Tag Archive | "alara"

ALARANIN GÖZLERİ – 7


3 Temmuz

ALARA’DAN LARA’YA

Sabah kahvaltımızdan sonra 230 metre yüksekliğindeki dik ve zor Alara Kalesine tırmandık. Zirveden Alara Nehrinin muhteşem manzarasını ve büyüleyici turkuaz mevisini seyrettik. Bir tarafta da akdenizin sonsuz sahilleri uznıyor. Alara Nehrinin orman içinden nazlı bir türkmen kızı gibi süzülüşüne tanıklık ettik. Terlemiş ve yorulmuş olarak aşağı indiğimizde kendimizi Alaranın serin sularına bırakmak nasıl bir keyif olduğunu varın siz hayal edin. Bir de az ilerimizde ademin balık restoranında nehrin üzerine atılmış dubaların üstüne oturtulmuş şark köşeli verandada hahve çay içmenin keyfini de düşünün. Bu gezide güzellik bitmiyor. Ben yazmaktan yoruldum. Düşünün altınızdan nehir akıyor ve siz hemen üstüne hasır yastıklara yaslanarak türk kahvesi içiyorsunuz.

Bu fasıl da bittikten sonra Manavgattan Asuman-Mehmet kelebek çiftinin kıbrısta okuyan ve Manavgatta bir ahbaplarında misafir olan kızları Merveyi, Antalyadan da dedesinde misafir olan Cevatın çocukları Arda ve ve küçük oğlunu alarak  Lara plajına geldik. Çadır kuramazsınız diye bizi plaja almadılar. Ama Ali Çetin burada da maharetini göstererk gayri faal PTT  kampına girmekmiz için müdürden izin almayı başarınca kumsalın hemen bitişiğine yayıldık. Ben ve Yavuzun dışındaki arkadaşlar çadır kurdular. Sonra Alara’nın serin sularından Lara’nın ılık sularına kendimizi bıraktık. Bu da ayrı bir güzellikti. Akşam Gülseren hanımın kendi evinde yaptığı börek çörek ve çay ziyafetinden sonra bazı arkadaşlar yakın bölgelerdeki Beach Clup’lara aktılar.

Saat 24 gibi Yavuz 2 tane şezlongu getirerek altımıza koyup yıldızların altına uzandık. Yavuz en sadık müridim olarak hep benim yanımda oldu. Son kez yıldızların altında çadırsız uyuyalım dedik. Ama gece 2,5 da 2 plaj görevlisi başımıza dikilip kalkın ve şezlongu verin diyor. Sayımda eksik çıktı bizi işten atarlar diye şezlonglarımıza el koydular. Kardeşim sabah alsanız desiysek de söz dinletemedik. Neyse biz de fazla üstelemedik. Yere yatıp mışıl mışıl uyuduk.

4 temmuz

DÖNÜŞ

Sabah 7.30 Hava limanı sonra  İstanbul.

Bir masalın sonu.

Her güzelliğin bir sonu oluyor.

Ama belleğimize asla unutulmayacak bir güzellik olarak kazınıp kalacak bu kesin.

SON NOT:

Hiçbir dağ etkinliğinde görmediğimiz derecede zengin bir menüyle neredeyse kilo alıp gelmemizi sağlayacak kadar leziz yemekler yapan Asuman, Gülseren ve Nilgün hanıma doğa güzelliğine bir de damak tadı güzelliği kattıkları için,

Haldun Aras’a mutluluğunu gözlerine, gözlerinden de gruba yansıtan bir pozitif enerji kattığı için,

Cevat’ın fiziki enerjisiyle gruba yüksek ferformans duygusu aşıladığı için,

Yavuza ve Mehmet’e her zaman ki gibi yine özverili katkıları için,

Sami’ye hem uyumu hem katılımcı tavrı hem de güzel sesiyle akşamlarımıza renk kattığı için,

Mesut Bilben’e işlevsel bıçağını grubun hizmetine sunduğu ve ilk kez bir geziyle ilgili tepkisini ortaya koyarak iyi ki katılmışım diye mail atacak kadar mutlu olduğunu bildirdiği için,

Ve tabi ki, bu olağanüstü doğa güzelliklerini bize yaşatan, çevreyi ve o çevredeki insanları iyi tanıdıkları için işlerimizi çok kolaylaştırıp konfor içinde bir aktivite yapmamızı sağlayan, rehber olmayı ilk günde bırakıp bizlerin dostu olacak kadar yakınlık gösteren, pozitif enerjileriyle hep hatırlayıp ilişkilerimizi sürdüreceğimiz Ali Çetin ve Mustafa İlhan’a ve ayrıca Kaptanımız Rafet beye çok çok teşekkür ediyoruz.

15,7,2009

Anka Gezi Grubu adına

Ali Göçer

Posted in Trekking Yazıları, YazılarComments (1)

ALARANIN GÖZLERİ – 6


2 Temmuz

ALARA’YA DÖNÜŞ

Sabah güneşi çadırımıza yaklaşırken başımızı Göksu’nun serin sularından kaldırıp yeni güne merhaba dedik. Yaşam ne kadar da güzel. Hemen yanıbaşımızda kayayı delip gelen Göksunun soğuk ve temiz suları, altımızda doğal bir minder gibi yemyeşil çayırlık, üstümüzde masmavi berrak bir gökyüzü ve saprarı bir güneşin pamuk gibi yumuşacık sıcaklığı. Midemiz sabah kahvaltısına hazır . Çayırlığa kurulmuş portatif masada akşamdan kalmış ve gece serinliğinde taş gib olmuş koyun yoğurdu sabah kahvaltısında nasıl olur demeyin. Bu atmosferde aslanlar gibi oluyor. Bir yörük çocuğu olarak bu tadı çok özlemişim. Sadece yoğurttan oluşan bir kahvaltı yaptım.

Yine yollar bizi bekliyordu.

Artık Alara’nın denize döküldüğü yere kadar gidecektik.

Eski kamp yerimize yaklaştığımızda buz gibi akan bir dağ çeşmesinin başında mola verdik.  Yemyeşil çayırlıkta son kez toplu bir resim alalım dedik. Burada Geyik dağı açı olarak en güzel yerinde duruyor. Resimden sonra toplandığımız çeşme başında dünden kalan yayık ayranımızı açtık. Nasıl bir ayran bu kadar farklı ve bu kadar lezzzetli olabiliyor. Bol kepçe birer bardak ayran içerek Geyik Dağı maceramızı tatlı bir lezzetle noktaladık. Yol boyunca küçücük göllerin yanına kurulmuş sevimli yaylalardan geçtik. Guruca geçidinde gelirken çay içip dalından kiraz yediğimiz yeyerde yeniden mola verdik. Çaylarımız kahvelerimizi içtik. Tam burada Osmanlıdan kalma bir han var. Oldukça ilginç ve büyük ağaçlarla desteklenmiş bir deve sığınağı. Malum zamanında burası kışın birkaç metre karın olduğu bir geçit.

Sonra yol boyunun en güzel dinlenme mekanlarından Kızılolukta asırlık çınarların altında karpuz peynir ekmekle öğle yemeğimizi yeyip Barçın Akdağın muhteşem manzarası eşliğinde saçlarımızdan akan son yayla rüzgarlarının serinliğini hissederek yaylalara veda ettik. Bir mola da Gündoğmuş kasabasında vererk ve orada sevdiklerimizi telefonla arayarak yaşadığımız masalsı günleri anlattık.

Gündoğmuştan sonra bir saat kadar sonra Alara Kalesi altında turkuaz renkli Alara nehri kıyısında kamp attık. Burası artık Akdeniz sıcaklığını taşısa da nehrin kıyısındaki küçük kumsaldan nehre girecek ve 2 gün boyunca serin sularda yıkanacaktık. Alaranın yukarısında doya doya yapamadığımzı işi buarada yapacak acısını çıkaracaktık.

Haldun Aras ve Nilgün buradan ayrılmak istedi. Hem Nilgünün anne babası Serikte yazlıkta idi onları görecekti hem de muhteşem yayladan sonra burası cazip gelmemişti. Gerçi başka bir güzellikti burası da.

Kampımızı kurduktan sonra doğal havuz biçimindeki nehrin bu bölümüne daldık. Hala debisi yüksek bir süre sürüklensek de karşıya rahatça geçebiliyorduk. Gülseren hanım da yarın yeniden buluşmak üzere bize veda edip Antalyaya evine döndü.

Asuman hanım akşam için parmaklarımızı yiyeceğimiz lezzette bir taze fasulye pişirerek bu akşamımızı da güzelleştirdi. Ne de olsa Gaziantepli. Antep ve Hatay mutfağının tüm inceliklerini biliyor.

Sonra kamp ateşimizin yanında közleme menüsü ile bu günü de belleğimize bir güzellik olarak kazıdık.

Posted in Trekking Yazıları, YazılarComments (0)

ALARANIN GÖZLERİ – 5


1 Temmuz

GÖKSU’NUN GÖZLERİ

Kahvaltımızı yaptıktan sonra Söbüçimen, Toptaşı yaylalarından geçerek Kürt Osmanın koyun ağılına vardık. Koyun ağılı dediğime bakmayın adam ağa. Bir oğlu milletvekili bir oğlu belediye başkanı ve sürülerle koyunu var. Baktık Osman Ağanın mekanının önündeki çayırlıktan (s) çizerek avuç içi kadar bir dere akıp gidiyor. Ali Çetin işte Göksu bu dedi. Gerçekten dere bile değil. Ama zarif ince, narin bir su. Biraz ilerde küçük bir gölet haline geliyor. Burada biriken ve batan su tepenin ardından bir kayadan çıkıyor dedi rehberimiz. Eh bu kadar geldik madem bir de çıktığı yeri görelim dedik. İyi ki de demişiz. Aracımızla oraya ulaştığımızda dağın altından kayaların içinden göksu yeniden çıkıyor, aşağı Hadime doğru küçük bir kanyon oluşturarak akıyordu. Buz gibi bir su. Çıplak ayakla ayaklarımız kesilerek girdik içine. Kana kana içtik.  Bizim ahali İstanbuldan kanyon sever. Kanlıçay, Sansarak, Serindere kanyonlarında hepisinin yürümüşlüğü vardır. Kanyonda birkaç saat yürüyelim dediler. Başladık Hadime doğru yürümeye. Aracımızı hemen suyun başındaki müthiş güzel el değmemiş bir çayırlıkta bıraktık.

Derenin iki yakasında renga renk çiçekler, dağ çayı, kekik, kuzu kulağı, ısırgan, gerdeme gibi harika bitkiler ve çiçekler var. Gördüğümüz her büğete dalarak bol bol yıkanarak ve tüm bu güzel otlardan toplayarak birkaç saatlik güzel bir yürüyüş yaptık. Dere aşağı indikçe yan kollarla giderek derinleşmeye ve büyümeye başladı Göksu. Alara blok halinde çıkan bir nehir. Oysa Göksu yan kollarla beslenerek büyüyen bir nehir. Öyle olması da doğaldı. Çünkü Göksu bu bölgenin en büyük nehirlerinden biri.Aracın yanına geldiğimizde herkes burada bir gece kamp atalım diyordu. Ben de aynı fikirdeydim. Rehberimiz Ali Çetine danıştık onda hayır yok ne diyorsak ona neden olmasın diyor. Geniş çayırlığa dağıldık, çadırlarımızı sere serpe kurduk. Bundan daha yumuşak döşek olabilir miydi. Bu keyifli kanyon yürüyüşünden onlarca doğal havuzda yıkanarak ve poşet poşet ot toplarak dönmüştük. Topladığımız otlardan ilk kez bugün dağcılara uygun doğal bir yemek yapacağız. Ali Çetin ve Gülseren Çetin ısırgan otlu bulgur pilavı ve ısırgan otu, kekik, yarpız, gerdeme, kuzu kulağı domates biberden oluşan muhteşem bir  de salata yaptı. Biz bunları hazırlarken kaptanımız ve rehberlerimizden Mustafa İlhan araçla gidip köy fırınından taze pide almıştı. Gelirken de Kürt Osmanın evine uğrayarak koyun yoğurdu ve yayık ayranı almışlar. Para teklif ettiğinde ana kadın kızıvermiş bizim rehbere. Oğlum ben bunlaradan para alsaydım sandık sandık param olurdu var git işine afiyet olsun demiş. Biz de geçmişine rahmet dedik.

Çayırlara yayılarak yemeğimizi yedikten sonra çayırlığı çevreleyen çanağın üstündeki tepelerde birkaç saatlik yürüyüş yaptık. Yine muhteşem manzaralara tanıklık ettik. Haldun Aras “ben burada bir ay kalabilirim” diyor. Bugün burası programımızda olmadığı için kütükleri yaylada bir köylüye vermiştik. Bu gece ilk kez kamp ateşi yakmadan oturacağız. Bulunduğumuz yer bir çanak olduğu için çok soğuk ta değil. Biraz serinleyince suyun kıyısından uzaklaşıp Türkler Yaylasına doğru aslında ılıman olan havada ve yıldızlkarın altında bir gece yürüyüşü yapıp sohbetin beline vurduk.

Posted in Trekking Yazıları, YazılarComments (1)

ALARANIN GÖZLERİ – 4


30 haziran

ZİRVE GÜNÜ

Saat 05 e yaklaşırken saatimizin çalmasına gerek kalmadan uykumuzu almış ve dinlenmiş olarak uyanıverdik. Kahvaltımızı yaparak yola koyulduk. Güneşin yumuşak sarılığı karşı dağların kayalarına vurmaya başlamıştı.

Kar sularının aktığı yemyeşil dere kenarlarında zarif Toros laleleri ile ilk kez karşılaştık. Eriyen kar yataklarında kırmızı , sarı, mor çeşit çeşit çiçekler önümüzü kesiyordu. Ahmet Yılmaz ne zaman baksam bir çiçeğin altına yatmış en güzel açıdan fotoğraflamaya çalışıyor. Yavuz almış başını bir tepenin yamacından gidiyor. Haldun Aras, Mehmet, Sami ve Mesut Bilben de onlara uyunca biz rehberler ve hanımlarla kalakaldık. Biz rehberimizin gösterdiği yoldan sapmadan uysal yürüyüşçüler olarak dağın dik yamacının altına kadar geldiğimizde bizim haşarı taife da toplanmaya başladı. Kar yamaçlarından mümkün olduğunca yan geçişlerle kara parçaları üzerinden 2 saat kadar yürüdükten sonra Geyik Dağı çıkışının en riskli ve dik yamacına gelmiştik. Aslında çok yaklaştığımız halde zirvenin altındaki kar çanağını dolaşarak çıkmak zorundaydık.  Bu da yolumuzu en az 2 saat uzatacaktı. Haldun Aras ve Gülseren Çetin biz burada kalacağız dediler. Aslında dağın yamacındaki kar blokları ve dağın sessizliğinin öyle görkemli bir sessiliği ve çekiciliği vardı ki ben de kalmak isterdim. Burası da ayrı bir güzellikti.

Dik çıkıştan taş düşme riskine karşı oldukça dikkatli ve yardımlaşarak yaklaşık bir saatte sırta çıktık. Bundan sonrasında sırt rotasından devam edecektik. Zirve görünmesine karşın her tepeyi aştıkça önümüzde bir iniş çıkış daha çıkıyordu. Elimizi uzatsak ulaşacakmışız gibi duran zirveye 2 satte çıktık. 11.30 gibi zirvedeydik. Ben, Mehmet ve Yavuz daha önce daha yüksek dağlara çıkmıştık. Ahmet Yılmaz,Mesut Bilben, Sami Cankaya, Nilgün Gün, Asuman Kelebek ve Cevat Gültay ilk kez bu kadar yüksekliğe çıkıyorlardı. Özellikle onları kutladık.Geyik dağı zirvesinden Eğri Gölle birlikte irili ufaklı göller ve ardında salkım salkım dağları izlemek doyumsuz tatdlar bıraktı belleğimizde.

Bazı arkadaşlar en az 4 çadır sığacak kadar ve çevresi duvarla örülmüş dümdüz bir alan haline getirilmiş zirveye postu serip bir süre bir güzel kestirdiler. Yerel halk buraya Giği Sultan tepesi diyor ve dua etmek için çıkıyorlarmış. Buraya çıkan çocuksuz evli çiftler “Giği Sultan geldim ocağına bir çocuk ver kucağıma” diye dua ederlermiş. Yerel inanışa göre Giği Sultan bir azize, bir ermiş.

Rivayet odur ki: Hadimli Bayram Ali Hoca kızını istemediği birisiyle evlendirmek istemiş. Giği Sultan bir sabah yatağında bulunamamış ve günlerce kendisinden haber alınamamış Günler sonra bir çoban Giği Sultanın eşarbını Geyik Dğının tepesinde bulduktan sonra burası kutsal kabul edilip dua için hep buraya çıkılır olmuş. Uygun mevsimde bir çok yerli halkın da çıktığı zirve bizim çıktığımız mevsim itibariyle Kaçkar kıvamında ve zorluğunda bir çıkış gerektiriyor.

Aynı yoldan dönüşe geçtik. Dik kayalıkları indikten sonra kimseyi tutamadık. Mehmet ve Cevat kardan kaymak için kendilerince bir yöntem bulup kaymaya başladılar. Baton yerine kullandıkları uzun değneklerini altlarına alarak kayıyorlardı. Bir ara Cevat’ın hızlandığını gördük. Kendini karların üzerine atarak durdu. Bu arada gözlük bir tarafa çanta bir tarafa gittiğini de söylemek lazım. Ama herkes birer çocuk olmuştu sanki, kayıyor, yuvarlanıyor ve ağızlarıyla düt düt sesleri çıkarıyorlardı. Karlı bölgeyi de geçtikten sonra herkes bildiği yoldan  ya da bir çiçeğe takılarak, bir kelebeğin peşine düşerek ayrı ayrı kamp alanına doğru dağınık biçimde yürüdüler. Hele Cevat Gültay arkadaşımızdaki enerjiye hayran kaldım. Adam bir dakika yerinde durmuyor. Resmini çekmek için bile çoğu kez yakalayamadığımı sonradan farkettim. Ali Çetin’le çayırlıklardan ilerleyerek 11 saat sonra kamp alanına ulaştık. Aslında yorulmuştuk. Çadıra girip yarım saat kadar kestirdim. Akşam üzeri yine herkes kamp ateşi etrafında toplandı. Ne de olsa kuru fasulyeyi kimse kaçırmak istemiyordu. Zirve gününün ödülü odun ateşinde ezile ezile pişmiş etli kuru fasulye tam da kıvamında olmuştu. Herkese de bol bol yetti. Açıkçası kavurmaya tercih edilecek bir lezzette idi. Ama bize düşen 2 si de çok güzeldi demek.

Artık programı günlük yapar olduk. O kadar çok altarnatif var ki, Alara’nın 2. gününde terkettik programlı olmayı. O gün canımız ne isterse ona karar veriyoruz. Kamp ateşi sohbetlerinin birinde Ali Çetin Göksu’nun kaynağına çok yakın olduğumuzdan ve içinde bulunduğumuz havzanın Göksuyu besleyen bir su havzası olduğundan sözetmişti. Aslında Alara’nın Gözleri projemiz içinde Göksu hiç gündemde yoktu. Ama madem bu kadar yakınına gelmiştik bir de onu görelim dedik. Geçen yıl Sarıgeçili Göçünde Göksu’nun ortalarını görmüş ve o muhteşem Göksu şelalaesinde yıkanmıştım. Bu kez de kaynağını görmek ilginç olabilirdi. Ama Ali Çetin Göksu Nehri yerine küçük bir dere göreceksiniz Göksu hayali gözünüzde küçülebilir dedi. Olsun hepsnin ayrı güzelliği vardı.

Posted in Trekking Yazıları, YazılarComments (0)

ALARANIN GÖZLERİ – 3


29 haziran

GEYİK DAĞI’NA DOĞRU

Dağda az uyku şehirdeki çok uykudan evladır dercesine sabah erkenden herkes ayağa kalkıyor. Hiç bir gün kurduğum saatin uyandırmasına gerek kalmadan hep saat çalmadan uyandım. Erkenden yine kalkıp kahvaltımızı yaptık. Nehir faslı bitmiş dağ faslı başlamıştı. Kamp alanımızdan 6 tane kütüğü araca koyduk. Çünkü gideceğimiz yaylalar 2000 metre civarında yüksekliği olan yerler ve orman alanından yukarıda. O yüzden oralarda odun bulma şansımız yoktu. Giderken ormandan çıkmadan biraz da ince tutuşturma odunu topladık.Artık yörüklerin göç yollarından ve dağlarda yol kenarlarındaki yörük mezarlarının yanlarından geçiyorduk. Birkaç kez ulu çınarların altında çay molası verdik. Zaman zaman yolumuz tarihi kervan yollarıyla kesişiyordu. Çünkü gittiğimiz yer Osmanlıdan da önce kervan yolu olarak kullanılan ve bazı yerlerde mermer döşeli bölümleri hala bozulmamış yerlere rasladık. Zaten Alara han, Alara Kalesi, Ali Köprüsü, Kemer köprü yol güzergahımızda. Gelisanrda da mola verip çay içtik ve Osmanlıdan kalma şirin bir kervan konaklama yapısıyla karşılaştık. Tam bir kervansaray niteliğinde olmasa da develerin dinleneceği özellikli bir handı. Artık buralarda ağaç kalmamış çıplak dağlar ardarda uzanıp gidiyordu. Goruca boğazına çıkarken sağ yanımızda bulunan mezarlığın öyküsünü Ali Çetin’den dinledik. Kırkkızlar mezarlığı. Kırk tane genç kız hocada okumaktan dönerken tipiye yakalanıp burada ölmüş. Eskiden yörüklerde eğitim imkanı olmadığından zaman zaman dağlarda bir hocayla anlaşırlardı. Ve çocuklarını o hocaya göndererek kuran okumasını, namaz kılmasını ve ufak tefek dini bilgiler öğrenirlerdi. İşte burada soğuktan donarak ölen kırkkızlar böyle bir gruptu. Öldükleri yerde defnederek çevresini bir duvarla çevirmişler. Kırk tane kızın aynı yörede hocaya gittiğini düşününce zamanında bu dağların her koyağında bir yörük obasının yayladığını düşünmek hiç de zor değil. Şimdilerde artık o boğazı çanlı mayalar ve  kadife etekli genç kızların çektiği göç katarları yok. Pınar gözlü, elma yanaklı yörük kızları yok. Yavuklusuna kavuşmak için tuz verdiği koyun sürüsünü kavalının nağmeleriyle su içirmeden dereden geçiren, kavalının içine nefesini değil sevdasını, ruhunu üfleyen yiğit yörük çobanları da yok. Şimdi o masaldan arta kalmış yörük obaları  bu yaylaları mesken tutmuşlar ev yapmışlar, motorize olmuşlar ve kara çadırlarını atarak develerini satarak modern dünyanın koşullarına geçmişler. Böylece 3000 yıllık çadırlı hayat ve onunla birlikte o masalsı yaşantı ve kültür de tarih olup gitmiş.

Çınar altlarında çeşme başlarında uzun uzun molalar vererek ikindiye doğru Geyik dağı eteklerine ulaştık. Çok güzel göl kenarlarına yerleşmiş yörük yaylalrından geçerek Eğri Göl’e ulaştığımızda değişen hava, değişen atmosfer ve nefesimizin direk gökyüzüne açıldığı olağanüstü bir sayfayı açmıştık hayatımıza. Gölün kıyısında hafif içeri kıvrılan bir koyakta çeşmenin başına kampımızı attık. Ama ne kamp. Ahşaptan kenarları açık 2 katlı bir kulübemiz var. Üstünde 4 tarafı sedir olan kulübede oturduk ve göle nazır kahve içiyoruz. Yanımızda çeşme. Az ilerimizde güneş enerjisiyle ısınan ve deposunda sıcak suyu ile modern bir alan. Ve kapalı bir tuvalet. Beş yıldızlı bir kamp. Aslında burası yaz aylarında buraya çıkıp bir ay boyunca bedava hekimlik yapan ve çevre köyleden hastalara bakan Hadimli Doktor Kemal beyin yeri imiş. Tesisi de o yapmış, bize de bir güzel kullanmak düştü.Rehberimiz Ali Çetin’in de dostu. Gideceğimiz gün geldi ve Doktorla da tanışmış olduk. Böylesi  aslında dağcılara yakışmayan ama konforunu da inkara edemeyeceğimiz 5 yıldızlı kamp alanına yerleştikten sonra arkadaşların keçi keçi diye mırıldandıklarını duydum. Ne yazık ki, etkinlik ilanına keçi kavurması yedireceğiz deme gafletinde bulunmuşum. Sürekli hatırlatıp duruyorlar. Baktık olmayacak, Ali Çetin’le çıkıp Gölün karşı yamacındaki Kızılağaç Yaylası’na vardık. Köy fırınından sıcak pidelerimizi aldık ama keçi konusunda pek başarılı olamadık. Birkaç kişiye söylediysek de keçiler otlamaya çıktı filan dediler. Ama Ali Çetin maharetini göstererek son adamımız İdris’ten işi bağladı. İdris bize keçiyi keserek tam ortasından bölüp yarım keçiyi poşetlere doldurarak bir saat içinde teslim etti.

Kampa getirerek bayan arkadaşların maharetli ellerine bırakarak gezintiye çıktık. Kampın arkasında 2350 metre yükseklikteki isimsiz bir tepeye tırmanarak oraya Ali Tepesi adını verdik. Aşağı yukarı Uludağ zirvesine yakın bir yüksekliğe adımı vermiş olmaktan koltuğum kabarak zirvesinden Eğri Göl ve Geyik Dağının resimlerini çektik. Aşağıda akşamın son kızıllığı gölün üstüne çökerken kampa doğru yöneldik. Yaklaşık 2,5 saat sonra kampa yaklaştığımızda kavurmanın mis gibi kokusu geliyordu burnumuza. Güneşin batma anında keskin bir ısı çizgisi yaşadık. Güneş batar batmaz  hava birden sertleşiverdi. Ateşin alevlerini harlandırıp onunla daha samimi olma zamanıydı. Neyse ki odunumuz gayet bol.Ve bu arada kavurma servisi başladı. Sizi gidi kavurmacılar yeyin de sesiniz kesilsin bakalım. 2-3 saatlik bir akşam yürüyüşünden sonra tam da kıvamında bir zamanlamayla saldırıya geçtik kavurmaya.Karnımızı bir güzel doyurup ahalinin keçi hayalinin de önüne geçtikten sonra yarın akşamın menüsünü de belirledik. Keçiden kalan kemikli etle odun ateşinde kuru fasulye. Ne de olsa gezi programında bunun da sözünü vermiştim millete. Bundan sonra sözler verirsem iki olsun. Kardeşim dağda ne bulursak onu yiyeceğiz diyeceğim. Fasulyemizi de ısladıktan sonra kamp ateşi çevresinde közleme menüsüne geçtik. Genelde közleme menümüz patates, soğan ve sarmısak oluyordu. Şarkılar türküler sohbetler eşliğinde çıtırdayan kamp ateşimize gecenin sessiliği, uzaktan zaman zaman havlayan köpek sesleri ve rüzgarın sesi eşlik ediyordu. Sabah saat 06 gibi Geyik Dağı çıkışımızı başlatmaya karar verdiğimizde saat 24 gibi olmuştu. Çoğu arkadaş uykuya çekildiğinde Yavuz Sami ve ben şöyle karanlığa dalıp yaylada daha da üstümüze yaklaşmış yıldız tarlasına el uzattık. Saçlarımıza yıldız yağdı. Sabah kalktığımızda üstümüz başımız yıldız doluydu.İnsan baktıkça uzayın büyüleyici derinliğnde sonsuz bir yolculuğa çıkmış gibi ürperiyordu.

Yarın yorucu bir gün olacak.

Yıldız desenli yorganımızı üstümüze çekip kendimizi uykunun sıcak kollarına bıraktık.

Posted in Trekking Yazıları, YazılarComments (0)

ALARANIN GÖZLERİ – 2


28 haziran

ALARA’NIN GÖZÜ’NDEN SU İÇMEK

Güneşin altın ışıkları ve Alara’nın turkuaz mavisine gözlerimizi açtığımızda Mustafa İlhan ateşi yakmış çaylarımızı hazır etmişti. Sıkı bir kahvaltı yaptıktan sonra çadırlarımızı toplayıp aracımıza koyduk. Biraz aşağı yürüyüp ilk hedefimiz olan ve gezimize adını veren Alara’nın Gözlerine bakmaya gidecektik. Aslında şelalenin düştüğü yerden uzaklaşıp şelalenin sıfır noktasına çıkacaktık. Benim hayal ettiğim durumlardan biri de şelalenin altında yüzmekti. Ama bunun mümkün olmayacağını şelaleye yaklaşınca anladım. Debisi o kadar yüksekti ki hem suyun sert akışından dolayı hem de suyun soğukluğundan dolayı bu mümkün olmadı. Bir de su sürükleyerek bizi alıp götürebilirdi.Toparlandıktan sonra nehir boyu yarım saat kadar yürüyerek nehrin karşısına geçip yamaçtan yanlamasına Alara’nın Gözüğne çıktık. Biraz riskli bir yan geçiş olsa da hep birlikte birbirimize yardım ederek ulaştık. Bir kayanın altında mağara ve önünde bir gölet var. Buraya yeşil göl diyorlar. Göl sanki olduğu gibi blok halinde aşağı uçuyor ve Uçan Şelale ya da Cündere Şelalasi’ni oluşturuyor.

Yeşille turkuaz renginin karışımındaki su öylesine leziz ki elimdeki yarım litre termosu 5 kez doldurarak içtim yine de doyamadım. Hiç bir şişkinlik yapmıyor, buz gibi.Bol bol resim aldıktan sonra geldiğimiz yoldan geri dönerek bir de şelaleyi yandan görüp köprü başına indik. Nehrin üzerine uzanmış verandada çay içtik. Artık gezimizin 2. gün etkinliğine geçebilirdik. Bir süre araçla gittikten sonra nehir boyundan yürüyerek Bayır Şelalesine inecektik.

Yolda giderken Ali Çetin’in bir sürprizi ile karşılaştık. Aracı durdurdu. İndik ve yanımızda yol kenarında üç tane kırmızı dut. Hemen daldık dutlara.Abartısız söylüyorum hayatımda yediğim en lezzetli kara dutu yiyorduk. Ellerimizin giysilerimizin akan dut suyundan kıp kırmızı olmasına aldırmadan yiyorduk. Mehmet kelebek ve Ahmet Yılmaz daha da ileri giderek ağacın başına tırmandılar ve avuç avuç yediler. Doyacak kadar yedikten sonra aracı gönderip nehir kıyısına indik. Kimi zaman nehire ayaklarımızı dokundurarak yürüyoruz ama içine girmeye cesaret edemedik. Ali Çetin kamp yerinde suya gireceğiz diyordu. 2 saat kadar yürüdükten sonra şeşalemize ulaştık. Alara şelalesi gibi olmasa da altında yıkanmamıza izin verecek kadar narin ama oldukça serin sulu bir şelale: Bayır Şelalesi.

Tam karşısına çadırlarımızı kurduk. 2. kampımız da bir şelale karşısı oldu. Çadırlarımızı kurduktan sonra hep hayal ettiğimiz Alara Nehrinde yıkanma isteğimizi gerçekleştirmek için uygun bir yer bulduk. Fakat öyle algın akıyor ki girmeye cesaret ister. İp atmaya karar verdik. İpi nehrin bu yakasına bir ağaca bağladım. Karşıda bir ağaca bağlamak için bir kahraman gerekiyordu. O kahramanı da bulduk. Suyu sevmeyen aslında yüzmeyi de pek iyi bilmeyen Yavuz Koçan ipi ele geçirerek karşıya geçmeyi başardı. İpi tam su yüzeyine paralel olarak gerdik. Yukardan suya atlayan arkadaşımız doğal olarak su tarafından sürüklenerek geliyor ipten tutunarak ayağa kalkıp kenara çıkıyordu. Eğlenceli bir oyun gibiydi. İp bir güvenlik şeridiydi. İpi kaçıranın işini düşünemiyorum doğal olarak. 70 km aşağıda Akdenizden toplayabilirdik. Yukarıda bir kayadan atlamaya başladık. Sürüklenen arkadaşımız ipten tutunarak aşağı geçmeden dışarı çıkıyordu. Bir ara Nilgün Gün arkadaşımızın suyun akıntısında geldiğini gördüm. İpten tuttu ama su o kadar güçlü ki insanın elini ipten çekip alabilir. Açıkçası biraz erkek gücü gerekiyor. Narin bayan arkadaşlar suyun gücüne direnemeyebilirdi. Nitekim Nilgün’ün gözlerinin endişe ile iri iri açıldığını gördüm. Elleri ipte geriliydi. Birden durumun vahametini kavradım. Allahtan ona çok uzak değildim.Birden süratla yaklaşarak Nilgün’ün kolundan yapıştım. Çünkü Nilgün suyun gücüyle gövdesi suya paralel olarak duruyor ve su elini ipten koparmaya çalışıyordu. Hemen kolundan yakalayarak ayağa kalkmasını sağladım ve dışarı çıkardık. Bu ciddi bir tehlike idi ama çok şükür ki olumsuz bir durum olmadan işi tatlıya bağlamıştık. Hep birlikte nehirden çıktık ve nehir biraz gözümüzde itici hale geldi. Çünkü bizim kafamızda kurduğumuz program bir kanyonda yürür gibi nehrin içinden saatlerce yürümek büğetlerde yüzmek karşıya geçmek filan idi. Oysa bırak yüzmeyi karşıya geçmek bile mümkün değildi. Biz biraz da istanbul civarında Serindenre, Kanlıçay Sansarak kanyonları gibi düşünmüştük.

Yanımızda akıp giden görselliği temizliği çoşkun akışı ve inanılmaz turkuaz rengi ile içine giremediğimiz dokunamadığımız bir doğa harikası Alara düşündüğümüz Alara değildi. Güzellik yanımızda ama ona dokunamıyorduk. Nehir maceramızı burada kesip Geyikdağı çıkışımızı erkene almaya karar verdik. Nasılsa Alara Kalesi ve Alara Hana gezinin sonuna doğru inecektik. Orada daha durgunlaşacağı için nehire girer bol bol yüzerdik. Belki Geyikdağı çok iyi geçer de programın ağırlığını oraya kaydırabilirdik. Onun için yarın sabah aşağıya yeniden yürümekten vazgeçerek direk Geyikdağı’na gitmeye karar verdik.

Nehir dönüşü akşam için odun toplayarak ateşimizi yaktık. Bir taraftan da Yavuz, Ahmet Yılmaz ve Mehmet balık hazırlığına başlamışlardı. Bu gün ikişer tane alabalık aldım.Gariban millet doya doya yesin dedim. Alara suyunun alabalığı oldukça lezzetli. Hanımlar da şelalenin altında bol su ile herşeyi tertemiz yıkayarak salataları yaptılar. Hava düne göre daha ılıman. Akşam yemeğimizi de bir güzel yedikten sonra gelsin çaylar, közde soğan ve közde patatesler faslı türkü faslına eşlik etti. Bu gün düne göre biraz daha erken yattık. Gerçi Yavuz ve ben yine gecenin yıldız topluluklarıyla ufak muhabbetlerimiz oldu ama 01 gibi biz de yatağa girdik.

Posted in Trekking Yazıları, YazılarComments (0)

ALARA, DOLANI DOLANI AKAR AKDENİZ’E -2


ALARA, DOLANI DOLANI AKAR AKDENİZ’E -1

Yazının giriş kısmına buradan ulaşabilirsiniz.

…devamı

Alara’nın çoşkusu

Kayaların arasında dar geçitler oluşturarak, coşkulu, heyecanlı, ürkütücü ve insanı rahatsız etmeyen, üstelikte insana huzur veren bir uğultu çıkararak akıyordu Alara Akdeniz’e doğru.

3-4 km. yürüyünce Bayır Köyü altında akan, Bayır Suyu denen 20-35 m. yükseklikten uçarak Alara’ya inen ilk şelaleyle karşılaşınca heyecanlandık. Ağaçların arasından ormanı yararak birden Alara’ya yetişme kaygısıyla, Alara’nın gürültüsünde sesi kaybolarak akıyordu Bayır Suyu güneyden Alara’ya. Alara Çayı boyunca yürümeye devam ediyorduk. Bahar çoktan gelmişti Alara vadisine. Kuş sesleri yükselemiyordu Alara’nın uğultusundan. Belkide Alara vadisindeki kuşlar daha bir yüksek sesle ötüyorlardı ama boşuna. Çiçekler rengarenk, salepler morun en güzel tonlarıyla açmışlardı Alara vadisinde. Salepler alımlıydı, yabani orkidelerdi bunlar.

Suyun senfonisi

Doğanın büyüleyici atmosferinde yola devam ederken, birden ırmağın gürültüsü değişip artarak çoğaldı,durduk; Alara’ya doğru bakınca taşların arasından yani büyük büyük kayaların arasından, çaya 15-20 metre uzaklıktan uğuldayarak köpükler içerisinde delicesine fışkıran debisi oldukça yüksek bir kaynak akıyordu Alara’ya. Köylülerin anlattığı köpüklü su idi bu. Öyle muhteşem akıyordu ki bu köpüklü su, bir gelin duvağı içerisinde heyecanlı, coşkulu ve mutlu koşuyordu Alara’ya ve Alara daha bir coşkulu alıyordu kollarına köpüklü suyu alarak güneyinden. Burada durduk. Bir senfoniydi sanki bu, Köpüklü suyun fışkırırken çıkardığı nameler. Alara’ya kavuşurken ki uğultusu ve dağlardaki yankısı bambaşka bir müzik armonisi olarak geliyordu kulaklarımıza. Sonra Bayır Köyü altından gelen ve yazın azalan bayır deresinin üzerinden geçerek yürüdük. Kuzeyden Gündoğmuş(Eksere) altından Sümen Deresi’nin kıvrılarak, dağların arasından gelip,”Beni de al” aceleciliğiyle Alara’ya katıldığını gördük. Alara’nın coşkusuyla birlikte bizimde heyecanımız artıyordu. Gözümüz dağlarda, kulağımız Alara’daydı. Her kaynak aniden fışkırıp atlıyordu Alara’ya. İşte kuzeyden Senir Köyü (Seğer) altlarından, dağlardan kayaları yararak kendine yol açıp kıvrılarak Alara’ya ulaşan, ‘ lale şelalesi” yani Lele Şelalesi coşkuyla dağların yamaçlarından, ormanların arasından parlayarak iniyordu Alara Çayı’na.

DSC00732

Alara ve şelaleler

Sonra daha nice irili ufaklı sular sanki her köyden bir haber ulaştırıyordu Alara’ya. Alara coşkulu, Alara köpüklü, Alara durmak ve doymak bilmez bir hızla akıyordu vadisinde. Orman büyülemişti bizi. Alara vadisi, kayaları, kayaların sarplığı ve şelaleler büyülemişti bizi. Yorulmayı unutmuştuk, yürüdükçe yürümek istiyorduk ve 17-18 km. yürümüştük ki; Garahese Köyü ile Karabul Köyü altlarından bir uçurumun üzerinden çıkarak, Alara’ya kavuşmanın heyecanıyla kendini uçurumun 80-100 metresinden öylesine bırakıveren doğa harikası Neylet (Naylet veya Lanet) Şelalesi çıktı karşımıza. Doyumsuz bir seyri vardı. Neylet’in karşısına geçip, çantalarımızı indirip Alara’nın köpüklü suyuna ayaklarımızı soktuk. Biz dosttuk Alara’ya. Onu kirletmeyeceğimizi hemen anlamıştıki, dostlukla ayaklarımızın yorgunluğunu alıverdi. Alara’nın kıyısında,Neylet’in karşısında, şelalenin coşkulu, heyecanlı akışına bakarak yemeklerimizi yedik. Saat 15,30 idi. Toparlanıp dönmek için hazırlandık. Biraz ilerimizde, Alara’nın kuzeyinde Mannas( Kaleycik) Köyü’nün evleri görünüyordu. Mannasın karşısına kadar yürüyebilir ve Manas Şelalesini görebilirdik ama en az 1-1,5 saat daha yürümemiz gerekiyordu. Vakit geç olmuştu. Karanlığa kalmadan çadırlarımızı kurmalıydık.

ALARA, DOLANI DOLANI AKAR AKDENİZ’E

Geriye döndük. Dönüşte ilk defa geçiyormuş hissiyle bakıyorduk çevremize, Alara vadisine. Kemer Köprü’ye 2 km. kala, hemen ırmağın kenarında, orman yoluna bitişik Viran Yer (veran) denen düzlükte çadırımızı kurduk. Kamp ateşimizi yaktık. Kampçı kampında gerekti. Üç çadır, altı arkadaştık. Saat 12.00’ de kamp ateşimizi söndürüp çadırlarımıza çekildik. Alara Çayı, Alara vadisinin ıssızlaşmasına coşkusuyla izin vermiyordu. Gülseren, domuz gelir korkusuyla saat 04.00’e kadar uyumadı.

Kamp ateşi

Sabah 07.00’ de kalktık. Kamp ateşimizi yeniden yakarak, sabah kahvaltımızı birlikte, neşe içerisinde yaptık. Kamp ateşinde ve Alara’nın suyuyla çayın demi ve tadı bir başkaydı. Dağı tanımak, paylaşmak, dayanışmak çok önemlidir dağcı için.

İkinci gün , arabamızı saat 10.00’ da tekrar Kemer Köprü’ye bırakarak, köprünün üzerinden geçip Alara’nın kuzeyinden Çündüre yönünde doğuya doğru yürümeye başladık. 2 km. yürüyünce, Alara’nın kuzeyinden, Pembelik Köyünün altından gelen Karıncalı Dere ile Alara’nın birleştiği yere geldik.

Alara, vadisinde mutlu akar

Bir yanda Sarı Kaya Dağı(Gündoğmuş yönünde) , bir yanda Göktaş Tepesi (Semet Köyüne doğru), bir yandan da (Kemer Köprü’nün doğusunda) Asar Dağı birden yükseliveriyordu vadide. Bu dağların arasından coşkulu, güvenli ve mutlu akıyordu Alara Çayı. Ve Kemer köprünün üzerinde dimdik yükselene Susuz Dağ, sanki kanat germişti Alara’ya.

DSC08444

Taş döşeme kervan yolu

Karıncalı Derenin üzerindeki tahta köprüden geçince taş döşeme kervan yolu kırk kez dönerek, Kırk Dönmeler dağına doğru çıkıyordu. Tarihi Romalılara dayanan ve Selçuklulardan bugüne tüm göçerlerin üzerinden geçtiği bu yol, tüm tarihiyle canlı olarak döne döne çıkıyordu Kırk Dönmeler tepesine. Kendini, tarihini ve güzelliğini koruyordu. Her bir taş ölçülü, bilinçli döşenmişti.; develer düşmesin, atlar sekmesin diye. Derenin hemen kenarında yemyeşil, bu mevsimde papatyalara bürünmüş, küçük bir düzlük vardı. Burasının göçerlerin konaklama yeri olduğu apaçıktı, geçici ev ( yıkık) yapılan taşlar duruyordu. Yıkıntıları daha bir belirgin duran Hatmalının Hanının yeri, bir başka anlam katıyordu buraya. Bu dönmeleri döne döne çıkıp tepenin başına varınca çok sert bir rüzgarla karşılaştık. Burası bir başka konaklama yeri olan Ağulusu idi. Ağulusu’dan bakınca karşımızda duran, Sindirfenin (Çayırözü Köyü) ve Malan Köyünün (Ortaköy) üzerinde yükselen Barcın Akdağ ve Karayılan Dağı sert rüzgarlarıyla önümüzü kesiyordu. Bu göç yolundan, Payallar, Güney, Güzelbağ, Ortagonuş, Türkler, Bayır ve Avsallar köylüleri yaylaya gidiyorlardı.

Bu taş döşeme göç yoluna derbent yada devrent diyor göçerler. Bu yol dağın yamacına bir uçtan, bir uca taş döşenerek yapılmış.

Yollar yörükleri bekliyor

Şimdilerde ölmeye yatmış kırk dönmeler kervan yolu, diğerleri gibi. Yaylalara araba yolları yapılınca, develer, atlar bir bir yok olunca; eskiden bir hafta, on günde gidilen yaylalar, bir günde hatta birkaç saatte gidilir olmuş. Yollar anılarıyla kalıvermiş baş başa ve ölmeye yatmış kervan yolları üzüntüden. Süslü kervanlar geçermiş bu yollardan allı pullu süslenmiş Yörük kızlarıyla. kıratlar, yörük beylerinin altında, yepyeni nallarının şakırtılarıyla yürürlermiş, geceleri nallarının çivileriyle devrent taşlarından kıvılcımlar çıkartarak.

Hüseyin, çobanlığı özlüyor

Payallar Köyü’nden, daha önceleri çoban olan ve sürüleriyle, develeriyle defalarca buradan geçen, şimdilerde çobanlığı bırakan Hüseyin isimli biriyle karşılaştık. Onunla koyu bir göç sohbetine daldık. Gülseren birkaç kez, “Gidelim, geç oldu” diye müdahale edince eski çoban Hüseyin’in anılarından koparılmak hoşuna gitmedi ve “Sıktın be bacım, şurada ne güzel iki laf ediyoruz, sen herhalde şehirlisin” demesi bir başka anlam kattı yayla anılarına.

İki günde elli iki km. den çok yürümüştük. Oldukça yorulmuştuk. Ama Alara vadisini tanımanın verdiği mutluluk her şeye baskın geliyordu. Doğa bizi bir kez daha bambaşka bir dünyaya götürmüştü. Dinlenmiştik, mutluyduk tatlı bir yorgunluğun altında. 15,30’ da Kemer Köprüye gelerek, balık lokantasına oturduk.

ALARA, DOLANI DOLANI AKAR AKDENİZ’E

Alara’nın son bülümü daha dolayımsız ama coşkulu, doyumsuz. Ali köprüsünden aşağıya yine Ağustos ayında gidiyoruz. Namaras altından, Arıkçalı mezarlığında araçlardan inip son etap Alara yürüyüşünü başlattık. Arıkçalıyı geçince sağa sapıp seyit ekinliğinden geçip, ibiş ekinliğine döndük. Buralarda ormanlık alanın içerisinde, zamanla köylülerce ormandan çalınmış ekinlikler. Adları da üstünde. İbiş ekinliği biraz daha çukurda kalan bir ekinli bolca meşe ağaçları var. İbiş ekinliğinin kuzeyindeki tepede antik bir yerleşim yeride bulunmakta. Burada birde harman var. Harman ekinler biçildikten sonra toplanıp düvenle sürüldüğü alan. Musa diye bir köylü ekinlerini biçip harman yerinde toplamış, düvenle sapları güzelce sürmüş ve beklemiş. Yel gelsin samanı buğdaydan ayırayım diye. Elinde yaba bir hafta beklemiş yeli Musa Dayı. Ama bir hafta ne yel gelmiş ne Musa Dayı elinden yabayı bırakmış. Sonra yel gelmiş, buğdayı samandan ayırmış Musa Dayı ve “Şükür demiş çok şükür ya onbeş gün yel gelmeseydi”

İnsanların lakapları

İbiş ekinliğini geçip kuzey batıya doğru dönüyoruz. Ormanın içinde bir keçi yolu var. Buna sadece keçi yolu denmez. Artık patika olmuş. Buralarda keçi yatakları, koyun yatakları varmış eskiden, çoban evleri(sayvant) yıkıntı halinde duruyor. Durmuş Ali’nin çocukluğu buralarda geçmiş”Çok keçi güttüm” bu ormanların ortasında diyor. Hava sıcak ama biz hiç güneş görmüyoruz. Hafif bir esintiyle ilerliyoruz. Alara Çayı vadisine doğru.

Mandanın yatağına geliyoruz.”Gelin boğulduğunun üstü burası” diyor Durmuşali. Durmuş Ali ,Kıllı’nın oğlu. Buralar hep insanların lakaplarıyla anılıyor. Bir gelin boğulmuş bu derede. Manda koyun çobanıymış, hiçbir şeye aldırmayan, sorunsuz, yazı kışı ayırmayan bir çoban. Kendiyle koyunlarıyla, dünyayla dalga geçiyormuş her zaman.

Vadi çok derin

Gelin boğulduğunu geçip, bir süre ormanın içinden yürüyünce Alaravadisi önümüze çıkıveriyor. Derin mi derin bir vadi. Oldukça aşağılardan akıyor. süzeğin oradan çoğalarak akan Alara, aşağı doğru dar geçitlerden süzülerek akıyor. Eskiden tomrukçular gezermiş. Tomrukçular develerle tomruk çeker, Alara’ya tomruk atıp suyun akıntısıyla tomrukları indirirlermiş sahile. Biran tomrukçu seslerini, keçi çanlarını duyar gibi oluyoruz. Orman sessiz. Alara çoğalarak, uğultuyla akıyor Akdeniz’e doğr

B u dağları kimler tanımamış ki ,efeleri, hırsızları, çobanları, tomrukçuları, avcıları. Eskiden geyikler gezer, kurtlar çakallar, ulurmuş bu vadilerde. Eskiden osmanlının baskısından keçilerini kaçırıp günlerce saklarmış çobanlar bu vadilerde. Sırkat vergisi varmış eskiden, Aşar yani. Keçiden alınana sırkat denirmiş, her on keçiden birini gelip devlet alırmış. Köylüde ne yapsın, sırkat vakti gelince keçilerin üçte ikisini kaçırıp günlerce saklarmış bu vadilerde. Bazen hiç vermezlermiş.Sırkat vergisi on sene birikirmiş. Osmanlı alacağını bırakır mı durmadan sıkıştırırmış. Ne yapsın köylü. Bir gece develerini yükletip, keçileri alıp yola koyulurmuş.günlerce gider sonra ıssız bir vadide yurt tutarmış ve sırkattan kurtulurmuş böylece. Çok yer değiştirme olmuş göçerlerde bu yüzden. Dağlar,vadiler, ormanlar her zaman özgürlükten yana olmuş, her zaman başkaldırıya kucak açmış, yoksulun yanında olmuş, ve hep sevda türküleri söylenir dağlarda, hep dertler dağlara anlatılır türkülerde ve hep dağlara sığınılır, dağlar kucak açar zorda kalanlara.

DSC00730

Zorlu iniş

Zorlu bir iniş var önümüzde her geçit bir kayalıkla sonlanıyor zorlanıyo Ama her molada eşsiz bir vadi var altımızda. Alara çayı çizgi halinde akıyor.

Bir düzlüğe iniyoruz, burası yerel adıyla Pelitli(Meşeli) çökek. Buranında anısı var diyor Hüseyin Çetin. Bıttıların Ali Onbaşı’nın oğlu Osman’ın kırk keçisi burada bir kurt sürüsü boğup öldürmüş, Osman, babasının korkusuna keçileri bırakıp kaçmış, köylüler Osman’ı aramaya gelmişler bu vadiye, bulamamışlar.Osman nerdeymiş biliyor musunuz ? mandanın yanında ,Manda’ yorulunca giderler’ demiş.’ işte bu pelitli çökek böyle bir yer” dedi Hüseyin Çetin. Orada dinleniyoruz. Tüm ekip toplanıyor. Zorlanıyorlar ,korkanlar oluyor, ağlayanlarda. Ama korku olmadan, heyecan olmadan yürüyüşten arta kalan bir şeyde olmuyor. acele etmeden moral vererek götürüyoruz ekibi. En arkada Neşet, Gülseren ve Hüseyin geliyorlar. Acele etmiyoruz. İniş zor, iniş riskli ama zevkli ve heyecanlı. Gülseven’le Neşet sabırla geliyorlar arkadan acele etmeden, zorlanmadan ve zorlamadan.Sonra toplanıyoruz. Çamlıktan karşımıza Alara Kalesi. 1. Aleaddin Keykubat tarafından yaptırılmıştır. Burası Antalya-Konya kervan yolunun en önemli geçitiymiş. 1232 yılında da yine Selçuklu Sultanı Aleaddin Keykubat tarafından kalenin biraz ilerisine birde kervansaray yaptırılıyor.

DSC00698

Doyumsuz manzara

Alarakalesi’ni uzaktan, Alara Çayı’nın üzerinden doyumsuz manzarayla seyrediyoruz. Sonra birden serin sularıyla Alara çayı ormanlarının arasında karşımıza çıkıveriyor. Bu tüm yorgunluğumuzu unutturuyor. Herkes çantasını bırakıp kendini suya atıyor. Soğuksu bizi rahatlatıyor, dinlendiriyor. Sonra suyun başında yemeklerimizi yiyoruz. Tekrar suya atıyoruz kendimizi.Zorlu bir vadi Alara vadisi, kaygan, uçurum, dik ve tüm arkadaşlar heyecanla iniyorlar Alara’ya. Alara hepimizi kucaklıyor, okşuyor, seviyor bağrına basıyor.

Alara’yı takip edip aşağılara doğru yürüyoruz. Alara Kalesi, Alara Çayına ve tüm çevreye hakim. Alaraçayını baştan başa geçmenin alarayı tanımanın, soğuk kaynak suyundan içmenin, Alara’ya inerken kanyonunda yüzerken ve gece çayın kenarında yatarken yaşadığımız heyecan bize mutluluk veriyor. Alara bir coşku, Alara bir heyecan, Alara bir güzellik olarak akıyor Akdenize dolana dolana

ALİ ÇETİN

Posted in Gezi Yazıları, Trekking Yazıları, YazılarComments (1)

ALARA, DOLANI DOLANI AKAR AKDENİZ’E -1


ALARA, DOLANI DOLANI AKAR AKDENİZ’E

Alara Çayı’nı üç etapta yürüdük. Birinci etap; Alara’nın çıkış yeri olan Çündür’e ve Alara Kanyonu’ydu.

Çündür’e, 300 metre rakımında Gündoğmuş İlçesi’nin en derin vadisi.

Çündür’e, Kemer Köprü’yü geçmeden Alara Çayı’nı sağdan takip ederek tozlu bozuk zorlu bir yoldan araçla gidilebilir. Ya da Gündoğmuş’tan dolana dolana asfalt ama zorlu bir yoldan inilir.

Çündüre Vadisi, gürül gürül akan su kaynakları ile ünlüdür. Bugün her kaynak alabalık çiftliğine dönüşmüş olup, eskiden ballı incirleri(gebik,keletir), kuru üzümleri ile ünlü Malaniçi, bugün balıkları ile ünlü bir yere dönüşmüştür.

Eskiye özlem

Alara’nın çıktığı vadiye Malaniçi derler. Malan köyleri eskiden üzüm ve incirleri ile ünlüydü. Bu köylerde yaşayanlar, incir kurutur iplere dizerler, buna da “Keletir” denir. İpe dizili olmayan kurutulmuş incirlere ise “Gebik” denirdi.

Köylüler bunları güz sonuna hazırlarlar, yayladan gelen Yörükler de kılçuval, yün kolanlar ve deri peynirleri ile değişime gelirlerdi.

DSC00634

Yörükler nerede ?

Sindirfe Köyü’nde yaşlı bir nine, “Eskiden ne keletirler dizer, ne gebikler kuruturdum oğlum. Yörüklerde almaya gelirdi. Bir keresinde Ballı Kızı diye yaşlı bir Yörük kadını vardı. Bir kıl çuval ve bir kolana, on okka keletir verdim. O anda yanında bir kıl çuvalı vardı. Onu verdi. Borcu olan kolanı sonraki sene getirdi. Şimdilerde gelmez oldular. İncirlere kim bakacak” deyip hüzünleniverdi.

DSC00822

ALARA, DOLANI DOLANI AKAR AKDENİZ’E

Çocukluğumda Anam, “dağlar adamı kendine çeker” derken, belki o zaman çok şey anlatmıyordu bu deyiş bana. Ama bu gün bu deyiş çok şey anlatıyor. Dağlarla yani bir bütün olarak doğayla ilgilenen birisi için çok önemlidir.

Bayan dağcımız Gülseren’in endişesi

Doğa çekiyor insanı kendine; duramıyorsunuz, tanımak yaşamak istiyorsunuz. İşte bu duygularla hazırlandık Alara Çayı’nın orta kesiminde kampa. Oralarda çokça domuz ve kurt olduğu söylenmişti bölgeyi tanıyanlarca. Gülseren’i tedirgin etmişti bu söylentiler, “Ya gece domuz çadırımıza gelirse, ya kurtlar çadırımıza saldırırlarsa” düşüncesiyle ne yapacağımızı düşünüyordu Gülseren. Sabah saat 06.30 da Antalya’dan yola çıkarken gökyüzü kapkaraydı, ama dağcının yazı kışı olmazdı yeter ki malzemeleri yeterli olsun. Dağcı; doğayı tanıyan, koşulları bilen ve ona uygun tedbir alan, davranan insan demektir bir anlamda.

DSC08436

Dağcı yolunda gerek

Antalya’dan yola çıkıp Güzelbağ (Kızılağaç) kasabasına vardığımızda saat 09.00’ du. Hava ağır ve soğuktu. Kahveler kışı çağırıyordu. Köy kahvesinde simitlerimizle sabah çaylarımızı içip, köylülerden bölge hakkında yeni bilgiler aldıktan sonra kalktık. Dağcı yolunda gerekti. Antalya’dan 193 km. sonra saat 10.00’ da Kemer Köprü’ye (Ortagonuş Köyü) varmıştık. Kemer Köprü, Alanya’dan gelen yolu Gündoğmuş’a (Eksere) bağlayan, Alara Çayı’nın kenarında Ortagonuş Köyüne bağlı küçük bir mahalle. Alara Çayı ise baharın getirdiği dehşetli bir gürültüyle akıyordu mahallenin ortasından, tarihi Selçuklulara dayanan kemerli köprünün altından. Ortagonuş Köyünün tam karşısında Ümitli Köyü (Olamas), Ümitli’nin biraz üstünde de Gündoğmuş(Eksere) oturuvermişti dağların sırtlarına. Aracımızı Kemer Köprü’ye bırakarak sırt çantalarımızı alıp, Alara Çayı’nın güney kıyısından batıya doğru yani; Alara’nın akış yönünde yürümeye başladık. Yol hemen çaya sınır gidiyordu. Alara Çayı debisinin en yükseğe ulaştığı ve her deresinin katılımıyla coşkusu daha da artarak dehşetli bir uğultuyla akıyordu vadide. Uğultu öyle bir yankılanıyordu ki , her kayanın altından büyük kaynaklar yada yer altı suları geçiyor hissine kapılabiliyorsunuz.

Read the full story

Posted in Gezi Yazıları, Trekking Yazıları, YazılarComments (2)


Advert

Günü birlik veya kamplı, elinde fotoğraf makinesi, sırtında çantası olmanın verdiği hazla dolaşmaya MERHABA.

-
Her yer görülmeye değer anlayışı ve sevdasıyla yürümenin, tanımanın ve anlamanın tadına varabilmek amacıyla farklılıklar yaşıyoruz birlikte.

Yalnızca ülkemiz değil, gidilebilen her coğrafya içindir sözümüz.

Takvim

Mayıs 2018
Pts Sal Çar Per Cum Cts Paz
« Eki    
 123456
78910111213
14151617181920
21222324252627
28293031