeyi, Eski Şam’ın en yoğun, en kalabalık bölgesi yapmaktadır. Emevi camisinin olduğu yerde M.Ö. 2 binli yıllarda Arami Hadad tapınağı bulunmaktadır. Daha sonra Hadad tapınağı düzeltilerek Jüpiter tapınağı oluyor. Hıristiyanlık döneminde de burası kilise olarak düzenleniyor. Daha sonra ise cami olarak yeniden düzenlenerek bu günkü mimarisiyle varlığını Emevi Camisi olarak sürdürüyor.

namaras_ali_cetin_suriye_006

Eski Şam Kale içi olarak çok güzel bir yer. Bazı bazı yıkıntılar olsa da, eski taş yapılar, dar sokaklar, tek tek geziler görülmesi gereken yerler. Taş bina yapımında, yapı ustalığının en güzel örnekleri burada görülebilir. Eski Şam’ın, eski dar, taş evlerin arasındaki taş döşeme sokaklarına hayran kalıyoruz. Durmadan yürüyoruz. Zaten bir şehri gezip tanımak için yapılması gereken sokak aralarında sürekli yürümek ve hatta kaybolmak.

Öğlen sonrası yani saat 15,00 gibi yorulduğumuzu düşünerek Behice ve Hele bizi muhteşem bit taş binanın içindeki lokantaya götürüyorlar. Önce taş bina bizi büyülüyor, sonra oturanlara bakıyoruz, kadın, erkek, başı kapalı, açık herkes nargile içiyor. Yemekleri yedikten sonra hemen arkasından Arap kahvesi mırra geliyor. Durmadan ve az az veriyorlar. Mırra hoşumuza gidiyor. Ayrıca çok güzel olan Arap kahvesini de içiyoruz. Çok güzel. İçimizi ferahlatıyor. Sanıyorum, Şam’da kaldığımız 10 gün süresince hayatımız boyunca içmediğimiz kadar kahve içtik. Bu lokantanın adı BEYT CEDDİ (Dedemin evi) lokantası. Eski Şam’ın dar sokaklarının hoş manzarasının içinden geçerek varılıyor. Hem temiz, hemde yemekleri oldukça lezzetli.

namaras_ali_cetin_suriye_010

Suriye, Arap ülkeleri içersindeki en gelişmiş, en modern ülke. Hıristiyan halk ve Müslüman halk her yerde birlikte yaşıyorlar. Hoşgörü toplumu havasını hemen yaşamdan algılayabiliyorsunuz.

Eski Şam şehri, Müslüman Arapların ve Hıristiyan Arapların birlikte, iç içe yaşadıkları bir yer. Yüzlerce yıldır oluşan Şamlı olma kültürü gelişmiş. Buda, hoşgörü, saygı, tahammül ve kabullenme demek. Şam, dünyanın en eski şehirlerinden birisi. En eski Başkentlerinden ve kesintisiz başkentlik yapmış en eski şehir. M.Ö. 2500-1500 arasında ilk Arami’lerin başkenti olmuş. Hititler ile Mısır arasında, yani iki medeniyetin kesişme noktasında sürekli olarak var olmuştur. Kenanlılar ve Finikeliler Suriye topraklarında kurulan en eski ve en ünlü devletlerdir. Dünyada ilk alfabe Finikelilerin eseridir. Burada, Finikeliler dünyanın en büyük ticaret devletini kurmuşlardır. İlk cam üretimi, ilk müzik notası, ilk ziraat burada yapılmıştır. Yani Şam aynı zamanda ilklerinde şehri olmuştur tarih boyunca. Finikeliler dünyaya alfabeyi buradan taşımışlar, Yunanlılara kırmızı rengi yine Finikeliler öğretmişlerdir. Suriye’de kurulan devletler her zaman uysal olmuşlar ve esas olarak ticaretle uğraşmışlardır. 1400 lü yıllarda Timur Şam’ı işgal ettiği zaman 30.000 ustayı buradan alarak Semerkant’ta götürüyor. Yine 1860 yılında yeni gelen Osmanlı valisiyle birlikte Hıristiyanlara karşı kışkırtmalar başlıyor, çıkan olaylardan sonra beşbin Hıristiyan usta mısıra göç ediyor. Yani Suriye her dönem ticaretin, sanatın geliştiği bir yer olagelmiştir.

namaras_ali_cetin_suriye_014

Eski Şam yani kale içi dopdolu tarih. Dar ve taş döşeme sokakları, taş yapılarıyla İnsanı büyülüyor. İslami ve Hıristiyan yaşam, sokakta ve sosyal hayatta kendini giyimden, yemek kültürüne kadar, her alanda iç içeliğini size gösteriyor. Şam sokaklarında bir yanda modern giyim tarzıyla yaşam hayatın her alanında sürerken, diğer yanda ise bir dükkânın girişinde seccadesini serip namaz kılan başı örtülü bir bayanı yadırgamadan görebilirsiniz. Suriye’de, bayanlarda başörtüleri var ama giyim olarak oldukça modern. Başörtülü ve tayt giymiş ya da başı bağlı etek giymiş bir bayanı her yerde görebilirsiniz.

namaras_ali_cetin_suriye_023

Şam şehrini öyle birkaç günde gezip tanımak mümkün değil. Şam’ın her sokağı tarih, başka bir tarihi medeniyet sunuyor. Hamidiye kapalı çarşısına giriyoruz. Yoğun bir kalabalık sel gibi akıyor. Gülseren ile Filiz meşhur Suriye işi agrabina denen masa örtülerini arıyorlar. Basil ‘Sakın ben fiyat sorarken Türkçe konuşmayın’diyor. Neden diye soruyoruz? Yabancılara yüksek fiyat söylediklerini öğreniyoruz. Kapalı çarşıda fiyatlar oldukça pahalı. Basil bizi kapalı çarşının yan sokaklarına götürüyor, yıkık dökük bir binanın yıkık dökük merdivenlerinden yukarı çıkıyoruz, küçük bir dükkân burası ve raflarında çeşit çeşit masa örtüleri var. Burada fiyatlar, Hamidiye çarşısındaki fiyatların üçte biri. Basil’in tanıdığı olmasından dolayı daha uygun fiyata alıyoruz masa örtülerini. Fanila, atletler Suriye’de oldukça ucuz. Çünkü Suriye’de pamuk üretimi çok fazla. O nedenle pamuklu şeyler hem ucuz, hemde oldukça kaliteli. Basil’den, Adidasın  Suriye’de fabrikası olduğunu öğrenince, bir adidas mağazasına giriyoruz, genelde fiyatlar çok ucuz değil ama çoraplar çok ucuz olduğu için hemen adidas çoraplardan çok alıyoruz. Türk parasıyla bir TL’ye adidas spor çorapları.

namaras_ali_cetin_suriye_027

Hamidiye kapalı çarşısını sokak sokak geziyoruz. Çarşının her sokağının ayrı bir özelliği var ve insanı büyülüyor. Behice,’Hamidiye kapalı çarşısına gelince buradan dövme dondurma yemeden çıkılmaz’diyor. Çarşının ortasındaki Bakdash dondurma soluna giriyoruz. İçerisi tıklım tıklım dolu. Oturacak yer bulmak zor, biraz bekleyip bir yere oturuyoruz. Dövme fıstıklı dondurma yiyoruz.’Fıstıklı  güzeldir’diyor Behice.Bakdash dondurma salonu 1895 yılında açılıyor.Dövme dondurmanın ilk çıktığı yerin Şam olduğunu söylüyor Behice.

namaras_ali_cetin_suriye_059

Şam tam bir tarih ve ticaret şehri. Bir kaç yıl önce her şey daha ucuzmuş. Artık dünyaya daha çok açılmaya başlamışlar ve bunu daha çok Türkiye üzerinden yapıyorlar. O nedenle son yıllarda Türkiye ile sürekli turizm ve ticari antlaşmalar imzalanıyor. Eski Şam yani kale içi, daha çok Hıristiyan Arapların oturduğu yer. Çok hareketli. Daha çok kadınları görüyorsunuz sokaklarda. Suriye’de sokaklar oldukça güvenli. Kadılara yönelik herhangi bir rahatsız edici davranış olmuyor. Kadın erkek, gezerken hırsızlık korkusu yaşamadan gezebiliyorsunuz. Bunda devletin sokaklarda ve hemen her alanda sıkı denetiminin etkisi var. Kadınlar, gece, gündüz her saatte sokaktalar. Kadınlar, evlendikten sonrada kendi soyadlarını kullanmaya devam ediyorlar. Akşam eşine ‘sen evde çocuklara bak biz kadın arkadaşlarla eğlenmeye gideceğiz, geç gelebiliriz’ diyebiliyorlar. Erkekler ise bu durumu anlayışla karşılıyorlar. Kadıların, geceleri eğlenmek için kadın arkadaşlarıyla sokağa çıkmaları sosyal yaşam biçimi olarak yerleşmiş topluma.

namaras_ali_cetin_suriye_076

Suriye’de erkekler üç kadına kadar evlenebiliyorlar. Medeni hayatta İslam kuralları geçerlidir. Evlenirken dini nikâh resmileştirerek yapılıyor. Kadınla erkek, evlenmeden önce pazarlık ediyorlar ve boşanma olunca kadının kaç para alacağı konusunda anlaşıyorlar. Bu durum şahitler önünde resmileştiriliyor. Ayrıca mahkemeler dışındaki, noter vs. türü yerlerdeki şahitliklerde, bir erkeğe karşın iki kadının şahitliği geçerli oluyor. Şam’da aile ilişkisi oldukça belirleyicidir. İsmi öne çıkmış köklü ailelerin kızını, taşradan birinin isteyebilmesi imkânsızdır. Köklü bir ailenin kızına taşradan birisi talip çıkarsa, bunu kendine hakaret sayıyor. Ama bir müeyyidesi de yok, sadece kızının, taşralı birisiyle evlenmesine razı olmuyor. Kız istenmeden önceki tanışma törenlerine kesinlikle kadınlar katılmıyor. Erkekler gelip kızın ailesiyle tanışıyorlar.

Yazının devamı;

http://namaras.org/anasayfa/2010/01/31/suriye-ulkesinde-sam-sehrinde-1-kisim/

http://namaras.org/anasayfa/2010/01/31/suriye-ulkesinde-sam-sehrinde-2-kisim/

http://namaras.org/anasayfa/2010/01/31/suriye-ulkesinde-sam-sehrinde-3-kisim/

Posted in Gezi Yazıları, Yazılar3 Comments

SURİYE ÜLKESİNDE ŞAM ŞEHRİNDE -1. Kısım

SURİYE ÜLKESİNDE ŞAM ŞEHRİNDE

Suriye gezisinin, birkaç zamandır hayalini kurup, planlarını yapıyorduk. Arabayla mı gitsek diye düşünürken, sonunda Turing kurumuna 150 TL. yi yatırıp, Arabayla çıkış işlemlerimizi tamamladıktan sonra, Hatay’a doğru yola koyulduk. Turing bize güzel bir Ortadoğu yol haritası verdi. Haritada yerler Latince yazılımıyla çok güzel gösteriliyor.

namaras_ali_cetin_suriye_055

Cilve gözü sınır kapısına vardığımızda biraz tedirgindik. Arapça bilmiyorduk, ilk kez araba ile yurtdışına çıkıyorduk. Cilvegözü’nde epeyce kalabalık Hataylı olduğunu görünce rahatladık. Hataylılar bize her konuda yardımcı oldular ve Suriye gümrüğünü geçtik. Suriye gümrüğündeki görevlilerde bize çok iyi, güler yüzlü davrandılar ve hiç bir sorun yaşamadan Babilhava sınır kapısından Suriye topraklarına girdik. Arabamızda çok az benzin vardı. Amacımız Suriye’den ucuz benzin almaktı. Hava kararmıştı. Saat akşamın 17,30 u olmuştu. Harita kucağımızda, Ömer arabayı kullanıyor, Filiz, Gülseren ve ben pür dikkat yola bakıyorduk. Çıkışta derme çatma bir çarşı görünce yavaşladık, amacımız benzin almaktı. Bidonla da benzin satılıyordu yol kenarlarında. Buradan benzin almaya çekinip yola devam ettik. Biraz gidince bir döner kavşakta tereddüt edip sola doğru saptık ama yinede emin olamadık. Ömer arabayı kenara çekti. Haritaya dikkatli bir biçimde bakınca yanlış gittiğimizi anlayıp, geriye döndük. Biz, İdlib şehri yoluna değil Halep yoluna sapmışız. Bir km. sonra geriye dönüp, döner kavşaktan İdlip yolunda otobana girdik. Suriye’de yolların otoban olmadığı, düzgün olmadığı konusunda duyumlar almıştık. Otobana girince biraz şaşırdık, çünkü güzel ve düzgün bir otobanda gidiyorduk.

İdlib Şehrinin varoşlarından geçtik ten sonra, benzin almak için bir tesise girdik ama Türkiye deki gibi gösterişli ve temiz değildi. Benzinci, Türk parası almadı, dolar verip arabanın deposunu doldurduk. Benzinin ucuz olması bizi epeyce sevindirdi. Benzincide tuvalet yoktu, yol üstünde yine başka bir derme çatma benzincide durduk. Derme çatma bir tuvaleti vardı ve tuvaletin kapısında da üstü başı dağınık birisi bekliyordu.  Tuvalet oldukça pisti. Çıkınca, Arap:’dolar, dolar’ diye önümüze dikildi. Türk parası gösterdik ama almadı, İlla de dolar istiyordu. Dolar yok deyince iki elini gökyüzüne kaldırarak ‘sizi allaha havale ediyorum’ diye hareket yaparak ‘Yallah yallah’ dedi. Gülerek oradan ayrıldık. Otoban boyunca azda olsa güzel tuvaletleri olan düzgün tesisler olduğunu sonradan gördük.

Ömer, Suriye trafiğine ve otobana çabucak adapte olmuştu. Yol güzeldi ama trafik kuralı ve hız sınırı yoktu. Araçlar hızla sağımızdan da, solumuzdan da gediveriyorlardı. Biz hem yola bakıyorduk ve hem de ‘aman Ömer, Aslan Ömer, Yiğit Ömer’ diyerek Ömer’e moral veriyorduk.

namaras_ali_cetin_suriye_021

Hama şehrine girmeden geçtik ten sonra, yanlışlıkla Homs şehrinin içine girdik. Şehrin içinde bir süre gittikten sonra bir polisin yanına yaklaşarak ‘Damaskus’ diyerek ileriye doğru işaret ettik. , polis yüzümüze anlamsız bakınca ‘Şam, Şam’ diyerek yeniden işaret ettik, polis ‘Müstakim, müstakim’ diyerek doğru gitmemiz gerektiğini işaret etti. Dört saat sonra, Telefonda Basil’in tarif ettiği Babil hava-Şam arasındaki ilk ve tek virajları görünce Şam’a yaklaştığımızı anladık. Artık Şam şehrinin girişindeydik. Ömer, teyzesinin oğlu Basil’i aradı. Basil ile yol üzerinde buluştuk. Basil, gülerek Eşi ile birlikte arabadan indi. Kucaklaştık. Basil önde, Şam’ın trafiği yoğun gecesine daldık. Muhajirin mahallesine gidiyorduk. Dar ve dik yokuşlu sokaklara sapıp, dimdik bir sokakta arabaları park ettik. Arabanın el frenini çeker çekmez, Ömer’in ilk ettiği laf ‘buradan nasıl kalkacağız acaba ‘ oldu.

namaras_ali_cetin_suriye_026

Ömer’in teyzesi, Meral teyze bizi bekliyordu. Basil, Basil’in eşi Hele ve Küçük kızı Ayla ve de Meral teyze bize öyle sıcak davrandılar ki birden kaynaşıverdik. Sanki Suriye’de değil, Türkiye ‘deymişiz gibi bir ortamdaydık. Teyze bizim için programları önceden yapmıştı. Koyu bir Antalya sohbetinden sonra epeyce geç vakitte yattık. Sabah Meral teyze erkenden kalkıp bize Şam usulü kahvaltı hazırlamıştı. Kahvaltıda küçücük patlıcanların içine ceviz, kırmızıbiber, sarımsak doldurularak, el yapımı halis zeytinyağına yatırılarak bekletilmiş Megdus yenmeli. Megdus’un çok güzel bir tadı var ama sadece sabahları yeniyor. İnsana enerji veren bir besin. Ayrıca tadına doyamadığımız Haşlanmış nohut ile iyece kurumuş yufka tabağa konuyor, üzerine de tahin, sarımsak ve yoğurt karıştırılarak dökülüyor, en üstede kızartılmış kırmızı toz biberli tereyağı dökülür. Ama Meral teyze ‘en önemlisi üzerine acı yakışır’ dedi. Sabah kahvaltısında yenen bu kahvaltılığın adı Tsiyye.

namaras_ali_cetin_suriye_028

Megdus ve Tsiyye bıkmadan her gün yenebilecek kahvaltılıklar.

Sabah yaptığımız sıkı kahvaltının arkasından Teyzenin öğretmen kızı Behice ve gelini Hele ile birlikte Şam şehir gezisine başladık. Kasyun tepesi 1200 metre rakımında eski Şam’ın batısında, bugün ise artık Şam şehrinin tam ortasında kalmış bir seyir tepesi. Kasyun tepesine çıkmadan Şam şehrini bir bütün olarak göremezsiniz. Muhajirin semti, işte bu Kasyun tepesinin güney yamacına sırtını dayamış, hem Şam’ın en lüks semtlerinden biri, hem de Osmanlıdan bu yana dışarıdan gelen elitlerin oturduğu bir semt. Muhajirin’in alt sokağında Cumhurbaşkanı Başer Esat oturmaktadır. Kasyun tepesinin Uzantısı olan küçük ve ormanlık bir tepede Cumhurbaşkanlığı köşkü bulunmaktadır. Ama Başer Esat, Muhajirin semtinin altındaki sokakta, halkın arasında oturmayı tercih etmektedir.

DSC02216

namaras_ali_cetin_suriye_029

namaras_ali_cetin_suriye_053

Yazının devamı;

http://namaras.org/anasayfa/2010/01/31/suriye-ulkesinde-sam-sehrinde-1-kisim/

http://namaras.org/anasayfa/2010/01/31/suriye-ulkesinde-sam-sehrinde-2-kisim/

http://namaras.org/anasayfa/2010/01/31/suriye-ulkesinde-sam-sehrinde-3-kisim/

Posted in Gezi Yazıları, Yazılar2 Comments

Olimpos Dağı’nın Gizemi Sınırların Ötesine Yolculuk

Atina’daki Pezoporikos Dağcılık Kulübü’nün davetlisi olarak 1 Ekim 2003’de Olimpos dağına tırmanmak için, Yunanistan’a gittik. Yunanistan’da 10 gün kaldık Olimpos dağına tırmandık. Bu gezi ilk değildi, daha önce gidenler, dağcılık için gidenler olmuştu, olmuştur. Başka ülkelere, başka yerlere gidenler de çok olmuştu. Burada Yunanistanlı dağcılarla, Türkiyeli dağcıların dayanışmasını, kardeşliğini, kültürünü ve Olimpos dağı tırmanışını dile getirmeye çalışacağız. 1 Ekim 2003 de saat 14.00’te İpsala sınır kapısına gelince Meriç nehrinin iki yakasındaki toprakların birbirinden farklı olmadığını bir kez daha görüyoruz. Oldum olası sınırlar ve yasaklar hep bana garip gelmiştir. Bu garip duyguyu birkez daha burada yaşıyorum.

Continue Reading

Posted in Trekking Yazıları, Yazılar0 Comments

DÜNYAMIZ KİRLENMEYE DEVAM EDİYOR

DÜNYAMIZ KİRLENMEYE DEVAM EDİYOR.

İklim değişikliğine karşı, ülkelere sera gazı salınımlarını düzenleme yükümlülüğü getiren Kyoto protokolü,TBMM’de 5 şubatta ,3 ret,6 çekimser oya karşın 243 oyla kabul edildi.

Böylece protokolü onaylayan ülke sayısı 181oldu. Sera gazı salınımı en yüksek ülkelerden ABD Kyoto protokolünü imzalamış olmasına karşın,protokolü onaylamıyor.Çin ise hala imzalamış değil.

Kyoto protokolü ,temelde sanayileşmiş ülkelerin,2012’ye kadar,1990 daki sera gazı salınım oranlarının,yüzde beş altına inmesini öngörüyor. Buna karşın,sanayileşmiş ülkeler ağırdan alıyor. Dünya değişiyor.Coğrafyalar tahrip oluyor,kirleniyor.Doğada var olan canlı türleri bir bir tükenerek ,yok oluyor. Değişimin önünde durmanın olanağı yok.Ancak bilimsel veriler ışığında ve alt kültürel birikimimizin elverdiği ölçüde gelişimin tarifini yapabiliriz.

Gelişip değişen her şey gibi,dünyamızda yaşlanıyor.Yaşlanan dünyanın,doğuşu oldugu gibi ölümüde olacaktır.Bu doğanın,olmazsa olmaz yasasının bir gereğidir. Bilim böyle yol gösteriyor diye her şeye boş vermemiz gerekmiyor.Değişimi olumlu anlamda götürmek ,iradi olarak yönlendirmek insan soyunun elindedir. Ama öyle olmuyor. Olmuyor çünkü,insan soyunun gelişimi,tarihen önce doğa ile mücadele,sonra kendisi ile sınıflar mücadelesi olarak tarihini oluşturmaktadır

.Her iki mücadelede de esas olarak doğa zarar görmekte,yaşlanmaktadır. İnsan soyunun zenginleşmesi ,sınıflar mücadelesi sonucu ,paranın belli ellerde toplanması ile kazanç hırsını geliştirmiştir.Buda,doğanın tahribatını arttırmıştır.Bilim ise,giderek ,insan yaşamını iyileştirmeden çok ,sınıflar mücadelesinde öldürücü bir silah olurken,zenginliğin gelişiminde de ,doğa tahribatını yapan,yaratan bir silah olarak insanlığın hizmetine girmiştir. Bu gün gelinen noktada ,gelişen bilimin ürettiği teknolojinin, insan eliyle doğaya verdiği zarar,en başta iklim değişimi olarak karşımıza çıkmaktadır.Buradan, bilime karşı olduğumuz çıkarılmamalıdır.Haşaa!Biz tamda bilimden yana, her şeyin bilimsel olmasından yanayız. Ama bilimin, doğa ile insan arası ve sınıflar arası savaşlara verdiği hizmete karşıyız. İşte seragazı salınımı,termik santraller ,derelerin,ırmakların kirlenmesinin, endemik bitki türlerinin bir bir yok oluşunun, çeşitli hayvan ve kuş türlerinin yok oluşunun altındaki neden budur. Bilim doğanın gelişiminin, güzelleşmesinin ve dengesinin korunmasında kullanılırsa, hem doğa,hemde insan soyu daha uzun ve daha mutlu yaşayacaktır. Ama tüm bunlara karşın KYOTO protokolünün imzalanmasında ülkeler yavaş davranıyor.

Protokolü imzalasalar bile,önemsemiyorlar.Kitlelerin tavır alışlarına bağlı olarak tepkileri izole edebilmek için adım atıyorlar. Dünya sadece çalışanların,işçi ve emekçilerin dünyası değildir. Dünya,çocukların,kadınların,gençlerin,yaşlıların,zengin ve fakirlerinde dünyasıdır.Bunu sanayileşmiş ülkelerin zenginleri ve yönetenleri bir an önce anlarlarsa, başta kendileri için hayırlı olacaktır.

ALİ ÇETİN

Posted in Yazılar1 Comment

ALARANIN GÖZLERİ – 7

3 Temmuz

ALARA’DAN LARA’YA

Sabah kahvaltımızdan sonra 230 metre yüksekliğindeki dik ve zor Alara Kalesine tırmandık. Zirveden Alara Nehrinin muhteşem manzarasını ve büyüleyici turkuaz mevisini seyrettik. Bir tarafta da akdenizin sonsuz sahilleri uznıyor. Alara Nehrinin orman içinden nazlı bir türkmen kızı gibi süzülüşüne tanıklık ettik. Terlemiş ve yorulmuş olarak aşağı indiğimizde kendimizi Alaranın serin sularına bırakmak nasıl bir keyif olduğunu varın siz hayal edin. Bir de az ilerimizde ademin balık restoranında nehrin üzerine atılmış dubaların üstüne oturtulmuş şark köşeli verandada hahve çay içmenin keyfini de düşünün. Bu gezide güzellik bitmiyor. Ben yazmaktan yoruldum. Düşünün altınızdan nehir akıyor ve siz hemen üstüne hasır yastıklara yaslanarak türk kahvesi içiyorsunuz.

Bu fasıl da bittikten sonra Manavgattan Asuman-Mehmet kelebek çiftinin kıbrısta okuyan ve Manavgatta bir ahbaplarında misafir olan kızları Merveyi, Antalyadan da dedesinde misafir olan Cevatın çocukları Arda ve ve küçük oğlunu alarak  Lara plajına geldik. Çadır kuramazsınız diye bizi plaja almadılar. Ama Ali Çetin burada da maharetini göstererk gayri faal PTT  kampına girmekmiz için müdürden izin almayı başarınca kumsalın hemen bitişiğine yayıldık. Ben ve Yavuzun dışındaki arkadaşlar çadır kurdular. Sonra Alara’nın serin sularından Lara’nın ılık sularına kendimizi bıraktık. Bu da ayrı bir güzellikti. Akşam Gülseren hanımın kendi evinde yaptığı börek çörek ve çay ziyafetinden sonra bazı arkadaşlar yakın bölgelerdeki Beach Clup’lara aktılar.

Saat 24 gibi Yavuz 2 tane şezlongu getirerek altımıza koyup yıldızların altına uzandık. Yavuz en sadık müridim olarak hep benim yanımda oldu. Son kez yıldızların altında çadırsız uyuyalım dedik. Ama gece 2,5 da 2 plaj görevlisi başımıza dikilip kalkın ve şezlongu verin diyor. Sayımda eksik çıktı bizi işten atarlar diye şezlonglarımıza el koydular. Kardeşim sabah alsanız desiysek de söz dinletemedik. Neyse biz de fazla üstelemedik. Yere yatıp mışıl mışıl uyuduk.

4 temmuz

DÖNÜŞ

Sabah 7.30 Hava limanı sonra  İstanbul.

Bir masalın sonu.

Her güzelliğin bir sonu oluyor.

Ama belleğimize asla unutulmayacak bir güzellik olarak kazınıp kalacak bu kesin.

SON NOT:

Hiçbir dağ etkinliğinde görmediğimiz derecede zengin bir menüyle neredeyse kilo alıp gelmemizi sağlayacak kadar leziz yemekler yapan Asuman, Gülseren ve Nilgün hanıma doğa güzelliğine bir de damak tadı güzelliği kattıkları için,

Haldun Aras’a mutluluğunu gözlerine, gözlerinden de gruba yansıtan bir pozitif enerji kattığı için,

Cevat’ın fiziki enerjisiyle gruba yüksek ferformans duygusu aşıladığı için,

Yavuza ve Mehmet’e her zaman ki gibi yine özverili katkıları için,

Sami’ye hem uyumu hem katılımcı tavrı hem de güzel sesiyle akşamlarımıza renk kattığı için,

Mesut Bilben’e işlevsel bıçağını grubun hizmetine sunduğu ve ilk kez bir geziyle ilgili tepkisini ortaya koyarak iyi ki katılmışım diye mail atacak kadar mutlu olduğunu bildirdiği için,

Ve tabi ki, bu olağanüstü doğa güzelliklerini bize yaşatan, çevreyi ve o çevredeki insanları iyi tanıdıkları için işlerimizi çok kolaylaştırıp konfor içinde bir aktivite yapmamızı sağlayan, rehber olmayı ilk günde bırakıp bizlerin dostu olacak kadar yakınlık gösteren, pozitif enerjileriyle hep hatırlayıp ilişkilerimizi sürdüreceğimiz Ali Çetin ve Mustafa İlhan’a ve ayrıca Kaptanımız Rafet beye çok çok teşekkür ediyoruz.

15,7,2009

Anka Gezi Grubu adına

Ali Göçer

Posted in Trekking Yazıları, Yazılar1 Comment

ALARANIN GÖZLERİ – 6

2 Temmuz

ALARA’YA DÖNÜŞ

Sabah güneşi çadırımıza yaklaşırken başımızı Göksu’nun serin sularından kaldırıp yeni güne merhaba dedik. Yaşam ne kadar da güzel. Hemen yanıbaşımızda kayayı delip gelen Göksunun soğuk ve temiz suları, altımızda doğal bir minder gibi yemyeşil çayırlık, üstümüzde masmavi berrak bir gökyüzü ve saprarı bir güneşin pamuk gibi yumuşacık sıcaklığı. Midemiz sabah kahvaltısına hazır . Çayırlığa kurulmuş portatif masada akşamdan kalmış ve gece serinliğinde taş gib olmuş koyun yoğurdu sabah kahvaltısında nasıl olur demeyin. Bu atmosferde aslanlar gibi oluyor. Bir yörük çocuğu olarak bu tadı çok özlemişim. Sadece yoğurttan oluşan bir kahvaltı yaptım.

Yine yollar bizi bekliyordu.

Artık Alara’nın denize döküldüğü yere kadar gidecektik.

Eski kamp yerimize yaklaştığımızda buz gibi akan bir dağ çeşmesinin başında mola verdik.  Yemyeşil çayırlıkta son kez toplu bir resim alalım dedik. Burada Geyik dağı açı olarak en güzel yerinde duruyor. Resimden sonra toplandığımız çeşme başında dünden kalan yayık ayranımızı açtık. Nasıl bir ayran bu kadar farklı ve bu kadar lezzzetli olabiliyor. Bol kepçe birer bardak ayran içerek Geyik Dağı maceramızı tatlı bir lezzetle noktaladık. Yol boyunca küçücük göllerin yanına kurulmuş sevimli yaylalardan geçtik. Guruca geçidinde gelirken çay içip dalından kiraz yediğimiz yeyerde yeniden mola verdik. Çaylarımız kahvelerimizi içtik. Tam burada Osmanlıdan kalma bir han var. Oldukça ilginç ve büyük ağaçlarla desteklenmiş bir deve sığınağı. Malum zamanında burası kışın birkaç metre karın olduğu bir geçit.

Sonra yol boyunun en güzel dinlenme mekanlarından Kızılolukta asırlık çınarların altında karpuz peynir ekmekle öğle yemeğimizi yeyip Barçın Akdağın muhteşem manzarası eşliğinde saçlarımızdan akan son yayla rüzgarlarının serinliğini hissederek yaylalara veda ettik. Bir mola da Gündoğmuş kasabasında vererk ve orada sevdiklerimizi telefonla arayarak yaşadığımız masalsı günleri anlattık.

Gündoğmuştan sonra bir saat kadar sonra Alara Kalesi altında turkuaz renkli Alara nehri kıyısında kamp attık. Burası artık Akdeniz sıcaklığını taşısa da nehrin kıyısındaki küçük kumsaldan nehre girecek ve 2 gün boyunca serin sularda yıkanacaktık. Alaranın yukarısında doya doya yapamadığımzı işi buarada yapacak acısını çıkaracaktık.

Haldun Aras ve Nilgün buradan ayrılmak istedi. Hem Nilgünün anne babası Serikte yazlıkta idi onları görecekti hem de muhteşem yayladan sonra burası cazip gelmemişti. Gerçi başka bir güzellikti burası da.

Kampımızı kurduktan sonra doğal havuz biçimindeki nehrin bu bölümüne daldık. Hala debisi yüksek bir süre sürüklensek de karşıya rahatça geçebiliyorduk. Gülseren hanım da yarın yeniden buluşmak üzere bize veda edip Antalyaya evine döndü.

Asuman hanım akşam için parmaklarımızı yiyeceğimiz lezzette bir taze fasulye pişirerek bu akşamımızı da güzelleştirdi. Ne de olsa Gaziantepli. Antep ve Hatay mutfağının tüm inceliklerini biliyor.

Sonra kamp ateşimizin yanında közleme menüsü ile bu günü de belleğimize bir güzellik olarak kazıdık.

Posted in Trekking Yazıları, Yazılar0 Comments

Advert

Günü birlik veya kamplı, elinde fotoğraf makinesi, sırtında çantası olmanın verdiği hazla dolaşmaya MERHABA.

-
Her yer görülmeye değer anlayışı ve sevdasıyla yürümenin, tanımanın ve anlamanın tadına varabilmek amacıyla farklılıklar yaşıyoruz birlikte.

Yalnızca ülkemiz değil, gidilebilen her coğrafya içindir sözümüz.

Takvim

Ağustos 2018
Pts Sal Çar Per Cum Cts Paz
« Eki    
 12345
6789101112
13141516171819
20212223242526
2728293031