Archive | Gezi Yazıları

KOVADA GÖLÜ’NDE KİRAZ YİYEN BALIKLAR

KOVADA GÖLÜ’NDE KİRAZ YİYEN BALIKLAR

VE

ÇEVRE GÖNÜLLÜSÜ MUSTAFA’NIN ÖYKÜSÜ

Dağların, bitmez tükenmez bir albenisi vardır her zaman. Dağlar, gün olur cilve yapar, gün olur göz kırpar, gün olur alır koynunda saklar insanı. Yaz aylarında bir başkadır dağların kucağı, kış aylarında ise bir başka. Yaz sıcakları bastırdığı zaman, yani Antalya gibi sahillerde yumurta güneş altında pişerken, alıp başını gidersen, bir saat sonrasında, üşümeye başladığın, soğuk pınarların başında alırsın soluğu. Toroslar yeşiliyle kucakladığı için Akdeniz’i, bir solukta çıkıverirsin derin vadilerden geçerek, ulu çınarların altındaki derelere, pınarlara, göllere.

namaras-org-kovada-goluDSC00563

Kovada gölü, bir solukta alıp başını gidilen yerlerden birisidir. Antalya’dan iki saat gittikten sonra Denizden 900 metre yükseklikte, yeşil ormanların arasında, yeşil bir göl sizi karşılar. Büyülenirsiniz. İnsanı büyüleyen sadece serinlik değil, yeşilin koyu tonu, gölün koyu yeşili ve yeşilin göle yansıyan görüntüsüdür. Çok sık olan çınarların ve meşe ağaçlarının arasından belli belirsiz fark edersiniz gölün suyunu. Birçok yerde gölü görebilmek için ağaç dallarını aralayıp bakmak gerekmektedir. Balık şıpırtılarının, kanat çırpan sakar mekelerin ve angutların uçuşmalarıyla irkilirsiniz.

namaras-org-kovada-goluDSC00655

Doğanın bu görsel sunumu içerisinde kaybolurken, bir yandan da kamp kurabileceğimiz en uygun yeri arıyorduk. Kiraz bahçesinin yanında ki bir kamp alanına girdik. Bu ortamda, bu sessizlikte çokça konforlu bir kamp alanıydı burası. Suyu, bankları, tuvaleti ve çadır kurulacak yerleri vardı. Çevreye bir göz attıktan sonra “çadırları kuralım, buradan daha iyi yer bulamayız bana sorarsanız”dedi Numan. Çadırlarımızı kurduk. Odun toplamak için ormana doğru girerken “hoş geldiniz” sesiyle ormanların içinden elinde kazması ve tahrasıyla birisi geliyordu bize doğru. Kırıntı köyünden Mustafa Gökceylan’dı gelen. Mustafa yıllar önce kovada gölüne geldiğimizde bize göl balığı yedirmişti. Balıkların tadı daha damağımızdan silinmemişken Mustafa Gökceylan’ı yeniden görmek mutlu etti bizi.

namaras-org-kovada-goluDSC00658

Kampımızı kurduktan sonra göl çevresinde yürüyüş yapmak için Mustafa’nın gösterdiği patikadan ormanın içerisine daldık. Göl manzaralı, tarihi taş döşeme yollara bezmeyen patikadan bir süre yürüdükten sonra oturulacak yerler yapılmış olan bir seyir tepesinde mola vererek, ormanla bütünlenmiş göl manzarasını seyre daldık. İnsan bıkmadan saatlerce oturup, gölü, gölün yeşilini, balıkların gölde yarattığı ışıltıları, uçuşan göl kuşlarını ve göl çevresindeki yeşil ortamı seyredebilir. Hava serin, manzara güzel, seyir tepesini terk etmek istemiyoruz.

namaras-org-kovada-goluDSC00797

Akşama doğru kamp yerimize dönüp, topladığımız odunlarla kamp ateşimizi yakıyoruz. Temmuz ayının başındayız, hava serin, hem üzerimize kalın şeylerimizi giyiyoruz, hem de kamp ateşinin başına biraz daha yaklaşıyoruz. Sessiz ortamda, kıpırdayan göl sularının melodisiyle, gökyüzünün ahengi bizlere huzur veriyordu.

namaras-org-kovada-goluDSC00798

Çadırlarımızda, güzel, deliksiz uykumuzdan sonra, erkenden dingin sabahta uyandık. Yürüyüş için hazırlandık. Mustafa, kamp masamıza amcasının bahçesinden topladığı kirazları bırakmıştı. Hüseyin’in avucuna doldurduğu kirazları yiyerek ormanın arasında başka bir patika yoldan, bambaşka bir dünyaya doğru adımlamaya başladık.

namaras-org-kovada-goluDSC00804

Kovada gölü,1970 yılında milli park ilan edilmiş. Isparta’ya 58 km. Antalya’ya 156 km. uzaklıktadır. Göl içerisinde 59 adet yerli olmak üzere 26 adet kış göçmeni,48 adet yaz göçmeni,20 adet transit göçen olmak üzere 153 adet kuş türü bulunmaktadır. Pullu sazan, kadife, sudak, havuz balığı ve kerevit göl içi canlıları olarak varlıklarını sürdürmektedir. Yoğun ormanları ise, kızılçam, karaçam, meşe, köknar, sedir, çınar, ardıç ve çitlembik ağaçlarıyla ve yaban keçisi, yaban domuzu, sansar, porsuk, tilki ve sincaplarıyla dört mevsim yaşam dolu bir çevre olma özelliğini sürdürebilmektedir.

namaras-org-kovada-goluDSC00811

1958 yılına kadar kovada gölü ile Eğirdir gölü, birleşik bir göldü.1958 yılında kovada HES yapılınca su yatağı derinleştiriliyor, su yatağı derinleştirilince iki göl ayrılıyor ve sadece bir kanalla göller arası su dolaşımı sürdürülüyor. Eğirdir gölü ile kovada gölü arası 20 km. mesafede. Kovada gölü, Eğirdir gölünden 20 m. Daha düşük rakımda. Kovada gölü, göl içi canlılarıyla, çevresindeki orman ve dağlarıyla doğa harikası olan bir coğrafya.

namaras-org-kovada-goluDSC00814

Kovada Gölünün güzelliğine gönül veren, güzelliği anlayan ve göl ile yaşamı özleşen, birde Kırıntı köyünden Mustafa Gökceylan var. Mustafa, Kırıntı köyünde yaşayan, bahçecilik, balıkçılıkla geçimini sağlayan bir insanoğludur. İkinci gün akşamında, Mustafa arkadaşımızın gölden avladığı, gölün doğal balığı olan kara sazanları yiyoruz. Kara sazan balıklarının lezzetine doyum olmuyor.”Kovada gölünün kara sazanları kirazla beslenirler,onun için lezzeti çoktur,ama illa ki ben pişirmeliyim” diyor Mustafa gülerek. Temmuz sıcağındayız,900 metre rakımında, akşam kamp ateşinin başına sokulup, pırıl pırıl yıldızların hoş aydınlığında balıklarımızı yiyoruz. Kovada gölü çevresinde mevsiminde yetişen kirazın, elmanın, domatesin tadı bir başka güzelliktedir.”Keyifte, mutlulukta bu olsa gerek diyor.”Hüseyin ellerini kızaran kamp ateşine uzatarak.

namaras-org-kovada-goluDSC00825

Mustafa Gökceylan, Kovada gölünün güzelliklerinin farkına varınca, göle ve göl çevresine daha başka bir gözle ve duyguyla bakmaya başlıyor. Bu farkındalıkla yaşamına değer kattığını düşünüyor.1989 yılının ilkbaharında göl kenarına birkaç tane kıl çadır kuruyor. Amacı kovada gölünü gelenlere tanıtmak ve de para kazanmak. Gelenleri göl çevresinde gezdiriyor, göl balıklarından yediriyor. Bunu yetkililerden izin alarak yapıyor. Göl çevresi çok sık ormanlık olduğu için gezmek ve gezdirmek zor. Mustafa, eşi ve çocuklarıyla birlikte orman içerisinde, göl kenarında parkurlar açmaya başlıyor. Tarihi yollara benzeyen, taş döşeme patikalar açıyor. Kovada gölüne gelenler mutlu. Bedava rehberlik yapan birisinin olması herkesi etkilediği gibi, Kovada gölü milli park yetkilileri de Mustafa’nın çalışmalarının, çevreye olan duyarlılığının farkına varıyorlar ve 1990 yılında çadır alanını, taş yapılaşma için Mustafa’ya kiraya veriyorlar. Bir şartları var yetkililerin:”göl çevresine sürekli parkurlar açacak, gölde ve göl çevresinde kaçak avlanmayı takip edecek. Mustafa için,1990 yılından sonra gölü korumak, göl çevresinde parkurlar açmak, Mustafa’nın bir uğraşı, yaşam biçimi olarak yaşamını daha da anlamlaştırıyor.

namaras-org-kovada-goluDSC00836

Artık Kovada gölünde kaçak balık avlamak, kaçak göl kuşlarını avlamak, göl çevresindeki ormanlarda kaçak yaban keçisi, ayı, tavşan avlamak Çevre köylüler için zorlaşmış. Mustafa gece, gündüz sürekli gölü ve çevresini kollamaktadır. Çevre gönüllüsü Mustafa’nın huzuru çok sürmüyor. Yakıldı mı, yandı mı bilinmez ama bir gece Mustafa’nın taş evi ve lokantası yanıp kül oluyor. Mustafa doğa gönüllüsü, Mustafa, çalışkan. Yetkililer Mustafa’yı devlet işçisi olarak işe alıyorlar.

namaras-org-kovada-goluDSC00838

Mustafa Gökceylan, Gölde kaçak balık avcılığının önüne geçmiş. Gölün kirlenmesinin geçebildiği kadar önüne geçmiş. Kuşlar özgür uçmaya başlamışlar kovada gölünde.26 km.lik göl çevresinde 12 km. parkur açmış. Çatal tepeye, çınçın tepeye parkurlar açmış.”Amacım, kendi imkânlarımla da olsa Aktıran dağına ve Zortu sivrisine de parkur açmak.

namaras-org-kovada-goluDSC00848

Birkaç yıl öncesinde Kovada gölü, Çevre Orman İl Müdürlüğü bünyesinde, Valilik başkanlığında kurulan Eko Bir (Eğirdir ve Kovada gölü koruma birliği) e bağlanmış. Kaçak balık avlayamayan, kaçak kuş avlayamayan bir kısım köylüler, Mustafa’yı Valiye şikâyet etmişler. Bunun üzerine yetkililer Mustafa’yı işten çıkarıyorlar.

namaras-org-kovada-goluDSC00855

Mustafa, işten atılmasına karşın bırakmamış, bırakamamış Kovada gölünü. Kovada Mustafasız, Mustafa Kovada sız öksüz oluyor. Mustafa, Kovada gölüne, sakar mekelere, çitlembiklere, sedirlere, kara sazana, kadife balığına, çim sazanına sevdalı. Göl canlılarının mutluluğu mutlu ediyor onu.”geceleri uyku tutmaz gezerim göl çevresini” diyor hüzünlü. Hiç bir beklentisi yok.”göle sevdalı, emek vermiş birisini neden işten atarlar anlamadım, Valinin haberi olsa attırmazdı.”diyor.

namaras-org-kovada-goluDSC00857

Anlamak zor! Belki bir araştıran yetkili olur. Böylesi insanları çoğaltmak, örnek olarak göstermek, her köyde en az bir tane yetiştirmek, yeni yeni çevre gönüllüleri yaratmak gerekirken, böyle insanları yok etmek, yok etmeye çalışmak doğaya, çevreye ve de Kovada Gölüne verilen en büyük zarardır biline.

ALİ ÇETİN

sinanalicetin@yahoo.com

www. namaras.org

-Temmuz 2011-

katılanlar:

-Ali ÇETİN

-Hüseyin ÇETİN

-Numan Gündüz

Posted in Gezi Yazıları, Trekking Yazıları, Yazılar0 Comments

‘YAYLANIN YOLLARI DAŞDIR, KETİRDİR’

ALİDÜRBE-MORCA-SALAMUT-GEYRAN YAYLALARI

Orta Toros dağlarından, Toroslar’ın en ilginç, en şaşırtıcı bölgesinin bir bölümünden söz edeceğim. Eski devirlerde dağlık Kilikya anlamına gelen Cilicie Trachee adı verilen bölgenin, Akseki’nin doğusundan başlayarak, yaylalarda dört gün boyunca yaptığımız trans, bizleri aldı götürdü dağların arasındaki koyaklara. Heybetli dağların arasındaki zorlu geçitlerden geçerek, kar suları ile giderdik susuzluğumuzu. Dünyanın hiçbir dağı, toros dağlarının buralarda taşıdığı heybeti ve güzelliği göstermez dersek, sanırım yanlış söylemiş olmayız.  Köpüklü akan muarları, koyu ormanlı dik yamaçları, kardan taçlı başları, sarp, geçit vermez ve göklerle öpüşen dağlarıyla Alidürbe-Morca-Salamut-Geyran güzergâhındaki yolculuğumuz bizleri büyüledi.

namaras-org-yaylanin-yollariDSC00870

Yüksekliği 2200 rakamına ulaşan yaylalar, derin vadiler ve yaşayanların koyak, alan dedikleri obalardan geçtik. Bazen taş muarlardan, bazen derin kuyulardan, bazen heybetli dağların kuzey çarşaklarında upuzun yatan karlardan içtik suyumuzu.

Temmuz ayı başlarında, bir öğle vakti,1600 rakımında bulunan ünlü Alidürbe yaylasında, uçsuz bucaksız Alidürbe alanının bir bucağında, imalıtaş tepeciğinin gölgelediği taştan yapılmış yayla evine misafir oluyoruz. Burada Ahmetler köyünden Osman Koç yaylıyor. Taş evin arkasındaki tek ağacın altında molamızı veriyoruz.

namaras-org-yaylanin-yollariDSC00876

Burası, Ahmetler köyünün kuyu yaylasıdır. Su, sadece kuyularda var ve her oba’da bir kuyu açılmış. Osman Koç, bizi hem sevinçle, hem de merakla karşılıyor. Koca Alidürbe alanında sanki başka yayla evi yokmuş gibi duruyor taş ev. Oysaki her bucak bir ev, bir oba saklıyor koynunda. Burada, bal ve yoğurt ağırlıklı bir öğle yemeği yiyoruz, taze keçi yoğurdundan buz gibi ayranımızı da içiyoruz. Çaylarımızı içerken Osman Koç’tan yol güzergâhımızla ilgili bilgiyi de alıyoruz.

Yolcu yolunda gerek diyerek, her biri 25 er kilo ağırlığındaki sırt çantalarımızı sırtımıza alarak, Alidürbe Ahmetler Kuyusu yaylasından, Hacıheseli kuyu yaylasına doğru yürüyoruz.  Ahmetler köyünden olan Ömer, dayısı Osman Koç’tan aldığı bilgilerle de daha bir güvenle atıyor adımlarını. Yinede Ömer Öğretmenin aklı, Alavada yaylasından Geyran yaylasına giden kestirme yolda. Bu yolu çok daha iyi bildiğini ve yorulmadan gideceğimizi söylüyor. Ama biz yorulmak ve de yaylaları tanımak istiyoruz.

namaras-org-yaylanin-yollariDSC00881

Alidürbe alanının ortasından Hacıheseli kuyusuna doğru yürüyoruz. Burası da 1600 rakımında, eşsiz ve büyüleyici, uçsuz bucaksız kocaman bir alan. Hacıheseli ‘Hacı İsalı’ kuyu yaylasının önünde, karşımızdan, Ahmetler köyü, Şırlavık yaylasından Pantır ile oğlu Ali geliyor. Bizi görünce gülerek yanımıza geliyorlar. Pantır, Şırlavık yaylasıyla ve çimi ile yaptıkları yayla kavgasıyla özdeşleşmiş birisi. Ömer’i hemen tanıyorlar. Sonrada Pantır, beni tanıyor ve “Ulan Alı nereye gidiyorsunuz” diyor gülerek. Mola verip oturuyoruz. Gülseren’i görünce, Aramızda birde kadının olmasına şaşırıyorlar. Yolumuzu anlatıyoruz.”Olmaz, oradan gidemezsiniz, siz ancak Geyran’a, gök çukur yaylası üzerinden, Salamut’ tan geçerek gidersiniz, yoksa perişan olursunuz, etme Alı oradan gidilmez” diyor. Pantır’ın oğlu Kara Ali bizi şırlavık yaylasının altına kadar götürüyor, oradan bize gök çukur yaylasına giden patikayı gösteriyor.

namaras-org-yaylanin-yollariDSC00933

Önümüzde dimdik duran taş ve çakıl yığınından oluşan upuzun tepeye tırmanıyoruz. Göç yolu döne döne gidiyor. Arkamızda Tomsubaşı tepesi bir lök gibi oturuyor Alidürbe alanının üzerinde. Batıda Alavada dağı tükenmekte olan ardıç ağaçlarıyla hüzünlü duruyor Alidürbe alanının üstünde. Kuzey yanımızda eğri kar tepesi, karlı yamaçlarıyla sanki geçişimizi onaylarcasına heybetli duruyor üstümüzde. Tomsubaşı tepesinin hemen ardında ise Ahmetler köyünün say yatak ve bozlağan yaylaları bulunmaktadır.

namaras-org-yaylanin-yollariDSC00981

Şırlavık Yaylasında yılların anılarıyla yaşıyor koca Pantır.”Ne kavgalar ettik bu dağlar taşlar için, şu gördüğün dağlar her gün mavzer sesiyle yankılanırdı. Nice keçi sürüleri heba oldu bu yayla kavgalarında” diyerek ah çekip dertleniyor. Pantır 80 yaşında, gözleri çakmak gibi, dimdik duruyor ve “bu dağların havasından Alı, bu hava insanı gocatmaz” diyor. Ahmetler köylüleri ile Çimi köylüleri beklide yüzlerce yıldır kavga ediyorlar toros yaylaları için. Hem kavga etmişler, hemde yüzyıllardır aynı yaylalarda yaylamışlar. Zobu,Höke Yusuf’un Memed Ali,Yirik Çavuş,Adı Güzel,Pantır,Zobunun Osman koç,Musa Çavuş,Deli Hacı,İbiş ve Kara Aptullah’ın  çarık izleri hiç silinmemiş orta toroslardan,ketirlerden,koyaklardan.Ahmetler Yörükleri göçerliklerini  toroslarda tüm zorluklara karşın sürdürmeye devam ediyor.

namaras-org-yaylanin-yollariDSC01022

Ahmetler, Afşar Boyundan olan, orta Asya’dan bugüne adı hiç değişmeyen bir Yörük cemaati adıdır. (1).1220 yılında,Alaattin Keykubat ,Alaiye’yi almadan önce,Karaman oğullarına bağlı olarak,Karaman,Hadim,Ermenek,Bozkır taraflarında yaşayan,zaman zaman Toroslara yaylağa çıkan ve  Toros yaylalarını iyi bilen Yörükan Türkmenlerinden bir cemaat..Alaattin Keykubat Alanya’yı alınca Torosların Akdenize bakan yüzüne,Afşar Boyuna bağlı (Karaman) cemaatler akın akın inmeye başlıyorlar.(2) Ahmetler cemaati de bunlardan birisi ve ilk önce Alidürbe’de ve AlidürbeAkdağda yaylıyorlar, sonrasında da gelip şimdiki köylerini yurt tutuyorlar.(3)1471 yılından  sonra Ahmetler köyü,Alaiye kalesi askerleri için tımar olarak veriliyor ve Alaiye Livasına bağlı Döngü(Çöngere) nahiyesine bağlanıyor.(4)İşte o zamandan günümüze Alidürbe Kuyu ve Alidürbe Akdağ yaylalarına yaylağa çıkıyor Ahmetler Yörükleri ve de o günden bugüne Çimi köylüleri ile ikisinin yayla sorunları hep olagelmiş.Alidürbe yaylalarında Çimi köylülerine hiç rastlamadık,Çimi köylüleriyle de konuşmak tanışmak isterdik.

namaras-org-yaylanin-yollariDSC01058

Orta Toroslarda Batı Taş elinden başlayarak tüm Taş eli platosunda her taraf yayla. Uçsuz bucaksız vadiler, bitmez tükenmez sıradağlar ve derin koyaklar bulunmaktadır. Buna karşın, Yörüklerin yayla kavgaları hiç bitmemiş, hiç bölüşememişler Toros’ları.

Şırlavık yaylasının karşısındaki patika yoldan dolana dolana çıkıyoruz. Çıkıyoruz ama bu tepe bitti derken yeni bir tepe çıkıyor karşımıza.

namaras-org-yaylanin-yollariDSC01125

Tepenin başına çıkınca mola veriyoruz. Gülseren, Hüseyin, Numan ve Ömer ile birlikte beş kişiyiz. Yükleri eşit paylaşmaya çalıştık ama yinede Hüseyin, benim sırt çantası ile Numan’ın sırt çantasını bir süre taşıyarak test ediyor. Hüseyin, grubumuzun neşe kaynağıdır. Her mola yerinde her tepe çıkışımızda değişik espriler bularak ortamımızı sürekli neşeli tutuyor. Tepeden yeşil otlarla kaplı üzerinde otlayan bir oğlak sürüsü olan yeni bir koyağa iniyoruz. Oğlağın çobanı 12-13 yaşlarında bir çocuk. Çağırıyoruz. Önce tedirginlikle bizi inceliyor. Gülseren’e bakıyor. Aramızda bir kadının olması onu biraz rahatlatıyor. Biraz çekingen bir tavırla yanımıza yaklaşıyor. Hüseyin, öğretmen olmanın deneyimiyle çocuğa sorular soruyor, onu rahatlatıyor. Ramazan yanımıza gelip, biraz rahatlayınca ve sırt çantalarımızı, batonlarımızı iyice inceledikten sonra, Bana dönerek “Amca, siz terörist misiniz, maden arayıcısı mısınız?”diye soruyor. Hepimiz gülüyoruz. Dağcı olduğumuzu ve isimlerimizi ve de nereli olduğumuzu, bize yolu, Pantırın tarif ettiğini anlatınca, Ramazan rahatlıyor.”Bende Pantırın Alı’nın oğlak çobanıyım” diyor gülerek.1800 metre rakımındayız. Toros güneşi kara kırmızı yakmış Ramazanın yanaklarını, elinde çoban sopası, başında eğri duran şapkasının altından bakan yeşil gözleri ışıl ışıl.

namaras-org-yaylanin-yollariDSC01203

Ramazan önümüze geçiyor.”Ben sizi obaya götüreyim. Yoksa obanın köpekleri sizi parçalar” diyor. Ramazan bize yardım etmeye çok hevesli. Durmadan gülüyor ve gülmek yanmış yüzüne o kadar çok yakışıyor ki, Akdağ da ve ıssız Toroslar da, bu dağların sahibi sanırsınız onu.

namaras-org-yaylanin-yollariDSC01266

Ramazan önde, ben arkasında birkaç tepe daha inip çıkarak yürüyoruz. Gülseren, Numan, Hüseyin ve Ömer epeyce arkada kalıyorlar. Obanın göründüğü tepede mola veriyoruz. Ramazan sohbet etmeyi seviyor. Belikli çoktandır bu dağlara gelip giden olmamış.”Amca bunların başkanı sen misin? ” diye soruyor bana. Evet diyorum.”Zaten belli, sen olmasan, bunlar bu dağlarda yiter gider” diyor gülerek. Bende gülüyorum. Hep birlikte Ramazan’ın obasına varıyoruz, Katırcı ini yaylasına. Oba, sırtını kocaman bir kayaya dayayarak taşlarla yapılmış, üzeri kıl çadırla örtülü derme çatma bir barınaktan oluşmuş tek bi Yörük evi. Ne yol geliyor, ne telefon çekiyor, ne televizyon, radyo çekiyor ve suyu da yok. Bir taşın üzerine kar kuyusundan kesip getirdikleri büyükçe bir kar parçasını koymuşlar ve kar parçasının önünde damlayan su birikiyor. Biriken suyu içiyorlar. Obada 92 yaşında Emine teyze, kız torunu, erkek torunu Ramazan ve oğlu Süleyman ve eşi bir oba olarak, tek başlarına yaşıyorlar torosların ıssız bir koyağında. Emine teyze ile kız torunu sürekli evin yanındalar, oğlu Süleyman’la, onun eşi sürüyü güdüyorlar, Ramazanda Pantıroğlu Ali’nin aylıklı oğlak çobanı.

namaras-org-yaylanin-yollariDSC01304

Emine teyze ve torunu bize su veriyorlar. Büyükçe bir leğende yoğurtla karı karıştırıp,’yorgunluğunuzu alır’ diyerek bize yoğurtlu karlama ikram ediyorlar. Bizi ağırlamak için heyecanlı bir telaşları var. Candan insanlar. Misafir gelmesinin telaşı ve mutluluğu var yüzlerinde. Durmadan konuşmak istiyorlar. Emine teyzenin yüzündeki çizgilerde tüm orta torosların sarplığını, geçit vermezliğini, sığınana kucak açışını ve sığınanı saklama sıcaklığını görüyoruz. Manavgat’ın Gençler köyünden Emine teyzeye hoşça kal deyip, Yörük yaşamının son insanlarını geride bırakarak yolumuza devam ediyoruz. Akşama epeyce yol almamız gerekiyor. Ramazan bize yolu göstermek istiyor.’Size yolu göstermez isem kaybolursunuz’ diyor. Önümüze düşüyor. Ablası da sırtına bidonları alarak bizimle geliyor. Bizim gideceğimiz yönde, yaya olarak bir saatlik mesafede çeşme varmış, oradan su getirecek.

namaras-org-yaylanin-yollariDSC01327

Çandır sırtının yamacından, ince belirli belirsiz bir keçi yolundan yürüyoruz. Biraz yürüdükten sonra, yine büyük kayaların arasına gizlenmiş, kar koyağı denen yerin ağzında, tek bir evden oluşan bir oba daha görüyoruz. Ramazan:”burası Memed amcamın obası” diyor. Taş evin kapısında çul asılı yani evde kimse yok, ev sahipleri dağlara keçilerini gütmeye gitmişler. Daha yolumuz çok mu Ramazan? Diyorum.”Ihı şu dağı aşacağız, sonra bir daha dolanacağız amma ben göstermezsem bulamazsınız” diyor. Ramazan, rehberlik yapıyor olmaktan çok mutlu.

namaras-org-yaylanin-yollariDSC01452

Bir saat yürüdükten sonra, Ramazanın ablasının su doldurup götüreceği çeşmenin önünde mola veriyoruz. Soğuk yayla suyunu kana kana içiyoruz. Burası keklik muarı. Çeşme bir dağın yamacına otların arasına gizlenmiş, Ramazan olmasa beklide görmeden geçip gideceğiz. Çeşmeden sonra ıssız dağın yamacında 2000’ li rakımda yürüyoruz. Dört saat yürüdükten sonra akşam kalacağımız obayı uzaktan görünce, bizde seviniyoruz, Ramazan’da. Ramazan obayı eliyle göstererek :”Ben olmasam kesinlikle bulamazdınız, işte Gök çukur yaylası orası” diyor. Obada 4 tane üzeri çadırlı yayla evi var. Önce çocuklar koşuşturuyor bize doğru, sonra merakla kadınlar bakıyorlar, en son erkekler çıkıyor evlerden. Yanımızda Ramazan olduğu için fazla telaşlanmıyorlar ama merakla bize bakıyorlar. İsmail’in evini soruyoruz. Kayaların dibindeki evden bir adam çıkıyor “İsmail benim, buyurun” diyor. Ona, Pantır’dan selam getirdiğimizi söylüyoruz, burada geceleyeceğimizi, kim olduğumuzu anlatıyoruz İsmail’e. Bütün oba etrafımıza toplanıyor. Önce merakla bizi dinliyorlar, sonra sorular soruyorlar. Grubumuzda Gülseren’in olması Yörükleri rahatlatıyor ve kadınlarında bizimle çabucak kaynaşmalarını sağlıyor. Gülseren’le çadırımızı evin yanındaki düzlüğe kuruyoruz. Hüseyin, Numan ve Ömer, İsmail’in boş olan yayla çadır evinde yatacaklar.

namaras-org-yaylanin-yollariDSC01539

Gök çukur yaylasında Güneş dağların arkasında kaybolup gidiyor ama ortalık daha aydınlık. Hava soğuyor, hemen polarlarımızı giyiyoruz. Yinede dışarıda oturmak bizi üşütüyor. “Eve girelim” diyor İsmail. Yemek hazırlamışlar, bolca yoğurt ve koca bir tabakta bal var soframızda. Komşularda tabaklarla yoğurt getiriyorlar. Afiyetle akşam yemeğimizi yiyoruz. İsmail Tosun, Gençler köyünden, neyi neden yaptığını bilen, bilinçli bir Yörük. Yemekten sonra çaylarımızı içerken koyu bir sohbete dalıyoruz. Yayla kavgasından bıkmış, usanmış ama yılmamış.”Buralarda, dedemin dedesi de oturmuş, daha gerisini bilemiyorum, kimseye zararımız yok, bu ıssız toroslarda keçilerimizi üç ay güdüyoruz. Komşumuz Güneycik köyünün yaylası, Güneycik köyü muhtarı, bizleri yaylaya çıkarmamak, yayladan vazgeçirmek için neler neler yaptı köylüleriyle birlikte. Bu tarafa gelen yolu ve patikayı duvarla kapattılar. Keçilerimizi kovaladılar, sürekli huzursuz ettiler. Dağ onların olsa ne geçecek ellerine bilmem, yok Ali bey, kesinlikle yaylamızdan vazgeçmeyiz, daşdır, ketirdir ama bu yayla, bizim yaylamızdır.”İsmail dertli.

namaras-org-yaylanin-yollariDSC01571

Küçücük, üzeri kıl çadırla örtülü taş evin içersinde geç vakte kadar oturuyoruz. Gök çukur yaylasında, taş evde sohbet güzel ama sabah yola gideceğiz.”Biz yatalım” diyoruz. İsmail hiç istemiyor yatmamızı, günler sonra sohbet edeceği birilerini bulmuş. Hep beraber dışarı çıkıyoruz. Gökyüzü pırıl pırıl, ama yıldızlardan gökyüzünü göremiyoruz. Hepimiz başlarımızı gökyüzüne doğru kaldırıp, saman yolunun yoğunluğunu seyre dalıyoruz. İsmail, karısı ve çocukları da seyre dalıyorlar gökyüzünü, yıldızları. Her gün yaşadıkları yerde, sanki gökyüzünde bu kadar çok yıldız olduğunu ilk kez görmüşçesine bakıyorlar.”Yıldız yorganı” diyor, İsmail’in karısı Elif. Biz çadırlarımıza girip, yıldız yorganıyla üzerimizi örterek, Gök çukur yaylasının sessiz gecesinde uyuyoruz.

namaras-org-yaylanin-yollariDSC01668

Sabah erkenden,”gün” üzerimize gelmeden kalkıyoruz, hava serin, hava pırıl pırıl. Açık havaya kahvaltımızı hazırlamış İsmail’in karısı Elif. Kahvaltı sofrası güzel ama bir tek akşam yediğimiz bal eksik, belki balı getirirler diye, hatırlatmak için:”akşam yediğimiz bal çok çok güzeldi” diyorum. Sonra, başka bir Yörük obasında öğreniyoruz ki, bal Yörüklerde, yemekten sonra sadece tatlı olarak sofraya getirilirmiş.

Çadırlarımızı toplayıp, sırt çantalarımızı hazırladıktan sonra, Morca yaylasına giden yolu İsmail’e tarif ettiriyoruz. Bütün oba bizi uğurlamak için yanımıza geliyor, hepsiyle vedalaşıp ketirleri yani taşlık vadiyi tırmanmak için aşağıya doğru inmeye başlıyoruz. Taşlık vadide yol yok, yolu kendimiz bulacağız. Ketirlerin arası, yayla çayı ve çiçeklerle dolu. Hüseyin çay toplamaya başlıyor. Yol arıyoruz, ketir(5) aralarında taşlar bıçak gibi keskin, bir süre zorlanıyoruz ama sonunda ketirden çıkıyoruz. Toroslarda, dağın kuzey yamaçlarında ki çiçekler başka, dağın güney yamaçlarındaki çiçekler başka cins. Bilmiyorum, beklide bu durum sadece toroslara özgü bile olabilir. Temmuz ayındayız, karlar dağların eteklerinde yeni erimiş. Her yan yemyeşil. Ketirler bir dolambaç gibi, birinden çıkınca tamda sonuna geldik derken yeni bir ketir labirentine giriyorsunuz.

namaras-org-yaylanin-yollariDSC01703

Morca yaylasına giden patikayı gören yere çıkınca tek bir ardıç ağacını görüyoruz zirvede.2100 metre rakımında, Ardıç ağacının koyu gölgesinde dağların koyaklarının bizleri büyüleyen görüntüsüne dalıp dinleniyoruz bir süre. Önümüzde irili ufaklı yığınla tepeler var. Çok uzaklarda bir dağın çarşaklarını görüyoruz ve buranın altında Morca yaylasının olacağını tahmin ediyoruz. Gökçukur ile morca yaylası arasında hiç su yok, sadece, kar çukurlarını bulup kar çıkarmanız gerekiyor. Onun için sularımızı dikkatli içiyoruz.

Sabah saat 08 de yola koyulduk ve öğleden sonra saat 13 de bir keçi sürüsü gördük. Çobana uzaktan seslendik. Çoban yanımıza geldi ve hemen önümüzdeki tepenin arkasında morca yaylası olduğunu söyledi. Tepeyi aşınca yayla evlerini ve birde dağın kuzey yamacına yatmış gülümseyerek bizi bekleyen karları gördük. Ama karlarla aramızda derin bir koyak durmaktaydı. Bir yanda koyağı inip çıkmanın zorluğu vardı ama bir yanda da boş su şişelerimiz. Bir kar yığınlarına baktık. Birde koyağa. Adımlarımız biraz daha açıldı. Keyfimize diyecek yoktu. Numan ile Gülseren kocaman bir karın önünü açarak su birikmesini sağladılar. Küçük bir şişe pekmezimiz vardı sırt çantamızda. Numan pekmezi çıkararak birkaç su şişesine böldü ve içlerini kar ile doldurdu.2200 metre rakımında, bu kadar yürüyüşten sonra karlı pekmez içmenin verdiği zevki ve tadı anlatmak çok zor. Karların üzerine uzanıp yatıyoruz. Hepimiz mutluyuz. Ömer, köylünün birisine sesleniyor. Hüseyin, elleriyle kar sıyırıp yemekte. Gülseren, şapkasına kar doldurup başına geçiriyor. Numan ise pekmezli karlamaya doyamıyor.

Morca yaylası, Akseki’nin Erteşe köylülerinin yaylağı. Akdağın kuzey yüzünde, uzunca bir çarşağın ortasındaki mor kayalıkların altında. Erişilmesi zor bir yayla. Keçi sürüleri için uygun bir ortama sahip. Hem kovanlar, hemde keçi, koyun sürüleri için ayı ve kurt saldırısı tehlikesi çok fazla. Onun için Yörükler sürüleri yalnız bırakmıyorlar. Arılarını’ da geceleri bekliyorlar. Bizim gelişimizi gören Yörükler, uzaktan bir süre bize bakıp, durumu anlamaya çalışıyorlar. Sonra bir tanesi yanımıza geliyor. Kim olduğumuzu anlatınca rahatlıyor. Su istiyoruz. Buralarda kaynak suyu yok. Derin su kuyular açmışlar. Bazen Eylül ayının ortalarına doğru kuyu sularının kurtlandığı oluyormuş. Morcalı,”arkadaşlar, madem dağcıymışsınız, gelin eve gidelim, yoğurt, bal ne varsa yemek yiyelim” diye bizi evine davet ediyor. Bizim sadece suya ihtiyacımız var. Onun için sadece su istiyoruz. Morcalı gidiyor ve oğluyla bize bir bidon kuyu suyu gönderiyor. Suyu, şişelerimize dolduruyoruz. Morca yaylası, sarp dağların hemen yamacında dağ yamaçlarından hiç kar’ın ve de yaban keçilerinin eksik olmadığı, kartal yuvası görünümünde bir yayla. Geceleri gökyüzünün gerçek rengini, yıldızların ahengini görebilmek ve yıldız yorganının altında tatlı, derin bir uyku uyuyabilmek için, ya gök çukurda ya da morca yaylasında gecelemek gerekiyor.

namaras-org-yaylanin-yollariDSC01712

Morca yaylasından bir süre yürüdükten sonra önümüze eşiz bir vadi çıkıyor. Ardıç ağaçlarının korumasında eşiz bir sedir ormanı görüyoruz aşağılarda. Bir kaç asırlık sedirlerden oluşan bir orman. Doğuya doğru Sedir ormanlarının ortasındaki geniş, çıplak bir tepede Ağbelen yaylasını görüyoruz. Ağbelen, Gündoğmuş’ un Güney yaka köyünün yaylası. Ağbelen yaylasını teğet geçip, dev sedir(katran)ağaçlarının içinden geçerek Katran ağaçlarının arasında tahtadan yapılmış evleriyle Salamut yaylası çıkıyor karşımıza. Salamut yaylasının girişindeki, şarıl şarıl akan çeşmenin önüne sırt çantalarımızı indirip, buz gibi sedir kokulu Salamut suyu ile serinliyoruz. Burada bir süre dinlendikten sonra, akşam konaklayacağımız Çatma alanına doğru yola çıkıyoruz. Artık 1600-1700 metre rakımlarındayız. Her dönemeçte karşılaştığımız dev sedir ağaçları bizleri büyülüyor.

Saat akşam 19.00 da Çatma alanının yukarısındaki Uşak muarının başında mola veriyoruz. Katran ağaçlarının altındaki çeşmesinden şırıl şırıl akıyor uşak muarı. Burası çatma alanını kuşbakışı gören eşiz manzaraya sahip bir yer. Burada bir çay demleyip arkasından Hüseyin’in yayla çaylı, ısırganlı bulgur pilavını yiyiyoruz. Acaba, uşak muarının yanında yatsak mı diye düşünüyoruz, çünkü çatma alanında su yok. Uşak muarının çevresinde çadır kurabileceğimiz bir ortamda yok. Su şişelerimizi doldurup, çatma alanına doğru iniyoruz. Çatma alanı, çok büyük bir alan, Yamaçlarının birkaç asırlık sedir ormanlarıyla kaplı olduğu dağların arasında yemyeşil bir vadidir. Yemyeşil otlarında Fatma Ananın koyun sürüsü otluyor.

namaras-org-yaylanin-yollariDSC01792

Ömer koyunları görünce duygulanıyor. Buralarda çocukken çok koyun gütmüş. Artık Ömer’in çocukluğunun geçtiği dağlardayız. Ömer durmadan anlatmak anlatmak istiyor. Her taşta, her ağaçta her tepede anıları var. Güneş indi inecek, hava kararmadan çadırlarımızı kurup, odun toplamalıyız. Hüseyin, Gülseren ve ben çadırları kuruyoruz. Numan ile Ömer odun toplamaya gidiyorlar. Kurumuş katran kütüklerini yuvarlayarak getiriyorlar. Kayalığın önüne taşların arasına ateşimizi yakıyoruz. Fersin köyünden, Kır Veli’nin kızı Fatma ana, hem koyunlarını otlatıyor, hem de bizimle sohbet ediyor. Bu yaylalarda sürekli konuşacak birilerini bulmak zor. Onun için Fatma ana durmadan Gülseren’e sorular soruyor. Ateşimiz görünce çatma alanında kovanlarını bekleyen Mehmet Keleş yanımıza geliyor. Burası Manavul (Pınarbaşı) köyünün yaylası, çok güzel bir kamp alanı. Havası güzel, her yan sedir, ardıçve şimşir ormanı. Ateşimiz kömürleşiyor. Sucuklarımızı çaltı ormanından kestiğimiz şişlere diziyoruz. Numan pişiriyor. Aramızda en usta mangal yapan Numan var. Fatma Ana ve Mehmet Keleş’le birlikte akşam yemeğimizi yiyoruz. Kömürde demlediğimiz çayları içerken yine koyu bir sohbete dalıyoruz. Mehmet Keleş’in gece karanlığında gözleri sürekli kovanlarında.”Gece ayı’lar gelip kovanlardaki balı yiyorlar” diyor. Ömer,”Ben ateşin başına develik, çalba dalları serip açık havada yatacağım” diyor. Fatma Ana, keçesiyle koyunlarının başında yatıyor.”Korkmuyor musun?” diyor Gülseren.”Niye, korkayım ki” diyerek gece karanlığında, otların hışırtısıyla, koyunların arasında kaybolup gidiyor Fatma ana.

Sabah, Fatma ananın sesiyle Çadırlarımızdan çıktık.”Yola gidecek insan erken kalkar, kalkın ısıcak çökmeden evlek boğazını tutun” diyerek çadırlarımızı sallayıp bizi uyandırdı. Fatma ana, sıcacık, saf, tertemiz, hiç bozulmamış, her davranışı içten.

Ateşi canlandırıp, kahvaltımızı yapıyoruz. Güneş Çatma alanına inmeden çadırlarımızı toplayıp, sırt çantalarımızı alarak evlek boğazına doğru tırmanıyoruz. Evlek boğazı Belki de toroslar da Şimşir ağacının en çok olduğu boğaz. Her şimşir ağacı bir anıt ağaç, hemde birkaç asırlık. Dev Şimşir ve ardıç ağaçlarının arasında tırmanıyoruz, sol tarafımızda Gedefi dağı, sağ tarafımızda Aktop dağı. Üç saat tırmandıktan sonra evlek boğazına çıkmadan hemen aşağıda Gedefi dağının eteğinde bir çeşme görüyoruz. Çeşmenin suyundan hem kana kana içiyoruz, hem de su şişelerimizi dolduruyoruz. Çeşmenin suyu buz gibi, soğuk mu, soğuk.  Burada bir süre dinleniyoruz. Artık geldiğimiz dağlar belli belirsiz görünüyor. Buralarda toroslar iç içe geçmiş durumda. Çeşmeden sonra tam evlek boğazının çatma alanına bakan yüzünde bir oba görüyoruz. Gedefi dağının kayalıklarının gölgesinde bir keçi sürüsü yatıyor. Obanın önünde bir Yörük kadını lor kaynatıyor. Biraz ileride de bir kadınla bir erkek keçileri kırkıyor. Selam veriyoruz ve kimin yaylası olduğunu soruyoruz. Yayla evinin içerisinden eli değnekli bir adam çıkıyor.”Kimi soruyorsunuz, hele hoş geldiniz, siz nerden gelip nereye gidersiniz” diyerek önce bizi sorguluyor. Dağcı olduğumuzu anlatıyoruz, Ömer”ben Ahmetlerden Musa çavuşun oğluyum” diyor.”Bana fersinden Kendirli (Ahmet Özkaynak) derler, buyurun oturun hele, Avrat koş çay koy ocağa, ama önce bir soğuk ayran yapıp getir uşaklar serinlesinler” diyor.”Sadece ayran içip gidelim, yolumuz uzun diyoruz.” “Olmaz” diyor Kendirli.”ben size çay içirip yemek yedirtmeden buradan göndermem” diyor. Oturuyoruz, Durmadan sorular soruyor Kendirli. Bolca taze keçi peyniri, yoğurt ve çay geliyor. Yemek yerken, Kendirli ”yahu şu yaylalara ne zamandır gelip gidende yok, adam yüzüne hasiret kaldık, sizinle iki laf etmeden bırakacağımı mı sandınız” diyor gülerek.

namaras-org-yaylanin-yollariDSC01805

Evlek boğazına çıkınca yine torosların şaşırtan, uçsuz bucaksız, derin vadilerinden biri uzanıyor önümüzde. Burası ünlü Geyran yaylası. Dolana dolana iniyoruz, Geyran yaylasının en yukarıda ki büyük alana. Alanın yamaçlarında yayla evleri var. Yürüyoruz ama bitmek tükenmek bilmiyor büyük alan. Büyük alandan, Bülüç alanına aşıp, bülüç alanının sonundaki Goca olukta mola veriyoruz. Saat 17.00.Üçüncü gün burada konaklayacağız. Artık 1500 metre rakımına indik. Goca oluğun suyu buz gibi. Hava serin. Suya başımızı sokuyoruz ama su o kadar soğuk ki, suyun altında saçlarımızı yıkamak çok zor, ama yinede saçlarımızı sabunlayarak yıkıyoruz. Ayaklarımızı buz gibi soğuk suyun içerisinde tutabildiğimiz kadar tutuyoruz. Rahatlıyoruz ve goca oluğun arkasındaki salkım söğütlerin altına koyu gölgeye uzanıyoruz. Hemen yorgunluğumuzu alıyor geyran yaylasının havası ve goca oluğun soğuk suyu.  Günün akşamında Geyran yaylasında yatacağız.

Üçüncü günün akşamında Geyran yaylasında yatacağız. Çadırlarımızı salkım söğütlerin arasına kuruyoruz. Her yan otlarla kaplı. Çadırlarımızın altı sanki pamuk serilmiş gibi. Hemen önümüzde goca oluk şırıl şırıl akıyor. Aşağılarda da Geyran yaylasının üçüncü ve en büyük alanı kızıl alan uzanıyor. Gün batımında, katran ve ardıç ormanlarının arasından ufka doğru kıvrılarak akan bir görüntüsü var kızıl alanın. Goca oluğun bulunduğu yer 1350 metre rakımında. Akşam gün inerken hava soğumaya başlıyor. Yine odun toplamaya başlıyoruz. Geyran yaylası Akseki’nin yedi köyünün ortak çıktıkları bir yayla. Mahmutlar, Sadıklar, Taşlıca(Kilissalı ya da Geysi),Cemeller.

Goca oluğun yukarısında çukur obada Mahmutlar köyünden Nebi Özdemir yaylıyor. Nebi’nin bir keçi sürüsü var. Kızları Ayşenur ile Nurgül, bize keçi peyniri, yoğurt ve çadırlarının yanında besledikleri tavuklarının yumurtalarını getiriyorlar. Akşam sadece yoğurdu ve kalan son yiyeceklerimizi yiyoruz. Peynir ile yumurtayı sabah kahvaltısına bırakıyoruz.

Gece hava serin oluyor Geyran yaylasında. Dingin gökyüzündeki Elif teyzenin ışıl ışıl yıldız yorganını üzerimize çekerek derin bir uykuya dalıyoruz. Çok güzel uyuyoruz. Sabah erkenden dinlenmiş olarak uyanıyoruz. Akşamdan kalan ateşimizi hareketlendirip, keçi peynirini tavaya koyup kömürlerin üzerine koyuyoruz. Kömürde, taze keçi peyniri yavaş yavaş eriyerek pişiyor. Peynirimiz iyice pişince üzerine yayla yumurtalarını kırıyoruz. Geyran yaylasında bundan daha güçlü ve lezzetli bir başka kahvaltı olamazdı.

Kahvaltı sonrası yavaş yavaş toparlanıyoruz, ama Hüseyin boş durmuyor, Numan ve beni ıslatmaya çalışıyor. Numan’la birlikte, Hüseyin’i tutuyoruz ve kaldırıp boylu boyunca Goca oluğun soğuk sularının dolu olduğu afur’un içine yatırıyoruz. Hüseyin, ohhh çekerek çıkıyor afur’un içinden.(6)”Benim bütün amacım, beni suya yatırmanızı sağlamaktı, çok rahatladım” diyor. Hep birlikte gülüyoruz.78 km yürüyerek alidürbeden Geyrana trans yapmanın mutluluğuyla burada noktalıyoruz yolculuğumuzu. Toros Dağlarının koyakları, vadileri bilinmezlikle dolu. Her koyak, her vadi keşfedilmeyi bekliyor.

Katılanlar:(Gülseren Çetin-Hüseyin çetin-Numan Gündüz-Ömer Güngör-Ali Çetin)

Temmuz 2011

ALİ ÇETİN

sinanalicetin@yahoo.com

namaras.org

DSC00901DSC00887DSC00886

Dip not:1)Cevdet Türkay(oymak. Aşiretler ve cemaatler)

2)İbn Bibi (Selçukname)

3)Yazıcı zade Ali(Tevarih-i al-i Selçuk)

4)İbrahim Hakkı Konyalı

5)Ketir: Keskin ve sivri taşlardan, orman gibi oluşmuş kayalıklara denir.

6)Afur: keçi ve koyun sürülerinin su içebilmesi için ağaçtan ya da betondan yapılmış dar küçük, uzunca havuzlar.

Posted in Gezi Yazıları, Trekking Yazıları, Yazılar0 Comments

SURİYE ÜLKESİNDE ŞAM ŞEHRİNDE -4. Kısım

SURİYE ÜLKESİNDE ŞAM ŞEHRİNDE -4. Kısım

namaras_ali_cetin_suriye_059

Her sabah olduğu gibi Meral teyze ile bin bir çeşit yiyecek dolu kahvaltımızı yapıyoruz. Hava sabahları biraz bulutlu oluyor ve de serin. Ama öğlene doğru ısınıyor. Yani, çöl iklimi. Meral teyze bizi her sabahki güler yüzü ve tatlı diliyle Behice ve eşi Abdurrahman’a teslim ediyor. Çok yere götürmeleri için birkaç kez uyarıyor.

Çok az trafik ışığının olduğu, Şam’lı sürücülerin hiç trafik kuralı tanımadığı dar sokaklardan geçerek Zabadani’ye doğru gidiyoruz. Ömer’de tam bir Suriye sürücüsü oldu. Kolayca adapte oluverdi kuralsız ortama. Kural tanımama duygusu zaten içersinde varmış Ömer’in, diyoruz.

Zabadani’ye varmadan önce 2400 rakımındaki Monta Rosa (pembe tepe) ya çıkıyoruz. Burada, Suriye’de çok az olan turistik otellerden bir tane var. Tepenin üzerine yapılmış, kışın buraya çok kar yağdığı için yer bulmakta zor oluyormuş. Yazında serin olduğu için hem Suudi Arapların, hemde Suriyelilerin akın ettiği bir yer. Monta Rosa’nın çok güzel manzarası var. Burası, bölgenin en yüksek yerlerinden birisi. Şam’a 40 km.uzaklıkta. Tepeden bakınca, aşağılarda ovanın tam ortasında küçük ama yeşil Zerizer gölünün harika bir görüntüsü var. Zerizer gölünü korumaya almışlar. Suriye’de bu türden yerler Çok değerli.

Monta Rosa’dan sonra meyve ve sebze bahçelerinin arasından Zabadani’ye doğru iniyoruz. Yol kenarlarında elma, armut, lahana, marul satan köylüleri görüyoruz. Bu bölgede dünyanın en sulu elması, dünyanın en meşhur Şam kaysısı ve en güzel kirazının yetiştiğini söylüyorlar.

Zabadani, kaynak suları bol olan, etrafı dağlarla çevrili, serin bir vadi. Şam zenginlerinin ve Suudi Arapların yazlık yeri. Burası lüks villaların çok olduğu bir yer. Yaz aylarında Avrupa’ya gitmeyen zengin Suudi Araplar Zabadani’ye geliyorlar. Suudiler için çöllerde çadırlar kurularak deve güreşleri ve şahin avcılığı yaptırılıyor. Suudiler Şam’lı kızlarla çok evlilik yapıyorlarmış. Evlilikte mehil parası yüksek tutuluyormuş ve o nedenle Suudi erkeklerle evlenip ayrılan çokca zengin olan kadın varmış Şam’da. Yani evlilikten önce kadın, evleneceği erkekle, ileride ayrılması durumunda alacağı para miktarında pazarlık ediyor ve bu antlaşma şahitler huzurunda yasal nitelik kazanıyor. Eğer erkek eşinden boşanmak isterse o zaman bu parayı tamamı tamamına ödemek zorunda. Suriye’de kadınlar daha çok erkeğine nasıl davranması konusunda ailede eğitilerek yetiştiriliyor. Suriye’de ‘Şam’dan kız al, hayatını yaşa’ deyimi atasözü olmuş. Erkek akşam eve gelince mutlaka kadın kapıda süslenerek karşılıyormuş. Eğer ki erkeğin canı sıkkın, morali bozuksa, kadın, kocasının moralini düzeltmek için her şeyi yapıyor, en sonunda teybe bir müzik koyup dans ederek moral düzeltme seansını tamamlıyor.
namaras_ali_cetin_suriye_059
Zebadani’nin lüks villalarının arasından yukarılara doğru tırmanıyoruz. Villalar ya taştan yapılmış ya da taş kaplama. Taş işçiliği bir sanat olmuş burada. Yukarıya Bludan köyüne çıkıyoruz. Bludan’dan, Zabadani’nin ve Lübnan, Ürdün sınırındaki dağların eşsiz bir görünümü var. Bludan köyü artık zengin Şamlıların ve zengin Suudilerin köyü olmuş. Bludan köyünün içendeki, dünyanın en derin, en geniş el yapımı mağarasını geziyoruz. Buradaki dağdan eskiden oyularak kum çıkarılıyormuş. Kum ocağının sahibi Musa adında Hıristiyan bir köylü.2006 yılında Musa’nın oğlu devlete müracaat ederek, bu dağın altını köylülerle birlikte kazarak Turistik bir mağara ortaya çıkarıyor. Mağaranın içerisinde, çay bahçeleri, lokanta, göletler ve akan dereler yapmışlar. İçeride sobalarda yanıyor. Görülmeye değer bir ortam yaratmışlar köylüler.Zebadani’den Bedevilerin tek telli müzik aleti olan Rebabe isimli çalgısını alıyoruz.

Zebadani’den dönerken Şam’a başka bir yoldan geliyoruz. Etrafı çıplak ve boz dağlarla duvar gibi örülmüş derin bir vadiden, köylerin içinden geçerek Feije köyüne geliyoruz. Feije köyünün tam ortasından, derenin içinden bir kaynak suyu çkıyor. Buradan eskilerde Ünlü Barada nehri akarmış. Barada nehri Feije kaynağını da alarak Şam şehrinin içinden geçerken yedi kola ayrılarak hem Şam’ın içme suyu olarak kullanılır, hemde Şam’ın bağlarını, bahçelerini sularmış. Bu gün artık Barada nehrinin Şam’ın içinden akan kollarının yatakları kuru birer dere olarak kalmışlar.

Feije kaynağının hemen kenarında güzel bir lokantaya oturuyoruz. Behice ve eşi Abdurrahman hemen değişik, Şam’a özgü tatları olan yemekleri söylüyorlar. Yemekten önce yine kuru yemişler geliyor. Lokantada oturan hemen herkes nargilesini tüttürüyor. En bol olan kavrulmuş karpuz çekirdeği. Abdurrahman nargilesini tüttürürken, bizde yemek öncesi çekirdek yiyerek oyalanıyoruz. Feije kaynağının 80 km. çevresine yerleşim yasaklanmış. O nedenle tepeler tellerle çevrili ve boş. Abdurrahman,’Feije suyunun Yapılan bütün tahlillerinde hiçbir mikroba rastlanmadığını ve bu durumun Japon’ların da dikkatini çektiğini, o nedenle Japonlar, Feije kaynağından su alarak Japonya’da tahlil yaptırdıklarını’ söyledi. Feije suyu evlerde içme suyu olarak halen rahatça kullanılmaktadır.

Yine Muhajirin semtindeki Meral teyzenin evinde sabah kahvaltımızı yapıyoruz. Meral teyze oruç tutuyor ama sabah bize kahvaltı hazırlıyor, biz kahvaltı yaparken bizimle birlikte masada oturuyor sohbet ediyor. Bugün bizi Basil ve eşi Hele Şam dışına gezmeye götürecekler.

Şam’dan 54 km. sonra Maalula kasabasına varıyoruz. Maalula çok eski bir Arami köyü. Hz. İsa’nın dili olan Aramicenin halen konuşulduğu bir kasaba. Burada da Hıristiyan halk ile Müslüman halk birlikte yaşıyorlar. Hem kilise, hem cami var. Suriye de hoş görünün en güzeli yaşanmaktadır. Zaten kimlik kartlarında din hanesi bulunmamaktadır. Yani Türkiye de olduğu gibi insanların kimlik kartlarına bakarak hangi dinden olduklarını öğrenemiyorsunuz.

Maalula kasabası Hıristiyanlar açısından kutsal bir yer. Burada ünlü Marta Takla kilisesini mutlaka görmek gerekir. Marta Takla Anadolulu bir Bayan, Konya’dan kaçarak Kıbrıs üzerinden Suriye ülkesine geliyor. Maalula köyünün yakınındaki dağın önüne gelince, takipçileri düşmanlardan kurtulamıyor ve bu dağ yarılarak Marta Takla’nın geçmesini ve takipçilerden kurtulmasını sağlıyor. Marta Takla burada yaşıyor ve burada ölüyor. Maalula’nın en tepesindeki bir başka tarihi taş kiliseye çıkıyoruz. Bu kilise Malula’ya hâkim bir yerde. Kilisede Şarapta yapılıyor. Bu Şaraplardan bize de ikram ediyorlar, Ömer ile şarabın tadına bakıyoruz.

Maalula’dan sonra Basil bizi Sednaya Köyüne götürüyor. Sednaya oldukça büyük bir köy. Her yerde olduğu gibi burada da camiler ve kiliseler yan yana. M.S. 100.yılında yapılmış büyükçe tarihi bir kiliseyi geziyoruz. Burası hem kilise olarak, hemde yetimhane olarak kullanılıyor. Kiliseyi tam olarak gezmek zor. Sednaya köyünü de geziyoruz. Burası, Şirin bir Suriye kasabası. Hava biraz soğuk, Sednaya’da oldukça yüksekte bir yer. Kilisenin duvarının önünde arabalarımızı park ettiğimiz yerde, Hele’nin yaptığı börekleri afiyetle yiyoruz. Buradan çok yükseklere doğru tırmanıyoruz. Bölgenin en yüksek tepesi ve her yere hâkim. Zirvede, tamamen taştan yapılmış Şiro-Bim kilisesi var. M.S. 300 yılında yapılmış Ermeni Ortodoks kilisesinin kalıntılarını ve onun yerine yapılan taş kiliseyi geziyoruz. Kilisenin papazları bize lokum ikram ediyorlar.

namaras_ali_cetin_suriye_059

Maalula’yı,Sednaya kasabasını ve Şiro-Bim Kilisesini görmek hem Suriye deki tarihi tanımak hemde kültürel mozaiği görüp anlamak açısından oldukça önemli. Suriye tarihen insanlığın en önemli gelişim alanlarının başında gelen bir coğrafya.Şam’ı gezmek,tanımak demek ,insanlığın gelişim tarihini tanımak demektir.

Şam şehrinde mutlu olduk,Meral teyze ,Mejdi,Basil,Behice,Hele,Abdurrahman ve küçük Ayla bize dost oldular,rehber oldular,kardeş oldular.Meral teyze bize ‘Ehlen ve Sehlen’ diyerek kapısını açtı ve’ Beyti Beytak’ deyip sıcacık kalbiyle bizi kucaklayarak misafir etti.Sekiz gün doyumsuz bir Şam gezisinden sonra yine kara yoluyla Halep’e doğru hareket ettik.Karayoluyla gitmek bize Suriye Ülkesini hem sosyal,hemde coğrafi açıdan bir bütün olarak daha iyi tanımamızı sağladı.Sabah herkesle vedalaştıktan sonra Mejdi ve eşi Reşa bizi Şam çıkışına kadar geçirdiler.

Hama ve Humms üzerinden Halep’e geldik.Halep’te,Aziziye semtinde Mandolon motelin kapısında otel sahibi Mejdi’nin dostu Gorg Mubayed bizi karşıladı.Mandolon Motel içi,eski Halep’i size görüntüsüyle hemen anlatıveriyor.Taş yapısı,mimarisi,masif donanımı bir bütün olarak gerçekten görülmeye de,konaklama yada değer bir motel .Halep ayrı bir tarih.Taş döşeme sokakları,taş yapı lokantaları.bütün ihtişamıyla duran Halep kalesi,gezmekle bitiremeyeceğiniz Halep kapalı çarşısı ve Türkçe bilen ermeni esnafıyla Halep’i görmek tanımak gerekmektedir.

Suriye,Hıristiyan ve Müslümanların iç içe yaşadıkları,komşuluk yaptıkları,Her iki halkın bayramda birbirini ziyaret edebildiği ve hem Hıristiyanların,Hem Müslümanların bayram günlerinin resmi tatil olduğu bir hoşgörü ülkesidir. Suriye ülkesini tanımak bir zenginlik katacaktır yaşamınıza.

Kasım 2009

Ali ÇETİN

Posted in Gezi Yazıları0 Comments

SURİYE ÜLKESİNDE ŞAM ŞEHRİNDE -3. Kısım

SURİYE ÜLKESİNDE ŞAM ŞEHRİNDE -3. Kısım

Eski Şam’ı gezmeye devam ediyoruz. Eski Şam’ı doğudan batıya kesen Şaare el müstakim yolu yani Mithat paşa çarşısını geçerek dosdoğru gidiyoruz.’ Bu yol bizi Haniye kilisesine götürür’ diyor Mejdi. Haniye kilisesi muhteşem bir yer. Hıristiyanlığın ilk yıllarında yapılmış. Yarısı yerin altında, muhteşem bir taş yapı. Sn Paul(Savul) bu kilisede iki yıl yaşamış. Fark edilince, öldürülmek istenmiş ve büyükçe bir sepet içerisinde surlardan sarkıtılarak kaçması sağlanmış.

namaras_ali_cetin_suriye_004

Mejdi ve Eşi Reşa bizi Şam sokaklarında gezdiriyorlar. Bazen arabayla gidiyoruz ama park edecek yer bulmak oldukça zor. Ömer araba park etme ve şoförlük konusunda oldukça Şam’lı oldu. Mejdi ve ben Ömer’le gidiyoruz, Gülseren ve Filiz, Reşa’nın arabasındalar. Bir yere biz park ediyoruz. Reşa’da zorlanarak bir boşluğa giriyor ve biraz öndeki arabanın tamponuna vurarak, biraz arkadaki arabanın tamponuna vurarak iki arabayı iteleyerek kendine yer açıyor. Suriye’de, arabanıntamponuna vurmak oldukça normal bir olay.

namaras_ali_cetin_suriye_036

Şam’da sedef işçiliği çok gelişmiş. Sedef satranç takımı almak istiyoruz. Sedef pahalı. Mejdi, bizi bir çarşıya götürüyor, orada sedefle ilgili çok şey öğreniyoruz. Plastik işleme ile sedefi birbirinden ayırtmak, anlamayan için imkânsız. Sedef satranç, tavla takımı, sedef bir kutu ve sedef işlemeli ayna alıyoruz. Hepsinin pazarlığını Mejdi yapıyor ve o nedenle de çok uygun fiyatla alıyoruz. Suriye’de alışverişlerde mutlaka sıkı pazarlık etmek gerekiyor.

namaras_ali_cetin_suriye_037

Şam’dan doğuya, havaalanına doğru 15-20 km. gidiyoruz. Burada yolun iki tarafında bahçeler var. Burası Huta bölgesi. Şam’ın meyve ve sebzelerinin yetiştiği en verimli tarım alanı. Huta bölgesinde eskiden en güzel erik ve kaysı yetişen bahçeler bulunmaktaymış. Huta bahçelerini geçince Karia Şamia denen, küçük bir Şam şehrinin inşa edildiği yere geliyoruz. Eski Şam’ı aynıyla buraya inşa etmişler. Harika bir yer. Çarşısıyla, kiliseleriyle, camileriyle, kapalı çarşısıyla ve mağazalarıyla eski Şam’dayız. Lokantasına oturuyoruz. Önce tabaklarda kuru yemişler geliyor. Yemekler hazır oluncaya kadar kuruyemişle oyalanacağız. Şam usulü kebap ve yemekleri yedikten sonra Şam’ın olmazsa olmazı mırra hemen geliyor. Ömer’le, benim çok hoşumuza gidiyor mırra içmek. Gülseren’de çok seviyor. Biz her gittiğimiz yerde yeni tatlara bakmasını seviyoruz.

namaras_ali_cetin_suriye_054

Şam’a gelince Kasyun tepesine çıkıp Şam’ın gece görünüşünü seyretmeden olmaz.1200 rakımındaki Kasyun tepesine arabayla dolana dolana çıkıyoruz. Buradan Şam’ı seyretmek muhteşemdi. Kafeteryalar var ama oturmuyoruz. Şam şehri ışıl ışıldı. Bir süre buradan seyre dalıyoruz, bütün Şehir ayaklarımızın altında. Kasyun tepesinden Cezmatiye Caddesine iniyoruz. Akşamın saat 10,u.Boydan boya ışıl ışıl bir cadde. En az 500 m. Uzunluğunda ve sıra sıra tatlıcı dükkânları. Burası cıvıl cıvıldı. Geceleri Şam’ın en hareketli caddesiymiş. Behice’nin eşi Abdurrahman bize felafil denen, nohut ve bakladan, bolca baharatla karıştırılıp, sızma zeytinyağında kızartırılarak yapılan köfte alıyor. Köfteleri bir kâğıt torbaya dolduruyorlar. Ellerimizle afiyetle yiyoruz. Tadı çok hoşumuza gidiyor.  Dükkânların içi ve önü, yığınla tatlı tepsileriyle dopdoluydu. Basil, bir tatlıcıya bir şeyler söylüyor Arapça olarak ve hepimize büyükçe birer parça tatlı ikram ediyorlar. İkram o kadar çok ki, Ömer hemen para vermek istiyor ama Basil,’ikram, para almazlar’ diyor. Tatlıcıların fotoğraflarını çekiyorum. Her fotoğrafını çektiğim tatlıcı büyükçe bir parça tatlı ikram ediyor. Hayatımda en çok tatlı yediğim gün oluyor bu gün. Şam tatlı, avuami, burma, baklava ve ayaküstü küçük dükkânlarda da satılan künefe. Bütün tatlılar bol fıstıklı. Suriye’de kuru yemişin her türlüsü çok ucuz.

namaras_ali_cetin_suriye_058

Akşam, Muhajirin semtindeki eve gelince Meral teyzenin gülen yüzü ve tatlı dili ile karşılanıyoruz. Meral teyze aynı zamanda tedirgin.’Acaba biz iyi gezdirildik mi, memnun kaldık mı? Merak ediyor. Bizim her yanı gezmemizi ve Şam’a ait bütün yiyecek çeşitlerini tatmamızı istiyor.

namaras_ali_cetin_suriye_071

namaras_ali_cetin_suriye_073

Yazının devamı;

http://namaras.org/anasayfa/2010/01/31/suriye-ulkesinde-sam-sehrinde-1-kisim/

http://namaras.org/anasayfa/2010/01/31/suriye-ulkesinde-sam-sehrinde-2-kisim/

http://namaras.org/anasayfa/2010/01/31/suriye-ulkesinde-sam-sehrinde-3-kisim/

Posted in Gezi Yazıları, Yazılar2 Comments

SURİYE ÜLKESİNDE ŞAM ŞEHRİNDE -2. Kısım

SURİYE ÜLKESİNDE ŞAM ŞEHRİNDE -2. Kısım

Şam deyince, turistik açıdan ilk akla gelen yerlerin başında Emevi camisi gelmektedir. Emevi camisi muhteşem mimarisi olan bir cami, etrafı ve içerisi çok kalabalık. Cami olarak, müze olarak çok hareketli bir yer. Süslemeler, sütunlar bir harika. Caminin içerisinde Hz. Yahya’nın kesilen başının gömülü olduğu bir mezar bulunmaktadır Emevi camisinin hemen yan tarafında Selahattin Eyyubi’nin mezarı var. Emevi Camisi yakınında ayrıca Hz. Ali’nin kızı Hz. Rukiye’nin altın süslemeli mezarının olduğu camiye yoğun bir ziyaretçi akını olmaktadır. Burası yani caminin içersine girince mezarın olduğu bölüm haremlik, selamlık olarak ayrılmış, bir yanda kadınlar, diğer yanda erkekler ziyarette ve ibadette bulunmakta. İbadet iki türlü yapılmakta, mezarın önünde namaz kılınmakta, hemde mezarın demirlerine kadınlarda erkeklerde sarılıp, ağlayayarak kendilerinden geçerken, mezar demirlerini öpüyorlar. Her ibadetçi demirleri öpmek için yarışıyor.H1N1 gribinin salgın olduğu günlerde bu ibadet şekli bize biraz garip geldi. Sonra eski bir valilik konağına giriyoruz. Eski Şam evi örneğini görüyoruz. Tamamı taş yapı, geniş bir bahçe. Şamlılar gerçekten zevklerine düşkün insanlarmış. Bu tarihi yoğunluk bölgeyi, Eski Şam’ın en yoğun, en kalabalık bölgesi yapmaktadır. Emevi camisinin olduğu yerde M.Ö. 2 binli yıllarda Arami Hadad tapınağı bulunmaktadır. Daha sonra Hadad tapınağı düzeltilerek Jüpiter tapınağı oluyor. Hıristiyanlık döneminde de burası kilise olarak düzenleniyor. Daha sonra ise cami olarak yeniden düzenlenerek bu günkü mimarisiyle varlığını Emevi Camisi olarak sürdürüyor.

namaras_ali_cetin_suriye_006

Eski Şam Kale içi olarak çok güzel bir yer. Bazı bazı yıkıntılar olsa da, eski taş yapılar, dar sokaklar, tek tek geziler görülmesi gereken yerler. Taş bina yapımında, yapı ustalığının en güzel örnekleri burada görülebilir. Eski Şam’ın, eski dar, taş evlerin arasındaki taş döşeme sokaklarına hayran kalıyoruz. Durmadan yürüyoruz. Zaten bir şehri gezip tanımak için yapılması gereken sokak aralarında sürekli yürümek ve hatta kaybolmak.

Öğlen sonrası yani saat 15,00 gibi yorulduğumuzu düşünerek Behice ve Hele bizi muhteşem bit taş binanın içindeki lokantaya götürüyorlar. Önce taş bina bizi büyülüyor, sonra oturanlara bakıyoruz, kadın, erkek, başı kapalı, açık herkes nargile içiyor. Yemekleri yedikten sonra hemen arkasından Arap kahvesi mırra geliyor. Durmadan ve az az veriyorlar. Mırra hoşumuza gidiyor. Ayrıca çok güzel olan Arap kahvesini de içiyoruz. Çok güzel. İçimizi ferahlatıyor. Sanıyorum, Şam’da kaldığımız 10 gün süresince hayatımız boyunca içmediğimiz kadar kahve içtik. Bu lokantanın adı BEYT CEDDİ (Dedemin evi) lokantası. Eski Şam’ın dar sokaklarının hoş manzarasının içinden geçerek varılıyor. Hem temiz, hemde yemekleri oldukça lezzetli.

namaras_ali_cetin_suriye_010

Suriye, Arap ülkeleri içersindeki en gelişmiş, en modern ülke. Hıristiyan halk ve Müslüman halk her yerde birlikte yaşıyorlar. Hoşgörü toplumu havasını hemen yaşamdan algılayabiliyorsunuz.

Eski Şam şehri, Müslüman Arapların ve Hıristiyan Arapların birlikte, iç içe yaşadıkları bir yer. Yüzlerce yıldır oluşan Şamlı olma kültürü gelişmiş. Buda, hoşgörü, saygı, tahammül ve kabullenme demek. Şam, dünyanın en eski şehirlerinden birisi. En eski Başkentlerinden ve kesintisiz başkentlik yapmış en eski şehir. M.Ö. 2500-1500 arasında ilk Arami’lerin başkenti olmuş. Hititler ile Mısır arasında, yani iki medeniyetin kesişme noktasında sürekli olarak var olmuştur. Kenanlılar ve Finikeliler Suriye topraklarında kurulan en eski ve en ünlü devletlerdir. Dünyada ilk alfabe Finikelilerin eseridir. Burada, Finikeliler dünyanın en büyük ticaret devletini kurmuşlardır. İlk cam üretimi, ilk müzik notası, ilk ziraat burada yapılmıştır. Yani Şam aynı zamanda ilklerinde şehri olmuştur tarih boyunca. Finikeliler dünyaya alfabeyi buradan taşımışlar, Yunanlılara kırmızı rengi yine Finikeliler öğretmişlerdir. Suriye’de kurulan devletler her zaman uysal olmuşlar ve esas olarak ticaretle uğraşmışlardır. 1400 lü yıllarda Timur Şam’ı işgal ettiği zaman 30.000 ustayı buradan alarak Semerkant’ta götürüyor. Yine 1860 yılında yeni gelen Osmanlı valisiyle birlikte Hıristiyanlara karşı kışkırtmalar başlıyor, çıkan olaylardan sonra beşbin Hıristiyan usta mısıra göç ediyor. Yani Suriye her dönem ticaretin, sanatın geliştiği bir yer olagelmiştir.

namaras_ali_cetin_suriye_014

Eski Şam yani kale içi dopdolu tarih. Dar ve taş döşeme sokakları, taş yapılarıyla İnsanı büyülüyor. İslami ve Hıristiyan yaşam, sokakta ve sosyal hayatta kendini giyimden, yemek kültürüne kadar, her alanda iç içeliğini size gösteriyor. Şam sokaklarında bir yanda modern giyim tarzıyla yaşam hayatın her alanında sürerken, diğer yanda ise bir dükkânın girişinde seccadesini serip namaz kılan başı örtülü bir bayanı yadırgamadan görebilirsiniz. Suriye’de, bayanlarda başörtüleri var ama giyim olarak oldukça modern. Başörtülü ve tayt giymiş ya da başı bağlı etek giymiş bir bayanı her yerde görebilirsiniz.

namaras_ali_cetin_suriye_023

Şam şehrini öyle birkaç günde gezip tanımak mümkün değil. Şam’ın her sokağı tarih, başka bir tarihi medeniyet sunuyor. Hamidiye kapalı çarşısına giriyoruz. Yoğun bir kalabalık sel gibi akıyor. Gülseren ile Filiz meşhur Suriye işi agrabina denen masa örtülerini arıyorlar. Basil ‘Sakın ben fiyat sorarken Türkçe konuşmayın’diyor. Neden diye soruyoruz? Yabancılara yüksek fiyat söylediklerini öğreniyoruz. Kapalı çarşıda fiyatlar oldukça pahalı. Basil bizi kapalı çarşının yan sokaklarına götürüyor, yıkık dökük bir binanın yıkık dökük merdivenlerinden yukarı çıkıyoruz, küçük bir dükkân burası ve raflarında çeşit çeşit masa örtüleri var. Burada fiyatlar, Hamidiye çarşısındaki fiyatların üçte biri. Basil’in tanıdığı olmasından dolayı daha uygun fiyata alıyoruz masa örtülerini. Fanila, atletler Suriye’de oldukça ucuz. Çünkü Suriye’de pamuk üretimi çok fazla. O nedenle pamuklu şeyler hem ucuz, hemde oldukça kaliteli. Basil’den, Adidasın  Suriye’de fabrikası olduğunu öğrenince, bir adidas mağazasına giriyoruz, genelde fiyatlar çok ucuz değil ama çoraplar çok ucuz olduğu için hemen adidas çoraplardan çok alıyoruz. Türk parasıyla bir TL’ye adidas spor çorapları.

namaras_ali_cetin_suriye_027

Hamidiye kapalı çarşısını sokak sokak geziyoruz. Çarşının her sokağının ayrı bir özelliği var ve insanı büyülüyor. Behice,’Hamidiye kapalı çarşısına gelince buradan dövme dondurma yemeden çıkılmaz’diyor. Çarşının ortasındaki Bakdash dondurma soluna giriyoruz. İçerisi tıklım tıklım dolu. Oturacak yer bulmak zor, biraz bekleyip bir yere oturuyoruz. Dövme fıstıklı dondurma yiyoruz.’Fıstıklı  güzeldir’diyor Behice.Bakdash dondurma salonu 1895 yılında açılıyor.Dövme dondurmanın ilk çıktığı yerin Şam olduğunu söylüyor Behice.

namaras_ali_cetin_suriye_059

Şam tam bir tarih ve ticaret şehri. Bir kaç yıl önce her şey daha ucuzmuş. Artık dünyaya daha çok açılmaya başlamışlar ve bunu daha çok Türkiye üzerinden yapıyorlar. O nedenle son yıllarda Türkiye ile sürekli turizm ve ticari antlaşmalar imzalanıyor. Eski Şam yani kale içi, daha çok Hıristiyan Arapların oturduğu yer. Çok hareketli. Daha çok kadınları görüyorsunuz sokaklarda. Suriye’de sokaklar oldukça güvenli. Kadılara yönelik herhangi bir rahatsız edici davranış olmuyor. Kadın erkek, gezerken hırsızlık korkusu yaşamadan gezebiliyorsunuz. Bunda devletin sokaklarda ve hemen her alanda sıkı denetiminin etkisi var. Kadınlar, gece, gündüz her saatte sokaktalar. Kadınlar, evlendikten sonrada kendi soyadlarını kullanmaya devam ediyorlar. Akşam eşine ‘sen evde çocuklara bak biz kadın arkadaşlarla eğlenmeye gideceğiz, geç gelebiliriz’ diyebiliyorlar. Erkekler ise bu durumu anlayışla karşılıyorlar. Kadıların, geceleri eğlenmek için kadın arkadaşlarıyla sokağa çıkmaları sosyal yaşam biçimi olarak yerleşmiş topluma.

namaras_ali_cetin_suriye_076

Suriye’de erkekler üç kadına kadar evlenebiliyorlar. Medeni hayatta İslam kuralları geçerlidir. Evlenirken dini nikâh resmileştirerek yapılıyor. Kadınla erkek, evlenmeden önce pazarlık ediyorlar ve boşanma olunca kadının kaç para alacağı konusunda anlaşıyorlar. Bu durum şahitler önünde resmileştiriliyor. Ayrıca mahkemeler dışındaki, noter vs. türü yerlerdeki şahitliklerde, bir erkeğe karşın iki kadının şahitliği geçerli oluyor. Şam’da aile ilişkisi oldukça belirleyicidir. İsmi öne çıkmış köklü ailelerin kızını, taşradan birinin isteyebilmesi imkânsızdır. Köklü bir ailenin kızına taşradan birisi talip çıkarsa, bunu kendine hakaret sayıyor. Ama bir müeyyidesi de yok, sadece kızının, taşralı birisiyle evlenmesine razı olmuyor. Kız istenmeden önceki tanışma törenlerine kesinlikle kadınlar katılmıyor. Erkekler gelip kızın ailesiyle tanışıyorlar.

Yazının devamı;

http://namaras.org/anasayfa/2010/01/31/suriye-ulkesinde-sam-sehrinde-1-kisim/

http://namaras.org/anasayfa/2010/01/31/suriye-ulkesinde-sam-sehrinde-2-kisim/

http://namaras.org/anasayfa/2010/01/31/suriye-ulkesinde-sam-sehrinde-3-kisim/

Posted in Gezi Yazıları, Yazılar3 Comments

SURİYE ÜLKESİNDE ŞAM ŞEHRİNDE -1. Kısım

SURİYE ÜLKESİNDE ŞAM ŞEHRİNDE

Suriye gezisinin, birkaç zamandır hayalini kurup, planlarını yapıyorduk. Arabayla mı gitsek diye düşünürken, sonunda Turing kurumuna 150 TL. yi yatırıp, Arabayla çıkış işlemlerimizi tamamladıktan sonra, Hatay’a doğru yola koyulduk. Turing bize güzel bir Ortadoğu yol haritası verdi. Haritada yerler Latince yazılımıyla çok güzel gösteriliyor.

namaras_ali_cetin_suriye_055

Cilve gözü sınır kapısına vardığımızda biraz tedirgindik. Arapça bilmiyorduk, ilk kez araba ile yurtdışına çıkıyorduk. Cilvegözü’nde epeyce kalabalık Hataylı olduğunu görünce rahatladık. Hataylılar bize her konuda yardımcı oldular ve Suriye gümrüğünü geçtik. Suriye gümrüğündeki görevlilerde bize çok iyi, güler yüzlü davrandılar ve hiç bir sorun yaşamadan Babilhava sınır kapısından Suriye topraklarına girdik. Arabamızda çok az benzin vardı. Amacımız Suriye’den ucuz benzin almaktı. Hava kararmıştı. Saat akşamın 17,30 u olmuştu. Harita kucağımızda, Ömer arabayı kullanıyor, Filiz, Gülseren ve ben pür dikkat yola bakıyorduk. Çıkışta derme çatma bir çarşı görünce yavaşladık, amacımız benzin almaktı. Bidonla da benzin satılıyordu yol kenarlarında. Buradan benzin almaya çekinip yola devam ettik. Biraz gidince bir döner kavşakta tereddüt edip sola doğru saptık ama yinede emin olamadık. Ömer arabayı kenara çekti. Haritaya dikkatli bir biçimde bakınca yanlış gittiğimizi anlayıp, geriye döndük. Biz, İdlib şehri yoluna değil Halep yoluna sapmışız. Bir km. sonra geriye dönüp, döner kavşaktan İdlip yolunda otobana girdik. Suriye’de yolların otoban olmadığı, düzgün olmadığı konusunda duyumlar almıştık. Otobana girince biraz şaşırdık, çünkü güzel ve düzgün bir otobanda gidiyorduk.

İdlib Şehrinin varoşlarından geçtik ten sonra, benzin almak için bir tesise girdik ama Türkiye deki gibi gösterişli ve temiz değildi. Benzinci, Türk parası almadı, dolar verip arabanın deposunu doldurduk. Benzinin ucuz olması bizi epeyce sevindirdi. Benzincide tuvalet yoktu, yol üstünde yine başka bir derme çatma benzincide durduk. Derme çatma bir tuvaleti vardı ve tuvaletin kapısında da üstü başı dağınık birisi bekliyordu.  Tuvalet oldukça pisti. Çıkınca, Arap:’dolar, dolar’ diye önümüze dikildi. Türk parası gösterdik ama almadı, İlla de dolar istiyordu. Dolar yok deyince iki elini gökyüzüne kaldırarak ‘sizi allaha havale ediyorum’ diye hareket yaparak ‘Yallah yallah’ dedi. Gülerek oradan ayrıldık. Otoban boyunca azda olsa güzel tuvaletleri olan düzgün tesisler olduğunu sonradan gördük.

Ömer, Suriye trafiğine ve otobana çabucak adapte olmuştu. Yol güzeldi ama trafik kuralı ve hız sınırı yoktu. Araçlar hızla sağımızdan da, solumuzdan da gediveriyorlardı. Biz hem yola bakıyorduk ve hem de ‘aman Ömer, Aslan Ömer, Yiğit Ömer’ diyerek Ömer’e moral veriyorduk.

namaras_ali_cetin_suriye_021

Hama şehrine girmeden geçtik ten sonra, yanlışlıkla Homs şehrinin içine girdik. Şehrin içinde bir süre gittikten sonra bir polisin yanına yaklaşarak ‘Damaskus’ diyerek ileriye doğru işaret ettik. , polis yüzümüze anlamsız bakınca ‘Şam, Şam’ diyerek yeniden işaret ettik, polis ‘Müstakim, müstakim’ diyerek doğru gitmemiz gerektiğini işaret etti. Dört saat sonra, Telefonda Basil’in tarif ettiği Babil hava-Şam arasındaki ilk ve tek virajları görünce Şam’a yaklaştığımızı anladık. Artık Şam şehrinin girişindeydik. Ömer, teyzesinin oğlu Basil’i aradı. Basil ile yol üzerinde buluştuk. Basil, gülerek Eşi ile birlikte arabadan indi. Kucaklaştık. Basil önde, Şam’ın trafiği yoğun gecesine daldık. Muhajirin mahallesine gidiyorduk. Dar ve dik yokuşlu sokaklara sapıp, dimdik bir sokakta arabaları park ettik. Arabanın el frenini çeker çekmez, Ömer’in ilk ettiği laf ‘buradan nasıl kalkacağız acaba ‘ oldu.

namaras_ali_cetin_suriye_026

Ömer’in teyzesi, Meral teyze bizi bekliyordu. Basil, Basil’in eşi Hele ve Küçük kızı Ayla ve de Meral teyze bize öyle sıcak davrandılar ki birden kaynaşıverdik. Sanki Suriye’de değil, Türkiye ‘deymişiz gibi bir ortamdaydık. Teyze bizim için programları önceden yapmıştı. Koyu bir Antalya sohbetinden sonra epeyce geç vakitte yattık. Sabah Meral teyze erkenden kalkıp bize Şam usulü kahvaltı hazırlamıştı. Kahvaltıda küçücük patlıcanların içine ceviz, kırmızıbiber, sarımsak doldurularak, el yapımı halis zeytinyağına yatırılarak bekletilmiş Megdus yenmeli. Megdus’un çok güzel bir tadı var ama sadece sabahları yeniyor. İnsana enerji veren bir besin. Ayrıca tadına doyamadığımız Haşlanmış nohut ile iyece kurumuş yufka tabağa konuyor, üzerine de tahin, sarımsak ve yoğurt karıştırılarak dökülüyor, en üstede kızartılmış kırmızı toz biberli tereyağı dökülür. Ama Meral teyze ‘en önemlisi üzerine acı yakışır’ dedi. Sabah kahvaltısında yenen bu kahvaltılığın adı Tsiyye.

namaras_ali_cetin_suriye_028

Megdus ve Tsiyye bıkmadan her gün yenebilecek kahvaltılıklar.

Sabah yaptığımız sıkı kahvaltının arkasından Teyzenin öğretmen kızı Behice ve gelini Hele ile birlikte Şam şehir gezisine başladık. Kasyun tepesi 1200 metre rakımında eski Şam’ın batısında, bugün ise artık Şam şehrinin tam ortasında kalmış bir seyir tepesi. Kasyun tepesine çıkmadan Şam şehrini bir bütün olarak göremezsiniz. Muhajirin semti, işte bu Kasyun tepesinin güney yamacına sırtını dayamış, hem Şam’ın en lüks semtlerinden biri, hem de Osmanlıdan bu yana dışarıdan gelen elitlerin oturduğu bir semt. Muhajirin’in alt sokağında Cumhurbaşkanı Başer Esat oturmaktadır. Kasyun tepesinin Uzantısı olan küçük ve ormanlık bir tepede Cumhurbaşkanlığı köşkü bulunmaktadır. Ama Başer Esat, Muhajirin semtinin altındaki sokakta, halkın arasında oturmayı tercih etmektedir.

DSC02216

namaras_ali_cetin_suriye_029

namaras_ali_cetin_suriye_053

Yazının devamı;

http://namaras.org/anasayfa/2010/01/31/suriye-ulkesinde-sam-sehrinde-1-kisim/

http://namaras.org/anasayfa/2010/01/31/suriye-ulkesinde-sam-sehrinde-2-kisim/

http://namaras.org/anasayfa/2010/01/31/suriye-ulkesinde-sam-sehrinde-3-kisim/

Posted in Gezi Yazıları, Yazılar2 Comments

MANA-UWA – NEHRİNDEN TARİH AKAN ŞEHİR

MANA-UWA

NEHRİNDEN TARİH AKAN ŞEHİR – MANAVGAT

Bereketli topraklar

Manavgat, Pamphylia Ovası’nın doğu kısmında yer alan, Likya ile Kilikia Bölgesi’ni birbirinden ayıran Manavgat Çayı üzerinde, Antalya’nın doğu coğrafyasının ortasında, Antalya’ya 70 km. yakınlıkta, şirin bir kenttir.

Manavgat Çayı’nın denize döküldüğü harika boğaz Titreyengöl ve Sorgun bölgeleriyle denize 3 kilometre, orta Torosların güney yanındaki Ulualan Ovası’nın tam ortasındadır. Günümüzde Manavgat, Side, Boğaz ve Titreyengöl ile iç içe bir kent görünümündedir.

namaras_ali_cetin_manavgat_cayi046

Manavgat kenti, İlkçağ’da Side’nin önde gelen kasabalarından birisiydi. Dağlık Kilikia’nın batı yanında, Pamphylia’nın doğusunda, Manavgat Çayı’nın batı yakasındaki Hisar’ın etrafında bir İlkçağ kenti olarak kurulmuştur. Adı: Mana-uwa‘dır. Bu ad İlkçağ’da, Anasal Tanrıça tapınağı öğelerinden üretilmiştir. Mana-uwa; Luwi dilinde (Luwi’ler, Hititler zamanında Anadolu’nun güneyinde yaşayan halka verilen isimdir) Anasal Tanrıça’ya tapan halk demektir. Mana-uwa, MS 7. yüzyılda oldukça canlı bir kereste ticareti limanı ile Ermeni ve Rum papazların toplanma yeri olarak dikkati çekmektedir.

Mana-uwa, İlkçağ’da üzümü, şarapçılığı, ormanları ve kereste ticareti ile ünlüdür. Bölgenin ormanlarından kesilen kereste, gemilere yüklenerek Mısır’a, Kudüs’e götürülerek, oralarda gemi yapımında kullanılmaktadır. O nedenle burası, İlkçağ’da hareketli bir kenttir.

Kültürler arasında bir köprü

Manavgat Çayı üzerinde 20. yüzyıla kadar herhangi bir köprü yapılmamıştır. Bu ise, İlkçağ’dan 20. yüzyıla kadar burada ki, kereste ticaretinin önemi ve canlılığıyla açıklanabilir.

Manavgat Çayı üzerindeki ilk köprü yapımına 1930 yılında başlanan, demir aksamı Alman Groof firmasınca verilen ve 1932 yılında trafiğe açılan tarihi asma köprüdür. Bu yıllara kadar ırmak üzerinden geçişler sal ile yapılmaktadır.

Osmanlı Dönemi’nde, Manavgat Çayı’nın doğu yakasında, Alara Çayı ile arasındaki bölgede Senir Beyliği, batı yanında ise Köprüçay’ı ile arasında kalan alanda Tugayoğlu Beyliği varlıklarını sürdürmüşlerdir. Çayın doğu yakasındaki tepecik üzerine, bu bölgeye 12. ve 13. yüzyıllarda Türklerin gelişiyle Düşenbih Köyü kurulmuştur.

Tarım, hayvancılık ve turizm kenti

Irmağın varlığı her zaman Manavgat Kenti’ni, tarımda, hayvancılıkta, ticari açıdan ve de turizm açısından ilgi odağı olarak var etmiştir. Manavgat Çayı’nın İlkçağ’da ki adı Melas’tır. Melas; Yunanca ‘kara ırmak’ demektir.

Günümüzde, artık bir turizm merkezi olan Manavgat ile Alanya, Side, Manavgat Şelalesi arasında botlarla ve yelkenlilerle günübirlik binlerce turist gezi yapmakta, ırmağın buz gibi suyunda yüzerek serinlemektedirler. Manavgat Çayı, turizmin gelişmesiyle birlikte turist taşımacılığının yanı sıra, alabalık yetiştiriciliğinde ve bot ile yat yapımı tersaneciliğinde bölgenin en önemli yatırım alanı olma özelliğine sahiptir.

namaras_ali_cetin_manavgat_cayi045

Zamanla Manavgat Çayı’nın taşıdığı alüvyonlarla, kentin çevresindeki ovalar verimli hale gelmiş, Türkbeleni altından geçen ve Titreyengöl’de çam ormanları arasından                                                                                                                                                                        denize dökülen çay, alüvyonların deniz ağzını kapatmasıyla su kendine yeni bir yol açmış ve bugünkü Boğaz’dan denize dökülmeye başlamıştır.

Suyun şekillendirdiği bir mimari

Kumsalının güzelliğiyle ve eşsiz manzarasıyla, denize bir yay çizerek dökülen ırmağın yarattığı 3 km uzunluğundaki kumsaldan doğa harikası bir yarımada ortaya çıkmıştır. Bu kumsalıyla, deniziyle ve güneşiyle görsellik harikası bir doğa olayıdır. Burası yerel adıyla Boğaz’dır. Side’ye alternatif turizm merkezi olarak Titreyengöl‘ün tüm güzelliğiyle var olmasında, bu doğa olayının sonucunda oluşmuştur.

Fıstık çamı ormanlarının arasında, hemen denizin kenarında doğa harikası bir göl ve önündeki denizle arasında uzanan, tertemiz kumsalıyla, doyumsuz bir görselliğe sahiptir Titreyengöl ve Sorgun bölgesi. Titreyengöl kumsalında saatlerce yürünebilir ve güneşin batışının bulunmaz, doyumsuz manzarası eşliğinde akşamın tadına varılır.

Bugün, Titreyengöl ve Sorgun çevresi, turistlerin en çok ilgisini çeken büyük beş yıldızlı otelleriyle ünlüdür. Bu bölgedeki otellerin 18 bin yatak kapasitesi bulunmaktadır.

Doğal miras

Manavgat Çayı, Torosların güneye bakan yamaçlarından 980 metre yükseltiden doğar. Dünyanın en güçlü yeraltı kaynaklarıyla beslenen çay, aktıkça güçlenir. Kentin ortasından geçen çay, 93 kilometre yol kat ederek Akdeniz’e dökülür. Eşi, benzeri olmayan sarp, derin kanyonlardan geçen Manavgat Çayı, 185 metre yükseklikte beton kemer yapılarak inşa edilen ve dağların arasında eşsiz güzelliğiyle bir doğa harikası olan Oymapınar Barajı’nı oluşturmaktadır.

namaras_ali_cetin_manavgat_cayi024

.

Oymapınar Barajı’ndan sonra, Manavgat Çayı’nın oluşturduğu, küçük bir iç denizi andıran, irili ufaklı birçok adacığı olan ve derin, güzel koylarında plajları ve de balık lokantaları bulunan, yemyeşil çam ormanlarının arasında mavi ile yeşil karışımı bir görünümüyle Manavgat Barajı bulunmaktadır.

Manavgat Çayı üzerinde, derinliği ve büyüklüğüyle ünlü, dünyanın en güzel yeraltı mağaralarından biri olan Altın Beşik Mağarası bulunmaktadır. Bu mağara yeraltı sularıyla çayı besleyen en önemli kaynaklardan birisidir.

Güzeller güzeli Manavgat Şelalesi

Manavgat Çayı’nın son bileşeni antik Naras Köprüsü altından geçerek ırmağa karışan Kargıhan Çayı’dır. Kargıhan Çayı’nı da aldıktan sonra, eski alüvyon yığınlarından oluşan dereli tepeli bir arazide şiddetini kaybetmeden akan çay, Manavgat’tan 2 km. yukarılarda batıya doğru çevirdiği menderesini terk ederek dosdoğru inmeye başlar ve bu doğrulduğu yerden, 4 m. yükseklikten meşhur Manavgat Şelalesi’ni oluşturur. Çayın, çok yüksek debisi ile 4 metreden düşmesi ve etrafındaki arazinin coğrafi güzelliği, Manavgat Şelalesi’ni bölgenin en çekici yerlerinden biri yapmıştır.

Ünlü Manavgat Şelalesi’nden sonra yayılarak küçük şelaleyi oluşturan su, gitgide hızını kaybederek Manavgat içinde akışı oldukça yavaşlar ve mağrur bir edayla kent içinden geçerek denize dökülür.

Köprülü Kanyon

Manavgat’tan 59 km kuzeybatı yönünde gittikten sonra, eşsiz bir orman denizinden geçerek, ünlü Köprülü Kanyon’a, burada Köprüçay’ın üzerindeki tarihi oluk köprü hayranlık uyandıracak niteliktedir. Kanyonun uzunluğu 14 km. olup, derinliği 100 ile 500 metre arasındadır. Köprüçay üzerindeki oluklu köprü 2000 yıl sonra bile üzerinden halen araçların geçebildiği sağlamlıktadır. Köprünün altındaki manzarasıyla, çayın içerisindeki balıklarıyla insanın ruhunu dinlendiren bir doğa çıkar ortaya. nisan-mayıs ayları arasında çayda yapılan rafting ile, adrenalinler yükselerek, harika bir gün geçirilebilmektedir.

Köprülü Kanyon’dan sonra ister arabayla, ister St. Paul yolundan trekking yaparak gidilebilen antik Selge antik kenti, bütün ihtişamıyla dağın üzerinde durmaktadır.

Uçansu (Çündere) Şelalesi, Alara Çayı’nın ilk çıkış yeri olan, Çündere Köyü’nde Barcın Akdağ’ın 40 metre yamacından büyükçe bir kütle olarak kaynaktan fışkırarak, uğultuyla nehre inen suyun yarattığı görkemli bir şelaledir. Toroslara yağan karların erimesiyle nisan ayında coşan Uçansu Şelalesi, yarattığı gök kuşağı manzarasıyla, görsellik açısından bölgenin en görkemli doğa olaylarından birisidir.

namaras_ali_cetin_manavgat_cayi023

Tarihin yazıldığı kıyılar

Side, antik çağlarda Mısır ticaret yolu üzerinde, sandalların konaklama yeri, sandal saray kent olarak kurulmuş, sonraları Pamphylia’nın en önemli köle ticaret merkezi olmuştur. Bir zamanlar binlerce kölenin ve bin bir çeşit malın alınıp satıldığı Side Çarşısı ve Side Limanı, bugün ülkemiz turizminin en önemli ticari merkezi haline gelmiştir.

Side, kilometrelerce uzunluktaki kumsalıyla, tertemiz denizi ve tarihi geçmişiyle, dünya insanları için aranılan bir tatil yeri ve turizm bölgesi olarak Manavgat Kenti’nin bir parçasıdır.

Savaşçı kent Etanne

Manavgat‘a 27 km. yakınlıkta bulunan Etanne antik kenti, Sırt Köyü yakınlarında, denize tepeden bakan, M.Ö. 3 yy. da kurulmuştur. Etanne, savaşçılığıyla ünlüdür ve kalıntıları kentin yerleşiminin olağanüstülüğünü gözler önüne sermektedir.

namaras_ali_cetin_manavgat_cayi034

Seleukeia

Manavgat Bölgesi’nin en önemli antik kentlerinden biri olan Seleukeia, Manavgat’a 14 km uzaklıkta, Bucakşıhlar Köyü’nün üstündeki tepede, Etanne ile aynı dönemde kurulmuştur. Tiyatrosuyla, hamamıyla, agorası ve tapınaklarıyla günümüze kadar sağlam kalabilmiş, denize tepeden bakan antik bir kenttir. Burası M.Ö. 3.yy.da Suriye kralı Selevkus tarafından ya da onun anısına yaptırılmıştır.

Dağların doruğunda yaşam; Selge

Manavgat’a 77 km. uzaklıktaki Selge antik kenti, Köprülü Kanyon’un üzerinde bir ilk çağ kentidir. Kurucusu Grek Calchas adında birisidir. Zeytinyağı, şarap ve kereste en önemli ticari ürünleridir. Tiyatrosu ilginç yapısıyla bugün sağlam durmaktadır. Tiyatronun en üstünden görünen köprülü kanyon vadisi, özellikle gün doğumunda harikadır. Tiyatronun bitişiğinde Stadyum, onun yanında hamam ve batısında iki tapınak vardır. Bunların kalıntılarının gerisinde de dev bir sarnıç bulunmaktadır.

Su kemerleri ve tiyatro kenti; Aspendos

Aspendos’un ilk kurulduğunda adı Azitawadda idi. Grek Mopsus hanedanının varislerince, Troya Savaşı’ndan sonra kurulmuş bir ilk çağ kentidir. Aspendos’un, bugünkü görkemli hali M.S. I.yy.da gerçekleşmiştir. M.S. 365 yılında ki deprem, hem Aspendos’a, hem de köprü çayı üzerindeki köprüye çok zarar vermiştir. Yıkılan köprü kalıntıları üstüne,1221 yılından sonra buraya hâkim olan Selçuklular tarafından yeniden, aslına uygun olarak köprü yapılmıştır. Tiyatroda, yine kervansaray olarak kullanıldığı için, Selçuklular tarafından tamir edilmiş ve günümüze kadar sağlam kalması sağlanmıştır. Aspendos tiyatrosu M.S. II. yy.da mimar Zeno tarafından klasik Roma stilinde yapılmıştır. Akustiği en güçlü tiyatrolardan birisidir. Günümüzde de konserler verilmektedir. Aspendos su kemerleri, Roma dünyasının en görkemli, teknik açıdan en orijinal kemerlerinden birisidir. Su kemerlerinin toplam uzunluğu 20 km.dir. Aspendos, Manavgat’a 30 km. uzaklıkta bulunmaktadır.

Turkuvaz renkli Alara

Alarahan ve Alara Kalesi, Manavgat-Alanya sınırını oluşturan Alara Çayı’nın üzerinde, denizden 7 km. içeride bulunmaktadır. Alara Kalesi, Bizanslılar zamanında, hem Konya – Alanya, hem de Konya – Antalya yani İçanadoluyu Akdeniz’e bağlayan kervan yolu üzerinde bulunmaktadır. Selçuklular 1221 yılında Kolonoros’u (Alaiye) aldıktan sonra, Kolonoros komutanı Kyr Vart’ın kardeşi Kyr Mikail’in sahibi olduğu Alara Kalesi’ni takas yoluyla alarak, hem kaleyi yeniden restore etmişler, hem de kalenin hemen yanına, ırmağın kenarına Alarahan Kervansarayı’nı yaparak, kervan yolunun denetimini sağlamışlardır. Kale ve kervansaray, Manavgat’a 32 km. uzaklıkta, eski görkemli durumlarını korumaktadırlar.

Gerçek Akdenizli bir turizm kenti

1960–1970’li yıllarda esas geçimini pamuk ekimiyle, seracılık ve narinciye yetiştiriciliğiyle sağlayan Manavgat,1980’li yıllardan sonra turizmin çok hızlı gelişimiyle, zengin tarihi, eşsiz coğrafyası, temiz denizi, uzun kumsalları ve dört mevsiminin turizme uygunluğuyla Ülkemizin en önde gelen turizm bölgelerinden biri olarak yerini almıştır. Bu durum hızla şehirleşmesini ve büyümesini getirmiş, bölge halkının, ülkemiz insanlarının ve yabancıların yerleşimi için bir çekim merkezi olmasını sağlamıştır.

Manavgat, dört mevsim denize girilebilen, dağlarla ilişkilenmesi kolay,  sayısız trekking parkurlarının olduğu bir coğrafyası olan, ortasından süzülerek geçen yemyeşil ırmağı üzerinde botların turist taşıdığı, eşsiz güzelliğe sahip, kolay yaşanılır bir kenttir.

Halkın pazarı

Manavgat’a, pazartesi günleri periyodik olarak kış, yaz pazar kurulur. Manavgat Pazarı’nda giyimden, sebze ve meyveye, hediyelik eşyaya kadar her şey bulunabilir. Antalya bölgesinin en ünlü turistik pazarı burasıdır. Antalya’ya gelen turistler açısından mutlaka görülmeye ve gezilmeye değer bir pazardır.

Çevresi ile bütün bir şehir

Turizmin hızlı gelişimi, bölgenin kirlenmemiş olması, denizinin berraklığı, tarihi yapısının önemi, çevre güzelliği ve bozulmamış doğallığı Manavgat ‘ı biranda dünya insanlarının dinlence merkezi haline getirerek, turistik yığılma yaşanmıştır. Bu durum ise, sahile yakın olan köylerin, modern otellerin yapılmasıyla, turistik beldeler haline dönüşmelerini getirmiştir.

Manavgat çevresindeki Kızılot, Kızılağaç, Ilıca, Evrenseki, Çolaklı ve Gündoğdu köyleri turizmle ve turizm yatırımlarıyla, görünümleri, ekonomisi ve sosyal yaşamları hızla gelişen ve değişen yerler olmuşlardır.

Manavgat kenti tarihi ve turistik yerleriyle, coğrafyasıyla, iklimiyle Akdeniz bölgesinin en ilgi çekici yeridir.

Deniziyle, sahiliyle, ırmaklarıyla, şelaleleriyle, yürüyüş parkurlarıyla, kanyonlarıyla,

Kuşları, çiçekleri, dağları, dağlarındaki yaban hayatıyla ve dört mevsim güneşiyle dünyada az rastlanan bir çevresel çeşitlilik birlikteliğine sahip kent konumundadır.

Manavgat, bu konumuyla dünyanın bütün ülkelerine yakın şirin bir Akdeniz kentidir.

Manavgat Fotoğrafları:

DSC09945
DSC09935

DSC09873

Devamı için tıklayınız.
kar

Posted in Gezi Yazıları, Yazılar4 Comments

GÖÇ YOLUNDA YÖRÜKLER

GÖÇ YOLUNDA YÖRÜKLER

Yörüklük ,sosyal olay olarak yok olup giden bir yaşam biçimi.Onları bulmakta zor, bulup anlamakta .Yörükleri ancak tarih anlayabiliyor.Gelişen teknoloji ve kapitalizmin kemirgen dişleri ,tüm eski kültürler gibi,Yörük yaşamın’da ,ekonomik ve sosyal boyutuyla acımasızca tarihe ,tarihin arka planına koyuveriyor.

Düne bakmak cesaret işidir.Üstelik düne bakarken,dünün içerisine kendini koyup,yaşamı en doğru biçimde gelecekle ilişkilendirmek,çokça cesaret isteyen bir algılama biçimidir.

Biz,Yörükleri dünüyle görmeyi ,anlamayı, kendi ortamlarıyla sevmeyi, saygı duymayı ilke edinerek yola çıktık.Her sosyal yaşam gibi,Yörük yaşamının da evreleri vardır.Kışı bir başka,ilkbaharı bir başka ,yazı bir başkadır.Biz bu başkaların ilk yazıyla ilişkilendik.

Yörük Osman ,Manavgat’ın  Namaras (çamlı tepe) köyünden, 450 keçi ve oğlak karışımı bir sürüsü var.Koca sürüyü eşi Nazifey’le birlikte güdüyor.Kendi deyimiyle “kahrını “çekiyor. “yalnızlık zor” diyor.”Ne yapıp edip” iki çocuğunu okutmaya karar vermiş. Onları sürünün  yanına getirtmiyor.”Çobanlıkta gelecek olmadığını” görmüş,”Ne varsa tahsilde var “diyenlerden.

namaras_ali_cetin_yoruk_gocu054

Namaras köyü,Manavgat’a 31 km uzaklıkta.495 metre rakımında ,bir tepenin yamacında,Şirin mi şirin bir köy, her yan ormanlık,yemyeşil.Bir yanda Alara Vadisi yemyeşil orman deniziyle uçsuz bucaksız uzanır,bir yanda Karpuz Çayı Vadisi.Her zaman karlı,bembeyaz dağların arkasından güneş kıpkırmızı doğarak selamlar Namaraslıları.            Namaras  adı Eski Dağlık Klikyadan kalma bir Anadolu adı. Namarasın kuruluşu çok eskilerden 1530 yılında Kanuni’nin sadrazamlık vergi defterinde Namaras 115 ev ve 5079 akçe vergisi olan bir köy.Sonra 1902 yılında 12 hane olarak kalıyor Namaras köyü.Buradan anlaşılıyorki,1500 lü yıllarda Türklerin bir çok hakla ortak yaşadığı bir köy burası.

Köyün adı kağıt üzerinde çamlı tepe olmuş ;ama gerçek yaşamda Namaras.

namaras_ali_cetin_yoruk_gocu034

Yörük Osman, Namaras’tan Bıttıların Ali onbaşının oğlu.”Çobanlığı Amcamdan ve onun oğlu kelce Ali’den  öğrendim “diyor.7 yaşında başlamış keçi sürüsünün arkasında çobanlığa.Herkes 7 yaşında mikrofon tutup şarkı söyleyecek değil ya ,Osman ‘da sürünün arkasında çobanlığa başlamış.”Bunu bildik ,bunu yapıyoruz” diyen, dünyaya keçilerinin ortamından, birde Antalya ‘dan ve İstanbul’dan gelen “iyi insanlar,gerçek dostlar” dediği dostlarından öğrendikleriyle bakan bir insanoğlu.

Osman’a ilk kez sürünün kış yatağından ,ilk yaz yatağına taşınacağında yardıma gittik.Mustafa ilhan ,Ömer ve Sabriyle birlikte gecenin alaca karanlığında, köye, yayan iki saat uzaklıktaki sürü yatağına varınca çok mutlu oldu Osman.Güldü ,gözlerinin içi parladı. Bir dağın yamacında sık ormanlı alanda ,tarihi harabelerin arasındaki yatakta yatıyordu sürü.Gece karanlığında oğlakları kümelerinden salınca bir kıyamettir koptu.Oğlak melemeleri keçi sesiyle, gecenin sessizliğiyle gelen  tanyeri kızıllığı öyle bir titreşimle kaynaştı ki ,tüm ormanlar hışırdayıp sallanarak selama durdular.

namaras_ali_cetin_yoruk_gocu024

Orman sık,oğlaklar küçük ,daha ot bile yiyemiyorlar.Gece karanlığında sesleri ve kokularıyla buluyorlar annelerini.

Heyy deyip ,tan yerinin alaca karanlığında ormanın içerisinde, sesin arkasına düşüyoruz.Gün ucuyla tepeye ormanın arasındaki tarlaların olduğu açık alana çıkıyoruz.Burada Osman sürüyü gözden geçiriyor.Köylünün ekili arazilerine zarar vermeden ormanların arasından sürüyü ve en çokta küçük oğlakları kollayarak gidiyoruz yazlaya doğru.Mustafa ve Nazife küçücük körpeleri  kucaklıyorlar.Vadi yemyeşil ,cıvıl cıvıl kuş sesleri, dereler sulu, mevsim ilk bahar .

Altı saatlik zorlu bir uğraş sonunda oğlaklı keçi sürüsünü yazlasına ,çam ormanlarının arasına getiriyoruz.Burası Mahmut yıkığı ,Osman’ın dedesinden bu yana sürü yatağı.

Osman’ın  Keçileriyle ve yaşamıyla böyle yüzleşiyoruz.Yaşamı zor ;ama sakin,huzurlu, ormanların arasında, çalılardan yapılmış sürü yatağının başındaki taş duvarla örülmüş sayvant denen bir çoban damında geçiriyor gecelerini. Mayıs ayının gelmesini bekliyor.

namaras_ali_cetin_yoruk_gocu014

Mayıs sonunda,Yörük göçünü yaşamak istiyoruz.İsmail  aslolan heyecanıyla Hikmet öğretmeni de yanına alarak İstanbul’dan yola  çıkıyor.Sabahın erken saatlerinde Antalya’dan Ümit’le beni de  alıyorlar ve öğlen saatlerinde Namaras köyüne varıyoruz.Namarasın altında ormanların arasındaki yağır ardıç denen yere varıyoruz.Bıttıların Ali onbaşının  Osman bizi görünce seviniyor.Gülerek yanımıza geliyor.Elinde hiç bırakmadığı dostu arkadaşı olan pıynar sopası.Keçiboynozu ağaçlarının altına ,keçilerin arasına ,gölgeye oturuyoruz, iki köpeği var,köpeklerle de tanışıp,yakınlaşıyoruz.

Davarlarla oğlaklar karışık .Göç sürüsü bu.Oğlaklar tazecik filizleri yemeye çalışırken,hiç de annelerinden uzaklaşmak istemiyorlar,durmadan emiyorlar.

Hava sıcak,gölge koyu. Çeşmenin suyu şırıl şırıl yaz sonunu getirecek heyecandan uzak bir şırıltı sesiyle akıyor.

Artık göçler eskisi gibi değil .Yörükler sonlarını yaşıyorlar.Bir sosyal yaşam biçimi olarak Yörüklük gitti gidiyor.Yağır ardıç yazla geri,göç öncesi yaylaya gitmek için hazırlanılan mekan.

namaras_ali_cetin_yoruk_gocu003

Osman bizimle konuşurken davarlara bakıyor ve çeşmenin şırıltısının ahengiyle dalıp gidiyor.Namaras köyü yaz önü bir başka şenlenir.Çiçekler bir başka kokar tarlalarda,filizler bir başka canlanır polen toplayan bal arılarının altında .Kuş sesleri oğlak melemeleriyle karışıp hayat verir doğaya.Dağlar canlanırken köy sessizleşir,herkes yazlaya taşınır.Yaylaya gidecekler;develer,eşekler,atlar ve tüm yükler yazlaya götürülür.Burada her şey gözden geçirilip bir bir elden geçer.Develerin havutları ,kolonlar, yularlar, dizginler,ala ve yoz çuvallar tamir edilir ,sökükler dikilir.Gazal ve çuvaldız elden düşmez.Çobanlar sürünün çanlarını,oba başıda deveye takacağı hatap çanını hazırlar.Bıttıların Hasan Hüseyin gibi yayla hazırlığı yapan Yörük azdır.Bıttıların Hasan Hüseyin babasından böyle görmüştü.12 ay aynı elbiseyi giyerdi.Yün menevreği (pantolon) ve yün ceketini yaz kış hiç üzerinden çıkarmazdı.Oysa devenin havudu ,Ala kilim ,Ala çuvallar çok önemliydi.Ala kilim ,ala çuvallar ve lökün kirincinin yuları yörüğün şanı şerefiydi.Yörükler için Ala kilimli, ala çuvallı lök gücün zenginliğin göstergesidir.

İlk göç ağrık (ağırlık )olurdu. Göçün fazlalıkları, güzün yayladan göç öncesi  köye (sehil)getirilir.Yazın ise göçten sonra deve ile gelip yaylaya sonradan götürülür.

Yörükler için göç bir şölendir,coşkudur,bayramdır.Tatlı bir telaştır göç hazırlığı,zevk verir Yörük beylerine ,gelinlerine ,kızlarına ve delikanlılarına.Çocukları bir heyecan sarar.Göç öncesi tüm kadınlar çocuklarını kazanın içerisine oturtarak bir güzel çimdirirler.Çobanlar en yeni kilot pantolonları giyip ,sopalarını pıynar ağacından kesip hazırlarlar,ateşte pişerek sertleşen pıynar sopaları çobanın elinde bir dost, bir güvendir yayla yollarında.

DSCF1606

Genç kızlar,gelinler en güzel alacalı elbiselerini giyerler.Uzun siyah saçlarını belik belik örerek göçe hazırlanırlar.Yörük beyi en önde giderken ,bir de sigara sarar ve derinden nefesleyerek dimdik durur atının üzerinde yıldızların altında.Sanki gecenin karanlığını yırtan odur..Allı pullu fistanıyla Lökü bir gelin çeker.

Hatap çanıyla lök sallanırken ,kirincinin, kayalık ‘ın (maya) çan sesleriyle yırtılır gece karanlığında göç yolları.Konaklaya konaklaya gelesandıra ya kadar sorunsuz gidilir.

Resim 069

Gelesandıra, susam belinin önü olduğundan ,orada durup soluklanmak ,her şeyi yeniden gözden geçirmek gerekir.Köyden yola çıkarken aklı susam belindedir yörüğün.

Gelesandırayla kurucadır şu dağların eteği

Yenice bazarla ,gök tepe güzeller yatağı

Susam belinin yolları enerdir ,taştır.

Ağlamış ağlamış gelinler kızlar da gözleri yaştır.

Osman duygu yüklüydü .Bize bakıp gülüyordu.

”Ben “dedi gücük Medine “Ben Bıttının Hasan Hüseyin in kızıyım.Bu Ak Ali de benim herif.Hoş geldiniz ağam gelmesine de ,davarı siz mi götüreceksiniz.”diyerek bizi süzdü.Güldü!

İsmail hem konuşuyor ,hem de fotoğraf çekiyordu .Hem davarlarla hem de Yörüklerle çabuk kaynaşmıştı.Kelce Aliyle anında dost oluverdiler.Kelce Ali eski çoban ,o dağları, dağlar onu tanıyor.

namaras_ali_cetin_yoruk_gocu011

Mevsim ilkyaz,her yan yemyeşil ,dağlar taze tomurcuklu,otlar diz boyuydu.Keçi boynuzu ağacının koyu gölgesi bizi kucaklamış,biraz ilerideki şırıl şırıl akan çeşmenin suyunun sesi dinlendiriyordu.

ON GOYUN BİR GOÇ ,GÜNDE GON, GÜNDE GÖÇ

Güneş dönmüştü  ,oğlaklı sürüyü  Heyy… cooo… sesleriyle yaylaya doğru kovduk.Osman en önde tekeee…. diyerek bir ıslık tutturup yürüdü.Zorlu ve dikkatli bir uğraşla sürüyü yarım saat sonra havlu içi denen çok otlu bir tarlaya sapıttık.otların arasında kayboluverdi koca sürü.Yolun kenarına, gölgeye oturduk.Sürü üç saat hiç kıpırdamadan yayıldı.

Osman’ın eşi Nazife iki eşeği ve kısrağı ile sürünün yanına geldi.Göçün azığını götürüyordu.Osman “toplanalım” dedi.Heyy….  dedik sürüye,akşam serinliğinde yola koyulduk.Oğlak melemeleri, tüm sesleri bastırıyordu.Sürü Ağu (zakkum) çiçeklerinin kırmızı ,pembe,beyaz  renk cümbüşünün arasında, oğlak melemeleri ve çan sesleriyle dolana dolana gidiyordu.Aşağılarda, uçsuz bucaksız yemyeşil Alara Vadisi uzanıyordu.Yemyeşil orman denizinin ortasında, oğlak melemesi ,çan ve ara ara öten keklik seslerinin ahengine kendimizi kaptırmıştık.Sanki yılların Yörük çobanlarıydık.Keçiler kokumuza alışmış, iki köpek bizimle dost olmuşlardı.Sürü yayla havasına girmiş ,en önde koca teke goradasını öttürerek Osman’ın hemen ardında gururla gidiyordu.

Osman yılların çobanı.Babası Bıttıların Ali Onbaşı okutmamış onu.Yıllarını keçilerine adamış, sürüsü ile bütünleşmiş.On beş gündür yaylaya göçe hazırlanmış;tek tek gözden geçirmiş keçilerini,çanlarını elden geçirmiş.yeni çanlar almış.Goradayı ,tıkırtıyı, firiği hangi davara takacağını önceden düşünmüş.450 keçisi var,sürüde en az 50 çan var.Hangi çanın hangi keçide olduğunu “kulak kabartarak “biliyor.

Namaras’tan iki saat sonra Kuzmuara geliyoruz.Kuzmuar kuzeye doğru şırıl şırıl ormanların arasında akan bir çeşme.Yolcu çeşmesi.Soluklanıyoruz.Sürü sulanıyor biz sulanıyoruz.Dur durak yok.Karanlık basmadan zeytin alanına varmalıyız.Heyy… teke diyoruz.Osman’la  İsmail sürünün önünde , Ümit’le arkadayız.Küçük körpeler en arkada.Altı tane,onları tek tek kolluyoruz.Biz onlara, onlar bize sıcak, onların niyeti kucak bunu anlıyoruz.

Resim 080

İki saat sonra hava kararırken zeytin alanında koca meşe ağacının altına sürüyü topluyoruz.Atı ve eşeklerin yükünü Nazife ile Hüseyin yıkıyor,kilimleri keçeleri seriyorlar,çevreden odun toplayıp kocaman bir çoban ateşi yakıyoruz.Hikmet öğretmen yemek yapmaya koyuluyor.Nazife “dur Ağam şu tencereyi al onu karartma “diyerek  Hikmetin etrafında dolanıyor,Hikmet yemek yaparken gülüyor ve mutlu.

Biraz aşağımıza Namaraslı Omar ile karısı Hatice sürüyü getirip yatırıyorlar. Omar’a sesleniyoruz,gece orda kalacağız, yolumuz uzun, en zorlu etabı yarınki.

Hikmet öğretmenin yaptığı kavurmayla salatayı ve yoğurdu iştahla yiyoruz.Ateşin etrafında bir süre sohbet edip uyku tulumlarımıza giriyoruz .Parlayan yıldızların altında, koca meşe ağacının yanında, alev alev yanan çoban ateşimiz yıldızlı gök yüzüne doğru ormanın derinliklerinden alevlenip parlıyor.Sessiz gecenin  derin karanlığında, köpek sesleri ve oğlak melemeleriyle hafiften gözlerimizi kapatıyoruz.Osman tetikte, sürüye kurt gelir, “ kaçan, göçen olur” düşüncesiyle uyur, uyanık geçiriyor zamanı.

namaras_ali_cetin_yoruk_gocu055

Gecenin 01.00 ‘inde kalkıyoruz.Ateşimiz küllenmiş, üf desek yanacak.Hiç bulaşmıyoruz ateşe.Toplanıyoruz.Ortalık koyu karanlık .Çam ağaçları daha bir karartıyor geceyi.Hiçbir oğlak ve keçi bırakmadan yola sürüyoruz sürüyü.Karanlığı yaran çan sesleriyle, bir yılan gibi süzülerek yola koyuluyoruz.

Nerde o eski göçler,yaşam değişmiş,Yörükler tarihen yok olma sürecinde.İnsan ve doğa sürekli değişim halindeler.Bu sonsuz değişim süreci içinde toplumların evrimi de kesintisiz bir süreçtir.Başı sonu belli olmayan değişim ve bunun sonucu olarak ortaya çıkan dönüşüm,İnsan iradesinden bağımsız ve toplumsal değişimin doğal sonucudur.Bu evrimleşme, Toplumsal düzen içinde ,üretim ilişkileri içinde geçerlidir.Sonuçta ortaya çıkan durum yeni tarz bir yaşam biçimidir.Toplum değişiyor,Değişen koşullar içerisinde Osman’da değişiyor.

Onun dünü yeni bir sosyal yaşama evrilirken,Osman bunu sessiz, hüzünlü ve olağan karşılayarak yürüyor yaylasına sürüsünün önünde.

Üç saat  hiç durmadan gece karanlığına yürüyoruz.Keçiler ve daha çok oğlaklar yoruldu. Serinyaka köyü ile Mannas köyünün sapağı olan Çürük vadisini tırmanıp yukarı çıkınca, tam sırtın başında, ormanlar arasında bir tarlaya sürüyü sapıtıyoruz..Burada bir süre sürüyü dinlendirip, Heyy…diyoruz.

Alaca karanlıkta Taşafura  geliyoruz.Burası dinlenme yeri,  Kocaman Çınar ( Biladan ) ağaçlarının hışırtısı ve gürül gürül akan Taşafur Çeşmesinin su sesi bizi büyülüyor. Sürü sulanmak için su dolu afurlara doluşurken, Osman’ın ıslığının sesi tan yerini derinden yarıyor.Burası Gaysanbaç (  Devenin soluklanma yeri ) burada durulur, buz gibi suyuyla yüzler yıkanır,Kana kana su içilir,soluklanılır. Göç yolunda en uzun  mola yerlerinden birisidir burası.Burada Alfistanlı Yörük   kızları, gece karanlığında, Yörük delikanlılarınca kaçırılır.
Eskiler de, delikanlıların bir çoğu kızlara uzaktan sevdalanır ama bir türlü ulaşamazlardı.  Böylesi bir sevdaya tutulan çoban, arkadaşlarını yanına alarak kızı kaçırmaya karar verir.En uygun yer Taşafurdur. Yörük obası durumu anlar.Göç yolunda kıza Anasının elbiselerini giydirirler.Gece yarısı  Kervan Taş afur da soluklanırken gençler aniden göçün arasına dalarak Alfistanlı Yörük kızını sırtlayıp, ormana dalarlar.Bir süre ormanın içide gidince, kızın hiç ses çıkarmamasından kuşkulanıp yere indirirler, ne görsünler ,Alfistanın içindeki kızın Anası!

namaras_ali_cetin_yoruk_gocu020

Dün çobanlık ,sosyal yaşam içerisinde ekonomik alanda oldukça ağırlığı olan bir

iş koluydu.Şimdilerde öylemi ya, Namaras köyünden yaylalı Ahmet’in Oğlu Ali yakınıyor.

Teklif ettim kızlara seviyorum diye
Bakarak güldüler benim halime

Çiçek verdim çok sevdiğim birine

Sen çobansın diye reddetti beni

Bilmiyorum neden kötü bu meslek

Ne olur bu mesleğin adını çevirsek

Çobanlık yerine memurluk desek

Yine beğenmez mi kızlar bizleri

Taşafurdan sonra gün karlı dağların ardından kendini gösterirken  senir çaltıya geliyoruz.Güneş bir başka doğuyor burada,güneşi uzanıp tutmak ve yaylanarak sedir ormanlarının üzerinden, geyik dağının zirvesine konmak geliyor içimizden .Önümüzde sürü, ormanın içine sapıyoruz.Burada dağlar iç içe ,Orman nerde bitiyor nerde başlıyor anlamak zor.Mula Dağının eteklerindeyiz.Karşımızda, dağın eteğinde Gündoğmuş kazası.ormanların arasında küçük şirin bir ilçe.Eski çağlarda, her türlü saldırıya karşı korumalı bir yerleşim yerini andırıyor.

Sürü gecenin açlığını çıkarırcasına daldı yeşil otların içine,sanki hiç hareket etmiyordu.,çakılıp kalmıştı ormanların arasına .Küçük körpelerimizde çok yorulmuştu,ne ot nede anne sütü düşünecek halleri vardı,kimisi yatarak,kimisi ayakta uyuyorlardı.Geride kalıp gözlerimizin içine bakıyorlardı.Sanki bir kucak bir yardım bekliyorlardı bizden.Nede olsa çocuktular.Dokunduğumuz zaman,anında kolumuza bacaklarımıza yaslanıp gözlerini kapatıyorlardı.Gözümüz onların üzerinde.Her taşın arkasına ,her sık çalılığın arasını iyice bakıyoruz.

Ahmetlerden Pantır

Ahmetlerden Pantır

“BU KEYİF CUMHURREİSİNDE BİLE YOK”

Saat 10.30  gibi Senir çaltıya konaklayacağımız yere geliyoruz.Nazife ile Hüseyin At ile eşekleri yıkıp, yemek hazırlığına çoktan başlamışlar. Bugün çok yoruluyoruz.Göçün en uzun en zorlu etabını yürüdük.Sürü koyu gölgeye yatarken ,bizde kendimizi gölgeye ,yeşil otların üzerine atıyoruz.Osman’da yoruluyor ama onun sorumlulukları var.Sürünün sahibi,oturmadan sürünün içerisinde dolanıyor.”hepsi tamam” diyor.Şöyle bir bakıp 450 davarı gözden geçiriveriyor.Gönül rahatlığıyla pıynar sopasına dayanıp oda oturuyor.Gülüyor .”Amcam buraya deveyi yıkınca ,şu gördüğünüz kocapelit (meşe) ağacının dibindeki taşlara ala çuvalları dayardı.Burasının sürü  için iyi yayılımı var”.diyor,hüzünleniyor bir anda dün gözlerinin önünden akıyor.Hissediyoruz.Hepimiz Osmana ,Osman’ın ela gözlerinin düne dalışına bakıyoruz.

“Amcama Bıttıların Hasan Hüseyin derlerdi.”Deveyi yıkar Ala çuvalları taşlara dayar, alakilimi serip üzerine oturarak, ala çuvallara yaslanırdı.Bağdaş kurup yemeğini yedikten sonra odun ateşinde birde sigara yakardı.Çayından bir yudum alır ,sigarasından derin bir nefes çekerken “Bak Osman ,bu keyif cumhur reisinde bile yok “diyerek alakilimin üzerine uzanırdı.Ben de ulan bu çobanlık Cumhurbaşkanlığından bile iyi bir meslek diye düşünürdüm.iyi adamdı amcam.”

Osman dertli,Dünyası sürüsü ve Dağlar.Dağlar kadar temiz ;dağlar kadar gönlü geniş ,dağlar kadar umutlu bir insanoğlu .”Az bulunur bir insanoğlu” diyor İsmail.

Senir çaltı da Hüseyin öğretmende bize katılıyor.Namarastan KırHasannın Gök Hüseyin.Babası eski Yörük “Babam bu köyün en iyi havut diken insanıydı ,Çuvaldızı ve gazalı (kıl ip )hiç elinden düşmezdi”diyerek babasını bize anlatıveriyor.

İkindin güneşin baskısı azalınca sürüyü harmancığa doğru ağdırıyoruz.Harmancık mula dağının tam dibi. Sedir ve Ardıç ağaçlarının altında yeşilin bütün toplarıyla kaplı eşsiz bir yer.Sürü çanlarını bir ahenkle öttürüyor,özgür ,telaşsız yayılıyor.

Önümüzde gidirinse beli 1700 metre .Torosların ilk beli.Artık yaylaya yaklaşıyoruz.Keçilerin son çam ,son filiz tadışı,Son orman görüşü .Onlarda bunun farkındalar ve hiç başlarını kaldırmadan yayılıyorlar.

Akşam Harmancıkta Gökçe Gedik denen yerde sürüyü yatırıp,çoban ateşini yakıyoruz.Nazife, hemen Kır Hasan’ın Gök Hüseyin hocayla keçileri sağıyor.Gök Hüseyin in karnı aç,çiğ çiğ içecek sütü.Nazife aceleyle tencereyi yanan ateşin üstüne  koyuyor,ve sıcak yayla sütünü içiyoruz. Sessiz dingin birkaç asırlık sedir ağaçlarıyla kaplı Mula Dağının eteğine sığınıp uyuyoruz.

Burası Gökçe Gedik ,Yani Derbent başı.Burada sürü karnını duyurur,develer soluklanır,

Ala çuvalların yükü yenliltilir(azaltılır).Burada kirinci’nin ayağına pese sürülür,burada Botlayan (doğuran) deve olursa göç üç gün ertelenir.

Yörük çocuklarıda çokça yollarda ,konak yerlerinde doğar.Doğan çocukların göbek bağı anında kesiliverir.Gelin, çocuğunu kucağına alır, göçe yol verir.Yörük obası,telaşlanmaz ve gelin nazlanmaz,dertlenmez ,sızlanmaz doğan bebek konak yerinde tuzlanır,ballanır ve göç ertelenmeden yola devam edilir.

namaras_ali_cetin_yoruk_gocu046

İkievcilerli Fatma gelin hamileydi,ha doğurdu ha doğuracaktı, hesabı tutarsa daha üç günü vardı. Kurucada doğururum diye düşünüyordu.Harmancıkta, konak yerinde sabah erkenden bir sancıyla uyanınca, zamanı geldi herhalde dedi. Ama sürünün arkasından da gitmesi gerekiyordu.”öğlenden önce doğurmadan dönerim” diye düşünerek,erkenden sürünün arkasına düştü.” Tedarikli olmak gerek” diyerekte, beline, kuşağının arasına birde çakı soktu. Sancılı, dolaştı keçilerin arkasında dağları. Bazen, oturdu, bazen bir ağaca yaslandı. Keçileri konak yerine doğru döndürdü. Obaya yaklaşırken birden dayanılmaz bir sancıyla kıvrıldı, koca meşe ağacının dibine oturuverdi. Sırtını meşeye, bacaklarını önündeki iri taşa dayadı, doğuruverdi bebeğini. Çakısıyla göbek bağını kesti, telaşlanmadan bebeğini dolamasına (eteğinin alt kısmına) sarıp obaya geldi. Ballı kızı hemen bebeği tuzlayıp balladı. Sabah erkenden, Fatma gelin, bebesini sırtına alıp göçün arkasında yürüdü yaylasına doğru.

Gökçe gedikten alaşafakta çıkılır yola,derbent çok zorludur. Derbent de giderken atların nal seslerinin çakışıyla çıkan kıvılcımlar alaşafakta günü karşılarken, Yörük beyi deveye “dırnak dırnak”diye bağırır .Allı pullu fistanlarıyla gelinlerin çektiği develerin, hatap çanlarının ahengiyle, ardıç ağaçlarının mis gibi kokularının arasında kıvrılan yollarda, dolana dolana gider yörük göçleri gidirinse beline doğru.İlk gayşambaçta (devenin ihtiyaç giderme ,soluklanma yeri)tek tek her devenin hatap kolanı,döş kolanı,göybenti,çeker ipi gözden geçirilir.Derbentten geçmek zordur yörük için,tedbirli olmak gereklidir.Devenin çeker ipi incecik,en küçük zorlamada kopmaya hazır olmalıdır.Derbende düşen bir devenin dirkeli olduğu deveye zararı olmamalıdır.Çeker ipleri “tel ipi” bir devenin zorlamasıyla .anında kopacak kadar çürük,deveyi çekecek kadar sağlam olmalıdır .Bu da Yörük beyinin sırrıdır.

Şafakla sürüyü gökçe gedikten sürüyoruz.Yattığımız yere iyice bakıyoruz.Ümit ,Nazife ye körpelerden beş tanesini teslim ediyor,beş körpeyi atın üzerindeki ağaç kasaların içine koyuyorlar.Sürüyü topluca Derbetten geçirip, gidirinse beline doğru dolandırıyoruz.Her yan dere ,şırıl şırıl sular akıyor, yemyeşil yarpuz.Gök Hüseyin öğretmen durmadan yarpuz yiyor. “zıkkım ye” diye espri yapıyorum.Anası böyle derdi .Doğanın bütün renkleri var burada.Sürü yeşillikler arasında kayboluyor.Karşımızda upuzun çıplak,yer yer karla kaplı gidirinse dağı uzanıyor.Eteklerinde yayla evleri var.

namaras_ali_cetin_yoruk_gocu023

Öğlen ,gidirinse belinde konaklıyoruz.Gürül gürül sular fışkırıyor dağ yamaçlarından.Yarpuzların,ısırgan otlarının arasından dolanıp,kekik kokularıyla dolu yayla havasının serinliğinde, gürleyerek akan kaynak suları ,çayırlı vadiyi bir ip gibi yararak konak yerimizin ortasından, buz gibi akıp gidiyor.

Nazife bize yarpuzlu pilav yapıyor.Bir yanda yarpuzlu pilavın kokusu, bir yanda da soğuk yayla suyunun eşliğinde karnımızı doyuruyoruz.

Osman sürüyü gözden geçiriyor.”Mor oğlak yok “diyor.Ümitle birbirimize bakıyoruz.Çok dikkat etmiştik .Ümit, Nazife ye bakıyor .Nazife “ben almadım” diyor.Mor oğlak gökçe gedikte uyuyup kaldı.Hepimiz üzülüyoruz.En çokta Ümit üzülüyor.Hüseyin öğretmen ,Ak Alinin Hüseyin ve Hikmet öğretmen çiple gökçe gediğe dönüyorlar.Gök Hüseyin’e Yörük göçü biraz oyun gibi geliyor.İşi tam kavramış bir havası yok.Oğlak bakmak yerine taşafura gezmeye gitmeyi oynamadan sayıyor.O nedenle gökçe gediğe şöyle bir bakıp dönüyorlar.Nazifey’le Osman bizim üzülmemize üzülüyorlar.Keyfimiz kaçıyor.Küçücük Mor körpe her adımında durup gözümüze bakardı.En çok Ümit’in ayaklarına dolanıyordu.Her an uyumaya hazırdı.Ayakta, yayılırken, anasını emerken uyurdu,uyuklardı.Ümitle baba oğul gibi yakınlaşmışlardı.

Bir kayıpla Kurucuya, Gelesandıraya doğru iniyoruz.Akşam kurucuda konaklayacağız.Kuruca yörüğün toplandığı yer.Dağların arasında kocaman uçsuz bucaksız bir vadi.Yörük obaları yaylalara buradan dağılır.Susam belini ve Göçen boğazını geçmeden önce Yörük burada göçe çeki düzen verir.Eskilerde bu alanın bucaklarına göç yıkılır,develerin köşekleri bozulardı.Güz dönüşünde davar burada savruğur , yüğürülmesi için teke katımı burada yapılırdı.Kuruca yörüğün en uzun konaklama yeridir.Susam beli zorlu olur kıştır,borandır,tipidir.Geçit vermez hazırlıklı olmak gerekir.Kurucada çadırlar kurulur,soluklanılır. Develer çadırların etrafına ıhtırılır.(çökertilir).Yörükler ,çadırın arkasında Çöken yaşlı devenin gece bozulamasını hayra yormazlar.Yaşlı deve çadırın iplerine sürtünür,çadırdan içeriye bakarsa bir ölecek vardiye düşünülür.Kuruca bir şenlik yeridir.Her bucakta bir ateş yanar.Yörük obaları bir birini ziyarete giderek hal hatır sorarlar.

Kurucada, Karayağız Yörük delikanlıları,sürülerinin önünde, yünden örme başlıkları ve kilot pantolonlarıyla elleri sopalı, çaka satarak geçerler obaların yanından.

namaras_ali_cetin_yoruk_gocu031

Bazen bir kaval sesi duyulur kara çaldan,bazen yanık bir türkü böler gencenin karanlığını.Yörük kızları yanık türküye, yanık yanık öten kavalın sesine kulak kesilir.Önce yanık türkülerine ve kaval seslerine aşık olunur.Sessizce, kuruca alanının çevresine her sürü gelişinde, su doldurmaya gelen kızlar doluşurlar ve sürünün cobanını, allı pullu üç etekleriyle mahçup,meraklı ,alımlı bakıp süzerler.

Şimdilerde yaşam her şeyde olduğu gibi çobanları da, kızları da değiştirmiş.Değişimin önünde durmanın imkansızlığını sanki anlamışlar.Ne kilot pantolon kalmış,ne kaval.Uzun jöleli saçlarıyla elleri radyolu ,cep telefonlu delikanlılar,bazen hello diyerek yürüyorlar sürünün önünde.Sürüde anlamış ki değişmeyen tek şeyin değişim olduğunu,yadırgamıyor önünde giden gençlerin hallerini.

Kuruca da her yan çan sesi ,çoban ateşi.En sönük ateş bizimkisi .Hüseyin öğretmen ,Hikmet ve İsmail gelesandırada çay içip laflarken karanlık basıyor.Karanlıkta odun bulmakta zor.Karanlıkta zar zor yemeğimizi yiyoruz .Erkenden uyumalıyız.Yarın susam belini geçeceğiz.Susam beli zorlu” kar boran olmasa “diyor Osman.

Kuruca da sırtımızı kara çal dağına dayayarak uyku tulumlarımıza giriyoruz.Gece karanlığı çöküyor üstümüze.Burada yıldızlar bir başka parlıyor.Gök yüzünde yıldızlar ışıl ışıl Susam belinden doğru gelen incecik serin bir yel esiyor kaynarca boğazından.Karaçal dağının eteğinde ,susam belinin girişinde, ışıl ışıl yanan çoban ateşinin etrafında, derin ve yakın yıldızlarıyla, bizi bir çadır gibi örten gök yüzünün altında uyumaya çalışıyoruz.Bir köpek uluması ,bir oğlak melemesi, bir kadın sesi ve bir çoban ıslığı hiç değiştirmiyor gök yüzünün ahengini.

İçimizde yalnızca Osman düşünceli “önümüzde Susam Beli var.işimiz zor.Allah verede hava güzel olsa.”diyerek bizi uyarıyor, ama tedirgin etmemek için de “Demem oki ,bilesiniz yarın yol çetindir. Kederli olduğum doğrudur.Bilirmisiniz, bu susam belinde iki bin Yörük telef olmuş.Kemikleri belin arka yüzünde, erikli alan denen yerin yamaçlarında taş yığınlarının altındadır.Susambelinin böğründe ,şeytan devrendin de, sonalı (güz sonu) Tuz gölünden ,tuzdan dönen develer ,nice insanlar boğalıp (donup)ölmüşler.Eskilerde cuppala ile Cici Hasan denen iki adam vardı,en yaşlı en eski Yörüklerdi,geçmişi en iyi bilen onlardı ,onlar anlatmışlardı.Sahilde susam yolunurken, Susam belinde kar boran tipi olmuş ,bel oradan adını almış .O zaman kervan kıran alanında otuz deveden oluşan kervan kırılmış,belde de Yörükler donarak ölmüşler”.

Osman kederli ,hüzünlüydü.Dalıp gitti gecenin karanlığında ve uyku onuda yakalayıp karanlığın kucağına bırakıverdi.

TÜRKÜLERİDE ,SEVDALARIDA  DAĞDIR YÖRÜKLERİN

Sabah tanyeriyle diğer sürülerden önce sürüyü Susam beline doğru kaynarca boğazına dolandırdık.Havada tek tek bulutlar vardı.Boğazda soğuk bir yel esmekteydi.Alaşafakla gün ışığı dağların ardından kurucaya düşmeye başladı.

Kaynarca boğazına sürüyü dolandırıp yürüyünce,sürü boğazda eski deve yoluna girip, Derbentten tek sıra susam beline doğru yürümeye başladı.Göç yolları, taşlarla örülmüş geçitlerle dolu.Her geçit bir tarih .Her geçit  antik çağı,Bizansı,Selçukluyu,Osmanlıyı anlatıyor bize.

Sürü Susam Beline doğru dolana dolana çıkıyor.Çıktıkça nefesleniyor,aşağılara bakıyoruz.Geldiğimiz dağlar bir bir eğiliyor altımızda .Yollar daralıyor,Gökyüzü daha bir berraklaşıyor.Sürü çanlarını öttürüp ,yayılarak teleşsız çıkıyor susam beline doğru.

Susam belindeyiz.Burası bir başka dünya ,hepimiz heyecanlanıyoruz.Eşsiz ulaşılması zor dağlar arasında büyüleyici karlı bir vadi.Burası 2250 metre.Sürü dimdik durdu,  toplandı.bizde durduk.Yönümüz kuzey.Önümüz erikli alan.Erikli alanın yamaçlarında susam belinin karı ve tipisiyle ölen Yörüklerin toplu mezarlarını  oluşturan öbek öbek taş yığınları var.Uzaklarda berrak sularıyla susam gölü ve her yan göller ,gölcüklerle dolu.Karsız alanlar rengarenk çiçeklerle kaplı,her yanda şırıl şırıl akan kar suları.

Sürü durdu.Bizde doğanın büyüsüne kapılıp seyre dalıyoruz.Upuzun bir vadi var önümüzde.Bir yanda deli dağ ,bir yanda papaz başı ,gümüş sayı.Hepsi 2800-2900 rakamında

namaras_ali_cetin_yoruk_gocu004

Yörükler sarp geçit vermez ulaşılması zor,yalçın dağları severler.Dağlar her zaman dert ortağı ,sırdaşı,koruyanı olmuştur onların.”Dağlar ,dayanana sahip çıkar ele vermez” derler Dağlar özgürlük,yiğitlik,yaşamda huzur,güven olmuş.Dağ denince ağnamdan ,kolcu baskısından, efe baskınından kurtulmak aklına gelmiştir Yörüklerin.Ve o nedenle Yörükler yerleşim için sarp dağ eteklerini seçmişler.Türküleri dağdır,sevdaları dağdır;Türbeleri dağ olmuştur.Dağa sığınmış dua etmiş” geldim ocağına,bir çoçuk ver kucağıma” diye yakarmış.Dağa sığınmış zulümden baskıdan ve de açlıktan korumuş kendini .Göç özgürlük olmuş,özgürlük sevda olmuş ,sarp dağlar eteklerinde yaşam bulmuş kendine.

Sürüyü karların üzerine sürdük .Oğlaklar kara alışık değiller ,önce şaşırıyorlar,sonra oynayarak hoplaya zıplaya iniyorlar.Hava berrak ,pırıl pırıl ,Sanki göllerin içinde de karlı dağlar var.Susam gölünü geçiyoruz , önümüzde Ağız Boğazı denen yerde Namaras yaylası duruyor.Her tepenin ,belenin arkası bizi şaşırtıyor,büyülüyor.Sarı beyaz Çiğdemler,menekşeler,laleler,ters laleler;biri bir çeşit renkte,bin bir çeşit çiçekle dolu her yan.

Sürü dolanıyor,onun yurdu ,onun dağları,Osman sürüyle hiç ilgilenmiyor artık ,biz seyre daldık ,İsmaili kaybediyoruz.Ama telaşlanmıyoruz. Her yol Namaras yaylasın acıkıyor.

Gümüş sayına ,çolak kızın uçtuğu yere bakıyoruz ,dimdik,sarpmı sarp bir uçurum.

Duygulanıyoruz ,ne sevdalar gördü bu dağlar ;ne yiğitler ağırladı , ne analar ağlattı.

Çolak kız bir delikanlıya aşık olmuştu.Çobana azık götürürken gizli gizli buluşup konuşurlardı dağlarda.Çok mu çok sevmişler di birbirlerini .Çolak kız ağabeylerine  ekmek götürürken ,Hüseyin’e birazını yedirmeden gitmezdi.

İkisinin de sevdaları gizli ,yürekleri gizemliydi.Sonra çolak kızla ,Çoban Hüseyin’in aşkı duyuldu.Annesi, çolak kızı önüne oturttu “sen bunu nasıl yaparsın ,namusumuzu iki paralık ettin” dedi.”Seni ağabeylerin ,baban öldürür dedi”.Çolak kız hiç seslenmedi.İki damla yaş gözlerinden dökülüp,yanaklarından süzülerek beyaz yazmasında sır oldu.

Yayla dedikoduyla çalkalandı.Çolak kızın ağabeyleri çok kızdılar. “ öldürürüz seni, sen bizden habersiz nasıl başkasıyla konuşursun,bizim haberimiz olmadan başkasını nasıl sevebilirsin” dediler .Çolak kız, sinip oturduğu köşeden kısık sesle belli belirsiz “ benim sevmeye sevdiğimi tercih etmeye hakkım yokmu ağabey “ deyiverdi. Ağabeyi hiddetlenerek, çolak kıza dönüp “ seni gebertirim kız, sen evleneceğinde seni alacak oğlanı biz buluruz, azdınmı sen , çabuk kalk bize yiyecek bir şeyler getir” dedi.Çolak kız ağladı, çolak kız yakardı ama “ sen kızsın, senin seçme hakkın yok, sen karar veremezsin, sen iyiyi kötüyü ne bileceksin, biz sana uygun oğlanı bulunca sana söyleriz” dediler.Anası acıdı çolak kıza, ondan yana olmak istedi, ana yüreği bu…Ama kocasıyla en küçük oğlu yani çoban olanı daha bir efelenerek” biz ne dersek o olacak” deyip kestirip attılar. Ne ana seslenebildi, ne baba.içten içten ağladı çolak kız, geceleri uyuyamaz oldu.

Bir sabah,Ala şafakla hiç kimse kalkmadan,kadınlar kara çıkmadan,kuzuları Ağız Boğazına,Susam Gölüne doğru sürdü.En yeni fistanını giyip,en yeni yazmasını bağladı siyah saçlarına. Güneşin ışıkları deli dağın başını yalarken ,Gümüş sayının  sarp mı sarp kayalarının üstünden atıverdi kendini boşluğa.O günden bu yana, Gümüş sayına kara giden kadınlar hep çolak kıza ağıt yakarlar,kar keserken  her balta vuruşlarında “ah çolak kız ah” diye indirir olmuşlar baltalarını  kar kalıplarına.

Eskiden Namaras yaylasında hiç su yoktu .Kadınlar, tan yeri ağarmadan baltalarını omuzlayıp,çuvallarını sırtlar, doğruca kar yığınlarına giderlerdi.Kocaman bir kalıp kar keser çullarına sararak yüklenip eve getirirler ve kıl çadırların altındaki eğimli taşa koyarlar üzerine bir tülbent örterlerdi.Karın önüne bir helki koyar ,bu suyla ihtiyaçlarını ve içme sularını karşılarlardı üç ay boyunca.Şimdilerde su gelmiş yaylaya.

Saat 10 ,30 da yayladayız.Yaylaya bahar gelmiş. Yemyeşil otlarıyla renga renk çiçekleriyle şırıl şırıl akan dereleriyle kuşlarıyla ,arılarıyla dağlar sımsıcak,canlı mı canlı.Taş yığını tepelerin arasındaki bir çöküntü gibi duran çayırlı alanlarda develer yayılır,atlar koşar Yörük çocukları çiğdem,yağlık kazarak oynaşırlardı karakıl çadırların arasında.Göç yıkılır.Önce develer ve atlar bakıma alınır.Deve yörüğün en önemli varlığıdır.Yörük devesiz hiçbir şey düşünemez. Devesiz yayla ,devesiz göç olmaz, löksüz kervan düşünülemez.

Yörükler için deve, birde çoban çok önemlidir.Sütün kaymağını ,etin yağlı tarafını tereyağlı ayranı ve tereyağını önce çoban yer.Kadın, deveden ve çobandan sonradır.İkievcilerli Fatma kadın ,çalışkan ,sessiz,bir Yörük kadınıdır.Bıttıların Gır Ali Onbaşının karısıdır.Kocası ve çocukları içindir varlığı. Yaylaya çıkar çıkmaz ilk işi kırlara koşup çokça keklik yumurtasını toplamaktır.Bir keresinde tam altmış tane yumurta topladı.Büyük gelinle birlikte yaşamaktadır.Ondan tereyağı istedi,keklik yumurtalarını pişirecekti. ”Kadın kısmı yağ yemez” dedi büyük gelin. Sonra yumurtaları suda kaynatıp yedi çocuklarıyla.

namaras_ali_cetin_yoruk_gocu001

Bir gün obanın en güçlü devesi lök sülek obanın biraz ötesindeki bir alana çöktü, bozulamaya başladı.Tüm oba koşuşturdu.Sülek lök hiç yerinden kalkmıyor,durmadan bozuluyordu.Su verdiler, tuz yalattılar ,katran koklattılar.Obanın büyükleri gelip baktı.Durak çavuşta geldi.Elleri arkasında sülek lökün etrafında dolandı,ağzına baktı,kuyruğunu kaldırdı.”Ben kendim bilemedim,ama garçınlı belki bilir.”dedi.sessizce üzüntülü yürüdü gitti;ama mümkünü yok üç gün bozuladı sülek lök, üç gün uyumadı obanın kadınları ,erkekleri.Sülek lökünün bozuladığı alanı yol ettiler.Gece yatmadılar, gündüz oturmadılar.Üç gün ağladı obanın gelinleri,kızları, tüm kadınları. Üç gün göz yaşı döktüler,dizlerini dövdüler. Üç gün sonra çayırların üzerine uzanıp öldü sülek lök.Dünyası karardı obanın ,çaresizlik çöktü koca alana, yel esmez, kuş uçmaz oldu.Obanın acısı tüm Yörük obalarına ulaştı.Akın akın geldiler.Et Hasan ,cülle , kömbele geldi .Tüm Yörük obaları gelip başsağlığı dilediler.Sülek lökün derisini alıp, etini köpeklere yedirdiler. Oba düşünceli, tasalı.”Göç kaldı” dedi Ballı kızı,”göç kaldı dedi ikevcilerli Fatma kadın ,Lök almaya güçmü yeter.

Bıttının Hasan Hüseyin obanın beyi yaylada yoktu.Onun geleceği gün sülek lökün derisini sakladılar.iki gün söyleyemediler.İki gün obaya gelen giden olmadı.Sonra telaşlandı Bıttının Hasan Hüseyin.”ne var” dedi.Lafı dolandırmadan “sülek öldü ”dediler.Attılar deriyi evin ortasına .Bıttının Hasan Hüseyin sülek lökün derisine baktı, hiç seslenmedi.Sarığını başına sardı ,çarıklarını giydi, yün çeketini sırtına aldı,telaşsız,sessizce sıçak dağının dibinden yürüyüp gitti, koca taşların arasında kayboldu.Tüm oba telaşlandı.O,taşların arasından hızlı adımlarla bir süre yürüdü. Sonra koca bir taşın yanına oturup,ellerini arasına başını alıp, akşamı bekledi.Lök  bu, göç ona bağlı, löksüz göç olmaz ,bu mevsimde de lök bulunmaz.Ağrık var, tuza gitme var, göç var .Çaresiz gözleri doldu, içi daraldı, akşamı etti koca taşın dibinde.Pırıl pırıl, uçsuz bucaksız gök yüzünde, sayısız yıldızlara daldı.Belli belirsiz “benimi buldun bu koca koyakta ,ben ne yaptım sana “diye serzenişte bulunup, karanlıkta sessizce çadırına döndü.Karakıl çadırın gözeneklerinden, karanlık gök yüzünde ışıl ışıl yıldızlara bakıp lökünü düşündü.
DSC02779
Osman’ın evinin önüne oturuyoruz Sülek’in öldüğü alana bakıyoruz,yorulduk.Osman ile Nazifede dur durak yok .Osman davarları topluyor,oğlaklara bakıyor, Nazife evi temizliyor, ikisinde de yayla coşkusu var.

Osman, pıynar sopasını alıp ,sıçak dağını eteklerine doğru hızlı adımlarla yürüyor.Peynir derilerini koyacakları kar deliklerine bakıyor.Gülerek” bütün delikler karla dolu ,peynirler bu yıl lezzetli olur”.diyor.İsmail ,Hüseyin ve Hikmet öğretmen anında  deri peyniri siparişlerini veriyorlar.namaras_ali_cetin_ev_001

Osman bir keçi kesiyor.”Bu gün bunu yiyeceğiz,hepimiz hak ettik” diyor.Hikmet öğretmenle Hüseyin kolları sıvayıp ete dalıyorlar.

Bir kartal süzüldü sıçak dağının başından, berrak gökyüzünde salındı,dolandı .Yalçın doruklarda kayboldu ,bir keklik öttü koca belende. Sevgiyle gözleyip mutlulukla dinledik ve dinlendik.

Koca sürüyü, Manavgat’ın Namaras köyünden, beş günde, Konya’nın Bozkır sınırındaki, yedi kaza yaylalarına götürdük.Yorulduk yorulmasına ama çok mutlu olduk.Yörük yollarından, Derbentlerden, konak yerlerinden geçip ,eski hanları, gayşanbaçları ,şırıl şırıl akan dereleri ,mor renkli laleleri ,bin bir çeşit açan çiçekleri gördük.Kocaman sedir ağaçlarının altında yufka yiyip, kekik kokulu kaynak sularından içtik.Küçücük körpeleri kucağımızda taşıyıp, onlarla özdeşleştik..Biz Yörük olduk, yayla gördük ,dostluğu tanıdık.

Not:Mor körpe Harmancıkta (gökçe gedikte)uyuyup kalmış.Üç gün oracıkta melemiş ne kurt kapmış ne de ayı.Üç gün sonra Namaras’tan Ballının davarına sürünün içine karışmış.Namaras yaylalarına gelmiş.Anasını bulmuş.Ballının karısı Medine üç gün süt vermiş Mor Körpeye ,üç gün bakmış.Osman bize haber gönderdi.Çok sevindik.En çokta Ümit Durak sevindi.

ALİ ÇETİN

DEVECİEĞİLİN ET HASANIN İRBEĞİM

DEVECİEĞİLİN ET HASANIN İRBEĞİM

Pantır

Pantır

Akoğlan'ın Kır Alı

Akoğlan'ın Kır Alı

Ahmetler Köyünden Pantır'ın Karısı Hatma

Ahmetler Köyünden Pantır'ın Karısı Hatma

Ahmetlerden Pantır

Ahmetlerden Pantır

Posted in Gezi Yazıları, Yazılar6 Comments

PELEPONNİSOS (MORA YARIMADASI)

PELEPONNİSOS (MORA YARIMADASI)

Peloponnese_modis

Atina’dan çıkıp 80 km. gittikten sonra KORİNTHOS’a varmadan geniş yüksek bir köprünün üzerinde duruyoruz. Derin, masmavi dar bir kanaldan dev gibi bir Gemi Ege denizinden Korint denizine kestirmeden geçtiğini görüyoruz. Peleponlisos’un boynunu kanalla açıp koca yarım adayı adaya dönüştürmüşler. Burada durup soluklanıyoruz, bir yanımızda Yunanistan’dan, Arnavutluk’a ve İtalya’ya uzanan Korint denizi, bir yanımızda Anadolu’ya Türkiye’ye uzanan Ege denizi masmavi sularıyla.

Peleponnisos’un doğu kıyısından aşağıya doğru iniyoruz, masmavi küçük şirin köylerin oluşturduğu, tertemiz körfezlerden döne döne, uçsuz bucaksız zeytin bahçelerinin arasından ilerliyoruz. Lambis Papadis yunanlı kardeşimiz, dostumuz. Hem arabayı kullanıyor, hem de durmadan bize Peleponnisoss’u anlatıyor.

İlk durağımız Epidavros. Geniş zeytinlik alanın ortasından geçerek, çam ormanlarının arasında gizli, tarih dolu bir mekanla yüz yüzeyiz.Her yıl Yunanistan’ın en önemli tiyatro festivalinin yapıldığı yer burası.M.Ö. 3.4. yüz yıllarında buraya bir hastane köyü kuruluyor.

Oteli, Lokantası, Tiyatrosu, Kütüphanesi, Spor salonları ve Parklarıyla büyük bir hastaneye sahip olan bir hasta köyü. Tiyatrosu sapasağlam ayakta duruyor en önemli özelliği akustiği, sahnedeki en küçük bir kıpırtı en üstteki noktaya anında ulaşıyor. Buradaki müzeyi gezip burada bulunan tıpbi malzemeleri görünce insan M.Ö. 3.4. yüz yıldaki insanların gelişmişlik düzeylerine hayran kalıyor.

Buradan ayrılıp Naflion kentine doğru yol alıyoruz. Naflion deniz kenarında körfeziyle, kalesiyle,balığıyla ve tarihiyle ünlü bir kent. Naflion tepesinde 999 basamaklı Palamidi kalesi görmeye,gezmeye ve tırmanmaya değer. 999 basamağı çıkıp oradan bakınca masmavi deniziyle portakal ve zeytin bahçelerinin önündeki Naflion körfezinin albenisine doyamazsınız.

999 basamağı Sinan’la, Lambi tek tek sayarak iniyorlar merdivenlerden. Sinan, Naflionun albenisine kendini kaptırıp buraya yerleşmeye karar veriyor,”Baba ben yaşayacağım yeri buldum” diyor. Deniz kenarında balıklarımızı yiyoruz. Hepimize ayrı ayrı balıklardan birer tabak geliyor. Her körfezin kendine has temiz yerel balığı var. Naflionda marinas yiyeceksiniz. Hiç temizlenmeden kızartılmış olarak önünüze geliyor ve bir harika, yanında ev yapımı kırmızı şarapla birlikte.

Naflion Yunanistan’ın ilk baş kenti. 1827 yılında Osmanlılara karşı ayaklanan Peleponnisos halkı bağımsızlıklarını kazanarak Naflion’u baş kent yapıyorlar. Burada cumhuriyeti ilan ederek, ilk cumhur başkanları Kapodistrias’ı seçiyorlar. Ama bir süre sonra İngilizler ve Almanlar peleponnisosluları sömürgeleştirmek için Almaya’dan bavyare prensi Ottoyu

Nafliona getirerek yunan kralı ilan ediyorlar.Halkları köleleştirebilmek için her yolu mübah sayan Emperyalizm, isterse Almanı Yunan, isterse İngilizi Türk diye yutturabiliyor halklara.

Naflion’u tüm güzellikleri ile arkada bırakıp denizden içerlere doğru yol alıyoruz.

Yolumuz Sparta’ya. Sparta tarih, Sparta askerlik, Sparta barbarlık demek. Buraya, Atinada olduğu gibi eski çağda ne demokrasi nede bilim gelebilmiş.

Sparta dağlar arasında geniş bir vadi. 2450mt. Yüksekliğindeki tepesi karlı Taigetos dağının eteğinde kurulmuş küçük şirin tarihi bir kent. Sanki bir Ege kenti. Portakal ve zeytin bahçeleriyle kaplı her yanı, caddeleri turunç ve palmiyeleriyle temiz ve bakımlı.

Sparta’da gece konaklayacağız. Lambi, buranın kokoreçi meşhur diyor. Sparta bir ege kentine benziyor, daha temiz daha bakımlı, insanları çevreye karşı daha duyarlı. Kokoreç yemek için bir lokantaya giriyoruz. Sinan çok hevesli kokoreç yemeye. Gülseren’le ben biraz çekingen davranıyoruz. Kokoreçlerimizi yiyoruz ama burada kokoreç önümüze bütün konuyor nar gibi kızarmış tadı çok hoş. Sabah Spartay’a 6 km. uzaklıktaki Mistra(s) harabelerine gidiyoruz. Burası antik bir Bizans kenti. Her şeyiyle canlı M.S. 1200 yılında kurulmuş. İstanbul’dan sonraki en güzel en gelişmiş şehri burasıymış Bizans’ın. Bizans elitleri İstanbul’a gitmeden önce burada eğitim görür, kendilerini sanatsal ve politik olarak eğitip geliştirir ondan sonra İstanbul’a giderlermiş. İstanbul’un Osmanlılarca fethinden sonra burası iyice canlanmış. Bizans elitlerinin yaşadığı en gelişmiş şehri olmuş Bizans’ın Mistra(s).Burası tarihiyle, tarihsel yapılarıyla capcanlı çok iyi korunmuş gidilmesi ve görülmesi gereken bir yer.

Sparta’dan yolumuza devam ediyoruz. Peleponnisos’un her koyunda her körfezinde ayrı bir güzellik gizli, her tepeyi aşınca portakal ve zeytin bahçelerinin arasında pırıl pırıl, denizin kenarında bir güzellikle karşılaşıyoruz. Sparta’dan sonrada yepyeni gizli bir cennet bizi büyülüyor. Burası Monemvasia. Denize uzanan yarım adanın üzerinde Cenevizliler’ce yapılan bir kale olduğunu ve kalenin eteğinde denizin kenarında üst üstte örülmüş taş evlerin bulunduğunu yarım adayı dönünceye kadar fark edemiyorsunuz.

Önce Cenevizliler daha sonra Bizanslılar ve Osmanlılar burasını mekan tutmuşlar. Her yanı kesme kayalardan oluşan tek girişli muhteşem bir kale burası. Bir evin terasına oturup seyre dalıyoruz, ev yapımı kırmızı şarabımızı yudumluyoruz. Burası bizi dinlendiriyor. Köylerde şarapta zeytinyağı’da ev yapımı olduğu için tadı çok güzel. Monemvasia’yı görmeden Yunanistan’ın gezilmeyeceğini düşünerek buradan ayrılıp Githio’ya geliyoruz. Githio bir balıkçı kasabası.

Tertemiz pırıl pırıl bir deniz, dağın eteğinde, üst üste dağın yamacına dizilmiş evler, sakin huzurlu,dost insanlar ile bir ege kasabası.

Mora yarım adasındaki her dönemeci her dağı geçtikçe büyüleniyoruz. Deniz bir başka güzel, tarih bir başka canlı ve doğa en güzel şekliyle korunmuş. Doğa tarih bilinci Yunanistan’da ve Yunan halkında gelişmiş durumda, bunun altında yatan 1962 yılında temel eğitimin 12 yıla çıkmasıyla kültürel düzeyin yükselmesi olsa gerek. Her köy küçük şirin tertemiz.

Githio’dan sonra Mora yarım adasının en güney ucuna MANİ yarım adasına doğru iniyoruz. Mani yarın adası apayrı bir dünya. Bizi şaşırtıyor. Ormanın en az olduğu, denizden birden yükseliveren tepelerin eteklerindeki kaya köyleriyle şaşkına dönüyoruz. Köylerin taş evleri kale gibi 15 mt. Yüksekliğinde, taştan örülmüş, her katta bir oda olan üç kat üzerine kurulmuş kutu gibi taş evleri var. Alt katlarda sadece hava alma delikleri olan en üst katında ise küçük pencereleri olan sur evlerden oluşan köyler bizi büyülüyor. Evler bakımlı, köyler canlı. Bu tarihi korumak için Yunan hükümeti taş evini restorasyon ettirmek isteyenlere çok ucuz kredi veriyormuş. Korsanlara karşı korunabilmek için daracık sokakları ve denize yukardan bakan sur köylerle dolu Mani yarım adasını hayranlıkla seyre dalıyoruz. Yarım adanın her iki yüzü apayrı bir dünya. Görmek, görüp tanımak anlamak ve de Anadolu’ya uzanmak gerek diyoruz.

Köyümüzün tepelerindeki taş ev yıkıntıları geliyor aklıma tarihi birleştiriyorum Anadolu’nun mimari kültürü aklımda bütünleşiveriyor.

Yolumuza Mani yarım adasından çıkıp Peleponnisos’un batısından kuzeye doğru devam ediyoruz. Maniden sonra şirin, tertemiz kocaman balıkların insanlardan korkmadan suyun içinde yüzdükleri küçük Limeni köyünde mola veriyoruz. Burası beklide dünyanın en temiz en güzel denizi olan köy. tazecik balığımızı yiyip ev yapımı çipuramızı içiyoruz. Çipura yunanlıların meşhur uzosundan daha kaliteli yunanlılarca daha çok içilen aynı ev yapımı şarap gibi köylerde evlerde yapılan çok güzel bir içki. Sek içiliyor. Burada bir süre dinleniyoruz. Deniz pırıl pırıl, balıklar sürü sürü dolanıyor koyda.Sinan, acaba burayamı yerleşsem diyor.

Lambi ise Sinanın koyları beğenip hayran kalmasına çok seviniyor “ Sinan seni birde yunanlı kızıyla evlendiririz “ diyerek Sinan’ı destekliyor.

Hayranlıkla yolumuza devam ediyoruz. Peleponnisosun kuzeyden dolanıp akşam ünlü Olimpia şehrine geliyoruz. Dostumuz Antony sofianos bize otelde yer ayırtmış. Otelimize yerleşiyoruz. Sabah erkenden kalkıp Olimpia şehrinin temiz bakımlı sokaklarından geçerek Olimpa müzesine gidiyoruz. Müze bizi hayretler içerisinde bırakıyor. Müzenin arkasındaki geniş bir alan üzerine kurulmuş M.Ö. 5.6. yüz yıllarda ilk olimpiyatların yapıldığı bölgeyi geziyoruz. Atina, Sparta, Makedonya, Tiva, Plates,Argos v.s. şehir devletleri onca düşmanlığa, savaşa karşın bir araya gelip Olimpia köyünde spor yarışmaları düzenliyorlar. İlginç olan bu spor yarışmalarında her zaman barış dostluk ön planda tutuluyor. Savaşı andıracak savaş aletleriyle yarışma düzenlemeyi yasaklıyorlar. Her yıl aralarındaki savaşlara rağmen Olimpa ‘ya gelip yarışmalara katılıyorlar. Birinci olan yarışmacılara sembolik olarak Olimpia daki zeytin ağaçlarından kesilmiş birer zeytin dalı veriyorlar. Yarışmalara sadece erkekler seyirci olarak gelebiliyor. Kadınlar seyirci olarakta yarışmacı olarakta Olimpiaya giremiyorlar. Tüm atletler çırıl çıplak olarak yarışmalara katılıyorlar. Olimpia’dan tarihin ve doğanın büyüsünden etkilenmiş olarak Delfi’ ye doğru yola çıkıyoruz.

Korint denizini Patra körfezine bağlayan Rio köprüsünden geçerek Nafpaktos limanında soluklanıyoruz. Bu köprü Pelepennisos ile Yunanistan’ı bağlayan çok güzel ve çok önemli bir köprü. Nafpaktos’dan sonra ünlü bir gemici kasabası olan Galaxidi ye geliyoruz. Galaxidi dünde, bu günde ünlü bir gemici kasabası. Buranın tüm erkekleri eski çağda denize açılırlar, bir çoğu geri dönmezmiş. Kadınların çokcası dul yaşarlarmış. Ufukta her gemi görünüşünde tüm kadınlar limana inip geminin yanaşmasını beklerlermiş. O nedenle bu limanın adı dünden bu güne dullar limanı diye anılır olmuş. Dullar limanından ufka doğru bizde bakıyoruz. Lambi,Sinan, Gülseren hepimiz Galaxidi’ye hayran kalıyoruz. sokaklarında dolaşıyoruz.

Tüm evlerin kapılarında gemi resimli kaptan isimleri asılı. Bu gelenek eski yunandan bu güne sürdürülmüş.

Galaxidi gemicilikte çok ünlü. Yunanistan’ ın en ünlü gemici limanlarının başında geliyor. Buranın tüm insanları dünde bu günde gemi yapımı ve denizcilikle uğraşıyorlar. Galaxidi gelenekleriyle yaşıyor. Öğleden sonra deniz kenarından uçsuz bucaksız zeytin bahçeleri arasından kıvrıla kıvrıla, geçerek denize dik bakan bir dağın yamacındaki kartal yuvası gibi bir yer olan Delfi’ye geliyoruz. Defli tarih öncesinin İsviçre’si. Denizden 600mt yükseklikte, sarp bir köy. Olimpia gibi burasıda tüm Yunan şehir devletlerinin ortak koruduğu bir yer olmuş tarih boyunca. Burada kadın kahinler yaşarlar, sur gibi depolarda şehir devletlerin hazineleri saklanırmış. Tüm şehir devletlerinin yöneticileri savaşlar öncesi buraya gelir kahinlerden gelecekleri hakkında bilgi alırlarmış.

Defli’yi yürüyerek boydan boya gezip antik Yunanda tüm barbarlıklara karşın barışçı yönlerini nasıl geliştirip koruduklarını düşünüyoruz.

Defli’yi geride bırakıp akşama Atina’ya dostumuz Lambinin evine geliyoruz sabah kalkıp lambi bizi Antony’in eşi Sam’a teslim ediyor. Sam bizi Atina’nın ilginç yerlerini, tarihi mekanlarını gezdiriyor. Ama diyor Sam, bazı yerleri size yarın Antony gezdirecek. Antony Arkeolog ve tarihçi. Sinan Sam’ın anlattıklarını anında Gülserenle bana çeviriyor. İngilizce bilmediğimize hayıflanıyoruz. Daha sonra rehberliği dostumuz Antony devir alıyor. Antony bizi Akrapoliste köşe bucak iki gün boyunca en ince detayları anlatarak gezdiriyor. Akrapolise çıkınca Yunan bayrağının altında duruyoruz. Antony duygulanarak ikinci dünya savaşında alman faşistlerinin Yunanistan’ı işgalinde Yunan subaylarının, faşistler bayrağı indirmeden önce kendi bayraklarını indirip götürürken öldürülmelerini ve sonrasında 30 mayıs 1941 gecesi Üniversite öğrencisi iki partizanın gece karanlığımda parthenon’a tırmanarak alman bayrağını indirip yunan bayrağını çekerek kaçmalarını anlatıyor. Bu iki partizanın Apostalos Sıantas ve Manoli Glezo’nun üniversite öğrencisi olduğunu ve kominist olduklarını söylüyor. Antony bunları anlatırken gözlerinden yaşlar akıyor. Antony’in duygulanması Sam’ı Gülseren’i Sinan’ı ve beni de çok duygulandırıyor.

Dostumuz Lambi eşi Fani oğlu Aris kızı Danai ve dostumuz Antony ve eşi sam bizi Atinada kendi evimizde hissettirdiler. Onların sıcaklığı onların dostluğu bizi çok etkiledi. Dostluğun kardeşliğin dil,din ve ırk tanımadığını bir kez daha burada yaşayarak gördük.

Lambi bizi Atinanın kuzeyindeki 1413 mt yüksekliğindeki Parmita dağına götürdü. Parmita dağı geniş vadileri olan çam ve sedirle kaplı bir dağ. Bu dağda bir çok dağcılık kulubünün dağ evleri ve işaretlenmiş yığınla parkurları var. Dağı gezerken dağın yamacında eski küçük bir kilise görüyoruz. Burası Agios Petros kilisesi diyor Lambi. Kiliseyi gezmek için sapıyoruz, bahçesinde 65 yaş üzeri insanlar gençlerin müziği eşliğinde dans edip piknik yapıyorlar. Lambi bizi onlarla tanıştırıyor, bizi içlerine alıyorlar, piknik masalarına bizi de oturtarak şarap ve yiyecek ikram ediyorlar. Her masa bize ayrı bir ikramda bulunuyor. Papazla kırmızı yumurta kırma yarışması yapıyoruz. Nasıl buldunuz Yunanistan’ı diyor papaz. Sinan ” koylarınızı, koylardaki köylerinizi çok sevdim her zaman geleceğim “deyince, papaz, o zaman sana Yunanistan’dan birde kız bulalım diyor. Bunun üzerine yaşlı bir kadın Sinan’a “oğlum papazın kızı var sana verecek herhalde de diye takılıyor” tüm ikramların üstüne iki tane bütün nar gibi kızarmış keçi eti getiriyorlar. Afiyetle yiyoruz. Onların dostluğu bizi çok etkiliyor. Hepsiyle kucaklaşıp akşam eve dönüyoruz. Yunanistan gezimiz dostlarımızdan duygulu bir biçimde ayrılmamızla son buluyor. Yunanistan, Yunanlılar bize benziyorlar. Bizim onlarla onların bizimle hiçbir sorunu yok, olamazda. Oldum olası sınırlara, mübadeleye hep karşı oldum. İnsanları tanıdıkça da haklılığımı görerek daha bir mutlu oluyorum.

Peleponnisos’u gezmek, yeni yerler tanımak farklı coğrafi mekanlar görmek insanı çok etkiliyor.
Gezgin olmayı ömrümce hep sevdim, tat aldım. Ama gezginlik sorumlulukta yüklüyor insana. Küresel ısınmanın dünyamızı ne hale getirdiğini gördükçe dünyaya bakıp geleceğimizi görmek insanın canını acıtıyor. Canımızın acıması tavır almayı, karşı durmayı getirmiyorsa hiçbir şeye yaramaz. Bilim insanları “ insanlarda suçlu “ diyerek Emperyalizmin, Emperyaliz sömürge savaşlarının yarattığı doğa tahribatının, onun havaya saldığı gazların, karbondioksit salınımın gizlenmeye çalışıldığı günümüzde, güzel yerler görmek biz mutluda etse emperyalizmin kar hırsı ve onun yarattığı paylaşım savaşlarına karşı çıkmadıkça, tavır almadıkça küresel ısınma ve dünyanın tahribatının devam edeceğini bilmek gerekiyor.

Ali Çetin

Peloponnisos_SeasideMealResim tarafımdan çekilmemiştir. “Mora Yarımadası”

Posted in Gezi Yazıları, Yazılar0 Comments

Melasın Gözlerine Yolculuk “Boydan Boya Manavgat Çayı”

İz Tv’ye Sırt çantam dergisi olarak Manavgat çayı belgeselini çekmek için hazırlıklarımı uzun zamandır yapıyordum.Bir belgeseli seyretmek hoş ve zevkli,görsellik açısından zengin ise daha da doyumsuz olur.Belgeseli çekmek ise öylesine kolay değildir. Ön hazırlık gerekir,bölgeyi tanımak bilgilenmek ayrıntıları öğrenmek gerekir ki,belgesel doyurucu ve zengin bir içeriğe sahip olsun.Buda zorlanmayı,yaban ortamda kalmayı,ona uyum sağlamayı, orman içinde ıssızlığa ve tehlikelere alışmayı,tanımadığın yeni yeni insanlarla dost olmayı beraberinde getirir.Onun için ön araştırma ve keşif yaparak belgesel çekmek,belgeselinde kalitesini belli eder.

Sırt çantamı ,fotoğraf makinemi,lenslerimi titiz bir şekilde çantama yerleştirdim.Irmağa gidiyordum.Yedek bot, yedek poşet ve her şeyin yedeğini koydum çantama.

İsmail ve Ethem’le hava alanında buluştuk. Antalya’dan, Manavgat’a doğru, yanan mavi gökyüzünün sıcaklığında yol alırken, gideceğimiz yerler, Manavgat çayı ve Manavgat hakkında onları uzun uzun bilgilendirdim: 80,000 nüfuslu Manavgat şehri yaz aylarında büyük bir metropol kalabalığındadır. Side ve tüm çevre kasabalarla birleşik büyük şehir konumunda olan Manavgat şehri çarpık, doğru bir planlamanın olmadığı yapılaşması ile modern bir kent görünümünden uzak bulunmaktadır. Rant öncelikli şehirleşme anlayışı çarpık yapılaşmanın temel nedeni olarak, denizi, dağları, ırmakları ile bu güzelim coğrafyayı büyük bir turizm pazarına dönüştürmüştür.

Şehrin ortasından akıp giden büyük, geniş, Turkuaz rengi ile Manavgat çayı Ethem ile İsmail’i büyülüyor.Çayın üzerinde yan yana dizilmiş onlarca turist taşıyıcı botlarla görsel bir kirlilik oluşturmasına karşın, çayın kenarındaki serinlik ve Turkuaz rengi insanı ferahlatıyor.

Akşam, ırmak ile denizin kesiştiği üçgende, fıstık çamları arasındaki Manavgat belediyesi misafir hanesine yerleşiyoruz.

ali_cetin_melas1

Sabah erkenden kalkıyoruz. Bize şoförlük yapacak olan Ali Dönmez araba ile otelin önünden bizi alıyor. Sırt çantalarımızı arabaya yüklüyoruz. Ali’ye, nereye ve nereden gideceğimizi söylüyorum. Manavgat’tan çıkıp Akseki’ye doğru yol almaya başlıyoruz. Akseki’nin Fersin köyünü geçince yöresel deyimle sıcağın beli kırılıyor. Daha rahat nefes almaya başlıyoruz. Murtiçinde mola verelim diyor Ali. Murtiçi torosların ortasında vadiye kurulmuş, yeşillikler arasında bir köy. Yörede incir, üzüm hem bolluğu, hem de tadıyla ünlü. “Buradan çay içilmeden geçilmez” diyor Ali Dönmez. Köy kahvesinin önüne çaylarımızı söyleyip oturuyoruz. Köylülerin bazıları bizim kim olduğumuzu merak ediyor. Ali ,o bölgeden olduğu için ona soruyorlar. Bizim kim olduğumuzu öğrenince bir köylü gelip, Ahmetlerden olduğunu ve Ahmetlerinde de çok güzel bir kanyonu olduğunu söyleyip ,orayı da çekmemizi ve yazmamızı istiyor. Yan tarafımızdaki masada dört köylü heyecanlı bir şekilde okey oynuyorlar. Etraflarında da beş altı köylü onları seyrediyor. Okey oynayanlardan bir tanesinin kepez köyü muhtarı olduğunu öğreniyoruz. Ali, ‘muhtar, arkadaşlar belgesel çekiyorlar gel tanıştırayım kepez hakkında biraz bilgi ver, senin köyü de belgesel içinde gösterirler’ diyor. Ama muhtar okeye o kadar heyecanlı bir şekilde kendini kaptırmış olmalıki Ali’yi duymuyor bile. Sadece ‘tamam, tamam bakarız’ diyerek başını okey masasından kaldırmadan Aliyi geçiştiriyor. Hepimiz gülüyoruz. En çok ta Atilla gülüyor.

DSC07217

Murtiçinde çaylarımızı içip Akseki kavşağından cevizliye doğru dönünce eşsiz bir görsellikle karşılıyor bizi toroslar. Sedir dizi dizi, ladinlerde öyle. Meşeler farklı yeşillikleri ile sık sedir ormanının arasından kendilerini göstermeye çalışıyorlar. Öyle bir ahenk var ki ormanın dizilişinde bizi büyülüyor. Hemen duralım diyor İsmail. Fotoğraf makinelerini alıp yol kenarında görselliğe dönüyoruz yüzümüzü.

Akseki’nin cevizli kasabasına varınca soluklanıyoruz. Cevizlide sebze ve meyveler yeni yeni çıkıyor. Burasının sebze ve meyveleri çok tatlı olur. Ne ilaç nede hormon kullanır köylüler. Hiç kirlenmemiş doğal kaynak suyu ile sulanan, yem yeşil ormanlarla ve her zaman yeşil olan otlarla beslenen keçi gübrelerinin atıldığı sebze ve meyvelerin hem kokusu hem de tadı bir başkadır. Cevizliden Torosların içlerine doğru ormanlar arasında kıvrıla kıvrıla giden ince dar köy yollarındayız artık. Her dönemeç bir vadi, bir başka ormanlık alan, bir başka uçurum yani bu coğrafi görsel çeşitlilik, dağlar ve vadiler bizi büyülüyor. Fotoğraf çekmeye doyumda olmuyor .

Tutuz köyü yolunda, dağları karşıdan gören bir yol kenarı çeşmesinin önünde duruyoruz. Ethem, kocaman meşe (pelit) ağaçlarına tırmanan sincapları görünce kamerası omzunda sincapları çekmek için, yavaş ve sezsiz adımlarla ağaçların arasında kayboluyor. Altımızda derin, iç içe geçmiş ormanlık üzümdere vadisini seyre dalarken, başımızı kaldırınca vadinin öbür yakasında, tam karşımızda sanki ormanlar arasında kaybolmuş Emerya köyünün görüyoruz. Hiç hareket etmeden saatlerce bu vadi insanı soluksuz bırakabilir. Attilla yolun altındaki bahçe içerinde bulunan dut ağacını fark ediyor. Hep birlikte saldırıyoruz dut ağacına. Temmuzun 15’i ,dut tam olarak olmamış daha. Burada rakım 850 metre ,dut’un olmasına daha zaman var.

ali_cetin_melas2

Bu vadiyi arkada bırakarak ormanlar arasından zilan vadisine doğru kıvrılıyoruz. Karşımızda ormanları ile vadinin üzerine lök gibi oturmuş Akdağ. Akdağ’ın altında derin bir vadi. Burası zilan kapuzu. Bu kapuzun ortasından Manavgat çayı akmakta kıvrılarak. Burası derin bir kapuz. Kapuzun doğu yamacındaki tutuz köyüne varıyoruz öğlene doğru. İlk evin kapısını çalıp, muhtar Murat’ı soruyoruz. İçeriden ‘ben muhtar Murat Karasoy’um buyurun’ diye bir ses duyuyoruz.muhtar Murat geleceğimizden haberli hemen bizi misafir ediyor. Hanımı bize keçi yoğurt’undan buz gibi ayran yapıyor. Ayranları bir yudumda iştahla içip bitiriyoruz. Atilla bir bardak daha içiyor. Muhtarın evi zilan kapuzuna bakıyor. Kapuza bakan geniş, üstü üzüm asması ile gölgelendirilmiş tahtadan yapılmış çardağa oturuyoruz. Derin bir görsellik var önümüzde. Yemyeşil, ormanlık, üzüm bağları ve incir ağaçlı bahçeler yer yer sedirle kaplı vadinin altında derin bir uçurumun ortasından akıyor Manavgat çayı. Uçurum o kadar derin ki suyun sesi yankılanarak belli belirsiz duyuluyor yukarılardan. Tutuz köyünün ortasında çeşmenin yanında beklide bin yıllık kocaman çınar (biladan) ağacını hayranlıkla inceliyoruz. ‘Bu biladanı görmeye turistler geliyor’ diyor muhtar. Muhtar öğleden sonra akseki’de yaban hayatla ilgili toplantısı olduğunu söylüyor ve özür dileyerek ayrılıyor bizden. Muhtar Murat’ın kardeşi Şeref’i yanımıza alarak Manavgat çayının ilk kaynağına gözüne doğru yola çıkıyoruz. Zilan köyü karadağın eteğine, Manavgat çayının hemen üstündeki bir yamaca kurulmuş yeşillikler arasında şirin bir köy. İnsanın, buradaki dağlar arasındaki vadilerde her gördüğü köye yerleşmek geliyor içinden. Ormanlar uçsuz bucaksız, dağlar alımlı, her yan su kaynağı ve gürül gürül. Sularda kırmızı benekli doğal alabalıklar oynaşmakta. Her vadi dev çınar ağaçları ve ceviz ağaçları ile kaplı. Sırt çantalarımız, fotoğraf makinelerimiz ve Etheminde omzunda kamarası ile çağlayarak ormanlar arasından süzüle süzüle tertemiz akan Manavgat çayının kenarından yukarıya doğru yürümeye başlıyoruz. Her ağaç suya bir başka bakıyor. Bir koca çınarın içini boşaltıp muhteşem duruşu ile dallarının bazılarını dev kayalardan destek alarak güneşe doğru yükselttiğini görüyoruz. Yüz yaşında başka bir dalını ise ırmağın içine doğru salıp oradaki kocaman kayadan destek alarak gökyüzüne doğru döndüğünü görüyoruz. Suyu dönen dalın üzerine çıkıp hem pırıl pırıl hem de turkuvazla yeşil arası bir renkte olan büğetlerin (havuz) fotoğrafını çekiyoruz. Biz yürüdükçe sincaplar kaçışıyor ağaçlara. Çınar, sedir ve ceviz ağaçlarının altında pırıl pırıl ve de şırıl şırıl akan Manavgat çayının içinden yukarıya doğru yürüyoruz. Gökyüzü görünmüyor. Gökyüzü yanmıyor. Sıcaklık yakıcı değil. Sıcaklık, ormanın güzelliğinde, suyun akışında, sincapların önce tedirgin olup sonra bize bakışında ve cıvıl cıvıl duyduğumuz kuş seslerinde. Bazı bazı ormanlar arasından görünen mavi gökyüzünde bir atmacanın süzüldüğünü, bir şahinin uçtuğunu görüyoruz. Beynimiz boşalıyor, rahatlıyoruz. Tüm bedenimiz dinginlik içerisinde. Ali hoca değirmenine doğru yürüyoruz.

ali_cetin_melas3

Üç saatlik bir yürüyüşten sonra Ali hoca değirmeninin yıkıntılarının olduğu yere varıyoruz. Her yan ceviz ormanı. Çok yaşlı cevizler ev çınarlar var burada.ceviz ormanı Ali hocanın emeğinin işi değil. Coğrafyanın doğal yapısı. Değirmen yok. Sadece yıkıntıları var. Taşalar yosunlanmış, su arıkları belli belirsiz. Develerin yüklerinin yıkıldığı yer, Ali hocanın ev yeri, değirmen yeri belli belirsiz fark ediliyor.

Ali hoca tutuzlu bir köylü. Lakabı bu. Değirmenin kurulduğu yer, Manavgat çayının hortanya köyü yakasında. Irmak zilan ile hortanya köyünün sınırını oluşturuyor burada. Geçmişte zaman zaman köylüler arasında sınır kavgaları olmuş. Ali hocanın değirmenine kimse söz etmemiş, dokunmamış. O dönemde yani 1940-50-60’lı yılarda buralarda yol yok. Un bulmak, tahin öğütmek çok zor. Ali hoca, köylüler ve Yörükler için vazgeçilmez. O zamanın su ile çalışan en önemli üretim aracıdır bu değirmen. Hem Yörükler için hem de çevre köylüler için çok büyük önem taşıyor. O nedenle herkes Ali hocayı koruyor.Muhtarın kardeşi şeref değirmen ile ilgili anıları anlatınca geçmişe bir yolculuk yapıyoruz. Daha yolumuz var. Melas’ın (Manavgat çayının) gözüne yürüyeceğiz. Doğa bizi kendine yeniden hayran bırakıyor. Bir saat yürüdükten sonra, ormanların arasından gürül gürül fışkıran Manavgat çayının ilk gözüne varıyoruz. Önce suyun gözüne yatıp kana kana hepimiz içiyoruz. Tertemiz, berrak, çiçek kokulu, sedir kokulu, çınar kokulu ve ceviz kokulu kaynak suyu fışkırıyor ormanların arasından. ‘Şifa bu şifa ‘ diyor şeref. Kaynağın etrafı yarpuz ve su gerdemesi ile dolu. Ben koparıp yiyorum. Atilla, İsmail ve Ethem: ‘ne bu’ diye soruyorlar. Bende ‘Bu otlar doğal kuvvet macunu, köylüler için çok kıymetli, bunları toplayıp ilaç gibi yiyorlar’ diyorum. Ben böyle der demez, İsmail, Ethem ve Atilla otlara öyle bir saldırıyorlar ki, avuç avuç koparıp yemeye başladılar. Ben onların bu durumuna gülerek ‘durun boğulacaksınız, çok yerseniz ters etki yapar bu otlar’ diyorum.

Manavgat çayının kaynağındayız. Bu su, ali hoca suyu olarak anılır olmuş. Mutluyuz. Burada oturup dinleniyoruz bir süre. Dingin bir ortamdayız. Kuş sesleriyle, hafif hafif esen rüzgarla sallanan dalların hışırtısı ve akan suyun sesi hoş bir melodi oluşturuyor. Uyumak istiyoruz çınar ve ceviz ağaçlarının koyu serin gölgesinde.

940 metre rakımındayız. Manavgat çayının ilk gözünü bulmanın keyfini yaşıyoruz. Hava serin, görsellik muhteşem ve su buz gibi. Buz gibi suyun içinde azda olsa kırmızı benekli alabalıkların kaçıştığını görüyoruz. Sık ve dik ormanlar arasından akan Melas çayının ilk gözünden, çayın içinden yürümeye başlıyoruz aşağılara doğru. Berrak akan suyun oluşturduğu turkuaz rengi derin büğetler bütün alımlılığı ile bizi yüzmeye davet ediyordu. Üzerimizi çıkartıp sırt çantalarımızı ve fotoğraf makinelerimizi suyun kenarına bırakarak İsmail ile birlikte kendimizi büğete atıyoruz. Su buz gibi. Girmemizle çıkmamız çok hızlı oluyor.Bir daha,bir daha giriyoruz. Soğuk suya biraz alışınca yüzmek daha da hoşumuza gidiyor. Ethem her hareketimizi, her dalışımızı sürekli çekmekte kamarası ile. Sonra sırt çantalarımızı ve fotoğraf makinalarımızı alıp suyun içinden devam ediyoruz kanyon yürüyüşümüze. Su bazı yerlerde geniş akıyor dizlerimize kadar çıkabiliyor, bazı yerlerde ise daralıyor belimize kadar çıkıyor. Üşüyoruz üşümesine ama güneş, ortamın sıcaklığı ve hareketlilik üşümeyi sorun yaptırmıyor bize. Her ağacın, her taşın su ile ilişkilenmesi farklı burada. Yer yer çayın kenarlarından kaynak suları çıkıyor, eğilip kana kana içiyoruz. Gerçi Manavgat çayının ilk çıktığı ali hoca suyu ile zilan altı arasındaki bölümde hiç yerleşim yeri, balık çiftliği yani suyu kirletecek hiçbir oluşum yok. O nedenle bu aralarda akan çayın her hangi bir yerinden eğilip kana kana su içebilmek olası. Yürüdükçe ve yeni yeni güzellikler çıktıkça önümüze, üşümeyi ve yorgunluğu da unutuyoruz. Önümüze çıkan her büğete zevkle ve çocuk heyecanı ile dalıveriyor, oynuyoruz, su sıçratıyoruz. Ethem arkadaş, hem kamerayla bizi çekiyor hem de “olmadı bir daha, bir daha girin’ diyerek bizi sürekli suda tutmak istiyor. Ethem’in bizi suda tutmak için olmadı demesini anlıyoruz ve aldırmıyoruz. Manavgat çayında yüzmek üşütüyor üşütmesine, ama ortamın verdiği mutluluk hepsinden daha çok zevk veriyor, dinlendiriyor bizi.

ali_cetin_melas4

Manavgat çayının içinde üç saat yürüdükten sonra Zilan altındaki balık çiftliğine iniyoruz. Dev çınar (biladan) ağaçlarının arasından akan çayın üzerine çardaklar yapmışlar. Doğal ortam bozulmamış, kirlenme yok, su tertemiz, serinliyoruz hatta üşüyoruz birazcık. Bizden başka kimse yok. Balıkçı seviniyor. Balıklarımızı pişirmesini söylüyoruz. Balıklar çayın doğal kırmızı beneklisi değil ama doğal kırmızı benekli tadına yakın. Afiyetle yiyoruz. Dinleniyoruz burada. Burası çok güzel, doğa harikası. İkinci gün yürüyüşe buradan başlayacağız.

Zilan köyü, ilarma (kuyucak) köyüne komşu. Karadağa sırtını dayamış. Karadağ sedir ve ladin ormanları ile kaplı. Orman sık mı sık. Karadağın doğu yanında akıyor Manavgat çayı. Yamaçları verimli sulak. Tepesine yakın Zilan ve Kuyucak yaylaları var. Kışın ,tepesine çok kar yağıyormuş. Bu karlar yer altı suyu olup, Manavgat çayının gözleri olarak akıyor kapuzlardan. Sedirin en güzeli, meşenin, ladinin, defnenin, çınarın ve dağ cevizinin en güzeli bu dağlarda yükseliyor mavi gökyüzüne doğru. Manavgat çayının kenarında, Dev çınarların altında yemek yenir, çadır kurulur, bolca yüzülür, deliksiz uykunun en güzeli ve dinlendiricisi uyunur. Doğa her güzelliği uyumla yaratmış bu vadilerde. Gördükçe hayran kalıyoruz. Daha çoğunda ötesini görmek için keşfe koyuluyoruz. Her gördüğüm köylü ile, çocuk, kadın, erkek demeden saatlerce konuşmak istiyorum. Her ağacı, her kuşu ,her vadiyi öğrenmeliyiz buralarda.

Balık çiftliğinin yanındaki eski değirmeni geziyoruz. Gürül gürül un öğütüyor taşlar. Su taşlara can veriyor. Taşlar buğday tanelerini eziyor ve insanlığın binlerce yıldır en önemli yiyeceği olan ekmeğin bembeyaz unu dökülüveriyor çuvallara.

Bu dağlardaki köy isimlerinin hepsi eski. Eski ama, belki de iki bin yıllık adlar bunlar. Köy isimlerinin gerçek Anadolu isimleri olduğunu, Anadolu ile özleştiğini ve hiç kimseye ait olmadığını biliyoruz. Etiler, Klikyalılar, Likyalılar, Romalılar, Bizanslılar, Osmanlılar ve Türkler hiç rahatsız olmadan bu isimleri kullana gelmişler. Her köyün girişinde ki bir tabelada yeni isimler yazıyor. Köylülere soruyoruz ‘ bu köyün adı ne diye’ köylü eski adını söylüyor hemen. İki bin yıllık eski adlar daha anlamlı, daha güzel bağ kuruyor Anadolu’nun geçmişi ile. O nedenle burada yaşayanların kullana geldikleri eski adları kullanmak daha doğru geliyor bize.

İkinci gün Zilan altından, Zilan vadisine doğru yürüyoruz. Doğa burada biraz daha dikleşiyor. Derin bir kapuz, Zilan kapuzu. Eylül başlarında ancak kapuz geçit veriyor. Yinede bir çok yerinden yüzerek geçilebilir. Mutlaka gerekli teknik malzemeyi ( İp, kask, poşet) bulundurmak gerekiyor. Çay zilan kapuzunda yer yer geniş ve uzun büğetler oluşturuyor.

Kapuzun üstünden, Manavgat çayına paralel, suyu görerek, ormanlar içindeki dar patika ve keçi yollarını takip ederek üzümdere vadisine doğru iniyoruz. Emarye köyünün altındaki vadiye inince tekrar Manavgat çayı ile buluştuk. Çayın içinden bir süre yürüdükten sonra, üzümdere vadisinde Manavgat çayının sakinleştiğini, yayıldığını, sanki yukarılarda harcadığı enerjiyi buralarda dinlenip yeniden toplamak istiyor gibi olduğunu görüyoruz. Hem doğuda, hem de batıdaki dik sivri dağların arasından görebildiğimiz kadarıyla gökyüzüne bakıyoruz. Dağlar, yaban hayat için milli park ilan edilmiş. Bu dağlar uzun boynuzlu dağ keçilerini, ceylanları saklıyor kucaklarında. Yürüyoruz. Su buz gibi. Aniden sivri dağın tam dibinden Manavgat çayına sıfır, uğuldayarak çıkan Karapınar kaynağını görüyoruz. Muhteşem. Sakin sakin çıkıyor sivri dağın dibinden. Sanki, Küpe dağından, sivri dağdan, suğla gölünden toplanan sular yorulmuşlarda, üzümdere vadisinde güneşi görmenin şaşkınlığıyla çıkıyor kara pınardan. Birden çoğalıveriyor Manavgat çayı burada. Suyun coşkulu sesini ,dev çınar ağaçları, karaca ağaçlar alıp, sivri dağın doruklarına taşıyor ve yankılanan ses koyu mavi gökyüzünde kaybolup gidiyor. Bu sese kuşlar, yılanlar, ceylanlar, tavşanlar, ayılar ve yaban keçileri koşup geliyor. Birde avcılar tabii ki. Ama köylüler bilinçlendikçe, yaban hayatın denetimi ve korunması başlamış. Avcılar, eskiden olduğu gibi kolay koşup gelemez olmuşlar Manavgat çayının gürleyen sesine.

Üzümdere vadisinde karapınar’a gelinirde dinlenmek olmaz mı. Irmağın etrafı bağ, bahçe verimli mi verimli.

Üzmümderli Sabri’nin salaş balık pişirme çardağında konaklıyoruz. Sabri, candan bir insanoğlu. Sabri’nin balık pişirme çardağının hemen yanında Ahmet özen’inde büyükçe bir balık çiftliği var. Ahmet özen su ürünleri mühendisi, bilinçli bir şekilde yapmış üretim tesislerini. ‘Suyun en soğuk olduğu yer burası. Çiftlikte olsa buranın ala balığı lezzetli olur. Ama yeyeceğin balık üç yüz gramı geçmemelidir’ diyor Ahmet özen. Bize, çiftliğinden balık kızartıraçağını söyleyince, Sabri, ‘çiftlik değil kırmızı benekli doğal alabalıklarım var’ diyor. Hemen kızartılmış balık kokusu yayılıyor. Afiyetle yiyoruz kırmızı benekli alabalıkları. Lezzetlimi, lezzetli.

Manavgat çayı üzerindeki üzümdere yada zilana çıkarsanız, mutlaka çayın doğal alabalığı olan kırmızı benekliyi sorun. Tadını hiçbir zaman unutamayacaksınız.

Karapınardan aşağılara doğru eğim azalıp, vadi yayıldığı için geniş büğetler oluşuyor. 1950-60’lı yıllarda bu büğetlerde yığınla kırmızı benekli alabalık yaşarmış. Üzümdere köylüleri, zilanlılar, tutuzlular her köy, kendi sınırlarındaki büğetlere eylül ayında topluca gelir, topladıkları sarı çiçekli süpürçalılarını akşamdan suyun içerisine bastırırlarmış. Sabah, büğetler kırmızı benekli alabalıkların ölüsü ile dolu olurmuş. Süpürge çalılarının tozları balıkların solunğaçlarını tıkayarak ölmelerine neden oluyormuş. Buna, köylüler balık katliama demiyorlar. Çünkü, süpürge çalısı tozları büyük anaç balıkların solunğaçlarını tıkıyamadığı için onlara zarar vermiyormuş. Köylüler büğetlerdeki alabalıkları toplar, temizler, tuzlar ve iplere dizip kuruturlarmış. Kışın yemek için küplere basıp saklarlarmış. Bu anlatılanlar, şimdilerde köylüler için bir anı olarak kalmış dünlerinde. Kirlenme, küresel iklim değişikliği ve bilinçsiz avlanma kırmızı benekli alabalığın sonunu getirmiş.

Karapınar önünde, dev çınar ağaçlarının dalları arasına kurulan üzümdereli Sabri’nin çardağındayız. Sabri çaylarımızı getiriyor. Çaylarımızı içerken sohbeti de koyulaştırıyoruz. Bizim yörenin bir türküsünü söyleyeyim mi diyor Sabri. Belliki sesinin güzelliğini bize duyurmak istiyor.

Şu maşatın kızları

Ne güzeldir gözleri

Gözlerine bakarken

kaybettim öküzleri

Sabri tüm vadiye sesini duyurmak istercesine bağırarak söylüyor türküyü. Türkü sesi

Manavgat çayının sesi ile karışıp yankılanarak sivri dağın doruklarından üzerimizi bir tül gibi örten parlak, ışıl ışıl yıldızlara karışıp kayboluyor. Manavgat çayı,çoğalarak akmaya Karapınar kaynağıyla başlar.Burada üzümdere vadisi,dar ve derindir.Ama zilan kapızı gibi geçilmez değildir. İki dağın arasında dik bir vadidir üzümdere. Irmağın kenarları bağdır, bahçedir. Eskilerden kalma kervanlara geçit veren yollar bulunmaktadır.

Karapınarla coşan Manavgat çayı, üzümdere altlarında kayaoğlu ve derindere kapızlarını geçtikten sonra, Akseki’yi İbradı’ya bağlayan yola geçit veren Handos boğazından, Düzlen altındaki süzekkaya denilen muhteşem vadiye iner. Karapınar kaynağının coşkulu sesini geride bırakıp, balıkçı Sabri’ye bolca teşekkür ettikten sonra aşağılara doğru, Manavgat çayı içinde, kanyon yürüyüşümüze devam ediyoruz. Dev çınar ağaçlarının arasından akan çayın içerisinde yol alıyoruz. Ethem bizi kamerasıyla ırmak kenarlarından yürüyerek çekmeye çalışıyor. Suyun büyüsünün etkisi ile zaman zaman sırt çantalarımızı ve fotoğraf makinelerimizi kenara bırakıp, geniş ve derin büğetlere dalıveriyoruz. Suyun soğukluğuna alıştık. Handos boğazına inmeden dik dağın yamaçlarında yaban keçilerini görebileceğimizi söylemişti köylüler. Dikkatle uzun uzun dik dağın yamaçlarına bakıyoruz. Ama hiç yaban keçisi göremiyoruz. Yaban keçileri sabahın erken saatlerinde yada akşam hava serinlediği zaman yayılmaya çıkıyorlarmış.

ali_cetin_melas5

İbradı’nın uzak bir mahallesi olan düzlenin Muhtarı Mehmet Soysal ile tanışıyoruz. Düzlen eskiden Akseki’nin bir köyüymüş. İbradı ilçe olduktan sonra, sanırım devletimiz ilçe nüfusunu tutturabilmek için yakın köyleri mahalle yapıvermiş. Düzlen Manavgat çayının yukarılarında, Handos boğazının hemen üstündeki yamaçta, yeterli suyu olmayan, bağ, bahçecilik ve hayvancılıkla geçinmeye çalışan ve de İbradı belediyesinden yeterli değil, hiç destek almayan şirin bir köy, Muhtar Mehmet Soysal bizimle birlikte gödene altına kadar gelmek istediğini söyledi. Handos boğazından Düzlen altına doğru hafif bir yay çizen Manavgat çayı, irili ufaklı büğetler ve şelaleler oluşturarak yer yer süzek kaya denilen yerden batarak birkaç metre sonra gürleyerek derin bir büğete akıveriyor. Süzek kayanın hemen altında, ırmağın iki yakasından fışkıran meşhur yedi pınarlar berrak ve temiz sularıyla Manavgat çayına karışmaktadırlar.Yedi pınarlar ve süzek kayanın önündeki büğetlerin çevresi kampçılık açısından çok güzel bir ortama sahip. Burada kamp kurulur, birkaç gün hem balık avlanılabilir, hem de ırmak boyunda yukarıya ve aşağıya doğru çok güzel yürüyüşler yapılabilir.Yedi pınarlardan sonra yine Manavgat çayının önemli kaynaklarından biri olan gembos suyu çıkmaktadır. Zilandan, Sinan Hoca köyüne kadar oluşan derin vadi bir yanda Küpe dağından Manavgat çayına kadar, diğer yandsa gembos ovasından yine Manavgat çayına kadar geniş bir alanı kaplamaktadır..Bu genişlik ve derinlik Manavgat çayını,ülkemizin en çok yer altı kaynaklarıyla beslenen çayı yapmaktadır.

Genbos suyundan sonra su ,ünlü gödene kapızına giriyorki ,burası geçit vermez. Muhtar Mehmet Soysal gödene kapızının başladığı boğaza kadar bizi götürüyor. Bu mevsimde buradan geçmenin çok zor olduğunu anlıyoruz. Ancak teknik malzeme ve profesyonellik gerektirirki, aşağılara doğru inilebilsin.Burda durup dinleniyoruz. Suyun sesi vadinin derinliği görsel açıdan bizi büyülüyor,dinlendiriyor.Ortam tertemiz.Küresel iklim değişikliği daha buralara tam olarak gelememiş.Irmakta ,ormanlarda,yaban keçileri de yani tüm yaban hayatla birlikte köylülerde doğanın kirlenmesinin ve küresel ısınmanın getireceği olumsuzluklardan habersiz.Bu kapızın ağzında yatıp uyumak geliyor içimizden.Dağların güzelliği,bol oksijen rahatlatıveriyor. Irmağın hem batısı, hem de doğusu geçit vermez dağlarla önümüzü kapatıyor.Bu daralan bölgeden Manavgat çayı bir ip gibi ormanlar arasından süzülerek aşağılara doğru akıp kayboluyor.Doğuda gödene vadisi,batıda ürünlü vadisi ve ünlü altın beşik mağarası bulunmakta ve de bulunduğumuz yerden her ikisini de ne görmek mümkün nede geçip gidebilmek. Handos boğazından yukarı çıkıp gödene üzerinden vadiye ineceğiz yada düzlen üzerinden İbradı’yı geçerek ,Ürünlü köyüne varıp,altın beşik mağarasını gördükten sonra aşağılara gödene kapızına ineceğiz.

DSC07226

Artık Manavgat çayı kanyonu yürüyüşünün Dördüncü günüdeyiz.Ürünlü Köyü yolu üzerinde duruyoruz.Ali Dönmez “size bir sürprizim var”.diyor. Köyün yolundan birkaç metre içerideki kocaman kırmızı dut ağacını göstererek “buyurun arkadaşlar” diyor. Böyle davet rededilebilinirmi.Hemen ağaca yaklaşıyoruz.Dut ağacı belki de iki asırlık .Kara dutlar o kadar lezzetli ’ki ,yedikçe yiyesimiz geliyor.Ama bir sorunumuz var,dutun suyu kan renginde ve her tarafımızı kıpkırmızı yapıyor.Atilla ve İsmail üzerlerini çıkarıp yemeye devam ediyorlar.Ben ağaca çıkıyorum,hem yiyorum,hemde Atilla ile İsmail’in üzerlerine bilinçli olarak kırmızı dutları düşürüyorum.Çıplak vücutları kıpkırmızı oluyor. Burada yeterince kırmızı dut yedikten sonra Ürünlü köyüne, oradan da Altınbeşik mağarasına doğru yola çıkıyoruz.

Altınbeşik yolu sarp ve zorlu.Dikkatli bir biçimde mağaranın önüne iniyoruz. Yemyeşil bir göl durmakta dev mağaranın ağzında. Önünde ırmağa doğru inen dev kayalardan ve çakıllardan oluşan büyük bir dere var.Dere susuz,her yan ormanlarla kaplı, ağustos böceklerinin sesinden ırmağının sesini duyamıyoruz.Sanki burası ağustos böcekleri vadisi.Altınbeşik mağarası önünde banklara oturuyor dinleniyoruz.Burası oldukça serin .Biraz sonra bu ıssız ortama bir araç geliyor. Aracın içindekiler bizi görünce seviniyorlar. Akseki’ye nasıl gideceklerini soruyorlar.Yanlış geldiklerini anlıyoruz.”biz bu yoldan bu arabayla Ürünlü Köyüne dönemeyiz “diyorlar.Bizim Ali Dağların şoförü.Aliye rica ediyoruz.Ali,arkadaşları Ürünlü köyüne kadar götürüyor arabayla.Altınbeşik mağarasının altındaki dev çakıllardan oluşan derenin içinden ırmağa doğru inmeye başlıyoruz dereden inmek zahmetli ve zor.Her an kayabilir,düşebiliriz.Hava sıcak.Bir yandan yol almaya çalışıyor düşmemek için sağa sola tutunuyoruz,bir yandan coğrafyanın güzelliğini fotoğraflamaya çalışıyoruz. Ethem ise bizi çekiyor.Bir saatlik zorlu bir yürüyüşten sonra Altınbeşik mağarasının sularının aktığı yere ulaşıyoruz.Suyun içinden bir süre yürüdükten sonra köpüklenerek coşkun akan Manavgat çayının kenarına iniyoruz.Artık ırmağın kenarında dinlenmeyi hak ettiğimizi düşünüyoruz. Irmağa doğru uzanmış dev çınar ağaçlarının gövdelerine yaslanarak ayaklarımızı ırmağın serin sularına sokup ırmağa, ormanlara ve ırmak içerisinde kaçışan alabalıklara bakıp ferahlıyoruz.Burası Altınbeşik mağarası altı,gödene vadisi bu vadi.Manavgat çayının aktığı en zorlu yer.Biraz altımızda su kıvrılarak şelale oluşturmakta.Biraz yukarılardan karışan küllü suyun coşkusuyla iyice debisi artan Manavgat çayı, burada hem muhteşem bir görsellik sunuyor, hem de geçit vermez bir coşkuyla şelaleler oluşturarak Sinan hocaya doğru akıp gidiyor.Bu kapızda su,yer yer altı yedi metre daralarak akmaktadır.Sanki atlayıp karşıya geçmek geliyor insanın içinden burada. Bazı yerlerde su doğal taş deliklerine girip bir doğa harikası yaratarak akıyor.Altalta, Üst üste oluşan deliklerden fışkırarak akan Manavgat çayını bu bölümünü mutlaka görmek gerekir.

Gödene kapızında aşağılara doğru indikçe su sakinleşiyor.Sanki ırmak Sinan hoca vadisinde dura dura akıyor.Sinan hoca vadisinde irili ufaklı bir çok kaynak,açıktan ,yer yer görülmesi zor bir şekilde Manavgat çayına karışmaktadır.Her kaynak Manavgat çayına can vermekte, coşkusunu artırarak alımlı bir şekilde denize doğru akıştırmaktadır.

Sinan hoca köyünün bağ ve bahçelerini sulayan kozarası pınarı çok güçlü bir kaynak. Üzerinde balık çiftliği var. Manavgat çayı kenarında bulunan büyük su kaynaklarının hemen hepsinin üzerinde birkaç tane balık üretme çiftliği bulunmaktadır. Kimi derme çatma kimisi düzenli, ama hepsi denetimsiz. Kirlilik kaynaklarına dönüşmüş çoğunlukla alabalık çiftlikleri.

DSC07597

Kozarası pınarında alabalık üretme çiftliğinin çardağına oturup dinleniyoruz. Manavgat çayı yürüyüşümüzün beşinci günündeyiz. Irmağın her bölümünü hiç atlamadan görmek tanımak istiyoruz. Her yer keşfedilmeye değer. Kozarası kaynağının bağ ve bahçelerin üstünde değişik bir görünümü var. Burada bir süre dinleniyoruz. Ali dönmez ‘size bu gün ırmağın bu bölgesinin doğal ve lezzetli balığı olan kara balığı yedirtmek istiyorum. Kızarmış karabalıklar masamıza gelince, pembe domatesten yapılmış harika köy salatası ile birlikte iştahla yiyoruz. Karabalıklar en az kırmızı benekli alabalıklar kadar lezzetli. Manavgat çayının daha yukarında su çok soğuk olduğu için karabalık üremiyor. Bu balığın yaşayabilmesi için çayın suyunun belirli bir soğuklukta gerekiyor. Kozarası deresinden sonra bağ ve bahçelerin arasından, düz ve geniş vadinin ortasından durgun akan Manavgat çayının kenarına iniyoruz. Su durgun akan bir görüntü veriyor ama bu mevsimde karşıya geçmek çok zor. Çayın durgunluğuna aldanıp, tedbirsiz karşıya geçmeye kalmak insanın başına dert açabilir. Irmak boyunda Sinanhoca köylüleri oltalarıyla balık avlamaktalar.

Sinanhoca vadisinden ırmağı takip ederek Manavgat çayının son iki kapızı olan Pirnos ve Sinekkısar kapızına doğru iniyoruz. Bu iki kapızı geçerek Oyma pınar barajına ulaşmak imkansız. Derin, kesme kayaların arasından daralarak akan suya ancak bakabiliyoruz. Sinekkısar kapızının bitip, oyma pınar barajının başladığı yerde Manavgat çayının en büyük kaynağı olan dumanlı su çıkmaktadır. Dumanlı su gembos ovasından Manavgat vadisine kadar yağan yağmurların ve kar ların, kalkerli, karstik araziden toplanarak yer altı suyu olarak oyma pınar barajında Manavgat çayını beslemektedir. Kapızın bitişi ile birlikte oyma pınar barajı dehşetli bir görsellik sunmaktadır dağlar arasında. Bu baraj 1977-84 yılları arasında yapılmıştır. Enerji amaçlı yapılan bir barajdır. Akarsu yatağından yüksekliği 180 metredir. Bu özelliği ile Keban, Altıntaş, ve berke barajından sonra Türkiye’nin en yüksek dördüncü barajıdır. Oyma pınar barajından aşağılara doğru bakınca, irili ufaklı bir sürü adacığın etrafında Manavgat barajı uzanıverdi önümüzde.1986-87 yıllarında yapılan bu barajda enerji amaçlı. Her iki barajda Manavgat çayının güçlü suları ile oluşmuş iki doğal göl niteliğinde.

Artık Manavgat çayı yürüyüşünün sonuna doğru geliyoruz.ünlü Manavgat şelalesini uzun uzun anlatmaya gerek yok.

Üzerinde bir zamanlar ticari amaçlı tomruk ve odun taşıyan, durgun akan bölümündeyiz Manavgat çayının.

Ali Çetin

Posted in Belgeseller, Gezi Yazıları, Yazılar1 Comment

EĞRİ GÖLDE , DOĞRU DOKTOR

EĞRİ  GÖLDE , DOĞRU DOKTOR

Orta torosların tam ortasında,anlatılmaktan çok yaşanılınca gerçeklik olacak olan, bir göl bulunmaktadır dağların arasında. Eğri göldür bu.2350  metre rakımında,2900 metre yüksekliğindeki geyik dağının,sultan ana (giği) zirvesinin  kuzeydoğu eteklerindedir.

Geyik dağı ,Taşeli platosundaki  geniş çayırların üzerinde dimdik yükselerek,koyaklarında(dolin) koyun ve keçi sürülerinin otladığı,başı karlı yüce bir dağdır.Geyik dağı yükseltisinin hakim olduğu bölgeye, yedi kaza yaylaları denmektedir.Manavgat,Alanya,Gazipaşa,Anamur,Hadim ve Gündoğmuş Yörükleri çıkar bu yaylalara.Eğri göl,Geyik dağına yağan karların  sularıyla dolar,coşar ve hayat verir yedikaza yaylalarına.

16092009_51

Yedikaza yaylaları ve  geyik dağı,coğrafik şekillenmesinin ilginçliğiyle,bitki örtüsündeki  endemik yapı ve çeşitliliğiyle,kuşları ve tüm yaban hayatıyla  çok farklı bir dağdır.Bölgede ilk yaz gelip ,karlar ,yukarılara çıkmaya geçit verdiğinde,yüzlerce göl ve gölcükle,  apayrı bir güzellik sunar  doğa.İlk yazda bir göl  değil,bir çok gölün besleyenidir Eğri göl.Haziran ve temmuz ayları en güzel zamanıdır eğri gölün .Haziran sonu ile temmuz ayında bir başkadır geyik dağına tırmanmak.Bu aylarda kar vardır,zorludur ve yeni yeni  açar allı morlu dağ laleleri,yeni yeni açar ters laleler,çiğdemler.Koyaklar karla kaplıdır,gölcüklerle doludur bu aylarda.Her zaman Kar üstüne kar yağar geyik dağının zirvesine.

16092009_52

Bu bölgenin esas çatısını,yüksek ve devamlı sıradağlar ve bu dağlar arasındaki yaylalar oluşturur.Söbüçimen,topataş,Avsallar,Payallar,Tosmur,Namaras,Çakallar,Göktepe,merdiven ve çenger  yaylaları, eğri göle en yakın olan yaylalardır.Eğri gölün bölgesindeki dağlarda(Geyik ,barcın,karayılan,çürükdağ,delikdağ,papazbaşı,gümüşsay , sıçak ve deli dağ) Aşınma o ölçüde şiddetli olmuştur ki,sıradağlarda,bıçak şeklinde uzayıp giden  keskin sivriler,dik ve yüksek kayalıklar,dar ve derin vadiler oluşturmuştur.Yani , bu dağlar,karstik aşınmayla şekillenmişlerdir.Kalker ,suda eriyen ve çatlakları olan bir kaya çeşididir.Az kıvrılmış olup,yatay  kaldığı yerlerde yağmur sularını içine çeker.Bundan dolayı yerin altı erir,üstü çöker.O nedenle sayısız koyaklar(dolin),alanlar(polje),sivri sivri kayalar,derin,dar ve düzensiz vadiler,düdenler oluşur.Bu oluşuma karşın,eğrigöl,susam gölü,ilvat gölü ve derin göl,bir çok kaynakla birlikte, buraları yaşanılır yapan birer görsellik harikalarıdır,görülmeye ve yaşamaya değecek kadar.

16092009_53

Geyik dağına,Barcın dağına ve bu bölgedeki tüm dağlara yağan karların eriyen suları,esasen Göksu çayının ve Alaraçayının kaynaklarını oluştururlar.Göksu ,bu bölgeye kadar sokularak, suyunu üç kaynaktan alır.Söbüçimen yaylalarında görülen karstik çöküntü alanlarının dibe dalan sularından ,Değirmen deresi denen yerden çıkan bir kaynaktan,Dedemli köyü üstünden çıkan birbaşka kaynak  ve Barcın yaylalarında dibe dalan suların çıktığı, çevlik deresi ile ayna deresinin birleşmesiyle oluşan Mençek  suyundan oluşmaktadır.Alara çayıda,Geyik dağı ve barcın dağının dibe dalan sularının , Malaniçi kapızında,cündere yamaçlarından 40-50 metre yükseklikten fışkırmasıyla oluşur.Eğri göl platosu,yalnızca bu iki çayın kaynaklarını oluşturmaz.Bu plato,bir yanda Akdeniz,diğer yanda Konya-Karaman ilçe ve köylerinin içme suyu kaynaklarınıda oluşturur.

16092009_55

Eğri göl,bu platonun enbüyük gölüdür.5-6  km lik çevre uzunluğu vardır.Çevresi,geniş ve yemyeşil çayırlardan,bu çayırları bir delta gibi yara yara akan kaynak sularından oluşmaktadır.Gölün derinliği bilinmemektedir.İçerisinde kerevit,sazan balığı,kırmızı,pembe renkli birçok balık bulunmaktadır.Bir yarısı nilüfer çiçekleriyle kaplı olan göl,çevresinde binbir çeşit çiçeklerle,bir çiçek tarlasına benzemektedir.İçersinde yeşil ördekler,karabataklar yüzmektedir.Nilüfer çiçeklerinin arasındaki kırmızı,pembe balıklarıyla bir akvaryuma benzemektedir..

16092009_57

Çevresindeki çayırlarda yılkı atları yayılır sürü halinde.Bir tilki size bakıp aldırmadan kaybolur taşlar arasında.Bir tavşan aniden önünüze çıkıp,hızla  aşıp gider bir tepenin arkasında , kaybolur.

16092009_58

Gölün güneybatısındaki Geyik dağının zirvesinde yaban keçileri,boz ayılar,kurtlar yaşar ve doruklarında kartallar,şahinler uçar.

Bütün bu özellikleriyle Eğri Göl, belkide  Ülkemizin 2350  metredeki  en canlı gölüdür.

Eğri göl yaylalarının  otlarıyla beslenen koyun ve keçilerin sütü,peyniri,yoğurdu,eti bir başkadır.Bu dağların çiçeklerinden,arıların yaptığı bal ise ilaç niyetine yenir.Tüm yenenlerden sonra içilen eğri göl pınarlarının suyu, hayat verir insana.O nedenle ,hem Antalya taraflarından,hem Konya-Karaman taraflarından,Eğri göle üç-beş günlüğüne yaylaya (yayla yemeğe) gelinir,sağlıklı ve dinlenmiş olarak dönülür.

16092009_59

Eğri Gölde sadece göçerler yaşamıyor. Birde Dr Ali Kemal Merdan yaşamaktadır.Bütün Yörüklerin tanıdığı,sevdiği ve her yıl temmuz ayında gelmesini dört gözle bekledikleri birisi. Dr.Ali KEmal’in Alanya Konaklı’da  Medikali bulunmakta. O da,bütün Yörükleri tanıyor.Yörüklerin en yoğun gittikleri temmuz ayında,topluyor sağlık gereçlerini  ,yaylanın şartlarına uygun olan acil müdahale gerektiren sağlık malzemelerini ve ilaçları yanına alarak,Eğri gölün Kuzey doğu yakasındaki pınarın önüne dört tane büyükçe çadırı kuruveriyor.

İlk geldiği yıl ,Yörükler şaşırmışlar biraz. Ama sonraları kendileri için bir nimet  diye düşünmüşler ve Ali Kemal’e  sahip çıkmışlar.Dr. bir ay süresince gelen hiçbir hastadan ilaç parası dışında ücret almıyor.Yörükler,gönüllü olarak ,sürekli ,bir ay  boyunca, sağlık  ekibine bolaca,aksatmadan yiyecek,sebze,meyva,bal,süt,yoğurt,kavurma getiriyorlar.Eğri gölde her şeyin en iyisini Dr Ali Kemal  ve ekibi yiyor ve fazlasıylada hak ediyorlar.Elektrik yok.Oldukça zor şartlarda sağlık hizmeti vermeye çalışıyorlar.Belki örneği bile yoktur.Çünkü muayaneden para alarak bile başkasının yapmayacağı bir fedakarlık DR.Ali Kemal Merdan’ın yaptığı.

Birde Ali Kemal’in dostu topal Osman varki,Eğri gölde onu anlatmadan geçmek hiç olmaz.Topal Osman,Akdam köyünden, Terzilik yapıyor Alanya’da.Yörüklere külot pantol (pontul)dikmiş yıllarca,o nedenle  hemen bütün Yörükler tanıyor.Her sene temmuz ayında ,evini,barkını,çocuklarını bırakarak Ali Kemal ile birlikte eğri göle geliyor.Ali Kemal’in kader arkadaşı olmuş.Çok saygı duyuyor  bu davranışına ve fedakarlığına. Çadır acil yardım kliniği açılmaya başladıktan sonra , Yörükler yaylalarda hastalanmaktan korkmaz olmuşlar.

16092009_60

Dr.Ali Kemal,Eğri göldeki,en doğru olay.Ama ne destek veren var,nede sahip çıkan.Belediye başkanları,devlet yetkilileri hiç kimse görmemiş,sahip çıkmamış,fark etmemiş bile.Demekki bizim yurdumuzda,can kurtarmanın,yaşatmanın çokta önemi yok.Biz toplum olarak öldürenlere madalya veririz,öldürenleri kahraman seçeriz.Böylesi bir kültürden kurtulamadığımız için Dr.Ali Kemal’in yaptığı işin öneminin farkında bile değiliz.Yanlış anlaşılmasın, Yörükler farkında ve gereken değeri veriyorlar ama yöneticiler  ve yetkililerimiz  farkında değil.Sözümde onlaradır biline…

Dr. Ali Kemal’in canı yanıyor.Yok olup giden güzelliklere,kirlenen  eğri göle.Doğa harikası eğri gölün etrafının nasıl yapılaştığı,yapılaşmanın denetimsizliği ve her yıl kirliliğin gözgöre göre nasıl arttğı apaçık ortada. Özellikle Alanyanın,Güzelbağ beldesinin  Yerleşimi hemen gölün kıyısında ve buranın her çeşitten çöpü,kirliliği  eğri göle atılmakta.Çevreye gelenler, çöplerini etrafta bırakıp gitmekte ve bu çöpler sularla göle sürüklenmektedir.Eğri Göl ve çevresindeki yerleşim yerlerinin çoğunluğu kasaba ve belediyelik.Kimsenin yada hiçbir belediye başkanın aklına gelmemiş,diğer belediyelerle ilişkilenip,sırayla,haftada bir buranın çöpünü almak. Dağa çöp atmak davranış biçimi haline gelmiş ve bu durum belediye başkanlarımızcada belliki kanıksanmış. İşte eğri göl ve çevresinin görünümü. Ama ne bir gören var,nede görüpte müdahale eden.

Çadır kliniğin etrafı tertemiz.Özellikle topal Osman, her geleni uyarıyor , çevre temiz tutulsun,kirlilik olmasın diye.Örnek olmaya çalışıyorlar çevre temizliği ve çevreye duyarlılık konusunda.

16092009_62

Orta toroslarda,Taşeli platosunda,Yedikaza(gaza) yaylalarına can veren,doğa harikası eğri göl  ve çevresindeki güzelim pınarlar(muar) kirlenme tehlikesiyle karşı karşıya.

Bir göz bekler görsün,bir el bekler uzansın  diye.

Eğri Gölde  yaşam var,Nilüferler var,Çayırlar var,çayırları yara yara akan pınarlar var,Gölde  yüzen yeşil ördekler var.Dağlarında derin koyaklar,keskin sivriler ve bu sivrilerin yamaçlarında yaşayan yaban keçileri,ayılar var.Bütün bu güzellikler yok oluş sürecine girmiş biline.

Ali Çetin

Posted in Gezi Yazıları, Yazılar0 Comments

Kaçkarlar’da 5 GÜN

Kaçkarlar’da 5 gün / 1

Çantalarımız önceden kamyonlarla yola çıktı. Biz minibüslere bindik. 12:30’da Çamlıhemşin’de mola verdik. Çamlıhemşin şirin bir doğu Karadeniz ilçesi ve dağların girişinde, sanki kontrol noktası gibi, yani “iyi bakın ormanlara, iyi bakın derelere, vadilere, yeşilliğe ve havaya” dercesine karşılıyor insanı. Ayder Yaylası bir doğa harikası, her yerde olduğu gibi artık bir doğa harikasından öte, bir para kazanma harikasına dönüşmüş. Yayla turizmi merkezine dönüşerek doğallığını giderek yitiriyor, yine de dağlar, ormanlar dağların vadilerinden akan dereler, insanı çarpıyordu.

DSCI0009

Rakka rakka Rakkani Tepesi

Dar, çamur, tehlikeli kaygan yollarda dura kalka giden araçlarımız 14.20’de Avusor yaylasına vardı. Avusor’da bizi Kaçkarlar’ın sisi karşıladı. Sisler arasında 50 metre görüş mesafesinde yürüyüşe, yani kamp yerimize gitmek için hazırlandık. Bizimle birlikte bir kısım arkadaşlarla çantalarımızı katırlara yükledik. Avusor’dan 15.40’ta güneye doğru sisler arasında yürümeye başladık, yani tırmanmaya. Önce sisler ve çiselemeleriyle Kaçkar yaylaları bizlere “hoş geldiniz” derken, tırmandıkça zorlamaya başladık. Yokuş da yokuştu. Çevremizi sisten göremiyorduk. Ama her adımda çiçekler, yemyeşil bir doğa vardı. Ve çevremizde sislerin içerisindeki Kaçkar Dağları’nın sessizliğini ve bizi gözetleyişini hissediyorduk. Yamaç yamaç (rakka rakka) yürüyüp tırmanarak, 2760 metre yüksekliğindeki Rakkani tepesine (Avusor geçidine) çıktık. Rakkani (Avusor) tepesi sisler içerisindeydi ve çiseleme hiç durmuyordu, orda mola verdik.

Yeşilin hiç tükenmediği yerler

Rakkani tepesinden Derebaşı yaylasına doğru bizleri zorlu bir iniş bekliyordu. Önümüzde bir vadi olduğunu çağlayan su seslerinden anlıyorduk. Kaygan zorlu bir yoldan (patikalar) Derebaşı yaylasına geldik. Burası Altıparmak Dağları’nın altındaki vadide kalıyor ve 2715 metre yükseklikte sisler arasında yeşili hiç eksik olmayan, rengarenk çiçekler ile kaplı, Çamlıhemşin’e bağlı Çayırdüzü köyünün ve Dikkaya köyünün yaylası. At ve inek çanlarının sesleri geliyordu sisler arasından.

DSCI0034

Sürekli çiğ yağıyor toprağa

Derebaşı yaylasına geldiğimizde saat 20.00 idi. Hemen yerlerimizi belirleyip çadırlarımızı kurduk. Her yandan sular akıyordu, su hiç eksik olmuyor, çiçek, ot hiç eksik olmuyor Kaçkar yaylalarında. Sarı çiğdem, mor lale, kuzu kulağı, salep çiçeği hiç eksik olmuyor Kaçkar yaylalarında. Toprak sürekli nemli, karlar hep eriyor ve hiç tükenmiyor, sürekli çiğ yağıyor toprağa yani bitki örtüsü için tüm şartlar var.

Çadırlarımızı kurduktan sonra hemen yayla çadırına gidip Gülseren’le çaylarımızı içtik, mıhlamamızı yedik ve sıcacık yayla sobasında ısındık. Mıhlama yöreye özgü bir laz yemeği, tereyağı, peynir, mısır unu ve yumurtadan yapılan bir peynir yemeği. Kaçkarların sularının içimi çok hoş, ne kadar içersen iç insanın midesi şişmiyor, daha kolay hazmettiriyor ve o açıdan olacak Gülseren’le ikişer tabak mıhlama yememiz bir sorun yaratmadı bizde. Kamp yeri güzeldi. Tam vadiye hakim, Altıparmaklar’ın hemen altında çiçekler arasında suyu bol bir yerdi. İyi seçilmişti. Bir de sis ara ara açıverseydi, ama nazlanıyordu Altıparmak dağları, göstermiyordu kendini. Göstermiyordu bize güzelliğini Derebaşı yaylası.

Kaçkarlar’da 5 gün / 2

Her yer bir dağ şenliği

Liblin’den Liber gölüne, Liblin’den Altıparmak dağlarının vadilerine, Liblin’den kemerli Kaçkarlar’a ve ta ötelerde bulutların arasında Verçenig’e bakmak ayrı bir haz veriyor insana. Sis açıldı, her yan çıktı ortaya, çiçekler, otlar, kayalar, karlar ve tüm dağlar, “Mademki çıktınız, görüntüyü hak ettiniz” dercesine 20 dakika sis yok oldu, Liblin tepesinin çevresinden.Bir süre rakka rakka (yamaç yamaç) yürüdük. Sis bastırdıkça bastırıyordu. Çarşak ve Kaçkar taşlarının üzerinde yürümek zorlaştıkca zorlaşıyordu.

DSCI0045

Altıparmaklar’a tırmanış

Yanımızda dost olduğumuz üç genç vardı. Buranın yerlilerinden Arif, Yalçın ve Erkan. Çok candan insanlar. Gülseren’i Erkan’a emanet edip kamp yerine indirmesini söyledik. “Tamam” dedi. Biz Ahmet ile Yalçın’ın rehberliğine güvenip Altıparmak’a çıkmak için sisler ve çiğler arasında tırmanmaya başladık. Kuzey doğuya doğru yürüyüp, Altıparmak’ların kuzey yamacından tırmandık. Yani Yusufeli yönünden. Ama yolumuzu ve yönümüzü kaybettik.

Her zirve ayrı bir dağ

Bulunduğumuz yerin Hızarkapı gediği olduğunu, güneydoğuya doğru dönerek Liber gölünün sol sırtlarında Liber gölünü seyrederek, Altıparmaklar’ın Liblin tepesine tırmanmaya başladık. Altıparmak dağları testere gibi, her zirve kendi başına bir dağ. Her testere dişini dolanmadan, ona selam vermeden öbürüne geçit vermiyor. Zorlu bir tırmanıştan sonra 08.40’da başladığımız tırmanışımızla 14.50’de zirveye çıktık. Çıktığımız zirve (Liblin) tepesi 3492 metre.

DSCI0049

Sisin açıldığı 20 dakika

Zirve gerçekten görülmeye değer, hoş, ürkütücü, tedirgin edici ve güzeldi. Nasıl olur da zıtların birliğini aynı anda yaşarsınız. Gerçi zaten yaşam zıtların birliğinden oluşmuyor mu? Liblin’den Liber gölüne, Liblin’den Altıparmak dağlarının vadilerine, Liblin’den kemerli Kaçkarlar’a ve ta ötelerde bulutların arasında Verçenig’e bakmak ayrı bir haz veriyor insana. Sis açıldı, her yan çıktı ortaya, çiçekler, otlar, kayalar, karlar ve tüm dağlar, “Mademki çıktınız, görüntüyü hak ettiniz” dercesine 20 dakika sis yok oldu, Liblin tepesinin çevresinden.

Kaçkarlar’da 5 gün / 3

Dost canlısı insanların yöresi

Eylül ayının 20’sine doğru beyaz salep çiçeği çıkmaya başlıyor dağlarda. Beyaz salep çiçeği çıkınca, hayvanlar dağlara çıkmak istemezmiş, kar “ben geliyorum” dermiş. Burada yaşayanlar için, beyaz salep çiçeği çıkınca yaylayı terketme zamanı gelmiş demek. Bitkilerin diliyle zamanlarına yön veriyor Kaçkar Lazları.

Kaçkar dağlarının her yanı çiçekler, otlar içerisinde. Kuşları az Altıparmaklar’ın, ama siyah beyaz Kaçkarlar’a özgü bal arıları çiçekler üzerinde uçmaktaydılar. Rahat, mutlu ve özgür. Kaçkarlar bol çiçekli, endemik bitki örtüsüne sahip. Sarı çiğdem, mor lale, yayla çiçeği papatya, kuzu kulağı, salep çiçeği (yabani orkide) hiç eksik olmuyor yaz ayları boyunca. Ayrıca Eylül ayının 20’sine doğru beyaz salep çiçeği çıkmaya başlıyor dağlarda. Beyaz salep çiçeği çıkınca, hayvanlar dağlara çıkmak istemezmiş, kar “ben geliyorum” dermiş. Onun için burada yaşayanlar için, beyaz salep çiçeği çıkınca yaylayı terketme zamanı gelmiş demektir. Bitkilerin diliyle zamanlarına yön veriyor Kaçkar Lazları.
DSCI0090
Buzların kemirdiği dağ

Altıparmak dağlarının en yüksek tepesi olan (3492) Liblin zirvesinde yarım saat oturup dinlendik. Altıparmaklar yığınla zirveden oluşmakta, testere dişi gibi, her zirve kendi başına bir dağ, bir kaya yığını, her an göçmeye, yıkılmaya hazır. Her taş her an yerinden oynayacakmış, kopacakmış gibi duruyor. Bunun nedeni donma ve çözülme olayları sonunda parçalanmış ve Pleyistosen bölümde ( 2,5 milyon ile 10 bin yıl önce) buzulların oyduğu buz yalaklarınca (sirk) kemirilmiş olmasıdır. Kaçkar dağlarında Pleyistosen bölümde (üçüncü zamanda oluşan) çok yaygın olan buzulların meydana getirdiği yüzey şekillerine rastlanıyor. Bunlar tekne vadiler, hörgüç kayalar, çeşitli büyüklükteki buz yalakları ve eski buzulların taşıyıp bıraktığı buzul taşlarıdır (moren).

Ağustos “çürük ay”

15.15’te zirveden dönüşe başladık. Sis yine bastırdı, görüş mesafemiz en fazla 50 metre. Arif ve Yalçın’ın rehberliği, bizim daha kolay dönmemizi sağladı. 18.00’de kamp yerine geri dönmüştük. Zirveye çıkmanın mutluluğu vardı bizde.  Kaçkarlar’dan sis özellikle Ağustos ayında hiç eksik olmuyormuş. Onun için Ağustos ayına burada yaşayan Lazlar “çürük ay” diyorlar. Ara ara açıp, ara ara dağlar kendini gösteriyor.

Sisin içinde kaybolmak

DSCI0100

Menzil Golezana yaylası

Üçüncü gün sabahı kalkıp toplandık. Yolumuz Golezana yaylasıydı. Yine sis vardı, yine çiğ yağıyordu. Saat 10.00’da Derebaşı yaylasından yürümeye başladık. Ambar tepesi geçidine tek sıra halinde tırmanmaya başladık. Sisler içerisinde, kuzeyinden soğuk mu soğuk bir rüzgar esen Ambar tepesi geçidi 3005 metre yükseklikteydi. . İnsanlar tek tek, dikkatli bir biçimde sisler içerisinde, Ambar tepesi geçidinden, Ambar (Hambar) gölüne doğru inmeye başladı.

Golezana ve Colezena

Yaz biterken karlar upuzun dağların en kuytulu en kuzey yamaçlarına yaslanarak ölmeye yatmışlardı. Ve önlerinden çağlayarak sular akıyordu. Ambar gölü sisler arasında bir siluet gibi bir ara bize baktı şöyle bir, “kim bunlar dercesine”, sonra Eğri su gölünün kenarında mola verdik, uzanıverdik ıslak çimenlere. Eğri su gölü (Balıklı göl) sislerden sıyrılarak önümüzde kendini gösteriverdi bize, sonra mı? Sonra Eğri su deresi şelale oluşturarak (Zgem vadisine) Çarıguli (Su boğazı) yaylasına doğru dağlar arasında yankılanarak, “ben Fırtına Vadisi’ne geliyorum” dercesine coşkulu akıyordu. Çarıguli yaylası, Çamlıhemşin’e bağlı Taşlıca köyünün yaylası. Çariguri yaylasının üstünden kuzeye doğru tırmanarak akşam 17.40’ta Golezana yaylasının hemen girişindeki Colezena düzlüğünde çadırlarımızı kurduk. Burası önceden kamp için düzenlenmiş, hortumla su getirilmiş bir kamp alanıydı. Akşam Golezana’ya gittik. Evlerde bir çoğumuzu misafir edip, çay ikram ettiler. Lazlar, dost insanlar, yakın olmayı seviyorlar. Golezana, “yamaçta düzlük, yamaçtaki yerleşim yeri” demek Lazca. Colezena ise “yamaçtaki dinlenme yeri” demekmiş.

Kaçkarlar’da 5 gün / 4

Bulutların üstünde yaşayan insanlar

Kaçkarlar gizemli, Kaçkarlar çekici, ürkütücü, bir gelin gibi nazlı ve cilveli dağlar Kaçkarlar. Anlatmak yetmiyor Kaçkarlar’ı, görmek gerek, ıslanmak gerek Kaçkarlar’da, heyecanlanmak ve kaybolmak gerek Kaçkarlar’da.

Sabah kalkınca, hepimiz şaşırdık, hava günlük güneşlikti. Güneyimizde testerenin dişi gibi Altıparmak dağları ve onun kuzeyinde geldiğimiz vadi uzanıvermişti. Karşımızda ise Zgem vadisinin, yani Çariguli yaylasının üstünde Lelvantepe duruyordu. Sanki Altıparmak dağlarının ihtişamından ona secde ediyor gibi uzanıyordu Lelvantepe. Golezana yaylası, Ardeşen’e bağlı Aşağıdurak köyünün yaylası. Sırtını yaylaya dayamış, ön yanı ahşap, taş evlerden oluşmuş, henüz teknolojinin girmediği gerçek bir Laz yaylası. Orman yok. Ama her yan çiçek, yemyeşil ot, derelerden şırıl şırıl sular akıyor, susuz deresi yok Kaçkar dağlarının, çiçeksiz bir avuç toprağı da yok. Siste yaşamak bir yaşam biçimi olmuş Kaçkar insanı Lazlar için. Burada insanların vazgeçilmez ulaşım aracı katırlar. Lazlar için katırlar çok önemli. Siste yolunu en iyi bulan hayvan katırlarmış. Katırcılar genelde zayıf insanlar oluyorlarmış. Nedeni ise; katırlar siste çok hızlı gidiyorlar, katır sahibi de ona yetişmek ve kaybolmamak için katırın kuyruğundan tutarak gidermiş. O nedenle zayıf insanlar Kaçkar Lazları.

DSCI0095

4. Henry’ye şifa olan çiçekler

Kaçkar endemik bitki örtüsüne sahip. Sadece Kaçkarlar’a özgü yüzlerce çiçek yetişiyor burada. Anlatıya göre: Alman İmparatoru 4. Henry Williams hastalanıyor ve bir türlü iyileşemiyor. Hastalığına hiç bir ilaç fayda etmiyor. En  sonunda derdinin çaresinin Kaçkar çiçeklerinden yapılacak bir ilaçta olduğunu öğreniyor. Zamanın Osmanlı Padişahı’na bir heyet göndererek padişahın izniyle Kaçkarlar’dan çiçek toplattırıyor. Çiçeklerden ilaç yapılıyor ve 4. Henry iyileşiyor.

Kaçkarlar’da 5 gün / 5

Yaylada şenlik halayı

Golezana’da şenlik başladığında, Kaçkar Lazlarıyla, dağcılar şenlik halayına başladılar. Yaşlı bir amca ve eşi bana önce yaylaları, şenliği, dağları anlattılar coşkuyla. Sonra yaşlı teyze koşarak bir torba Kaçkar çayı getirip, bana hediye etti. Çok mutlu oldum. Kaçkarlar çiçekleriyle, dağlarının sivriliği ile sisiyle, çiğ yağmasıyla ve Lazlarıyla ünlü. Dördüncü gün hava güneşli, Golezana güzel, şenlik başlıyor, Laz halayı çekiyor dağcılar ve öğleden sonra yürüyoruz, Sırt yaylasına doğru. 16.00’da Sırt yaylasına varıyoruz. Sırt yaylası 2300 metrede ve konum olarak, manzara olarak çok güzel bir yayla. Sırt yaylası da Aşağıdurak, Kirazlık, Özgür ve Mangenez köylerinin yaylası. Eskiden bu köyler Aşağıdurak köyünün mahalleleriymiş, sonradan ayrı köyler olmuşlar ama yaylalar ayrılmamış. Sırt yaylası Golezana’nın hemen yanı başında, teknolojinin yok etmeye başladığı ve betonlaşmanın yoğunlaşmasıyla yayla özelliğini kaybetmeye başlayan bir sırt yaylası. Burada da yayla şenliği var, bizi candan ve dostça karşılıyorlar.

DSCI0130

Her yan bulut denizi

Ama manzara görsel anlamda bir doğa harikası, insan donup kalıyor. Bulunduğumuz yayla 2300 metre, güneşli, sıcak, ama hemen altımızda bir bulut denizi uzanıvermekte. Sanki bulut değil özenle atılmış bir pamuk yığını, insanın atlayıp uzanıveresi, elele tutuşup koşturası geliyor üzerinde. Sanki roman okuyor hissiyle dalıveriyorsunuz manzaraya, görsellik insanı alıp başka dünyalara götürüveriyor.

Burasının özelliği bu, biz düşünüyoruz, hayal kuruyoruz ama Duta köylüleri atlayıvermişler bulut denizinin içerisine. Efsaneye göre iki tane Duta köylüsü yürüyerek dağa çıkmışlar, çok eskilerde. Tabi o zaman buraları gürgen ağaçlarıyla kaplıymış. Dağa çıkınca, bir de ne görsünler, dağın arka yanı kocaman bir deniz. Hemen gürgenlerden bir sal yapıp atlamışlar bulut denizine ve gidiş o gidiş. İşte böyle ünlü Sırt yaylasının, Altıparmak dağlarının bulut denizi.

Hpim0065

Dağlar sisli, dağlar ıslak

Burada kamp yerimiz çok güzeldi. Yine her şeyimiz önceden hazırlanmış, tuvaletler yapılmış suları ayarlanmış. İki yanımız bulut denizi ortada kampımız. Akşam Sırt yaylasında, doyumdan öte bir yemek verdiler bize köylüler. Bir tek eksiğimiz kamp ateşiydi. Güzel, yorgun, mutlu ve heyecanlı beş gün geçirdik Kaçkarlar’da. Risk olmazsa heyecan ve mutluluk olmaz. Dağlar sisli, dağlar ıslak, dağlar pamuk gibi bulut yığınlarıyla bir başka duygusallıkta ve anlamdaydı. İnsanın içi titriyor Kaçkarlar’da, duyguları dinlenip gevşiyor, yüreği bir başka güzelleşiyor. Islandık, yorulduk ama üşümedik, eyvah demedik, zora inat bağrına bastı Altıparmak dağları, kucakladı çiçekleriyle bizleri.

Kaçkarlar hayal dağlar, bir görünüyor bir  yok oluyorlar. Her yan gizemle dolu.Doğu Karadeniz dağları, Kaçkar (3932 metre), Altıparmak (3492 metre) ve Verçenik’ten (3711 metre) oluşan üç ana dağ sırasından, yani iç içe geçmiş üç ana dağ sırasından oluşmakta. Kaçkarlar gizemli, Kaçkarlar çekici, ürkütücü, bir gelin gibi nazlı ve cilveli dağlar Kaçkarlar. Anlatmak yetmiyor Kaçkarlar’ı, görmek gerek, ıslanmak gerek Kaçkarlar’da, heyecanlanmak ve kaybolmak gerek Kaçkarlar’da.

ALİ ÇETİN

DENHEMNEllllll 028 DENHEMNEllllll 034DENHEMNEllllll 050DENHEMNEllllll 079

Posted in Gezi Yazıları, Trekking Yazıları, Yazılar0 Comments

Advert

Günü birlik veya kamplı, elinde fotoğraf makinesi, sırtında çantası olmanın verdiği hazla dolaşmaya MERHABA.

-
Her yer görülmeye değer anlayışı ve sevdasıyla yürümenin, tanımanın ve anlamanın tadına varabilmek amacıyla farklılıklar yaşıyoruz birlikte.

Yalnızca ülkemiz değil, gidilebilen her coğrafya içindir sözümüz.

Takvim

Mayıs 2018
Pts Sal Çar Per Cum Cts Paz
« Eki    
 123456
78910111213
14151617181920
21222324252627
28293031