Tag Archive | "ali çetin"

KONAKLAYIP GİDEN KERVAN YOLLARINDA, ERCİYES DAĞINA GİDER



Erciyes Dağına sevdalanmıştık ne zamandır. 14 Eylül 2012 Cuma akşamı Kayseri’ye doğru yola çıkınca, Erciyes dağı sevdası, merak ve heyecana dönüştü. Gizemlidir dağlar, öyle bir uzaktan görünüşleri, albenileri vardır. Birde sır olan içsel yaşamları vardır onların. Dağların yaşamı, dağlarla yaşamadan bilinmez. Dağları yaşamak için, engin vadilere inmek, sivri, bıçak gibi zirvelerine çıkmak, kayasına tutunmak ve de çarşağından hızla inerken tozunu yutmak gerekir ki, Dağları yaşamış olalım. Dağların koyaklarına inmekte, zirvelerine çıkmakta zordur, zorludur. Dağlar bir yandan yorar, üşütür insanı, bir yandan da duygular değişir, düşünce yorgunluğu yok olur dağlarda. İnsan şehir hayatının gürültüsüne, karmaşasına dönünce anlar dağların önemini ve işte yeniden başlar dağların sevdası, bir tutku olur doğa, bir yaşam biçimine dönüşür bu sevda.

http://namaras.org/anasayfa/wp-includes/js/tinymce/plugins/wordpress/img/trans.gif

Kayseri’ye yaklaşınca ala şafakta, kocaman bir kütle olarak gördük Erciyes’ i, bozkırın orta yerinde, öylesine Lök gibi oturuvermişti kıpırtısız, dingin ve kendinden emin. Kimimizin içine korku düştü, kimimiz tedirgin olduk, kimimiz heyecanlandık ve kimimiz de sevdayla baktı dimdik duran tepesine.

Bu duygularla girdik şehir merkezinden geçerek Hacılara. Erciyes’in koynundaki Hacılar kasabasında Mustafa ve Gülseren dostlarımızın evine misafir olduk. Boz dağın yamacında, yemyeşil bir bahçenin içerisindeki evlerinde ağırladılar bizi. Numan ve Zikriye’nin aile dostları, Gülseren ve Mustafa ailesi bizi sevgiyle, dostlukla karşıladılar. 13 kişilik ekibin misafirlik için çok olacağı geçti aklımdan ama biraz ürkütücü, soğuk, sır dolu Erciyes dağının bağrındaki sıcacık, güler yüzlü ve candan bir aileye misafir olmak ısıttı içimizi birden. Kırk yıllık dostluk sıcaklığıyla ağırlanmıştık. Sucuk, pastırma, peynir, tereyağı, zeytin, yumurta, reçel, katmerler ve evlerinin önünden tazecik toplanan domates ile biberlerin kokusu ve tadı bir harikaydı. Gece yolculuğunun yorgunluğu ve dağa gitmenin heyecanının açlığıyla saldırdık kahvaltı sofrasına. Bu kahvaltı bizleri Erciyes’in zirvesine çıkarır diye espri yaptık. Gerçekten harika bir kahvaltıydı. Organik besleyici, güç ve direnç verecek bir sofraydı. Kahvaltıdan sonra dostlarımıza teşekkür ederek onlardan ayrıldık.

Hacılar çarşısına gelerek oradan alış verişimizi yaptık. Bolca su, ekmek, domates, peynir aldık. Hacılara gelmişken HADAK dağcılık kulübüne de uğramak istedik ama kulüp lokali kapalıydı. Oradan bir arkadaş bizimle ilgilendi ve HADAK sekreteriyle telefonla görüşmemizi sağladı. Sekreter arkadaştan bilgi aldıktan sonra doğru Tekir Yaylasına gittik. Burada önce jandarmaya isimlerimizi yazdırıp kimliklerimizi bıraktık. Teleferikle 2650 rakımına çıkıp oradan yürüyerek 2750 rakımındaki kamp alanına çıktık. Ali Göçer dostumun deyişiyle, bir aslan gibi yatarak bizi gözetleyen Erciyes Dağının kuyruğuna basmadan çadırlarımızı kurduk.

Kamp alanımızdan Erciyes’in zirvesine bakan gözlerde dikkat, heyecan, korku ve kaçamak sevdalı bakışlar vardı. Kampımızı kurduktan sonra, çevrede keşif gezisi yaptık. Numan, Turhan, Mustafa Şen ve Ender eskiden teleferik ayağı yapılırken artta kalıp atılan kalas parçalarını omuzlayıp geldiler. Kamp alanımızda kamp ateşi için odunlarımızı hazırladık. Bir yandan da arkadaşlarımız Zikriye, Hüsniye, Gülseren, Mevlüde ve Seda akşam yemeği için hazırlıklara başladılar. Domatesli, soğanlı, sarımsaklı bulgur pilavını ve salatamızı, kamp ateşimizin karşısında afiyetle yedik.

Gecenin sürprizini Mustafa Şen yaptı. Ender’in Doğum günü için Manavgat’tan alıp getirdiği pastanın üzerine mumlar dikerek yaktı. 2750 metrede Ender’e hoş bir doğum günü kutlaması oldu.

Erciyes Dağının karanlığıyla birlikte soğuğu da çöktü kampımıza. Birden yıldızlar indi üzerimize. Sanki yıldızlı gökyüzü bizi Erciyes Dağının karanlığına karşı aydınlatıyor, soğuğuna karşıda ısıtıyordu. Kamp ateşimiz alev alevdi. Bayram Abinin coşkusu ise hiç tükenmiyordu. Bayram abi ile Turhan ellerine birer ateşli köz alarak karanlık gecede ateş dansına başladılar. Hepimiz neşe içerisindeydik. Arif ile Numan’ın sesi yanık türkülerle geceyi bölerek, Erciyes Dağının yamaçlarında yankılandı. Hava soğuktu, alev alev yanan kamp ateşimizin karşısında biraz önümüzü, biraz arkamızı ısıtarak oturuyorduk. Saat 21,30 da saman yolu ve yıldız dolu gökyüzünü bir yorgan gibi üzerimize çekerek, gecenin sessizliğinde uykuya daldık.

Sabah saat 04,oo te dinç, dinamik ama heyecanlı olarak uyandık. Zirve çantalarımızı hazırladık. Saat 04,40 ta, Erciyes Dağının zirvesine giden belirgin patikadan yürümeye başladık. Erciyes Dağı, şafağa yaklaşılan saatlerin koyu karanlığında, yıldızlı gökyüzünün bağrına, bir bıçak saplanmış gibi tarihe şahitlik edercesine, dimdik duruyordu. Heybetli, ürkütücü ve de muhteşemdi.

Tan yeri ağarıp ufukta güneşin kızılı bir çizgi gibi belirmeye başladığında, ilk tepenin yamacına ulaşmıştık. Bayram abi tan yeri ağarırken 2900 metreden bizi uğurladı. Ekibimiz 12 kişiydi. Erciyes Dağı dik, taşlık ve yorucuydu. Ekipte kopma yaratmadan, yorularak ama zorlanmadan ilerliyorduk. Bütün ekibin performansı iyiydi. Bazı arkadaşlarımızın Erciyes Dağı, ilk yüksek dağ çıkışlarıydı. Yüksek irtifanın belirtilerine karşı dikkatliydik. Sürekli birbirimizi kollayarak ilerliyorduk. Dağcılık; dostluk, dayanışma ve güven demektir. Dağcılıkta bireyci davranışlara ve bencilliğe yer olmaz. Bu duyguyu; doğanın saflığı temizliği ve gizemi yaratır.

3450 rakımında uzunca soluklandık. İlk defa bu yüksekliğe çıkan arkadaşlar dönüp baktılar heyecanla bozkıra. Manzaranın büyüsüyle doldu ruhlarımız. Doyumsuz bir tan kızılı durmaktaydı karşımızda. Merakla, heyecanla ve korkuyla izledi gözler Erciyes dağının heybetini ve albenisini.

3450 rakımında Hüsnüye, Gülseren, Seda, Zikriye ve Mevlüde bizleri zirveye doğru uğurladılar. Dik yamacı çıkarken güneş ışıklarıyla sırtımızı yalıyordu ama hava soğuk, hava olabildiğince sertti.

3650 Rakımında soluklandık. Hörgüç kayası zirveyi arkasına almış “gelmeyin, geçirtmem” dercesine bir bıçak gibi duruyordu karşımızda. 3650 rakımında Polonyalı bir ekip ile karşılaştık. Arif’i, Polonyalı dağcı ekip ile sohbette baş başa bıraktık. Hörgüç kayayı geçince zirve, dimdik, kaygan ve zorlu bir yamaç olarak dikildi önümüze. Her adım atışımızda çarsak bizi bir adım geriye atıyordu, onun için sıkı basmak gerekiyordu. Her yanımız kayalık ve etrafımızdaki taşlar, her an kopup üzerimize gelmeye hazırdı. Bizden önce zirve yapıp dönmek isteyen gurup bizim çıkışımızı bekliyordu yukarıda. Her adım taş yuvarlanması ve tehlike demekti Erciyes’te. Birbirimizden kopmadan ve birbirimizi kollayarak yürüyorduk.

Dağcılık, ülkemizde henüz bir anlayış, bir yaşam biçimi olarak algılanmıyor. Erciyes Dağının zirvesi, sarp, tehlikeli fakat güzel bir zirve. Buraya gelen herkes illaki zirve yapmak ister. Hörgüç kayaya kadar gelerek buradan dönen birçok insan oluyordur. Kayseri’deki dağcılık kulüpleri daha duyarlı olmalı ve zirve çıkışının 150-200 metrelik bölümünde iple güvenlik almalıdırlar. Burada her zaman düşüp yaralananlar oluyormuş. Bizden önceki guruptan da iki kişi düşerek yaralandı.

Zorlu bir tırmanıştan sonra Numan, Ender, Mustafa, Turhan, Mustafa Özkul ile birlikte 3916 rakımından dört bir yanımızdaki bozkıra bakarak yaşıyoruz zirveye çıkmanın mutluluğunu.

Zirvedeki buzulun üzerinden kar sıyırıyor Turhan ile Numan. Zirve defterini yazıp, fotoğraf çekiyoruz. Sonra oturup dinleniyoruz bir süre. Sanırım uzun soluklanmayı  hak ettik diye düşünüp gülümsüyoruz hep birlikte. Keyifle yemeklerimizi yiyoruz zirvede.

Şeytan deresinin zorlu çarsağından koşup tozu dumana katarak inmeye başlıyoruz.

Erciyes zirve etkinliğimizi başarıyla tamamlıyoruz. Kamp yerinde toplanıyoruz. Hepimiz mutluyuz. Tüm sevinçleri birlikte yaşıyoruz ekip ruhuyla. Sevinçlerimizi de bölüşüyoruz.

Bayram abi, Hüsnüye, Gülseren, Zikriye, Mevlüde, Seda, Turhan, Mustafa Özkul, Mustafa Şen, Arif, Ender, Numan yani 13 arkadaş hepimiz mutluyuz ve hep birlikte Erciyes dağının zirvesine bakarak ayrılıyoruz kamp yerinden.

Bu güzel etkinliğe hepimiz aynı oranda değer kattık, aynı oranda güzel ve anlamlı yaptık. Yorulmasına yorulduk, zaman zaman tedirginde olduk ama mutluluğumuza değer katıp döndük Erciyes dağından.

HEP BİRLİKTE YENİ  ZİRVE VE MUTLULUKLARA.

15-16 EYLÜL 2012

ALİ ÇETİN

Posted in Trekking Yazıları, YazılarComments (0)

KOVADA GÖLÜ’NDE KİRAZ YİYEN BALIKLAR


KOVADA GÖLÜ’NDE KİRAZ YİYEN BALIKLAR

VE

ÇEVRE GÖNÜLLÜSÜ MUSTAFA’NIN ÖYKÜSÜ

Dağların, bitmez tükenmez bir albenisi vardır her zaman. Dağlar, gün olur cilve yapar, gün olur göz kırpar, gün olur alır koynunda saklar insanı. Yaz aylarında bir başkadır dağların kucağı, kış aylarında ise bir başka. Yaz sıcakları bastırdığı zaman, yani Antalya gibi sahillerde yumurta güneş altında pişerken, alıp başını gidersen, bir saat sonrasında, üşümeye başladığın, soğuk pınarların başında alırsın soluğu. Toroslar yeşiliyle kucakladığı için Akdeniz’i, bir solukta çıkıverirsin derin vadilerden geçerek, ulu çınarların altındaki derelere, pınarlara, göllere.

namaras-org-kovada-goluDSC00563

Kovada gölü, bir solukta alıp başını gidilen yerlerden birisidir. Antalya’dan iki saat gittikten sonra Denizden 900 metre yükseklikte, yeşil ormanların arasında, yeşil bir göl sizi karşılar. Büyülenirsiniz. İnsanı büyüleyen sadece serinlik değil, yeşilin koyu tonu, gölün koyu yeşili ve yeşilin göle yansıyan görüntüsüdür. Çok sık olan çınarların ve meşe ağaçlarının arasından belli belirsiz fark edersiniz gölün suyunu. Birçok yerde gölü görebilmek için ağaç dallarını aralayıp bakmak gerekmektedir. Balık şıpırtılarının, kanat çırpan sakar mekelerin ve angutların uçuşmalarıyla irkilirsiniz.

namaras-org-kovada-goluDSC00655

Doğanın bu görsel sunumu içerisinde kaybolurken, bir yandan da kamp kurabileceğimiz en uygun yeri arıyorduk. Kiraz bahçesinin yanında ki bir kamp alanına girdik. Bu ortamda, bu sessizlikte çokça konforlu bir kamp alanıydı burası. Suyu, bankları, tuvaleti ve çadır kurulacak yerleri vardı. Çevreye bir göz attıktan sonra “çadırları kuralım, buradan daha iyi yer bulamayız bana sorarsanız”dedi Numan. Çadırlarımızı kurduk. Odun toplamak için ormana doğru girerken “hoş geldiniz” sesiyle ormanların içinden elinde kazması ve tahrasıyla birisi geliyordu bize doğru. Kırıntı köyünden Mustafa Gökceylan’dı gelen. Mustafa yıllar önce kovada gölüne geldiğimizde bize göl balığı yedirmişti. Balıkların tadı daha damağımızdan silinmemişken Mustafa Gökceylan’ı yeniden görmek mutlu etti bizi.

namaras-org-kovada-goluDSC00658

Kampımızı kurduktan sonra göl çevresinde yürüyüş yapmak için Mustafa’nın gösterdiği patikadan ormanın içerisine daldık. Göl manzaralı, tarihi taş döşeme yollara bezmeyen patikadan bir süre yürüdükten sonra oturulacak yerler yapılmış olan bir seyir tepesinde mola vererek, ormanla bütünlenmiş göl manzarasını seyre daldık. İnsan bıkmadan saatlerce oturup, gölü, gölün yeşilini, balıkların gölde yarattığı ışıltıları, uçuşan göl kuşlarını ve göl çevresindeki yeşil ortamı seyredebilir. Hava serin, manzara güzel, seyir tepesini terk etmek istemiyoruz.

namaras-org-kovada-goluDSC00797

Akşama doğru kamp yerimize dönüp, topladığımız odunlarla kamp ateşimizi yakıyoruz. Temmuz ayının başındayız, hava serin, hem üzerimize kalın şeylerimizi giyiyoruz, hem de kamp ateşinin başına biraz daha yaklaşıyoruz. Sessiz ortamda, kıpırdayan göl sularının melodisiyle, gökyüzünün ahengi bizlere huzur veriyordu.

namaras-org-kovada-goluDSC00798

Çadırlarımızda, güzel, deliksiz uykumuzdan sonra, erkenden dingin sabahta uyandık. Yürüyüş için hazırlandık. Mustafa, kamp masamıza amcasının bahçesinden topladığı kirazları bırakmıştı. Hüseyin’in avucuna doldurduğu kirazları yiyerek ormanın arasında başka bir patika yoldan, bambaşka bir dünyaya doğru adımlamaya başladık.

namaras-org-kovada-goluDSC00804

Kovada gölü,1970 yılında milli park ilan edilmiş. Isparta’ya 58 km. Antalya’ya 156 km. uzaklıktadır. Göl içerisinde 59 adet yerli olmak üzere 26 adet kış göçmeni,48 adet yaz göçmeni,20 adet transit göçen olmak üzere 153 adet kuş türü bulunmaktadır. Pullu sazan, kadife, sudak, havuz balığı ve kerevit göl içi canlıları olarak varlıklarını sürdürmektedir. Yoğun ormanları ise, kızılçam, karaçam, meşe, köknar, sedir, çınar, ardıç ve çitlembik ağaçlarıyla ve yaban keçisi, yaban domuzu, sansar, porsuk, tilki ve sincaplarıyla dört mevsim yaşam dolu bir çevre olma özelliğini sürdürebilmektedir.

namaras-org-kovada-goluDSC00811

1958 yılına kadar kovada gölü ile Eğirdir gölü, birleşik bir göldü.1958 yılında kovada HES yapılınca su yatağı derinleştiriliyor, su yatağı derinleştirilince iki göl ayrılıyor ve sadece bir kanalla göller arası su dolaşımı sürdürülüyor. Eğirdir gölü ile kovada gölü arası 20 km. mesafede. Kovada gölü, Eğirdir gölünden 20 m. Daha düşük rakımda. Kovada gölü, göl içi canlılarıyla, çevresindeki orman ve dağlarıyla doğa harikası olan bir coğrafya.

namaras-org-kovada-goluDSC00814

Kovada Gölünün güzelliğine gönül veren, güzelliği anlayan ve göl ile yaşamı özleşen, birde Kırıntı köyünden Mustafa Gökceylan var. Mustafa, Kırıntı köyünde yaşayan, bahçecilik, balıkçılıkla geçimini sağlayan bir insanoğludur. İkinci gün akşamında, Mustafa arkadaşımızın gölden avladığı, gölün doğal balığı olan kara sazanları yiyoruz. Kara sazan balıklarının lezzetine doyum olmuyor.”Kovada gölünün kara sazanları kirazla beslenirler,onun için lezzeti çoktur,ama illa ki ben pişirmeliyim” diyor Mustafa gülerek. Temmuz sıcağındayız,900 metre rakımında, akşam kamp ateşinin başına sokulup, pırıl pırıl yıldızların hoş aydınlığında balıklarımızı yiyoruz. Kovada gölü çevresinde mevsiminde yetişen kirazın, elmanın, domatesin tadı bir başka güzelliktedir.”Keyifte, mutlulukta bu olsa gerek diyor.”Hüseyin ellerini kızaran kamp ateşine uzatarak.

namaras-org-kovada-goluDSC00825

Mustafa Gökceylan, Kovada gölünün güzelliklerinin farkına varınca, göle ve göl çevresine daha başka bir gözle ve duyguyla bakmaya başlıyor. Bu farkındalıkla yaşamına değer kattığını düşünüyor.1989 yılının ilkbaharında göl kenarına birkaç tane kıl çadır kuruyor. Amacı kovada gölünü gelenlere tanıtmak ve de para kazanmak. Gelenleri göl çevresinde gezdiriyor, göl balıklarından yediriyor. Bunu yetkililerden izin alarak yapıyor. Göl çevresi çok sık ormanlık olduğu için gezmek ve gezdirmek zor. Mustafa, eşi ve çocuklarıyla birlikte orman içerisinde, göl kenarında parkurlar açmaya başlıyor. Tarihi yollara benzeyen, taş döşeme patikalar açıyor. Kovada gölüne gelenler mutlu. Bedava rehberlik yapan birisinin olması herkesi etkilediği gibi, Kovada gölü milli park yetkilileri de Mustafa’nın çalışmalarının, çevreye olan duyarlılığının farkına varıyorlar ve 1990 yılında çadır alanını, taş yapılaşma için Mustafa’ya kiraya veriyorlar. Bir şartları var yetkililerin:”göl çevresine sürekli parkurlar açacak, gölde ve göl çevresinde kaçak avlanmayı takip edecek. Mustafa için,1990 yılından sonra gölü korumak, göl çevresinde parkurlar açmak, Mustafa’nın bir uğraşı, yaşam biçimi olarak yaşamını daha da anlamlaştırıyor.

namaras-org-kovada-goluDSC00836

Artık Kovada gölünde kaçak balık avlamak, kaçak göl kuşlarını avlamak, göl çevresindeki ormanlarda kaçak yaban keçisi, ayı, tavşan avlamak Çevre köylüler için zorlaşmış. Mustafa gece, gündüz sürekli gölü ve çevresini kollamaktadır. Çevre gönüllüsü Mustafa’nın huzuru çok sürmüyor. Yakıldı mı, yandı mı bilinmez ama bir gece Mustafa’nın taş evi ve lokantası yanıp kül oluyor. Mustafa doğa gönüllüsü, Mustafa, çalışkan. Yetkililer Mustafa’yı devlet işçisi olarak işe alıyorlar.

namaras-org-kovada-goluDSC00838

Mustafa Gökceylan, Gölde kaçak balık avcılığının önüne geçmiş. Gölün kirlenmesinin geçebildiği kadar önüne geçmiş. Kuşlar özgür uçmaya başlamışlar kovada gölünde.26 km.lik göl çevresinde 12 km. parkur açmış. Çatal tepeye, çınçın tepeye parkurlar açmış.”Amacım, kendi imkânlarımla da olsa Aktıran dağına ve Zortu sivrisine de parkur açmak.

namaras-org-kovada-goluDSC00848

Birkaç yıl öncesinde Kovada gölü, Çevre Orman İl Müdürlüğü bünyesinde, Valilik başkanlığında kurulan Eko Bir (Eğirdir ve Kovada gölü koruma birliği) e bağlanmış. Kaçak balık avlayamayan, kaçak kuş avlayamayan bir kısım köylüler, Mustafa’yı Valiye şikâyet etmişler. Bunun üzerine yetkililer Mustafa’yı işten çıkarıyorlar.

namaras-org-kovada-goluDSC00855

Mustafa, işten atılmasına karşın bırakmamış, bırakamamış Kovada gölünü. Kovada Mustafasız, Mustafa Kovada sız öksüz oluyor. Mustafa, Kovada gölüne, sakar mekelere, çitlembiklere, sedirlere, kara sazana, kadife balığına, çim sazanına sevdalı. Göl canlılarının mutluluğu mutlu ediyor onu.”geceleri uyku tutmaz gezerim göl çevresini” diyor hüzünlü. Hiç bir beklentisi yok.”göle sevdalı, emek vermiş birisini neden işten atarlar anlamadım, Valinin haberi olsa attırmazdı.”diyor.

namaras-org-kovada-goluDSC00857

Anlamak zor! Belki bir araştıran yetkili olur. Böylesi insanları çoğaltmak, örnek olarak göstermek, her köyde en az bir tane yetiştirmek, yeni yeni çevre gönüllüleri yaratmak gerekirken, böyle insanları yok etmek, yok etmeye çalışmak doğaya, çevreye ve de Kovada Gölüne verilen en büyük zarardır biline.

ALİ ÇETİN

sinanalicetin@yahoo.com

www. namaras.org

-Temmuz 2011-

katılanlar:

-Ali ÇETİN

-Hüseyin ÇETİN

-Numan Gündüz

Posted in Gezi Yazıları, Trekking Yazıları, YazılarComments (0)

‘YAYLANIN YOLLARI DAŞDIR, KETİRDİR’


ALİDÜRBE-MORCA-SALAMUT-GEYRAN YAYLALARI

Orta Toros dağlarından, Toroslar’ın en ilginç, en şaşırtıcı bölgesinin bir bölümünden söz edeceğim. Eski devirlerde dağlık Kilikya anlamına gelen Cilicie Trachee adı verilen bölgenin, Akseki’nin doğusundan başlayarak, yaylalarda dört gün boyunca yaptığımız trans, bizleri aldı götürdü dağların arasındaki koyaklara. Heybetli dağların arasındaki zorlu geçitlerden geçerek, kar suları ile giderdik susuzluğumuzu. Dünyanın hiçbir dağı, toros dağlarının buralarda taşıdığı heybeti ve güzelliği göstermez dersek, sanırım yanlış söylemiş olmayız.  Köpüklü akan muarları, koyu ormanlı dik yamaçları, kardan taçlı başları, sarp, geçit vermez ve göklerle öpüşen dağlarıyla Alidürbe-Morca-Salamut-Geyran güzergâhındaki yolculuğumuz bizleri büyüledi.

namaras-org-yaylanin-yollariDSC00870

Yüksekliği 2200 rakamına ulaşan yaylalar, derin vadiler ve yaşayanların koyak, alan dedikleri obalardan geçtik. Bazen taş muarlardan, bazen derin kuyulardan, bazen heybetli dağların kuzey çarşaklarında upuzun yatan karlardan içtik suyumuzu.

Temmuz ayı başlarında, bir öğle vakti,1600 rakımında bulunan ünlü Alidürbe yaylasında, uçsuz bucaksız Alidürbe alanının bir bucağında, imalıtaş tepeciğinin gölgelediği taştan yapılmış yayla evine misafir oluyoruz. Burada Ahmetler köyünden Osman Koç yaylıyor. Taş evin arkasındaki tek ağacın altında molamızı veriyoruz.

namaras-org-yaylanin-yollariDSC00876

Burası, Ahmetler köyünün kuyu yaylasıdır. Su, sadece kuyularda var ve her oba’da bir kuyu açılmış. Osman Koç, bizi hem sevinçle, hem de merakla karşılıyor. Koca Alidürbe alanında sanki başka yayla evi yokmuş gibi duruyor taş ev. Oysaki her bucak bir ev, bir oba saklıyor koynunda. Burada, bal ve yoğurt ağırlıklı bir öğle yemeği yiyoruz, taze keçi yoğurdundan buz gibi ayranımızı da içiyoruz. Çaylarımızı içerken Osman Koç’tan yol güzergâhımızla ilgili bilgiyi de alıyoruz.

Yolcu yolunda gerek diyerek, her biri 25 er kilo ağırlığındaki sırt çantalarımızı sırtımıza alarak, Alidürbe Ahmetler Kuyusu yaylasından, Hacıheseli kuyu yaylasına doğru yürüyoruz.  Ahmetler köyünden olan Ömer, dayısı Osman Koç’tan aldığı bilgilerle de daha bir güvenle atıyor adımlarını. Yinede Ömer Öğretmenin aklı, Alavada yaylasından Geyran yaylasına giden kestirme yolda. Bu yolu çok daha iyi bildiğini ve yorulmadan gideceğimizi söylüyor. Ama biz yorulmak ve de yaylaları tanımak istiyoruz.

namaras-org-yaylanin-yollariDSC00881

Alidürbe alanının ortasından Hacıheseli kuyusuna doğru yürüyoruz. Burası da 1600 rakımında, eşsiz ve büyüleyici, uçsuz bucaksız kocaman bir alan. Hacıheseli ‘Hacı İsalı’ kuyu yaylasının önünde, karşımızdan, Ahmetler köyü, Şırlavık yaylasından Pantır ile oğlu Ali geliyor. Bizi görünce gülerek yanımıza geliyorlar. Pantır, Şırlavık yaylasıyla ve çimi ile yaptıkları yayla kavgasıyla özdeşleşmiş birisi. Ömer’i hemen tanıyorlar. Sonrada Pantır, beni tanıyor ve “Ulan Alı nereye gidiyorsunuz” diyor gülerek. Mola verip oturuyoruz. Gülseren’i görünce, Aramızda birde kadının olmasına şaşırıyorlar. Yolumuzu anlatıyoruz.”Olmaz, oradan gidemezsiniz, siz ancak Geyran’a, gök çukur yaylası üzerinden, Salamut’ tan geçerek gidersiniz, yoksa perişan olursunuz, etme Alı oradan gidilmez” diyor. Pantır’ın oğlu Kara Ali bizi şırlavık yaylasının altına kadar götürüyor, oradan bize gök çukur yaylasına giden patikayı gösteriyor.

namaras-org-yaylanin-yollariDSC00933

Önümüzde dimdik duran taş ve çakıl yığınından oluşan upuzun tepeye tırmanıyoruz. Göç yolu döne döne gidiyor. Arkamızda Tomsubaşı tepesi bir lök gibi oturuyor Alidürbe alanının üzerinde. Batıda Alavada dağı tükenmekte olan ardıç ağaçlarıyla hüzünlü duruyor Alidürbe alanının üstünde. Kuzey yanımızda eğri kar tepesi, karlı yamaçlarıyla sanki geçişimizi onaylarcasına heybetli duruyor üstümüzde. Tomsubaşı tepesinin hemen ardında ise Ahmetler köyünün say yatak ve bozlağan yaylaları bulunmaktadır.

namaras-org-yaylanin-yollariDSC00981

Şırlavık Yaylasında yılların anılarıyla yaşıyor koca Pantır.”Ne kavgalar ettik bu dağlar taşlar için, şu gördüğün dağlar her gün mavzer sesiyle yankılanırdı. Nice keçi sürüleri heba oldu bu yayla kavgalarında” diyerek ah çekip dertleniyor. Pantır 80 yaşında, gözleri çakmak gibi, dimdik duruyor ve “bu dağların havasından Alı, bu hava insanı gocatmaz” diyor. Ahmetler köylüleri ile Çimi köylüleri beklide yüzlerce yıldır kavga ediyorlar toros yaylaları için. Hem kavga etmişler, hemde yüzyıllardır aynı yaylalarda yaylamışlar. Zobu,Höke Yusuf’un Memed Ali,Yirik Çavuş,Adı Güzel,Pantır,Zobunun Osman koç,Musa Çavuş,Deli Hacı,İbiş ve Kara Aptullah’ın  çarık izleri hiç silinmemiş orta toroslardan,ketirlerden,koyaklardan.Ahmetler Yörükleri göçerliklerini  toroslarda tüm zorluklara karşın sürdürmeye devam ediyor.

namaras-org-yaylanin-yollariDSC01022

Ahmetler, Afşar Boyundan olan, orta Asya’dan bugüne adı hiç değişmeyen bir Yörük cemaati adıdır. (1).1220 yılında,Alaattin Keykubat ,Alaiye’yi almadan önce,Karaman oğullarına bağlı olarak,Karaman,Hadim,Ermenek,Bozkır taraflarında yaşayan,zaman zaman Toroslara yaylağa çıkan ve  Toros yaylalarını iyi bilen Yörükan Türkmenlerinden bir cemaat..Alaattin Keykubat Alanya’yı alınca Torosların Akdenize bakan yüzüne,Afşar Boyuna bağlı (Karaman) cemaatler akın akın inmeye başlıyorlar.(2) Ahmetler cemaati de bunlardan birisi ve ilk önce Alidürbe’de ve AlidürbeAkdağda yaylıyorlar, sonrasında da gelip şimdiki köylerini yurt tutuyorlar.(3)1471 yılından  sonra Ahmetler köyü,Alaiye kalesi askerleri için tımar olarak veriliyor ve Alaiye Livasına bağlı Döngü(Çöngere) nahiyesine bağlanıyor.(4)İşte o zamandan günümüze Alidürbe Kuyu ve Alidürbe Akdağ yaylalarına yaylağa çıkıyor Ahmetler Yörükleri ve de o günden bugüne Çimi köylüleri ile ikisinin yayla sorunları hep olagelmiş.Alidürbe yaylalarında Çimi köylülerine hiç rastlamadık,Çimi köylüleriyle de konuşmak tanışmak isterdik.

namaras-org-yaylanin-yollariDSC01058

Orta Toroslarda Batı Taş elinden başlayarak tüm Taş eli platosunda her taraf yayla. Uçsuz bucaksız vadiler, bitmez tükenmez sıradağlar ve derin koyaklar bulunmaktadır. Buna karşın, Yörüklerin yayla kavgaları hiç bitmemiş, hiç bölüşememişler Toros’ları.

Şırlavık yaylasının karşısındaki patika yoldan dolana dolana çıkıyoruz. Çıkıyoruz ama bu tepe bitti derken yeni bir tepe çıkıyor karşımıza.

namaras-org-yaylanin-yollariDSC01125

Tepenin başına çıkınca mola veriyoruz. Gülseren, Hüseyin, Numan ve Ömer ile birlikte beş kişiyiz. Yükleri eşit paylaşmaya çalıştık ama yinede Hüseyin, benim sırt çantası ile Numan’ın sırt çantasını bir süre taşıyarak test ediyor. Hüseyin, grubumuzun neşe kaynağıdır. Her mola yerinde her tepe çıkışımızda değişik espriler bularak ortamımızı sürekli neşeli tutuyor. Tepeden yeşil otlarla kaplı üzerinde otlayan bir oğlak sürüsü olan yeni bir koyağa iniyoruz. Oğlağın çobanı 12-13 yaşlarında bir çocuk. Çağırıyoruz. Önce tedirginlikle bizi inceliyor. Gülseren’e bakıyor. Aramızda bir kadının olması onu biraz rahatlatıyor. Biraz çekingen bir tavırla yanımıza yaklaşıyor. Hüseyin, öğretmen olmanın deneyimiyle çocuğa sorular soruyor, onu rahatlatıyor. Ramazan yanımıza gelip, biraz rahatlayınca ve sırt çantalarımızı, batonlarımızı iyice inceledikten sonra, Bana dönerek “Amca, siz terörist misiniz, maden arayıcısı mısınız?”diye soruyor. Hepimiz gülüyoruz. Dağcı olduğumuzu ve isimlerimizi ve de nereli olduğumuzu, bize yolu, Pantırın tarif ettiğini anlatınca, Ramazan rahatlıyor.”Bende Pantırın Alı’nın oğlak çobanıyım” diyor gülerek.1800 metre rakımındayız. Toros güneşi kara kırmızı yakmış Ramazanın yanaklarını, elinde çoban sopası, başında eğri duran şapkasının altından bakan yeşil gözleri ışıl ışıl.

namaras-org-yaylanin-yollariDSC01203

Ramazan önümüze geçiyor.”Ben sizi obaya götüreyim. Yoksa obanın köpekleri sizi parçalar” diyor. Ramazan bize yardım etmeye çok hevesli. Durmadan gülüyor ve gülmek yanmış yüzüne o kadar çok yakışıyor ki, Akdağ da ve ıssız Toroslar da, bu dağların sahibi sanırsınız onu.

namaras-org-yaylanin-yollariDSC01266

Ramazan önde, ben arkasında birkaç tepe daha inip çıkarak yürüyoruz. Gülseren, Numan, Hüseyin ve Ömer epeyce arkada kalıyorlar. Obanın göründüğü tepede mola veriyoruz. Ramazan sohbet etmeyi seviyor. Belikli çoktandır bu dağlara gelip giden olmamış.”Amca bunların başkanı sen misin? ” diye soruyor bana. Evet diyorum.”Zaten belli, sen olmasan, bunlar bu dağlarda yiter gider” diyor gülerek. Bende gülüyorum. Hep birlikte Ramazan’ın obasına varıyoruz, Katırcı ini yaylasına. Oba, sırtını kocaman bir kayaya dayayarak taşlarla yapılmış, üzeri kıl çadırla örtülü derme çatma bir barınaktan oluşmuş tek bi Yörük evi. Ne yol geliyor, ne telefon çekiyor, ne televizyon, radyo çekiyor ve suyu da yok. Bir taşın üzerine kar kuyusundan kesip getirdikleri büyükçe bir kar parçasını koymuşlar ve kar parçasının önünde damlayan su birikiyor. Biriken suyu içiyorlar. Obada 92 yaşında Emine teyze, kız torunu, erkek torunu Ramazan ve oğlu Süleyman ve eşi bir oba olarak, tek başlarına yaşıyorlar torosların ıssız bir koyağında. Emine teyze ile kız torunu sürekli evin yanındalar, oğlu Süleyman’la, onun eşi sürüyü güdüyorlar, Ramazanda Pantıroğlu Ali’nin aylıklı oğlak çobanı.

namaras-org-yaylanin-yollariDSC01304

Emine teyze ve torunu bize su veriyorlar. Büyükçe bir leğende yoğurtla karı karıştırıp,’yorgunluğunuzu alır’ diyerek bize yoğurtlu karlama ikram ediyorlar. Bizi ağırlamak için heyecanlı bir telaşları var. Candan insanlar. Misafir gelmesinin telaşı ve mutluluğu var yüzlerinde. Durmadan konuşmak istiyorlar. Emine teyzenin yüzündeki çizgilerde tüm orta torosların sarplığını, geçit vermezliğini, sığınana kucak açışını ve sığınanı saklama sıcaklığını görüyoruz. Manavgat’ın Gençler köyünden Emine teyzeye hoşça kal deyip, Yörük yaşamının son insanlarını geride bırakarak yolumuza devam ediyoruz. Akşama epeyce yol almamız gerekiyor. Ramazan bize yolu göstermek istiyor.’Size yolu göstermez isem kaybolursunuz’ diyor. Önümüze düşüyor. Ablası da sırtına bidonları alarak bizimle geliyor. Bizim gideceğimiz yönde, yaya olarak bir saatlik mesafede çeşme varmış, oradan su getirecek.

namaras-org-yaylanin-yollariDSC01327

Çandır sırtının yamacından, ince belirli belirsiz bir keçi yolundan yürüyoruz. Biraz yürüdükten sonra, yine büyük kayaların arasına gizlenmiş, kar koyağı denen yerin ağzında, tek bir evden oluşan bir oba daha görüyoruz. Ramazan:”burası Memed amcamın obası” diyor. Taş evin kapısında çul asılı yani evde kimse yok, ev sahipleri dağlara keçilerini gütmeye gitmişler. Daha yolumuz çok mu Ramazan? Diyorum.”Ihı şu dağı aşacağız, sonra bir daha dolanacağız amma ben göstermezsem bulamazsınız” diyor. Ramazan, rehberlik yapıyor olmaktan çok mutlu.

namaras-org-yaylanin-yollariDSC01452

Bir saat yürüdükten sonra, Ramazanın ablasının su doldurup götüreceği çeşmenin önünde mola veriyoruz. Soğuk yayla suyunu kana kana içiyoruz. Burası keklik muarı. Çeşme bir dağın yamacına otların arasına gizlenmiş, Ramazan olmasa beklide görmeden geçip gideceğiz. Çeşmeden sonra ıssız dağın yamacında 2000’ li rakımda yürüyoruz. Dört saat yürüdükten sonra akşam kalacağımız obayı uzaktan görünce, bizde seviniyoruz, Ramazan’da. Ramazan obayı eliyle göstererek :”Ben olmasam kesinlikle bulamazdınız, işte Gök çukur yaylası orası” diyor. Obada 4 tane üzeri çadırlı yayla evi var. Önce çocuklar koşuşturuyor bize doğru, sonra merakla kadınlar bakıyorlar, en son erkekler çıkıyor evlerden. Yanımızda Ramazan olduğu için fazla telaşlanmıyorlar ama merakla bize bakıyorlar. İsmail’in evini soruyoruz. Kayaların dibindeki evden bir adam çıkıyor “İsmail benim, buyurun” diyor. Ona, Pantır’dan selam getirdiğimizi söylüyoruz, burada geceleyeceğimizi, kim olduğumuzu anlatıyoruz İsmail’e. Bütün oba etrafımıza toplanıyor. Önce merakla bizi dinliyorlar, sonra sorular soruyorlar. Grubumuzda Gülseren’in olması Yörükleri rahatlatıyor ve kadınlarında bizimle çabucak kaynaşmalarını sağlıyor. Gülseren’le çadırımızı evin yanındaki düzlüğe kuruyoruz. Hüseyin, Numan ve Ömer, İsmail’in boş olan yayla çadır evinde yatacaklar.

namaras-org-yaylanin-yollariDSC01539

Gök çukur yaylasında Güneş dağların arkasında kaybolup gidiyor ama ortalık daha aydınlık. Hava soğuyor, hemen polarlarımızı giyiyoruz. Yinede dışarıda oturmak bizi üşütüyor. “Eve girelim” diyor İsmail. Yemek hazırlamışlar, bolca yoğurt ve koca bir tabakta bal var soframızda. Komşularda tabaklarla yoğurt getiriyorlar. Afiyetle akşam yemeğimizi yiyoruz. İsmail Tosun, Gençler köyünden, neyi neden yaptığını bilen, bilinçli bir Yörük. Yemekten sonra çaylarımızı içerken koyu bir sohbete dalıyoruz. Yayla kavgasından bıkmış, usanmış ama yılmamış.”Buralarda, dedemin dedesi de oturmuş, daha gerisini bilemiyorum, kimseye zararımız yok, bu ıssız toroslarda keçilerimizi üç ay güdüyoruz. Komşumuz Güneycik köyünün yaylası, Güneycik köyü muhtarı, bizleri yaylaya çıkarmamak, yayladan vazgeçirmek için neler neler yaptı köylüleriyle birlikte. Bu tarafa gelen yolu ve patikayı duvarla kapattılar. Keçilerimizi kovaladılar, sürekli huzursuz ettiler. Dağ onların olsa ne geçecek ellerine bilmem, yok Ali bey, kesinlikle yaylamızdan vazgeçmeyiz, daşdır, ketirdir ama bu yayla, bizim yaylamızdır.”İsmail dertli.

namaras-org-yaylanin-yollariDSC01571

Küçücük, üzeri kıl çadırla örtülü taş evin içersinde geç vakte kadar oturuyoruz. Gök çukur yaylasında, taş evde sohbet güzel ama sabah yola gideceğiz.”Biz yatalım” diyoruz. İsmail hiç istemiyor yatmamızı, günler sonra sohbet edeceği birilerini bulmuş. Hep beraber dışarı çıkıyoruz. Gökyüzü pırıl pırıl, ama yıldızlardan gökyüzünü göremiyoruz. Hepimiz başlarımızı gökyüzüne doğru kaldırıp, saman yolunun yoğunluğunu seyre dalıyoruz. İsmail, karısı ve çocukları da seyre dalıyorlar gökyüzünü, yıldızları. Her gün yaşadıkları yerde, sanki gökyüzünde bu kadar çok yıldız olduğunu ilk kez görmüşçesine bakıyorlar.”Yıldız yorganı” diyor, İsmail’in karısı Elif. Biz çadırlarımıza girip, yıldız yorganıyla üzerimizi örterek, Gök çukur yaylasının sessiz gecesinde uyuyoruz.

namaras-org-yaylanin-yollariDSC01668

Sabah erkenden,”gün” üzerimize gelmeden kalkıyoruz, hava serin, hava pırıl pırıl. Açık havaya kahvaltımızı hazırlamış İsmail’in karısı Elif. Kahvaltı sofrası güzel ama bir tek akşam yediğimiz bal eksik, belki balı getirirler diye, hatırlatmak için:”akşam yediğimiz bal çok çok güzeldi” diyorum. Sonra, başka bir Yörük obasında öğreniyoruz ki, bal Yörüklerde, yemekten sonra sadece tatlı olarak sofraya getirilirmiş.

Çadırlarımızı toplayıp, sırt çantalarımızı hazırladıktan sonra, Morca yaylasına giden yolu İsmail’e tarif ettiriyoruz. Bütün oba bizi uğurlamak için yanımıza geliyor, hepsiyle vedalaşıp ketirleri yani taşlık vadiyi tırmanmak için aşağıya doğru inmeye başlıyoruz. Taşlık vadide yol yok, yolu kendimiz bulacağız. Ketirlerin arası, yayla çayı ve çiçeklerle dolu. Hüseyin çay toplamaya başlıyor. Yol arıyoruz, ketir(5) aralarında taşlar bıçak gibi keskin, bir süre zorlanıyoruz ama sonunda ketirden çıkıyoruz. Toroslarda, dağın kuzey yamaçlarında ki çiçekler başka, dağın güney yamaçlarındaki çiçekler başka cins. Bilmiyorum, beklide bu durum sadece toroslara özgü bile olabilir. Temmuz ayındayız, karlar dağların eteklerinde yeni erimiş. Her yan yemyeşil. Ketirler bir dolambaç gibi, birinden çıkınca tamda sonuna geldik derken yeni bir ketir labirentine giriyorsunuz.

namaras-org-yaylanin-yollariDSC01703

Morca yaylasına giden patikayı gören yere çıkınca tek bir ardıç ağacını görüyoruz zirvede.2100 metre rakımında, Ardıç ağacının koyu gölgesinde dağların koyaklarının bizleri büyüleyen görüntüsüne dalıp dinleniyoruz bir süre. Önümüzde irili ufaklı yığınla tepeler var. Çok uzaklarda bir dağın çarşaklarını görüyoruz ve buranın altında Morca yaylasının olacağını tahmin ediyoruz. Gökçukur ile morca yaylası arasında hiç su yok, sadece, kar çukurlarını bulup kar çıkarmanız gerekiyor. Onun için sularımızı dikkatli içiyoruz.

Sabah saat 08 de yola koyulduk ve öğleden sonra saat 13 de bir keçi sürüsü gördük. Çobana uzaktan seslendik. Çoban yanımıza geldi ve hemen önümüzdeki tepenin arkasında morca yaylası olduğunu söyledi. Tepeyi aşınca yayla evlerini ve birde dağın kuzey yamacına yatmış gülümseyerek bizi bekleyen karları gördük. Ama karlarla aramızda derin bir koyak durmaktaydı. Bir yanda koyağı inip çıkmanın zorluğu vardı ama bir yanda da boş su şişelerimiz. Bir kar yığınlarına baktık. Birde koyağa. Adımlarımız biraz daha açıldı. Keyfimize diyecek yoktu. Numan ile Gülseren kocaman bir karın önünü açarak su birikmesini sağladılar. Küçük bir şişe pekmezimiz vardı sırt çantamızda. Numan pekmezi çıkararak birkaç su şişesine böldü ve içlerini kar ile doldurdu.2200 metre rakımında, bu kadar yürüyüşten sonra karlı pekmez içmenin verdiği zevki ve tadı anlatmak çok zor. Karların üzerine uzanıp yatıyoruz. Hepimiz mutluyuz. Ömer, köylünün birisine sesleniyor. Hüseyin, elleriyle kar sıyırıp yemekte. Gülseren, şapkasına kar doldurup başına geçiriyor. Numan ise pekmezli karlamaya doyamıyor.

Morca yaylası, Akseki’nin Erteşe köylülerinin yaylağı. Akdağın kuzey yüzünde, uzunca bir çarşağın ortasındaki mor kayalıkların altında. Erişilmesi zor bir yayla. Keçi sürüleri için uygun bir ortama sahip. Hem kovanlar, hemde keçi, koyun sürüleri için ayı ve kurt saldırısı tehlikesi çok fazla. Onun için Yörükler sürüleri yalnız bırakmıyorlar. Arılarını’ da geceleri bekliyorlar. Bizim gelişimizi gören Yörükler, uzaktan bir süre bize bakıp, durumu anlamaya çalışıyorlar. Sonra bir tanesi yanımıza geliyor. Kim olduğumuzu anlatınca rahatlıyor. Su istiyoruz. Buralarda kaynak suyu yok. Derin su kuyular açmışlar. Bazen Eylül ayının ortalarına doğru kuyu sularının kurtlandığı oluyormuş. Morcalı,”arkadaşlar, madem dağcıymışsınız, gelin eve gidelim, yoğurt, bal ne varsa yemek yiyelim” diye bizi evine davet ediyor. Bizim sadece suya ihtiyacımız var. Onun için sadece su istiyoruz. Morcalı gidiyor ve oğluyla bize bir bidon kuyu suyu gönderiyor. Suyu, şişelerimize dolduruyoruz. Morca yaylası, sarp dağların hemen yamacında dağ yamaçlarından hiç kar’ın ve de yaban keçilerinin eksik olmadığı, kartal yuvası görünümünde bir yayla. Geceleri gökyüzünün gerçek rengini, yıldızların ahengini görebilmek ve yıldız yorganının altında tatlı, derin bir uyku uyuyabilmek için, ya gök çukurda ya da morca yaylasında gecelemek gerekiyor.

namaras-org-yaylanin-yollariDSC01712

Morca yaylasından bir süre yürüdükten sonra önümüze eşiz bir vadi çıkıyor. Ardıç ağaçlarının korumasında eşiz bir sedir ormanı görüyoruz aşağılarda. Bir kaç asırlık sedirlerden oluşan bir orman. Doğuya doğru Sedir ormanlarının ortasındaki geniş, çıplak bir tepede Ağbelen yaylasını görüyoruz. Ağbelen, Gündoğmuş’ un Güney yaka köyünün yaylası. Ağbelen yaylasını teğet geçip, dev sedir(katran)ağaçlarının içinden geçerek Katran ağaçlarının arasında tahtadan yapılmış evleriyle Salamut yaylası çıkıyor karşımıza. Salamut yaylasının girişindeki, şarıl şarıl akan çeşmenin önüne sırt çantalarımızı indirip, buz gibi sedir kokulu Salamut suyu ile serinliyoruz. Burada bir süre dinlendikten sonra, akşam konaklayacağımız Çatma alanına doğru yola çıkıyoruz. Artık 1600-1700 metre rakımlarındayız. Her dönemeçte karşılaştığımız dev sedir ağaçları bizleri büyülüyor.

Saat akşam 19.00 da Çatma alanının yukarısındaki Uşak muarının başında mola veriyoruz. Katran ağaçlarının altındaki çeşmesinden şırıl şırıl akıyor uşak muarı. Burası çatma alanını kuşbakışı gören eşiz manzaraya sahip bir yer. Burada bir çay demleyip arkasından Hüseyin’in yayla çaylı, ısırganlı bulgur pilavını yiyiyoruz. Acaba, uşak muarının yanında yatsak mı diye düşünüyoruz, çünkü çatma alanında su yok. Uşak muarının çevresinde çadır kurabileceğimiz bir ortamda yok. Su şişelerimizi doldurup, çatma alanına doğru iniyoruz. Çatma alanı, çok büyük bir alan, Yamaçlarının birkaç asırlık sedir ormanlarıyla kaplı olduğu dağların arasında yemyeşil bir vadidir. Yemyeşil otlarında Fatma Ananın koyun sürüsü otluyor.

namaras-org-yaylanin-yollariDSC01792

Ömer koyunları görünce duygulanıyor. Buralarda çocukken çok koyun gütmüş. Artık Ömer’in çocukluğunun geçtiği dağlardayız. Ömer durmadan anlatmak anlatmak istiyor. Her taşta, her ağaçta her tepede anıları var. Güneş indi inecek, hava kararmadan çadırlarımızı kurup, odun toplamalıyız. Hüseyin, Gülseren ve ben çadırları kuruyoruz. Numan ile Ömer odun toplamaya gidiyorlar. Kurumuş katran kütüklerini yuvarlayarak getiriyorlar. Kayalığın önüne taşların arasına ateşimizi yakıyoruz. Fersin köyünden, Kır Veli’nin kızı Fatma ana, hem koyunlarını otlatıyor, hem de bizimle sohbet ediyor. Bu yaylalarda sürekli konuşacak birilerini bulmak zor. Onun için Fatma ana durmadan Gülseren’e sorular soruyor. Ateşimiz görünce çatma alanında kovanlarını bekleyen Mehmet Keleş yanımıza geliyor. Burası Manavul (Pınarbaşı) köyünün yaylası, çok güzel bir kamp alanı. Havası güzel, her yan sedir, ardıçve şimşir ormanı. Ateşimiz kömürleşiyor. Sucuklarımızı çaltı ormanından kestiğimiz şişlere diziyoruz. Numan pişiriyor. Aramızda en usta mangal yapan Numan var. Fatma Ana ve Mehmet Keleş’le birlikte akşam yemeğimizi yiyoruz. Kömürde demlediğimiz çayları içerken yine koyu bir sohbete dalıyoruz. Mehmet Keleş’in gece karanlığında gözleri sürekli kovanlarında.”Gece ayı’lar gelip kovanlardaki balı yiyorlar” diyor. Ömer,”Ben ateşin başına develik, çalba dalları serip açık havada yatacağım” diyor. Fatma Ana, keçesiyle koyunlarının başında yatıyor.”Korkmuyor musun?” diyor Gülseren.”Niye, korkayım ki” diyerek gece karanlığında, otların hışırtısıyla, koyunların arasında kaybolup gidiyor Fatma ana.

Sabah, Fatma ananın sesiyle Çadırlarımızdan çıktık.”Yola gidecek insan erken kalkar, kalkın ısıcak çökmeden evlek boğazını tutun” diyerek çadırlarımızı sallayıp bizi uyandırdı. Fatma ana, sıcacık, saf, tertemiz, hiç bozulmamış, her davranışı içten.

Ateşi canlandırıp, kahvaltımızı yapıyoruz. Güneş Çatma alanına inmeden çadırlarımızı toplayıp, sırt çantalarımızı alarak evlek boğazına doğru tırmanıyoruz. Evlek boğazı Belki de toroslar da Şimşir ağacının en çok olduğu boğaz. Her şimşir ağacı bir anıt ağaç, hemde birkaç asırlık. Dev Şimşir ve ardıç ağaçlarının arasında tırmanıyoruz, sol tarafımızda Gedefi dağı, sağ tarafımızda Aktop dağı. Üç saat tırmandıktan sonra evlek boğazına çıkmadan hemen aşağıda Gedefi dağının eteğinde bir çeşme görüyoruz. Çeşmenin suyundan hem kana kana içiyoruz, hem de su şişelerimizi dolduruyoruz. Çeşmenin suyu buz gibi, soğuk mu, soğuk.  Burada bir süre dinleniyoruz. Artık geldiğimiz dağlar belli belirsiz görünüyor. Buralarda toroslar iç içe geçmiş durumda. Çeşmeden sonra tam evlek boğazının çatma alanına bakan yüzünde bir oba görüyoruz. Gedefi dağının kayalıklarının gölgesinde bir keçi sürüsü yatıyor. Obanın önünde bir Yörük kadını lor kaynatıyor. Biraz ileride de bir kadınla bir erkek keçileri kırkıyor. Selam veriyoruz ve kimin yaylası olduğunu soruyoruz. Yayla evinin içerisinden eli değnekli bir adam çıkıyor.”Kimi soruyorsunuz, hele hoş geldiniz, siz nerden gelip nereye gidersiniz” diyerek önce bizi sorguluyor. Dağcı olduğumuzu anlatıyoruz, Ömer”ben Ahmetlerden Musa çavuşun oğluyum” diyor.”Bana fersinden Kendirli (Ahmet Özkaynak) derler, buyurun oturun hele, Avrat koş çay koy ocağa, ama önce bir soğuk ayran yapıp getir uşaklar serinlesinler” diyor.”Sadece ayran içip gidelim, yolumuz uzun diyoruz.” “Olmaz” diyor Kendirli.”ben size çay içirip yemek yedirtmeden buradan göndermem” diyor. Oturuyoruz, Durmadan sorular soruyor Kendirli. Bolca taze keçi peyniri, yoğurt ve çay geliyor. Yemek yerken, Kendirli ”yahu şu yaylalara ne zamandır gelip gidende yok, adam yüzüne hasiret kaldık, sizinle iki laf etmeden bırakacağımı mı sandınız” diyor gülerek.

namaras-org-yaylanin-yollariDSC01805

Evlek boğazına çıkınca yine torosların şaşırtan, uçsuz bucaksız, derin vadilerinden biri uzanıyor önümüzde. Burası ünlü Geyran yaylası. Dolana dolana iniyoruz, Geyran yaylasının en yukarıda ki büyük alana. Alanın yamaçlarında yayla evleri var. Yürüyoruz ama bitmek tükenmek bilmiyor büyük alan. Büyük alandan, Bülüç alanına aşıp, bülüç alanının sonundaki Goca olukta mola veriyoruz. Saat 17.00.Üçüncü gün burada konaklayacağız. Artık 1500 metre rakımına indik. Goca oluğun suyu buz gibi. Hava serin. Suya başımızı sokuyoruz ama su o kadar soğuk ki, suyun altında saçlarımızı yıkamak çok zor, ama yinede saçlarımızı sabunlayarak yıkıyoruz. Ayaklarımızı buz gibi soğuk suyun içerisinde tutabildiğimiz kadar tutuyoruz. Rahatlıyoruz ve goca oluğun arkasındaki salkım söğütlerin altına koyu gölgeye uzanıyoruz. Hemen yorgunluğumuzu alıyor geyran yaylasının havası ve goca oluğun soğuk suyu.  Günün akşamında Geyran yaylasında yatacağız.

Üçüncü günün akşamında Geyran yaylasında yatacağız. Çadırlarımızı salkım söğütlerin arasına kuruyoruz. Her yan otlarla kaplı. Çadırlarımızın altı sanki pamuk serilmiş gibi. Hemen önümüzde goca oluk şırıl şırıl akıyor. Aşağılarda da Geyran yaylasının üçüncü ve en büyük alanı kızıl alan uzanıyor. Gün batımında, katran ve ardıç ormanlarının arasından ufka doğru kıvrılarak akan bir görüntüsü var kızıl alanın. Goca oluğun bulunduğu yer 1350 metre rakımında. Akşam gün inerken hava soğumaya başlıyor. Yine odun toplamaya başlıyoruz. Geyran yaylası Akseki’nin yedi köyünün ortak çıktıkları bir yayla. Mahmutlar, Sadıklar, Taşlıca(Kilissalı ya da Geysi),Cemeller.

Goca oluğun yukarısında çukur obada Mahmutlar köyünden Nebi Özdemir yaylıyor. Nebi’nin bir keçi sürüsü var. Kızları Ayşenur ile Nurgül, bize keçi peyniri, yoğurt ve çadırlarının yanında besledikleri tavuklarının yumurtalarını getiriyorlar. Akşam sadece yoğurdu ve kalan son yiyeceklerimizi yiyoruz. Peynir ile yumurtayı sabah kahvaltısına bırakıyoruz.

Gece hava serin oluyor Geyran yaylasında. Dingin gökyüzündeki Elif teyzenin ışıl ışıl yıldız yorganını üzerimize çekerek derin bir uykuya dalıyoruz. Çok güzel uyuyoruz. Sabah erkenden dinlenmiş olarak uyanıyoruz. Akşamdan kalan ateşimizi hareketlendirip, keçi peynirini tavaya koyup kömürlerin üzerine koyuyoruz. Kömürde, taze keçi peyniri yavaş yavaş eriyerek pişiyor. Peynirimiz iyice pişince üzerine yayla yumurtalarını kırıyoruz. Geyran yaylasında bundan daha güçlü ve lezzetli bir başka kahvaltı olamazdı.

Kahvaltı sonrası yavaş yavaş toparlanıyoruz, ama Hüseyin boş durmuyor, Numan ve beni ıslatmaya çalışıyor. Numan’la birlikte, Hüseyin’i tutuyoruz ve kaldırıp boylu boyunca Goca oluğun soğuk sularının dolu olduğu afur’un içine yatırıyoruz. Hüseyin, ohhh çekerek çıkıyor afur’un içinden.(6)”Benim bütün amacım, beni suya yatırmanızı sağlamaktı, çok rahatladım” diyor. Hep birlikte gülüyoruz.78 km yürüyerek alidürbeden Geyrana trans yapmanın mutluluğuyla burada noktalıyoruz yolculuğumuzu. Toros Dağlarının koyakları, vadileri bilinmezlikle dolu. Her koyak, her vadi keşfedilmeyi bekliyor.

Katılanlar:(Gülseren Çetin-Hüseyin çetin-Numan Gündüz-Ömer Güngör-Ali Çetin)

Temmuz 2011

ALİ ÇETİN

sinanalicetin@yahoo.com

namaras.org

DSC00901DSC00887DSC00886

Dip not:1)Cevdet Türkay(oymak. Aşiretler ve cemaatler)

2)İbn Bibi (Selçukname)

3)Yazıcı zade Ali(Tevarih-i al-i Selçuk)

4)İbrahim Hakkı Konyalı

5)Ketir: Keskin ve sivri taşlardan, orman gibi oluşmuş kayalıklara denir.

6)Afur: keçi ve koyun sürülerinin su içebilmesi için ağaçtan ya da betondan yapılmış dar küçük, uzunca havuzlar.

Posted in Gezi Yazıları, Trekking Yazıları, YazılarComments (0)

KÖY ENSTİTÜLERİNDEN BU GÜNE UZANAN YOLDA BİR EĞİTİMCİ


KÖY ENSTİTÜLERİNDEN BU GÜNE UZANAN YOLDA

BİR EĞİTİMCİ

MEHMET ALTINDAL

Cumhuriyet sonrası dönemde ülkemiz nüfusunun yoğunluğu köylerde yaşamaktaydı. O dönemde, Türkiye tam bir köylü toplumudur. Kapalı ve kendine yeterli yarı feodal ekonomik dönem yaşamaktadır. Şehirlerde nüfus yoğunluğu az, şehirler gelişmemiştir. ülkeyi geliştirmenin yolu, köyleri geliştirmekten geçeceği ve köyleri geliştirmenin yolunun da eğitimden geçeceği gerçeği kendini dayatıyor yönetenlere.

Dönemin Milli Eğitim Bakanı H.Ali Yücel ve Milli Eğitim Genel müdürü Hakkı Tonguç, ülkenin objektivitesine uygun bir eğitim, öğretim okulları projesi geliştirip hayat veriyorlar.

Read the full story

Posted in MakalelerComments (0)

ALARANIN GÖZLERİ – 3


29 haziran

GEYİK DAĞI’NA DOĞRU

Dağda az uyku şehirdeki çok uykudan evladır dercesine sabah erkenden herkes ayağa kalkıyor. Hiç bir gün kurduğum saatin uyandırmasına gerek kalmadan hep saat çalmadan uyandım. Erkenden yine kalkıp kahvaltımızı yaptık. Nehir faslı bitmiş dağ faslı başlamıştı. Kamp alanımızdan 6 tane kütüğü araca koyduk. Çünkü gideceğimiz yaylalar 2000 metre civarında yüksekliği olan yerler ve orman alanından yukarıda. O yüzden oralarda odun bulma şansımız yoktu. Giderken ormandan çıkmadan biraz da ince tutuşturma odunu topladık.Artık yörüklerin göç yollarından ve dağlarda yol kenarlarındaki yörük mezarlarının yanlarından geçiyorduk. Birkaç kez ulu çınarların altında çay molası verdik. Zaman zaman yolumuz tarihi kervan yollarıyla kesişiyordu. Çünkü gittiğimiz yer Osmanlıdan da önce kervan yolu olarak kullanılan ve bazı yerlerde mermer döşeli bölümleri hala bozulmamış yerlere rasladık. Zaten Alara han, Alara Kalesi, Ali Köprüsü, Kemer köprü yol güzergahımızda. Gelisanrda da mola verip çay içtik ve Osmanlıdan kalma şirin bir kervan konaklama yapısıyla karşılaştık. Tam bir kervansaray niteliğinde olmasa da develerin dinleneceği özellikli bir handı. Artık buralarda ağaç kalmamış çıplak dağlar ardarda uzanıp gidiyordu. Goruca boğazına çıkarken sağ yanımızda bulunan mezarlığın öyküsünü Ali Çetin’den dinledik. Kırkkızlar mezarlığı. Kırk tane genç kız hocada okumaktan dönerken tipiye yakalanıp burada ölmüş. Eskiden yörüklerde eğitim imkanı olmadığından zaman zaman dağlarda bir hocayla anlaşırlardı. Ve çocuklarını o hocaya göndererek kuran okumasını, namaz kılmasını ve ufak tefek dini bilgiler öğrenirlerdi. İşte burada soğuktan donarak ölen kırkkızlar böyle bir gruptu. Öldükleri yerde defnederek çevresini bir duvarla çevirmişler. Kırk tane kızın aynı yörede hocaya gittiğini düşününce zamanında bu dağların her koyağında bir yörük obasının yayladığını düşünmek hiç de zor değil. Şimdilerde artık o boğazı çanlı mayalar ve  kadife etekli genç kızların çektiği göç katarları yok. Pınar gözlü, elma yanaklı yörük kızları yok. Yavuklusuna kavuşmak için tuz verdiği koyun sürüsünü kavalının nağmeleriyle su içirmeden dereden geçiren, kavalının içine nefesini değil sevdasını, ruhunu üfleyen yiğit yörük çobanları da yok. Şimdi o masaldan arta kalmış yörük obaları  bu yaylaları mesken tutmuşlar ev yapmışlar, motorize olmuşlar ve kara çadırlarını atarak develerini satarak modern dünyanın koşullarına geçmişler. Böylece 3000 yıllık çadırlı hayat ve onunla birlikte o masalsı yaşantı ve kültür de tarih olup gitmiş.

Çınar altlarında çeşme başlarında uzun uzun molalar vererek ikindiye doğru Geyik dağı eteklerine ulaştık. Çok güzel göl kenarlarına yerleşmiş yörük yaylalrından geçerek Eğri Göl’e ulaştığımızda değişen hava, değişen atmosfer ve nefesimizin direk gökyüzüne açıldığı olağanüstü bir sayfayı açmıştık hayatımıza. Gölün kıyısında hafif içeri kıvrılan bir koyakta çeşmenin başına kampımızı attık. Ama ne kamp. Ahşaptan kenarları açık 2 katlı bir kulübemiz var. Üstünde 4 tarafı sedir olan kulübede oturduk ve göle nazır kahve içiyoruz. Yanımızda çeşme. Az ilerimizde güneş enerjisiyle ısınan ve deposunda sıcak suyu ile modern bir alan. Ve kapalı bir tuvalet. Beş yıldızlı bir kamp. Aslında burası yaz aylarında buraya çıkıp bir ay boyunca bedava hekimlik yapan ve çevre köyleden hastalara bakan Hadimli Doktor Kemal beyin yeri imiş. Tesisi de o yapmış, bize de bir güzel kullanmak düştü.Rehberimiz Ali Çetin’in de dostu. Gideceğimiz gün geldi ve Doktorla da tanışmış olduk. Böylesi  aslında dağcılara yakışmayan ama konforunu da inkara edemeyeceğimiz 5 yıldızlı kamp alanına yerleştikten sonra arkadaşların keçi keçi diye mırıldandıklarını duydum. Ne yazık ki, etkinlik ilanına keçi kavurması yedireceğiz deme gafletinde bulunmuşum. Sürekli hatırlatıp duruyorlar. Baktık olmayacak, Ali Çetin’le çıkıp Gölün karşı yamacındaki Kızılağaç Yaylası’na vardık. Köy fırınından sıcak pidelerimizi aldık ama keçi konusunda pek başarılı olamadık. Birkaç kişiye söylediysek de keçiler otlamaya çıktı filan dediler. Ama Ali Çetin maharetini göstererek son adamımız İdris’ten işi bağladı. İdris bize keçiyi keserek tam ortasından bölüp yarım keçiyi poşetlere doldurarak bir saat içinde teslim etti.

Kampa getirerek bayan arkadaşların maharetli ellerine bırakarak gezintiye çıktık. Kampın arkasında 2350 metre yükseklikteki isimsiz bir tepeye tırmanarak oraya Ali Tepesi adını verdik. Aşağı yukarı Uludağ zirvesine yakın bir yüksekliğe adımı vermiş olmaktan koltuğum kabarak zirvesinden Eğri Göl ve Geyik Dağının resimlerini çektik. Aşağıda akşamın son kızıllığı gölün üstüne çökerken kampa doğru yöneldik. Yaklaşık 2,5 saat sonra kampa yaklaştığımızda kavurmanın mis gibi kokusu geliyordu burnumuza. Güneşin batma anında keskin bir ısı çizgisi yaşadık. Güneş batar batmaz  hava birden sertleşiverdi. Ateşin alevlerini harlandırıp onunla daha samimi olma zamanıydı. Neyse ki odunumuz gayet bol.Ve bu arada kavurma servisi başladı. Sizi gidi kavurmacılar yeyin de sesiniz kesilsin bakalım. 2-3 saatlik bir akşam yürüyüşünden sonra tam da kıvamında bir zamanlamayla saldırıya geçtik kavurmaya.Karnımızı bir güzel doyurup ahalinin keçi hayalinin de önüne geçtikten sonra yarın akşamın menüsünü de belirledik. Keçiden kalan kemikli etle odun ateşinde kuru fasulye. Ne de olsa gezi programında bunun da sözünü vermiştim millete. Bundan sonra sözler verirsem iki olsun. Kardeşim dağda ne bulursak onu yiyeceğiz diyeceğim. Fasulyemizi de ısladıktan sonra kamp ateşi çevresinde közleme menüsüne geçtik. Genelde közleme menümüz patates, soğan ve sarmısak oluyordu. Şarkılar türküler sohbetler eşliğinde çıtırdayan kamp ateşimize gecenin sessiliği, uzaktan zaman zaman havlayan köpek sesleri ve rüzgarın sesi eşlik ediyordu. Sabah saat 06 gibi Geyik Dağı çıkışımızı başlatmaya karar verdiğimizde saat 24 gibi olmuştu. Çoğu arkadaş uykuya çekildiğinde Yavuz Sami ve ben şöyle karanlığa dalıp yaylada daha da üstümüze yaklaşmış yıldız tarlasına el uzattık. Saçlarımıza yıldız yağdı. Sabah kalktığımızda üstümüz başımız yıldız doluydu.İnsan baktıkça uzayın büyüleyici derinliğnde sonsuz bir yolculuğa çıkmış gibi ürperiyordu.

Yarın yorucu bir gün olacak.

Yıldız desenli yorganımızı üstümüze çekip kendimizi uykunun sıcak kollarına bıraktık.

Posted in Trekking Yazıları, YazılarComments (0)

ÇOBAN KIZI SİDELYA, SORGUN ORMANINDA KEÇİLERİNİ OTLATIR, TiTREYEN GÖLDE YÜZERDİ !


ÇOBAN KIZI SİDELYA, SORGUN ORMANINDA KEÇİLERİNİ OTLATIR, TiTREYEN GÖLDE YÜZERDİ….

namaras_ali_cetin_side018

Dağları severim, dağların ormanlarını, kuşlarını, ballı çiçeklerini ve şırıl şırıl akan sularını severim. Dağlar özgürlüktür, dağlar sevgidir, aşktır, tutkudur. Dağların, dağların ormanlarının sesi huzur verir, dinlendirir insanı.

Gel görki,günümüzde dağlar acı çekiyor, ormanlar acı çekiyor, dağlar sorunlu, inliyor doğa.

Kapitalizm, önünde engel tanımaz, kapitalizm acımasızdır. Vicdanı, geleceği yoktur kapitalizmin. Kapitalizm para, kar demektir. Para, dağ, orman, şırıl şırıl akan su, cıvıl cıvıl öten kuş tanımaz. Kapitalizm için her şey gelir getiren mülktür. Doğada, bir metadır.

İdealler ve idealleriyle yaşayan imanlar çoğalmadıkca, Kapitalizm hızla yok edecektir doğayı. İşte bu yok oluşa tanık olduğumuz yerlerden biriside SORGUN ÇAMLIĞIDIR.

Sorgun Çamlığı, hemen Akdenizin kenarında, onunla iç içe, ikinci bir iç deniz gibi uzanan denizle, mavi gök yüzüyle bütünleşen derin bir çamlık ormanıdır.

Sorgun Çamlık alanı 3749 dönümlük bir alandır. Tamamı 150-200 yıllık fıstık çamlaerı ve kızıl çamlarla kaplıdır. Bu ormanlık alan tarih boyunca varlığını hep sürdürmüştür. Çamların asıl etkisi kumul ilerlemesini önlemekte görülmektedir. Yüzlerce yıldır bu çamlar, sahilden ilerleyen kumları durdurmuştur.

3749 dönümlük çamlığın 639 dönümlük hemen deniz kenarındaki bölümü, zamanla Turizm yatırımı olarak otellere verilmiştir. Denizle fıstık çamlarının, kızıl çamların arasına otellerle bir set çekilmiştir.

Çamlığın kalan bölümün 2900 dönümlük alanı ise G1, G2 golf alanı adı altında 49 yıllığına otellere tahsis edilmiştir.Tahsise konu olan alanda dönüm başına 250 adet asırlık çam aşacı bulunmaktadır. Yapılacak olan G1 golf alanı 27 delikli olacakdır ve bunun içinde 432 dönüm sadece golf alanı için gerekmektedir. Bu demektirki 108.000 adet fıstık çamı ve kızılçam kesilecektir. Bu da demektir ki, Sorgun da, turizm yatırımı adı altında korkunç bir çevre katliamı yapılmaktadır. Buda ekolojik dengenin tamamen bozulması demektir.

Bugün yok olmakla yüz yüze olan Sorgun Çamlığında zamanla domuzlar saklanır, kurtlar, tilkiler, çakallar dolaşırmış. Çamlığın bir yerinin adı “ayı gürü”ymüş. Bir tarih yatar Sorgun Çamlığında. Side kenti, Romalılar hep çamlıklarıyla övünürlermiş. SİDE’de yaşarlarken eski çağlarda sideli çobanın kızı sidelya, keçilerini sorgunun gür çamlığında otlatır,yorulunca titreyengölün soğuk suyunda yüzermiş. ( o zamanlar titreyengöl melas çayının denize döküldüğü yer)

Biz, bölgeye Turizm yatırımına karşı değiliz, Ama ön araştırma yapılıp, gelecek ve çevre katliamına dönüşen yatırımlara karşıyız.

Küresel dünyanın sermayesi öyle bir gelmişki Sorgun Çamlığına Titreyen göl titremez olmuş, kuşlar ötmez, mantarlar, kuzu göbekleri yetişmez olmuş. Para için kesilmiş kocaman asırlık fıstık çamları, para için kirletilmiş Titreyengöl.

Ara ara gazetelerde “Sorguna yeşil bayrak verildi” yazısını görünce, “biz bir çam ağacı kesince yıllarca mahkemelerde sürünüyorduk, adamlar yüzlercesini kesiyorlar, kimse bir şey demediği gibi birde yeşil bayrak alıyorlar, diyor sorgun köylüleri.

Sorgun Çamlığı gibi çamlık, dünyada üç ülkede bulunmaktadır. Türkiye de Lara, Belek ve Sorgun aynı tür çamlık alanlardır. Buraların kumluk alanlarının altı kil tabakasıyla kaplıdır ve kil tabakası denizin içlerine kadar uzanır, o nedenle sürekli kumluk alan nemlidir, bu yüzdende çamlar yetişir kumluk alanda. Yani bölge korunması gereken bir alandır.

Ama sermaye değer tanımaz, sermeye için kar önceliktir, tüm değerler paraya tabidir. Önceleri yöre halkı turizmin gelişine ve gelişimine sevinmiş. Sonra görmüş ki, turizm adına doğa yok ediliyor, ne deniz kalıyor, ne orman kalıyor.

Bir gün birileri ormanın içine bir şantiye binası yapıyor, kocaman bir tabela asıyor, şantiye binasına en büyüğünden bir de türk bayrağı asıyor ve sonra başlıyor fıstık çamları bir bir kesilmeye.

1994 yılında Sorgun Çamlığı golf alanı olarak verilmiş. Sorgun, Manavgat ve Sideliler hemen tepki göstermişler. Verilen tahsis Turizm Bakanlığınca geri alınmış. On yıl beklemiş sermayedarlar, on yıl gözlerini dikmişler çamlığa, on yıl uymamışlar, on yıl boyunca sermayenin kaybını, getirisini hesaba vurmuşlar ve 2004 yılında Çamlığı ele geçirmişler. Bu kez tümünü almışlar çamlığın. Sadece 220 dönüm kalmış boş alan olarak koca çamlıktan. Bu kadarıda halka yeter dememişler ama ne dediklerini ve ne düşündüklerini zamanla görecek bölge halkı.

Bizde, yöre halkıda golf alanları yapılmasına karşı değiliz. Dünyanın her yerinde golf alanları, çorak arazilere yapılır, golf için çorak araziler değerlendirilir. Bizim ülkemizde ise tam tersi oluyor. Ağaçlar kesiliyor, deniz kirletiliyor, doğa yok ediliyor.

namaras_ali_cetin_side013

Sorgunda yıllardır yöre halkının yazlık olarak kullandığı sahildeki çardakları yıkılıyor. Gerekce:sahil temizlenecek, sonra halkın elinden alınan yer, bir gecede bir yatırımcıya tahsis ediliveriyor.

Yöre halkı tepkili, bu kez örgütlenmişler, Sorguna sahipleniyorlar. Ama seslerine, yetkililerin kulakları kapalı. Yöre halkı çamlar kesilmesin, Sorgun çamlığında kuşlar ötsün, çiçekler açsın istiyorlar. İstiyorlarki Sorgun çamlığı kocaman bir kent parkı ilan edilsin.

Tarih hiçbir zaman hata yapanları hele hele doğayı katledenleri unutmamıştır. Tarihte, yöre halkıda, gelecek nesillerde Sorgun çamlığını katledenleri unutmayacaktır, affetmeyecektir.

Ali ÇETİN

Posted in MakalelerComments (0)

GÖÇ YOLUNDA YÖRÜKLER


GÖÇ YOLUNDA YÖRÜKLER

Yörüklük ,sosyal olay olarak yok olup giden bir yaşam biçimi.Onları bulmakta zor, bulup anlamakta .Yörükleri ancak tarih anlayabiliyor.Gelişen teknoloji ve kapitalizmin kemirgen dişleri ,tüm eski kültürler gibi,Yörük yaşamın’da ,ekonomik ve sosyal boyutuyla acımasızca tarihe ,tarihin arka planına koyuveriyor.

Düne bakmak cesaret işidir.Üstelik düne bakarken,dünün içerisine kendini koyup,yaşamı en doğru biçimde gelecekle ilişkilendirmek,çokça cesaret isteyen bir algılama biçimidir.

Biz,Yörükleri dünüyle görmeyi ,anlamayı, kendi ortamlarıyla sevmeyi, saygı duymayı ilke edinerek yola çıktık.Her sosyal yaşam gibi,Yörük yaşamının da evreleri vardır.Kışı bir başka,ilkbaharı bir başka ,yazı bir başkadır.Biz bu başkaların ilk yazıyla ilişkilendik.

Yörük Osman ,Manavgat’ın  Namaras (çamlı tepe) köyünden, 450 keçi ve oğlak karışımı bir sürüsü var.Koca sürüyü eşi Nazifey’le birlikte güdüyor.Kendi deyimiyle “kahrını “çekiyor. “yalnızlık zor” diyor.”Ne yapıp edip” iki çocuğunu okutmaya karar vermiş. Onları sürünün  yanına getirtmiyor.”Çobanlıkta gelecek olmadığını” görmüş,”Ne varsa tahsilde var “diyenlerden.

namaras_ali_cetin_yoruk_gocu054

Namaras köyü,Manavgat’a 31 km uzaklıkta.495 metre rakımında ,bir tepenin yamacında,Şirin mi şirin bir köy, her yan ormanlık,yemyeşil.Bir yanda Alara Vadisi yemyeşil orman deniziyle uçsuz bucaksız uzanır,bir yanda Karpuz Çayı Vadisi.Her zaman karlı,bembeyaz dağların arkasından güneş kıpkırmızı doğarak selamlar Namaraslıları.            Namaras  adı Eski Dağlık Klikyadan kalma bir Anadolu adı. Namarasın kuruluşu çok eskilerden 1530 yılında Kanuni’nin sadrazamlık vergi defterinde Namaras 115 ev ve 5079 akçe vergisi olan bir köy.Sonra 1902 yılında 12 hane olarak kalıyor Namaras köyü.Buradan anlaşılıyorki,1500 lü yıllarda Türklerin bir çok hakla ortak yaşadığı bir köy burası.

Köyün adı kağıt üzerinde çamlı tepe olmuş ;ama gerçek yaşamda Namaras.

namaras_ali_cetin_yoruk_gocu034

Yörük Osman, Namaras’tan Bıttıların Ali onbaşının oğlu.”Çobanlığı Amcamdan ve onun oğlu kelce Ali’den  öğrendim “diyor.7 yaşında başlamış keçi sürüsünün arkasında çobanlığa.Herkes 7 yaşında mikrofon tutup şarkı söyleyecek değil ya ,Osman ‘da sürünün arkasında çobanlığa başlamış.”Bunu bildik ,bunu yapıyoruz” diyen, dünyaya keçilerinin ortamından, birde Antalya ‘dan ve İstanbul’dan gelen “iyi insanlar,gerçek dostlar” dediği dostlarından öğrendikleriyle bakan bir insanoğlu.

Osman’a ilk kez sürünün kış yatağından ,ilk yaz yatağına taşınacağında yardıma gittik.Mustafa ilhan ,Ömer ve Sabriyle birlikte gecenin alaca karanlığında, köye, yayan iki saat uzaklıktaki sürü yatağına varınca çok mutlu oldu Osman.Güldü ,gözlerinin içi parladı. Bir dağın yamacında sık ormanlı alanda ,tarihi harabelerin arasındaki yatakta yatıyordu sürü.Gece karanlığında oğlakları kümelerinden salınca bir kıyamettir koptu.Oğlak melemeleri keçi sesiyle, gecenin sessizliğiyle gelen  tanyeri kızıllığı öyle bir titreşimle kaynaştı ki ,tüm ormanlar hışırdayıp sallanarak selama durdular.

namaras_ali_cetin_yoruk_gocu024

Orman sık,oğlaklar küçük ,daha ot bile yiyemiyorlar.Gece karanlığında sesleri ve kokularıyla buluyorlar annelerini.

Heyy deyip ,tan yerinin alaca karanlığında ormanın içerisinde, sesin arkasına düşüyoruz.Gün ucuyla tepeye ormanın arasındaki tarlaların olduğu açık alana çıkıyoruz.Burada Osman sürüyü gözden geçiriyor.Köylünün ekili arazilerine zarar vermeden ormanların arasından sürüyü ve en çokta küçük oğlakları kollayarak gidiyoruz yazlaya doğru.Mustafa ve Nazife küçücük körpeleri  kucaklıyorlar.Vadi yemyeşil ,cıvıl cıvıl kuş sesleri, dereler sulu, mevsim ilk bahar .

Altı saatlik zorlu bir uğraş sonunda oğlaklı keçi sürüsünü yazlasına ,çam ormanlarının arasına getiriyoruz.Burası Mahmut yıkığı ,Osman’ın dedesinden bu yana sürü yatağı.

Osman’ın  Keçileriyle ve yaşamıyla böyle yüzleşiyoruz.Yaşamı zor ;ama sakin,huzurlu, ormanların arasında, çalılardan yapılmış sürü yatağının başındaki taş duvarla örülmüş sayvant denen bir çoban damında geçiriyor gecelerini. Mayıs ayının gelmesini bekliyor.

namaras_ali_cetin_yoruk_gocu014

Mayıs sonunda,Yörük göçünü yaşamak istiyoruz.İsmail  aslolan heyecanıyla Hikmet öğretmeni de yanına alarak İstanbul’dan yola  çıkıyor.Sabahın erken saatlerinde Antalya’dan Ümit’le beni de  alıyorlar ve öğlen saatlerinde Namaras köyüne varıyoruz.Namarasın altında ormanların arasındaki yağır ardıç denen yere varıyoruz.Bıttıların Ali onbaşının  Osman bizi görünce seviniyor.Gülerek yanımıza geliyor.Elinde hiç bırakmadığı dostu arkadaşı olan pıynar sopası.Keçiboynozu ağaçlarının altına ,keçilerin arasına ,gölgeye oturuyoruz, iki köpeği var,köpeklerle de tanışıp,yakınlaşıyoruz.

Davarlarla oğlaklar karışık .Göç sürüsü bu.Oğlaklar tazecik filizleri yemeye çalışırken,hiç de annelerinden uzaklaşmak istemiyorlar,durmadan emiyorlar.

Hava sıcak,gölge koyu. Çeşmenin suyu şırıl şırıl yaz sonunu getirecek heyecandan uzak bir şırıltı sesiyle akıyor.

Artık göçler eskisi gibi değil .Yörükler sonlarını yaşıyorlar.Bir sosyal yaşam biçimi olarak Yörüklük gitti gidiyor.Yağır ardıç yazla geri,göç öncesi yaylaya gitmek için hazırlanılan mekan.

namaras_ali_cetin_yoruk_gocu003

Osman bizimle konuşurken davarlara bakıyor ve çeşmenin şırıltısının ahengiyle dalıp gidiyor.Namaras köyü yaz önü bir başka şenlenir.Çiçekler bir başka kokar tarlalarda,filizler bir başka canlanır polen toplayan bal arılarının altında .Kuş sesleri oğlak melemeleriyle karışıp hayat verir doğaya.Dağlar canlanırken köy sessizleşir,herkes yazlaya taşınır.Yaylaya gidecekler;develer,eşekler,atlar ve tüm yükler yazlaya götürülür.Burada her şey gözden geçirilip bir bir elden geçer.Develerin havutları ,kolonlar, yularlar, dizginler,ala ve yoz çuvallar tamir edilir ,sökükler dikilir.Gazal ve çuvaldız elden düşmez.Çobanlar sürünün çanlarını,oba başıda deveye takacağı hatap çanını hazırlar.Bıttıların Hasan Hüseyin gibi yayla hazırlığı yapan Yörük azdır.Bıttıların Hasan Hüseyin babasından böyle görmüştü.12 ay aynı elbiseyi giyerdi.Yün menevreği (pantolon) ve yün ceketini yaz kış hiç üzerinden çıkarmazdı.Oysa devenin havudu ,Ala kilim ,Ala çuvallar çok önemliydi.Ala kilim ,ala çuvallar ve lökün kirincinin yuları yörüğün şanı şerefiydi.Yörükler için Ala kilimli, ala çuvallı lök gücün zenginliğin göstergesidir.

İlk göç ağrık (ağırlık )olurdu. Göçün fazlalıkları, güzün yayladan göç öncesi  köye (sehil)getirilir.Yazın ise göçten sonra deve ile gelip yaylaya sonradan götürülür.

Yörükler için göç bir şölendir,coşkudur,bayramdır.Tatlı bir telaştır göç hazırlığı,zevk verir Yörük beylerine ,gelinlerine ,kızlarına ve delikanlılarına.Çocukları bir heyecan sarar.Göç öncesi tüm kadınlar çocuklarını kazanın içerisine oturtarak bir güzel çimdirirler.Çobanlar en yeni kilot pantolonları giyip ,sopalarını pıynar ağacından kesip hazırlarlar,ateşte pişerek sertleşen pıynar sopaları çobanın elinde bir dost, bir güvendir yayla yollarında.

DSCF1606

Genç kızlar,gelinler en güzel alacalı elbiselerini giyerler.Uzun siyah saçlarını belik belik örerek göçe hazırlanırlar.Yörük beyi en önde giderken ,bir de sigara sarar ve derinden nefesleyerek dimdik durur atının üzerinde yıldızların altında.Sanki gecenin karanlığını yırtan odur..Allı pullu fistanıyla Lökü bir gelin çeker.

Hatap çanıyla lök sallanırken ,kirincinin, kayalık ‘ın (maya) çan sesleriyle yırtılır gece karanlığında göç yolları.Konaklaya konaklaya gelesandıra ya kadar sorunsuz gidilir.

Resim 069

Gelesandıra, susam belinin önü olduğundan ,orada durup soluklanmak ,her şeyi yeniden gözden geçirmek gerekir.Köyden yola çıkarken aklı susam belindedir yörüğün.

Gelesandırayla kurucadır şu dağların eteği

Yenice bazarla ,gök tepe güzeller yatağı

Susam belinin yolları enerdir ,taştır.

Ağlamış ağlamış gelinler kızlar da gözleri yaştır.

Osman duygu yüklüydü .Bize bakıp gülüyordu.

”Ben “dedi gücük Medine “Ben Bıttının Hasan Hüseyin in kızıyım.Bu Ak Ali de benim herif.Hoş geldiniz ağam gelmesine de ,davarı siz mi götüreceksiniz.”diyerek bizi süzdü.Güldü!

İsmail hem konuşuyor ,hem de fotoğraf çekiyordu .Hem davarlarla hem de Yörüklerle çabuk kaynaşmıştı.Kelce Aliyle anında dost oluverdiler.Kelce Ali eski çoban ,o dağları, dağlar onu tanıyor.

namaras_ali_cetin_yoruk_gocu011

Mevsim ilkyaz,her yan yemyeşil ,dağlar taze tomurcuklu,otlar diz boyuydu.Keçi boynuzu ağacının koyu gölgesi bizi kucaklamış,biraz ilerideki şırıl şırıl akan çeşmenin suyunun sesi dinlendiriyordu.

ON GOYUN BİR GOÇ ,GÜNDE GON, GÜNDE GÖÇ

Güneş dönmüştü  ,oğlaklı sürüyü  Heyy… cooo… sesleriyle yaylaya doğru kovduk.Osman en önde tekeee…. diyerek bir ıslık tutturup yürüdü.Zorlu ve dikkatli bir uğraşla sürüyü yarım saat sonra havlu içi denen çok otlu bir tarlaya sapıttık.otların arasında kayboluverdi koca sürü.Yolun kenarına, gölgeye oturduk.Sürü üç saat hiç kıpırdamadan yayıldı.

Osman’ın eşi Nazife iki eşeği ve kısrağı ile sürünün yanına geldi.Göçün azığını götürüyordu.Osman “toplanalım” dedi.Heyy….  dedik sürüye,akşam serinliğinde yola koyulduk.Oğlak melemeleri, tüm sesleri bastırıyordu.Sürü Ağu (zakkum) çiçeklerinin kırmızı ,pembe,beyaz  renk cümbüşünün arasında, oğlak melemeleri ve çan sesleriyle dolana dolana gidiyordu.Aşağılarda, uçsuz bucaksız yemyeşil Alara Vadisi uzanıyordu.Yemyeşil orman denizinin ortasında, oğlak melemesi ,çan ve ara ara öten keklik seslerinin ahengine kendimizi kaptırmıştık.Sanki yılların Yörük çobanlarıydık.Keçiler kokumuza alışmış, iki köpek bizimle dost olmuşlardı.Sürü yayla havasına girmiş ,en önde koca teke goradasını öttürerek Osman’ın hemen ardında gururla gidiyordu.

Osman yılların çobanı.Babası Bıttıların Ali Onbaşı okutmamış onu.Yıllarını keçilerine adamış, sürüsü ile bütünleşmiş.On beş gündür yaylaya göçe hazırlanmış;tek tek gözden geçirmiş keçilerini,çanlarını elden geçirmiş.yeni çanlar almış.Goradayı ,tıkırtıyı, firiği hangi davara takacağını önceden düşünmüş.450 keçisi var,sürüde en az 50 çan var.Hangi çanın hangi keçide olduğunu “kulak kabartarak “biliyor.

Namaras’tan iki saat sonra Kuzmuara geliyoruz.Kuzmuar kuzeye doğru şırıl şırıl ormanların arasında akan bir çeşme.Yolcu çeşmesi.Soluklanıyoruz.Sürü sulanıyor biz sulanıyoruz.Dur durak yok.Karanlık basmadan zeytin alanına varmalıyız.Heyy… teke diyoruz.Osman’la  İsmail sürünün önünde , Ümit’le arkadayız.Küçük körpeler en arkada.Altı tane,onları tek tek kolluyoruz.Biz onlara, onlar bize sıcak, onların niyeti kucak bunu anlıyoruz.

Resim 080

İki saat sonra hava kararırken zeytin alanında koca meşe ağacının altına sürüyü topluyoruz.Atı ve eşeklerin yükünü Nazife ile Hüseyin yıkıyor,kilimleri keçeleri seriyorlar,çevreden odun toplayıp kocaman bir çoban ateşi yakıyoruz.Hikmet öğretmen yemek yapmaya koyuluyor.Nazife “dur Ağam şu tencereyi al onu karartma “diyerek  Hikmetin etrafında dolanıyor,Hikmet yemek yaparken gülüyor ve mutlu.

Biraz aşağımıza Namaraslı Omar ile karısı Hatice sürüyü getirip yatırıyorlar. Omar’a sesleniyoruz,gece orda kalacağız, yolumuz uzun, en zorlu etabı yarınki.

Hikmet öğretmenin yaptığı kavurmayla salatayı ve yoğurdu iştahla yiyoruz.Ateşin etrafında bir süre sohbet edip uyku tulumlarımıza giriyoruz .Parlayan yıldızların altında, koca meşe ağacının yanında, alev alev yanan çoban ateşimiz yıldızlı gök yüzüne doğru ormanın derinliklerinden alevlenip parlıyor.Sessiz gecenin  derin karanlığında, köpek sesleri ve oğlak melemeleriyle hafiften gözlerimizi kapatıyoruz.Osman tetikte, sürüye kurt gelir, “ kaçan, göçen olur” düşüncesiyle uyur, uyanık geçiriyor zamanı.

namaras_ali_cetin_yoruk_gocu055

Gecenin 01.00 ‘inde kalkıyoruz.Ateşimiz küllenmiş, üf desek yanacak.Hiç bulaşmıyoruz ateşe.Toplanıyoruz.Ortalık koyu karanlık .Çam ağaçları daha bir karartıyor geceyi.Hiçbir oğlak ve keçi bırakmadan yola sürüyoruz sürüyü.Karanlığı yaran çan sesleriyle, bir yılan gibi süzülerek yola koyuluyoruz.

Nerde o eski göçler,yaşam değişmiş,Yörükler tarihen yok olma sürecinde.İnsan ve doğa sürekli değişim halindeler.Bu sonsuz değişim süreci içinde toplumların evrimi de kesintisiz bir süreçtir.Başı sonu belli olmayan değişim ve bunun sonucu olarak ortaya çıkan dönüşüm,İnsan iradesinden bağımsız ve toplumsal değişimin doğal sonucudur.Bu evrimleşme, Toplumsal düzen içinde ,üretim ilişkileri içinde geçerlidir.Sonuçta ortaya çıkan durum yeni tarz bir yaşam biçimidir.Toplum değişiyor,Değişen koşullar içerisinde Osman’da değişiyor.

Onun dünü yeni bir sosyal yaşama evrilirken,Osman bunu sessiz, hüzünlü ve olağan karşılayarak yürüyor yaylasına sürüsünün önünde.

Üç saat  hiç durmadan gece karanlığına yürüyoruz.Keçiler ve daha çok oğlaklar yoruldu. Serinyaka köyü ile Mannas köyünün sapağı olan Çürük vadisini tırmanıp yukarı çıkınca, tam sırtın başında, ormanlar arasında bir tarlaya sürüyü sapıtıyoruz..Burada bir süre sürüyü dinlendirip, Heyy…diyoruz.

Alaca karanlıkta Taşafura  geliyoruz.Burası dinlenme yeri,  Kocaman Çınar ( Biladan ) ağaçlarının hışırtısı ve gürül gürül akan Taşafur Çeşmesinin su sesi bizi büyülüyor. Sürü sulanmak için su dolu afurlara doluşurken, Osman’ın ıslığının sesi tan yerini derinden yarıyor.Burası Gaysanbaç (  Devenin soluklanma yeri ) burada durulur, buz gibi suyuyla yüzler yıkanır,Kana kana su içilir,soluklanılır. Göç yolunda en uzun  mola yerlerinden birisidir burası.Burada Alfistanlı Yörük   kızları, gece karanlığında, Yörük delikanlılarınca kaçırılır.
Eskiler de, delikanlıların bir çoğu kızlara uzaktan sevdalanır ama bir türlü ulaşamazlardı.  Böylesi bir sevdaya tutulan çoban, arkadaşlarını yanına alarak kızı kaçırmaya karar verir.En uygun yer Taşafurdur. Yörük obası durumu anlar.Göç yolunda kıza Anasının elbiselerini giydirirler.Gece yarısı  Kervan Taş afur da soluklanırken gençler aniden göçün arasına dalarak Alfistanlı Yörük kızını sırtlayıp, ormana dalarlar.Bir süre ormanın içide gidince, kızın hiç ses çıkarmamasından kuşkulanıp yere indirirler, ne görsünler ,Alfistanın içindeki kızın Anası!

namaras_ali_cetin_yoruk_gocu020

Dün çobanlık ,sosyal yaşam içerisinde ekonomik alanda oldukça ağırlığı olan bir

iş koluydu.Şimdilerde öylemi ya, Namaras köyünden yaylalı Ahmet’in Oğlu Ali yakınıyor.

Teklif ettim kızlara seviyorum diye
Bakarak güldüler benim halime

Çiçek verdim çok sevdiğim birine

Sen çobansın diye reddetti beni

Bilmiyorum neden kötü bu meslek

Ne olur bu mesleğin adını çevirsek

Çobanlık yerine memurluk desek

Yine beğenmez mi kızlar bizleri

Taşafurdan sonra gün karlı dağların ardından kendini gösterirken  senir çaltıya geliyoruz.Güneş bir başka doğuyor burada,güneşi uzanıp tutmak ve yaylanarak sedir ormanlarının üzerinden, geyik dağının zirvesine konmak geliyor içimizden .Önümüzde sürü, ormanın içine sapıyoruz.Burada dağlar iç içe ,Orman nerde bitiyor nerde başlıyor anlamak zor.Mula Dağının eteklerindeyiz.Karşımızda, dağın eteğinde Gündoğmuş kazası.ormanların arasında küçük şirin bir ilçe.Eski çağlarda, her türlü saldırıya karşı korumalı bir yerleşim yerini andırıyor.

Sürü gecenin açlığını çıkarırcasına daldı yeşil otların içine,sanki hiç hareket etmiyordu.,çakılıp kalmıştı ormanların arasına .Küçük körpelerimizde çok yorulmuştu,ne ot nede anne sütü düşünecek halleri vardı,kimisi yatarak,kimisi ayakta uyuyorlardı.Geride kalıp gözlerimizin içine bakıyorlardı.Sanki bir kucak bir yardım bekliyorlardı bizden.Nede olsa çocuktular.Dokunduğumuz zaman,anında kolumuza bacaklarımıza yaslanıp gözlerini kapatıyorlardı.Gözümüz onların üzerinde.Her taşın arkasına ,her sık çalılığın arasını iyice bakıyoruz.

Ahmetlerden Pantır

Ahmetlerden Pantır

“BU KEYİF CUMHURREİSİNDE BİLE YOK”

Saat 10.30  gibi Senir çaltıya konaklayacağımız yere geliyoruz.Nazife ile Hüseyin At ile eşekleri yıkıp, yemek hazırlığına çoktan başlamışlar. Bugün çok yoruluyoruz.Göçün en uzun en zorlu etabını yürüdük.Sürü koyu gölgeye yatarken ,bizde kendimizi gölgeye ,yeşil otların üzerine atıyoruz.Osman’da yoruluyor ama onun sorumlulukları var.Sürünün sahibi,oturmadan sürünün içerisinde dolanıyor.”hepsi tamam” diyor.Şöyle bir bakıp 450 davarı gözden geçiriveriyor.Gönül rahatlığıyla pıynar sopasına dayanıp oda oturuyor.Gülüyor .”Amcam buraya deveyi yıkınca ,şu gördüğünüz kocapelit (meşe) ağacının dibindeki taşlara ala çuvalları dayardı.Burasının sürü  için iyi yayılımı var”.diyor,hüzünleniyor bir anda dün gözlerinin önünden akıyor.Hissediyoruz.Hepimiz Osmana ,Osman’ın ela gözlerinin düne dalışına bakıyoruz.

“Amcama Bıttıların Hasan Hüseyin derlerdi.”Deveyi yıkar Ala çuvalları taşlara dayar, alakilimi serip üzerine oturarak, ala çuvallara yaslanırdı.Bağdaş kurup yemeğini yedikten sonra odun ateşinde birde sigara yakardı.Çayından bir yudum alır ,sigarasından derin bir nefes çekerken “Bak Osman ,bu keyif cumhur reisinde bile yok “diyerek alakilimin üzerine uzanırdı.Ben de ulan bu çobanlık Cumhurbaşkanlığından bile iyi bir meslek diye düşünürdüm.iyi adamdı amcam.”

Osman dertli,Dünyası sürüsü ve Dağlar.Dağlar kadar temiz ;dağlar kadar gönlü geniş ,dağlar kadar umutlu bir insanoğlu .”Az bulunur bir insanoğlu” diyor İsmail.

Senir çaltı da Hüseyin öğretmende bize katılıyor.Namarastan KırHasannın Gök Hüseyin.Babası eski Yörük “Babam bu köyün en iyi havut diken insanıydı ,Çuvaldızı ve gazalı (kıl ip )hiç elinden düşmezdi”diyerek babasını bize anlatıveriyor.

İkindin güneşin baskısı azalınca sürüyü harmancığa doğru ağdırıyoruz.Harmancık mula dağının tam dibi. Sedir ve Ardıç ağaçlarının altında yeşilin bütün toplarıyla kaplı eşsiz bir yer.Sürü çanlarını bir ahenkle öttürüyor,özgür ,telaşsız yayılıyor.

Önümüzde gidirinse beli 1700 metre .Torosların ilk beli.Artık yaylaya yaklaşıyoruz.Keçilerin son çam ,son filiz tadışı,Son orman görüşü .Onlarda bunun farkındalar ve hiç başlarını kaldırmadan yayılıyorlar.

Akşam Harmancıkta Gökçe Gedik denen yerde sürüyü yatırıp,çoban ateşini yakıyoruz.Nazife, hemen Kır Hasan’ın Gök Hüseyin hocayla keçileri sağıyor.Gök Hüseyin in karnı aç,çiğ çiğ içecek sütü.Nazife aceleyle tencereyi yanan ateşin üstüne  koyuyor,ve sıcak yayla sütünü içiyoruz. Sessiz dingin birkaç asırlık sedir ağaçlarıyla kaplı Mula Dağının eteğine sığınıp uyuyoruz.

Burası Gökçe Gedik ,Yani Derbent başı.Burada sürü karnını duyurur,develer soluklanır,

Ala çuvalların yükü yenliltilir(azaltılır).Burada kirinci’nin ayağına pese sürülür,burada Botlayan (doğuran) deve olursa göç üç gün ertelenir.

Yörük çocuklarıda çokça yollarda ,konak yerlerinde doğar.Doğan çocukların göbek bağı anında kesiliverir.Gelin, çocuğunu kucağına alır, göçe yol verir.Yörük obası,telaşlanmaz ve gelin nazlanmaz,dertlenmez ,sızlanmaz doğan bebek konak yerinde tuzlanır,ballanır ve göç ertelenmeden yola devam edilir.

namaras_ali_cetin_yoruk_gocu046

İkievcilerli Fatma gelin hamileydi,ha doğurdu ha doğuracaktı, hesabı tutarsa daha üç günü vardı. Kurucada doğururum diye düşünüyordu.Harmancıkta, konak yerinde sabah erkenden bir sancıyla uyanınca, zamanı geldi herhalde dedi. Ama sürünün arkasından da gitmesi gerekiyordu.”öğlenden önce doğurmadan dönerim” diye düşünerek,erkenden sürünün arkasına düştü.” Tedarikli olmak gerek” diyerekte, beline, kuşağının arasına birde çakı soktu. Sancılı, dolaştı keçilerin arkasında dağları. Bazen, oturdu, bazen bir ağaca yaslandı. Keçileri konak yerine doğru döndürdü. Obaya yaklaşırken birden dayanılmaz bir sancıyla kıvrıldı, koca meşe ağacının dibine oturuverdi. Sırtını meşeye, bacaklarını önündeki iri taşa dayadı, doğuruverdi bebeğini. Çakısıyla göbek bağını kesti, telaşlanmadan bebeğini dolamasına (eteğinin alt kısmına) sarıp obaya geldi. Ballı kızı hemen bebeği tuzlayıp balladı. Sabah erkenden, Fatma gelin, bebesini sırtına alıp göçün arkasında yürüdü yaylasına doğru.

Gökçe gedikten alaşafakta çıkılır yola,derbent çok zorludur. Derbent de giderken atların nal seslerinin çakışıyla çıkan kıvılcımlar alaşafakta günü karşılarken, Yörük beyi deveye “dırnak dırnak”diye bağırır .Allı pullu fistanlarıyla gelinlerin çektiği develerin, hatap çanlarının ahengiyle, ardıç ağaçlarının mis gibi kokularının arasında kıvrılan yollarda, dolana dolana gider yörük göçleri gidirinse beline doğru.İlk gayşambaçta (devenin ihtiyaç giderme ,soluklanma yeri)tek tek her devenin hatap kolanı,döş kolanı,göybenti,çeker ipi gözden geçirilir.Derbentten geçmek zordur yörük için,tedbirli olmak gereklidir.Devenin çeker ipi incecik,en küçük zorlamada kopmaya hazır olmalıdır.Derbende düşen bir devenin dirkeli olduğu deveye zararı olmamalıdır.Çeker ipleri “tel ipi” bir devenin zorlamasıyla .anında kopacak kadar çürük,deveyi çekecek kadar sağlam olmalıdır .Bu da Yörük beyinin sırrıdır.

Şafakla sürüyü gökçe gedikten sürüyoruz.Yattığımız yere iyice bakıyoruz.Ümit ,Nazife ye körpelerden beş tanesini teslim ediyor,beş körpeyi atın üzerindeki ağaç kasaların içine koyuyorlar.Sürüyü topluca Derbetten geçirip, gidirinse beline doğru dolandırıyoruz.Her yan dere ,şırıl şırıl sular akıyor, yemyeşil yarpuz.Gök Hüseyin öğretmen durmadan yarpuz yiyor. “zıkkım ye” diye espri yapıyorum.Anası böyle derdi .Doğanın bütün renkleri var burada.Sürü yeşillikler arasında kayboluyor.Karşımızda upuzun çıplak,yer yer karla kaplı gidirinse dağı uzanıyor.Eteklerinde yayla evleri var.

namaras_ali_cetin_yoruk_gocu023

Öğlen ,gidirinse belinde konaklıyoruz.Gürül gürül sular fışkırıyor dağ yamaçlarından.Yarpuzların,ısırgan otlarının arasından dolanıp,kekik kokularıyla dolu yayla havasının serinliğinde, gürleyerek akan kaynak suları ,çayırlı vadiyi bir ip gibi yararak konak yerimizin ortasından, buz gibi akıp gidiyor.

Nazife bize yarpuzlu pilav yapıyor.Bir yanda yarpuzlu pilavın kokusu, bir yanda da soğuk yayla suyunun eşliğinde karnımızı doyuruyoruz.

Osman sürüyü gözden geçiriyor.”Mor oğlak yok “diyor.Ümitle birbirimize bakıyoruz.Çok dikkat etmiştik .Ümit, Nazife ye bakıyor .Nazife “ben almadım” diyor.Mor oğlak gökçe gedikte uyuyup kaldı.Hepimiz üzülüyoruz.En çokta Ümit üzülüyor.Hüseyin öğretmen ,Ak Alinin Hüseyin ve Hikmet öğretmen çiple gökçe gediğe dönüyorlar.Gök Hüseyin’e Yörük göçü biraz oyun gibi geliyor.İşi tam kavramış bir havası yok.Oğlak bakmak yerine taşafura gezmeye gitmeyi oynamadan sayıyor.O nedenle gökçe gediğe şöyle bir bakıp dönüyorlar.Nazifey’le Osman bizim üzülmemize üzülüyorlar.Keyfimiz kaçıyor.Küçücük Mor körpe her adımında durup gözümüze bakardı.En çok Ümit’in ayaklarına dolanıyordu.Her an uyumaya hazırdı.Ayakta, yayılırken, anasını emerken uyurdu,uyuklardı.Ümitle baba oğul gibi yakınlaşmışlardı.

Bir kayıpla Kurucuya, Gelesandıraya doğru iniyoruz.Akşam kurucuda konaklayacağız.Kuruca yörüğün toplandığı yer.Dağların arasında kocaman uçsuz bucaksız bir vadi.Yörük obaları yaylalara buradan dağılır.Susam belini ve Göçen boğazını geçmeden önce Yörük burada göçe çeki düzen verir.Eskilerde bu alanın bucaklarına göç yıkılır,develerin köşekleri bozulardı.Güz dönüşünde davar burada savruğur , yüğürülmesi için teke katımı burada yapılırdı.Kuruca yörüğün en uzun konaklama yeridir.Susam beli zorlu olur kıştır,borandır,tipidir.Geçit vermez hazırlıklı olmak gerekir.Kurucada çadırlar kurulur,soluklanılır. Develer çadırların etrafına ıhtırılır.(çökertilir).Yörükler ,çadırın arkasında Çöken yaşlı devenin gece bozulamasını hayra yormazlar.Yaşlı deve çadırın iplerine sürtünür,çadırdan içeriye bakarsa bir ölecek vardiye düşünülür.Kuruca bir şenlik yeridir.Her bucakta bir ateş yanar.Yörük obaları bir birini ziyarete giderek hal hatır sorarlar.

Kurucada, Karayağız Yörük delikanlıları,sürülerinin önünde, yünden örme başlıkları ve kilot pantolonlarıyla elleri sopalı, çaka satarak geçerler obaların yanından.

namaras_ali_cetin_yoruk_gocu031

Bazen bir kaval sesi duyulur kara çaldan,bazen yanık bir türkü böler gencenin karanlığını.Yörük kızları yanık türküye, yanık yanık öten kavalın sesine kulak kesilir.Önce yanık türkülerine ve kaval seslerine aşık olunur.Sessizce, kuruca alanının çevresine her sürü gelişinde, su doldurmaya gelen kızlar doluşurlar ve sürünün cobanını, allı pullu üç etekleriyle mahçup,meraklı ,alımlı bakıp süzerler.

Şimdilerde yaşam her şeyde olduğu gibi çobanları da, kızları da değiştirmiş.Değişimin önünde durmanın imkansızlığını sanki anlamışlar.Ne kilot pantolon kalmış,ne kaval.Uzun jöleli saçlarıyla elleri radyolu ,cep telefonlu delikanlılar,bazen hello diyerek yürüyorlar sürünün önünde.Sürüde anlamış ki değişmeyen tek şeyin değişim olduğunu,yadırgamıyor önünde giden gençlerin hallerini.

Kuruca da her yan çan sesi ,çoban ateşi.En sönük ateş bizimkisi .Hüseyin öğretmen ,Hikmet ve İsmail gelesandırada çay içip laflarken karanlık basıyor.Karanlıkta odun bulmakta zor.Karanlıkta zar zor yemeğimizi yiyoruz .Erkenden uyumalıyız.Yarın susam belini geçeceğiz.Susam beli zorlu” kar boran olmasa “diyor Osman.

Kuruca da sırtımızı kara çal dağına dayayarak uyku tulumlarımıza giriyoruz.Gece karanlığı çöküyor üstümüze.Burada yıldızlar bir başka parlıyor.Gök yüzünde yıldızlar ışıl ışıl Susam belinden doğru gelen incecik serin bir yel esiyor kaynarca boğazından.Karaçal dağının eteğinde ,susam belinin girişinde, ışıl ışıl yanan çoban ateşinin etrafında, derin ve yakın yıldızlarıyla, bizi bir çadır gibi örten gök yüzünün altında uyumaya çalışıyoruz.Bir köpek uluması ,bir oğlak melemesi, bir kadın sesi ve bir çoban ıslığı hiç değiştirmiyor gök yüzünün ahengini.

İçimizde yalnızca Osman düşünceli “önümüzde Susam Beli var.işimiz zor.Allah verede hava güzel olsa.”diyerek bizi uyarıyor, ama tedirgin etmemek için de “Demem oki ,bilesiniz yarın yol çetindir. Kederli olduğum doğrudur.Bilirmisiniz, bu susam belinde iki bin Yörük telef olmuş.Kemikleri belin arka yüzünde, erikli alan denen yerin yamaçlarında taş yığınlarının altındadır.Susambelinin böğründe ,şeytan devrendin de, sonalı (güz sonu) Tuz gölünden ,tuzdan dönen develer ,nice insanlar boğalıp (donup)ölmüşler.Eskilerde cuppala ile Cici Hasan denen iki adam vardı,en yaşlı en eski Yörüklerdi,geçmişi en iyi bilen onlardı ,onlar anlatmışlardı.Sahilde susam yolunurken, Susam belinde kar boran tipi olmuş ,bel oradan adını almış .O zaman kervan kıran alanında otuz deveden oluşan kervan kırılmış,belde de Yörükler donarak ölmüşler”.

Osman kederli ,hüzünlüydü.Dalıp gitti gecenin karanlığında ve uyku onuda yakalayıp karanlığın kucağına bırakıverdi.

TÜRKÜLERİDE ,SEVDALARIDA  DAĞDIR YÖRÜKLERİN

Sabah tanyeriyle diğer sürülerden önce sürüyü Susam beline doğru kaynarca boğazına dolandırdık.Havada tek tek bulutlar vardı.Boğazda soğuk bir yel esmekteydi.Alaşafakla gün ışığı dağların ardından kurucaya düşmeye başladı.

Kaynarca boğazına sürüyü dolandırıp yürüyünce,sürü boğazda eski deve yoluna girip, Derbentten tek sıra susam beline doğru yürümeye başladı.Göç yolları, taşlarla örülmüş geçitlerle dolu.Her geçit bir tarih .Her geçit  antik çağı,Bizansı,Selçukluyu,Osmanlıyı anlatıyor bize.

Sürü Susam Beline doğru dolana dolana çıkıyor.Çıktıkça nefesleniyor,aşağılara bakıyoruz.Geldiğimiz dağlar bir bir eğiliyor altımızda .Yollar daralıyor,Gökyüzü daha bir berraklaşıyor.Sürü çanlarını öttürüp ,yayılarak teleşsız çıkıyor susam beline doğru.

Susam belindeyiz.Burası bir başka dünya ,hepimiz heyecanlanıyoruz.Eşsiz ulaşılması zor dağlar arasında büyüleyici karlı bir vadi.Burası 2250 metre.Sürü dimdik durdu,  toplandı.bizde durduk.Yönümüz kuzey.Önümüz erikli alan.Erikli alanın yamaçlarında susam belinin karı ve tipisiyle ölen Yörüklerin toplu mezarlarını  oluşturan öbek öbek taş yığınları var.Uzaklarda berrak sularıyla susam gölü ve her yan göller ,gölcüklerle dolu.Karsız alanlar rengarenk çiçeklerle kaplı,her yanda şırıl şırıl akan kar suları.

Sürü durdu.Bizde doğanın büyüsüne kapılıp seyre dalıyoruz.Upuzun bir vadi var önümüzde.Bir yanda deli dağ ,bir yanda papaz başı ,gümüş sayı.Hepsi 2800-2900 rakamında

namaras_ali_cetin_yoruk_gocu004

Yörükler sarp geçit vermez ulaşılması zor,yalçın dağları severler.Dağlar her zaman dert ortağı ,sırdaşı,koruyanı olmuştur onların.”Dağlar ,dayanana sahip çıkar ele vermez” derler Dağlar özgürlük,yiğitlik,yaşamda huzur,güven olmuş.Dağ denince ağnamdan ,kolcu baskısından, efe baskınından kurtulmak aklına gelmiştir Yörüklerin.Ve o nedenle Yörükler yerleşim için sarp dağ eteklerini seçmişler.Türküleri dağdır,sevdaları dağdır;Türbeleri dağ olmuştur.Dağa sığınmış dua etmiş” geldim ocağına,bir çoçuk ver kucağıma” diye yakarmış.Dağa sığınmış zulümden baskıdan ve de açlıktan korumuş kendini .Göç özgürlük olmuş,özgürlük sevda olmuş ,sarp dağlar eteklerinde yaşam bulmuş kendine.

Sürüyü karların üzerine sürdük .Oğlaklar kara alışık değiller ,önce şaşırıyorlar,sonra oynayarak hoplaya zıplaya iniyorlar.Hava berrak ,pırıl pırıl ,Sanki göllerin içinde de karlı dağlar var.Susam gölünü geçiyoruz , önümüzde Ağız Boğazı denen yerde Namaras yaylası duruyor.Her tepenin ,belenin arkası bizi şaşırtıyor,büyülüyor.Sarı beyaz Çiğdemler,menekşeler,laleler,ters laleler;biri bir çeşit renkte,bin bir çeşit çiçekle dolu her yan.

Sürü dolanıyor,onun yurdu ,onun dağları,Osman sürüyle hiç ilgilenmiyor artık ,biz seyre daldık ,İsmaili kaybediyoruz.Ama telaşlanmıyoruz. Her yol Namaras yaylasın acıkıyor.

Gümüş sayına ,çolak kızın uçtuğu yere bakıyoruz ,dimdik,sarpmı sarp bir uçurum.

Duygulanıyoruz ,ne sevdalar gördü bu dağlar ;ne yiğitler ağırladı , ne analar ağlattı.

Çolak kız bir delikanlıya aşık olmuştu.Çobana azık götürürken gizli gizli buluşup konuşurlardı dağlarda.Çok mu çok sevmişler di birbirlerini .Çolak kız ağabeylerine  ekmek götürürken ,Hüseyin’e birazını yedirmeden gitmezdi.

İkisinin de sevdaları gizli ,yürekleri gizemliydi.Sonra çolak kızla ,Çoban Hüseyin’in aşkı duyuldu.Annesi, çolak kızı önüne oturttu “sen bunu nasıl yaparsın ,namusumuzu iki paralık ettin” dedi.”Seni ağabeylerin ,baban öldürür dedi”.Çolak kız hiç seslenmedi.İki damla yaş gözlerinden dökülüp,yanaklarından süzülerek beyaz yazmasında sır oldu.

Yayla dedikoduyla çalkalandı.Çolak kızın ağabeyleri çok kızdılar. “ öldürürüz seni, sen bizden habersiz nasıl başkasıyla konuşursun,bizim haberimiz olmadan başkasını nasıl sevebilirsin” dediler .Çolak kız, sinip oturduğu köşeden kısık sesle belli belirsiz “ benim sevmeye sevdiğimi tercih etmeye hakkım yokmu ağabey “ deyiverdi. Ağabeyi hiddetlenerek, çolak kıza dönüp “ seni gebertirim kız, sen evleneceğinde seni alacak oğlanı biz buluruz, azdınmı sen , çabuk kalk bize yiyecek bir şeyler getir” dedi.Çolak kız ağladı, çolak kız yakardı ama “ sen kızsın, senin seçme hakkın yok, sen karar veremezsin, sen iyiyi kötüyü ne bileceksin, biz sana uygun oğlanı bulunca sana söyleriz” dediler.Anası acıdı çolak kıza, ondan yana olmak istedi, ana yüreği bu…Ama kocasıyla en küçük oğlu yani çoban olanı daha bir efelenerek” biz ne dersek o olacak” deyip kestirip attılar. Ne ana seslenebildi, ne baba.içten içten ağladı çolak kız, geceleri uyuyamaz oldu.

Bir sabah,Ala şafakla hiç kimse kalkmadan,kadınlar kara çıkmadan,kuzuları Ağız Boğazına,Susam Gölüne doğru sürdü.En yeni fistanını giyip,en yeni yazmasını bağladı siyah saçlarına. Güneşin ışıkları deli dağın başını yalarken ,Gümüş sayının  sarp mı sarp kayalarının üstünden atıverdi kendini boşluğa.O günden bu yana, Gümüş sayına kara giden kadınlar hep çolak kıza ağıt yakarlar,kar keserken  her balta vuruşlarında “ah çolak kız ah” diye indirir olmuşlar baltalarını  kar kalıplarına.

Eskiden Namaras yaylasında hiç su yoktu .Kadınlar, tan yeri ağarmadan baltalarını omuzlayıp,çuvallarını sırtlar, doğruca kar yığınlarına giderlerdi.Kocaman bir kalıp kar keser çullarına sararak yüklenip eve getirirler ve kıl çadırların altındaki eğimli taşa koyarlar üzerine bir tülbent örterlerdi.Karın önüne bir helki koyar ,bu suyla ihtiyaçlarını ve içme sularını karşılarlardı üç ay boyunca.Şimdilerde su gelmiş yaylaya.

Saat 10 ,30 da yayladayız.Yaylaya bahar gelmiş. Yemyeşil otlarıyla renga renk çiçekleriyle şırıl şırıl akan dereleriyle kuşlarıyla ,arılarıyla dağlar sımsıcak,canlı mı canlı.Taş yığını tepelerin arasındaki bir çöküntü gibi duran çayırlı alanlarda develer yayılır,atlar koşar Yörük çocukları çiğdem,yağlık kazarak oynaşırlardı karakıl çadırların arasında.Göç yıkılır.Önce develer ve atlar bakıma alınır.Deve yörüğün en önemli varlığıdır.Yörük devesiz hiçbir şey düşünemez. Devesiz yayla ,devesiz göç olmaz, löksüz kervan düşünülemez.

Yörükler için deve, birde çoban çok önemlidir.Sütün kaymağını ,etin yağlı tarafını tereyağlı ayranı ve tereyağını önce çoban yer.Kadın, deveden ve çobandan sonradır.İkievcilerli Fatma kadın ,çalışkan ,sessiz,bir Yörük kadınıdır.Bıttıların Gır Ali Onbaşının karısıdır.Kocası ve çocukları içindir varlığı. Yaylaya çıkar çıkmaz ilk işi kırlara koşup çokça keklik yumurtasını toplamaktır.Bir keresinde tam altmış tane yumurta topladı.Büyük gelinle birlikte yaşamaktadır.Ondan tereyağı istedi,keklik yumurtalarını pişirecekti. ”Kadın kısmı yağ yemez” dedi büyük gelin. Sonra yumurtaları suda kaynatıp yedi çocuklarıyla.

namaras_ali_cetin_yoruk_gocu001

Bir gün obanın en güçlü devesi lök sülek obanın biraz ötesindeki bir alana çöktü, bozulamaya başladı.Tüm oba koşuşturdu.Sülek lök hiç yerinden kalkmıyor,durmadan bozuluyordu.Su verdiler, tuz yalattılar ,katran koklattılar.Obanın büyükleri gelip baktı.Durak çavuşta geldi.Elleri arkasında sülek lökün etrafında dolandı,ağzına baktı,kuyruğunu kaldırdı.”Ben kendim bilemedim,ama garçınlı belki bilir.”dedi.sessizce üzüntülü yürüdü gitti;ama mümkünü yok üç gün bozuladı sülek lök, üç gün uyumadı obanın kadınları ,erkekleri.Sülek lökünün bozuladığı alanı yol ettiler.Gece yatmadılar, gündüz oturmadılar.Üç gün ağladı obanın gelinleri,kızları, tüm kadınları. Üç gün göz yaşı döktüler,dizlerini dövdüler. Üç gün sonra çayırların üzerine uzanıp öldü sülek lök.Dünyası karardı obanın ,çaresizlik çöktü koca alana, yel esmez, kuş uçmaz oldu.Obanın acısı tüm Yörük obalarına ulaştı.Akın akın geldiler.Et Hasan ,cülle , kömbele geldi .Tüm Yörük obaları gelip başsağlığı dilediler.Sülek lökün derisini alıp, etini köpeklere yedirdiler. Oba düşünceli, tasalı.”Göç kaldı” dedi Ballı kızı,”göç kaldı dedi ikevcilerli Fatma kadın ,Lök almaya güçmü yeter.

Bıttının Hasan Hüseyin obanın beyi yaylada yoktu.Onun geleceği gün sülek lökün derisini sakladılar.iki gün söyleyemediler.İki gün obaya gelen giden olmadı.Sonra telaşlandı Bıttının Hasan Hüseyin.”ne var” dedi.Lafı dolandırmadan “sülek öldü ”dediler.Attılar deriyi evin ortasına .Bıttının Hasan Hüseyin sülek lökün derisine baktı, hiç seslenmedi.Sarığını başına sardı ,çarıklarını giydi, yün çeketini sırtına aldı,telaşsız,sessizce sıçak dağının dibinden yürüyüp gitti, koca taşların arasında kayboldu.Tüm oba telaşlandı.O,taşların arasından hızlı adımlarla bir süre yürüdü. Sonra koca bir taşın yanına oturup,ellerini arasına başını alıp, akşamı bekledi.Lök  bu, göç ona bağlı, löksüz göç olmaz ,bu mevsimde de lök bulunmaz.Ağrık var, tuza gitme var, göç var .Çaresiz gözleri doldu, içi daraldı, akşamı etti koca taşın dibinde.Pırıl pırıl, uçsuz bucaksız gök yüzünde, sayısız yıldızlara daldı.Belli belirsiz “benimi buldun bu koca koyakta ,ben ne yaptım sana “diye serzenişte bulunup, karanlıkta sessizce çadırına döndü.Karakıl çadırın gözeneklerinden, karanlık gök yüzünde ışıl ışıl yıldızlara bakıp lökünü düşündü.
DSC02779
Osman’ın evinin önüne oturuyoruz Sülek’in öldüğü alana bakıyoruz,yorulduk.Osman ile Nazifede dur durak yok .Osman davarları topluyor,oğlaklara bakıyor, Nazife evi temizliyor, ikisinde de yayla coşkusu var.

Osman, pıynar sopasını alıp ,sıçak dağını eteklerine doğru hızlı adımlarla yürüyor.Peynir derilerini koyacakları kar deliklerine bakıyor.Gülerek” bütün delikler karla dolu ,peynirler bu yıl lezzetli olur”.diyor.İsmail ,Hüseyin ve Hikmet öğretmen anında  deri peyniri siparişlerini veriyorlar.namaras_ali_cetin_ev_001

Osman bir keçi kesiyor.”Bu gün bunu yiyeceğiz,hepimiz hak ettik” diyor.Hikmet öğretmenle Hüseyin kolları sıvayıp ete dalıyorlar.

Bir kartal süzüldü sıçak dağının başından, berrak gökyüzünde salındı,dolandı .Yalçın doruklarda kayboldu ,bir keklik öttü koca belende. Sevgiyle gözleyip mutlulukla dinledik ve dinlendik.

Koca sürüyü, Manavgat’ın Namaras köyünden, beş günde, Konya’nın Bozkır sınırındaki, yedi kaza yaylalarına götürdük.Yorulduk yorulmasına ama çok mutlu olduk.Yörük yollarından, Derbentlerden, konak yerlerinden geçip ,eski hanları, gayşanbaçları ,şırıl şırıl akan dereleri ,mor renkli laleleri ,bin bir çeşit açan çiçekleri gördük.Kocaman sedir ağaçlarının altında yufka yiyip, kekik kokulu kaynak sularından içtik.Küçücük körpeleri kucağımızda taşıyıp, onlarla özdeşleştik..Biz Yörük olduk, yayla gördük ,dostluğu tanıdık.

Not:Mor körpe Harmancıkta (gökçe gedikte)uyuyup kalmış.Üç gün oracıkta melemiş ne kurt kapmış ne de ayı.Üç gün sonra Namaras’tan Ballının davarına sürünün içine karışmış.Namaras yaylalarına gelmiş.Anasını bulmuş.Ballının karısı Medine üç gün süt vermiş Mor Körpeye ,üç gün bakmış.Osman bize haber gönderdi.Çok sevindik.En çokta Ümit Durak sevindi.

ALİ ÇETİN

DEVECİEĞİLİN ET HASANIN İRBEĞİM

DEVECİEĞİLİN ET HASANIN İRBEĞİM

Pantır

Pantır

Akoğlan'ın Kır Alı

Akoğlan'ın Kır Alı

Ahmetler Köyünden Pantır'ın Karısı Hatma

Ahmetler Köyünden Pantır'ın Karısı Hatma

Ahmetlerden Pantır

Ahmetlerden Pantır

Posted in Gezi Yazıları, YazılarComments (6)

YANGINLARIN KÜLTÜRLE İLİŞKİLENMESİ


YANGINLARIN KÜLTÜRLE İLİŞKİLENMESİ

Yaz ayları boyunca ormanlarımızın yanması, günlük olağan bir durum olarak algılanıyor oldu. Gün geçmiyor ki, bir coğrafyamızın her hangi bir bölgesinde yangın çıkmasın.Bir yandan küresel ısınma gerçekliğini ve onun doğuracağı sonuçların vahametini anlamaya çalışırken,bunun için ulusal ve uluslararası alanda önlemler tartışırken,bir yandan ormanların cayır cayır yanması olağan bir durum olarak algılanmakta, gündelik yaşamımızda çokta rahatsız edici bir durum olarak hissedilmemektedir.

Yaşanan gerçekliği görmek başka şeydir. Görüleni bilince çıkarıp içselleştirerek ona uygun davranış biçimleri geliştirmek başka bir şeydir.

Ülkemizde gündem o kadar hızlı ve sık değişiyor ki buna ayak uydurabilmek oldukça zor oluyor.O nedenle,hızla gelişen olaylar ne kadar önemli olursa olsun,hızlı bir biçimde gündemden geçerken, insan hafızasında, çokta önemli olmayarak iz bırakmadan gelip geçiveriyor. Nedenine gelince,ülkemizde kültürel anlamda taşlar henüz yerli yerine oturmamış, toplumun ve insanların değerleri net değil. Oturmuş değerler üzerinde şekillenen bir toplumsal yapıdan uzağız.

Değerler bir kültür şekillenmesi,birikimidir.Toplumu toplum yapanda,insanı insan yapanda değerleridir.Her toplumsal süreç kendine özgü değerler yaratır. Var olan değerlerin değişime uygun gelişimi ise toplumun eğitim düzeyi ve kalitesiyle doğru orantılıdır.

Bunu neden söylüyoruz,son Manavgat yangını ve hemen her yıl yanan ülkemiz ormanları karşısındaki toplumsal duyarlılığımızla, bu yangınların gündemde kaldıkları süre içinde insanlarımızda ve de bir bütün olarak tolumdaki yansımasına bakarak.

Toplum olarak duyarsız olduğumuzu söyleyemeyiz.Manavgat yangınında bütün bir hafta boyunca basın olarak,yöneticiler olarak, halk olarak duyarlılığımızı ve en şiddetli biçimde tepkimizi gösterdik ve her şey gelip geçti.

İşte asıl sorunda bu gelip geçmede saklıdır.

Gelişmiş Ülkelere baktığımız zaman oralarda daha çok orman olmasına karşın daha az yangın çıktığını ,kendi ülkelerinde ki yangınlara ve doğal çevreye karşı toplumsal duyarlılığın en üst seviyede olduğunu görürüz.Bu ülkelerde temel eğitim onyıllar önce oniki yıla çıkarılmış,gelişen ekonomik duruma da uygun olarak toplumsal değerler şekillenmiştir.Yani ekonomik alt yapının ürettiği kültürel üst yapı bilinçli bir toplum ve ona uygun muhalefet yaratmıştır.Bu durumda, kendi doğal çevresini koruyan,ona sahip çıkan bir çevre insan ilişkisi yaratmıştır.

Ozaman,ülkemizin gerçekliğine bakıp ona uygun söz söylememiz gerekmektedir.Eğitim düzeyinin oldukça düşük olduğu(daha kaç yıl oldu,temel eğitim oniki yıla çıkarılabildi) bir ülkenin insanlarının doğaya bakışı,doğayı korumaya karşı duyarlılığı ve öncelikleri tartışılır olacaktır.

Öncelikle ülke yöneticilerinin çevre bilinci gelişmiş olmalıdır. Nükleer santrallerin kurulması için kararlar alındığı,yerleşim alanı için güzelim ormanlık alanların yok edildiği,tahtalı dağında olduğu gibi milli parkların yatırım alanlarına dönüştürüldüğü,diyanet işlerine ve silahlanmaya trilyonlar ayrılırken, eğitime, doğayı korumaya ve yangınlara karşı güçlü bir söndürme teknik donanımına yeterince maddi güç ayrılmayan bir ülke konumundan kurtulmak önceliğimiz olmalıdır.

Yukarıda anlatmak istediğimiz, gelişmiş kapitalist ülkelerde insanların kendi yaşam alanlarına karşı duyarlılığıdır. Yoksa amacımız onları aklamak değildir. Ormanları içindekilerle birlikte yakma konusunda başta Amerikan ordusu olmak üzere hepsinin sicili çok bozuktur.

İçindekilerle birlikte cayır cayır yanan Vietnam ormanlarının dumanı henüz sönmedi.Bolivyada ülkesinin bağımsızlığı için mücadele eden Bolivar’ı yok etmek için İspanyol ordusunun içindekilerle birlikte ormanları nasıl yaktığı unutulmadı.Fas’ta,Cezayir’de ve ikinci dünya savaşında Yunanistan’da yakılan ormanlar,o günden buyana yakılan ormanlarla ölçülemeyecek kadar büyüktür.

İşte gerçek odur ki,doğanın düşmanı kapitalizmin acımasızlığıdır.doymazlığıdır.

Doğayı yakıp tahrip etmek insanlık varolduğu günden bu güne gelişerek süregelmiştir.Bu durum kapitalizmin bir üretim ve yaşam biçimi olarak yaşadığımız dünyaya hakim olmasıyla daha da acımasız ve pervasız olarak sürmüştür.Kapitalist sistemin getirdiği bireysel mülk edinme bir değer olarak topluma yerleşince, insanlar bir birlerine saldırmakla yetinmemiş diğer yandan ormanları savaşlarla yakarken, aynı zamanda mülk edinme hırsıyla yerleşim alanları açarak, tarlalar açarak doğa tahribatını hızlı bir biçimde gündelik yaşamlarında olağanlaştırmışlardır.Kendi dışındaki tüm canlı türlerinin tüketilmesi sürecinide hızlandırmışlardır.

Bu gün gelinen noktada sera gazı salınımının artması ile küresel ısınmanın etkileri insan türünün geleceğini tehdit eder bir boyuttadır.Bilim insanları ve doğa dostları bu durumu sürekli dillendiriyor olsalarda, bizim gibi geri kalmış ülkeler henüz bunun bilincine tam olarak varamamıştır. O nedenle orman alanları yeterince korunmamakta, dağlar cayır cayır yanmakta ve o nedenle yanan ormanların söndürülmesinde yetersiz kalınmaktadır.

Yanan bir evin yerine yenisini üç beş günde yapmakla övünebiliyoruz ama yanan karacanın,kekliğin,yılanın ,kaplumbağanın, serçenin ve binlerce endemik bitki türünün yok oluşunun yerine ne koyacağımızı düşünmüyoruz bile.Yanan evleri yaptık.yaptığımız evlerin politik propagandasını da yaptık. Dağlar kaldı simsiyah, bir başına sahipsiz, unuttuk gitti.

Doğa olanı unutmaz, yaşam doğada bir bütündür, kesintisizdir. Gelecek felaketlerin önünde kim nasıl duracak bekleyip göreceğiz.

Yanan çam ormanları, kuşlar, endemik bitkiler değil insanlığın geleceğidir.Gelecek nesillere bırakılan afetlerdir,hastalıklardır.Açılan tarlalar, yapılan oteller , gökdelenler, bankalarda biriktirilen servetler, üzerinde sağlıklı yaşayacağımız bir dünya olmadan hiçbir işe yaramayacaklardır.

Öncelikle doğanın korunması ve küresel ısınma olayının bir politik anlayış olarak topluma mal edilmesi gerekmektedir.Bunun yanında acil olarak milli parklar politikasının değiştirilerek ormanlar yatırım öncelikli değil,koruma ve geliştirilme öncelikli olarak değerlendirilmelidir.Yangın söndürme ekipmanları en yeni teknik donanımla güçlendirilerek anında müdahale edecek hareketliliğe kavuşturulmalıdır.

Yaşam değerli ise, dolunayın altında duygulanabiliyorsak, şırıl şırıl akan derenin, öten kuşun sesinin ahengiyle mutlu olabiliyorsak.

Biline ki!
Bu doğanın dengesinin ahengindendir.

Ali ÇETİN

ormanc1zo8

Posted in MakalelerComments (0)

ISINMANIN KÜRESELLEŞMESİ


ISINMANIN KÜRESELLEŞMESİ

Küresel ısınmayla ilgili TV’lerde söylemler arttıkça bizim köydeki (Namaras) yaşlı kadınlar.. “ ne kadar çok ateş yakıyorlar, dağ taş elektrik, bu kadar ateşe küremi dayanır, elbette ısınacak” demektedirler.

Küresel ısınmanın sürekli olarak gündemde tutulmasına hiçbir diyeceğimiz olamaz.

Gündemde tutulması da gerekir. Doğru olan budur. Ama burada eksik olan bir şeyler de vardır. Küresel ısınmayla ilgili söylemde bulunan, yazan,çizen herkes sürekli olarak, küresel ısınmanın başımıza ne gibi dertler açacağını söyleyerek, halkın nasıl kişisel önlemlerle bu ısınmayı azaltabileceğini anlatmaktadır.

Halkımız yazılanları okuyup, dinlediği zaman bilimsel anlamda küresel ısınmanın ne olduğu konusunda haberdar olmaktadır. Ama alınması gereken önlemler konusunda kendisinin bu kürenin başına nasıl bir bela olduğunu tam olarak anlayamamaktadır.

İnsanlık var olduğu günden bu güne bir dönem yani ilkel kominal toplumsal yaşam biçiminin etkin olduğu dönemde doğa ile uyumlu, doğa ile dayanışma içerisinde bir yaşam sürmüştür. Sonrasın da yani köleci,feodal ve en önemlisi de kapitalist üretim biçimlerinin hakim olduğu toplumlarda doğa ile uyumlu bir yaşam biçimi yerini, doğa ile mücadele eden, doğa ile baş etmeye, doğa’ya boyun eğdirip teslim almaya yönelik bir mücadele biçimine dönüşmüştür.

Doğa’yı tahrip etmenin, doğadan kazanmanın sınırı yoktur.Ama sonu vardır.

Doğadan kazanmanın sonu olduğunu insanlık bir türlü anlayamamıştır. Doğadan kazanmanın sonu, tüm bitkilerin ve hayvanların sonunu getirdiği gibi bu insanlığın da sonu olacaktır.

O nedenle doğa ile uyumlu bir yaşam doğa ile dayanışma içersinde sürdürülebilir bir yaşam insanlığın geleceğini doğa ile birlikte sürmesi demek olacaktır.

Burada doğru tavır, küresel ısınmanın sürekli gündem de tutulmasının yanın da iklim değişiminin önlenmesinin yolu insanları bireysel tedbirlere davet etmek olmamalıdır.

Nasıl sanayinin gelişmesi önce ırmakları, körfezleri, denizleri kirletip,ormanlık alanları yaşamsız hale getirmişse, bu gün kirletilecek deniz,yaşanacak ormanın azalmasının yanın da atmosferin tümden kirletilip dünyanın yok oluş sürecini başlatan bir noktaya gelinmiştir.

O zaman meseleyi doğru koymak gerekmektedir. Sera gazı salınımının azaltılması, körfezlerin, akarsuların kirletilip bizim yaşamsal anlamda bir parçamız olan deniz ve kara canlılarının yok edilmesi, sadece bireylerin alacağı önlemlerle olacak iş değildir elbette bireylerde önlem almalıdır.Bu anlamda günlük yaşam tarzımızı mutlaka doğanın lehine gözden geçirmemiz gerekmektedir.

Ama esas önlem toplumsal,sistemsel anlamda yapılacak dönüşümlerle olacaktır. Yani kapitalizmin insanı değil kazanç hırsını ön planda tutan anlayışının yerine toplumu, insanı, dayanışmayı,emeği öne çıkartan toplumsal yaşam anlayışı egemen olmalıdır ki dünyanın dengesi düzelebilsin. Sorun buradadır. Sorun kapitalizm dedir. Sorun kapitalizmin değerleri ile hareket eden toplumsal sistemdedir.

Elbette bu toplumsal sistemler içerisinde önlemler alınmalı, halk bilinçlendirilmeli atmosfere salınan karbondioksitin gün ve gün azaltılması için her çeşitten önlem, girişim, çare üretilmelidir.

O zaman bir kez daha soralım küresel ısınmanın nedeni nedir? Sera gazı salınımının yani atmosfore gönderilen karbondioksit miktarının sürekli artmasıdır. Bu artışın dünya ısısının artıracağı ve dünya ısısının artışının da iklimleri değiştirerek bir sürü felaketler yaratacağı doğrudur. Burada doğru olmayan sera gazı salınımı için önlem olarak tek tek bireylerden fedakarlık beklenmesidir. Ama bir düşünelim,hesap kitap yapalım. Niye ABD, Türkiye gibi bir çok ülke KYOTO protokolünü imzalamadı. Kendi halklarını düşündükleri için mi,yoksa kendi tekellerinin çıkarlarını düşündükleri için mi? Gün be gün nükleer bomba denemelerinin, Pakistan’a, Irak’a her gün yağdırılan bombaların,savaş araç gereçleri üreten fabrikaların atmosfere gönderdiği karbondioksitin yani sera gazı salınımının yanın da tek tek bireylerin günahı ne kadar önemli olabilir ki.

Kapitalist sistemin ayakta durabilmesi sömürge ilişkisine, sömürge ilişkisi de savaşlara bağlı olduğun dan, sera gazı salınımını kısıtlamak sistemin sonunu getirecek diye korkulmaktadır.Büyük tekellerin alacağı önlem maliyetlerini yükseltecek,karlarını düşürecektir. O nedenle ABD ve bir çok kapitalist ülke KYOTO protokolünü imzalamayı sürekli ertelemektedirler. O zaman tüm dünya halklarının, bir an önce kapitalist ülkelerin KYOTO protokolünü imzalamaları için her türden tepkilerini göstermeleri gerekmektedir bizim görevimiz bu tepkinin olabildiğince çabuklaşmasını ve yükselmesine yardımcı olmak olmalıdır.

Doğanın, toplumun bir bütün olarak kurtuluşu doğa ile insanın savaşı değil, uyum için de dayanışmasından geçmektedir.

Biline ki, tüm dünyada yaşayan canlılar için olduğu kadar kapitalistler içinde başka bir dünya henüz bulunamadı.

Ali ÇETİN

Kuresel_Isinma

Posted in MakalelerComments (0)

SABALANDA BUZ GÖLÜ , BUZ GÖLÜNDE ZERDÜŞTLER .


SABALANDA BUZ GÖLÜ , BUZ GÖLÜNDE ZERDÜŞTLER .

Her dağ’ın bir derdi , bir telaşı vardır.Derdin, telaşın başlaması dağa doğru ilk adımdır. Bu adımla başlar yürüyüş , bu adımla başlar heyecan. Sabalan dağına gitme telaşı başladığında , korku , heyecan ve bütün telaşlar yüklenmişti omuzlarımıza.İran’a , Ermenistan üzerinden gitmeyi planlamıştık.Ermanistan’da Aragast dağına çıkıp zirve yaptıktan sonra , Erivan’dan , Tebriz otobüsüne sabah erkenden bindik. Otobüs’e binince 1970 li yıllarda Anadoludaki yaptığımız yolculuklar geldi aklıma.dolana dolana , ine çıka , hoplaya zıplaya gidiyoruz İran sınırına doğru.ne kadar gidersek gidelim , insekte çıksakta , hep sağımızda bembeyaz karları ile dimdik durmakta Ağrı dağı.

Yollarda öyle sık sık vede modern benzinlikler yok.bir dönemeç’in başındaki düzlükte duruveriyor otobüsümüz bazen.’’haydi ihtiyaç molasına ‘’deyip iniyor mavin.Benim tamamı tamamına Türkçenin kurallarına uygun ‘’haydi ihtiyaç molasına’’ dememe bakmayın.Bunu Azeri Türkçesi ile ve Fars konuşma tarzı ile söyleyiveriyor mavin. Biz ne dendiğini birbirimize soruyoruz. Otobüs boşalıyor.Herkez bir tepenin ve tepedeki bir taşın arkasında kayboluyor.

Akşama doğru İran sınırına geliyoruz.Otobüsten inip, Ermenistan gümrüğünden çıkarken, Gülseren telaşlanıyor.Çantasından başını örteceği yazma yı çıkartıp ,nasıl bağlayacağı telaşı ile yeniden yeniden bağlıyordu.Gülseren’in telaşının farkına varan Tebriz’li bir Azeri ,Gülseren’e yaklaşarak ‘’korkma bacım sen rahat ol başını ört yeter’’ diyor.

Sınırda, gümrük kapısından rahat bir şekilde geçiyoruz.Gece, Tebriz’e iniyoruz.Otobüsten indiğimiz yerden , Tebriz’li arkadaşımız Mehdi bizi alarak evlerinde misafir ediyor.

Sabah Tebriz’i geziyoruz.Tebriz ,kocaman bir Azeri şehri.Anlaşmakta zorlanmıyoruz.Burada gezerken , bir çok davranış ,alışveriş biçimi , dükkanların tarzları ,çocukluğumdaki bakkalları , kahvehaneleri ve ticari ilişkileri anımsatıyor.
namaras_ali_cetin_sabalan043

Tebriz tarihi bir kent.Kent dokusu bozulmamış.Türklerin Anadoluya girerken durak yeri.kadınlar , erkekler , gençler sokakta. Fotoğraf çekmek istiyoruz , önce çekiniyoruz.sonra rahat fotoğraf çekebileceğimizi öğreniyoruz.Türkiyeden geldiğimizi söyleyince daha yakın ve sıcak davranıyorlar. Alış veriş yaptığımız bazı dükkan sahiplerinden evlerine misafirliğe çağıranlar bile oluyor.

Üçün’cü gün erkenden kalkıyoruz.Tebrizden 180km uzaklıkta olan Meşkin şehrine gideceğiz.Bir taksiye dört kişi biniyoruz.Tebrizde taksiler çok ucuz.Taksici ile çat pat anlaşabiliyoruz.Taksi Meşkin yoluna çıkınca trafik kuralı filan dinlemeden çok hızlı gitmeye başladı.Gülseren önde oturuyor.’’yavaş git kaza yapacaksin’’diyor.Azeri taksici ‘’korkma abla , sonumuz nasıl olsa ahret’’ diyor.Hem gülüyoruz, hemde bozuluyoruz.’’ne ahreti kardeşim, biz ahrete değil Sabalana gitmek istiyoruz.Sen bizi yavaş götür, yada çek kenara , inelim’’deyince biraz yavaşlıyor.Ama yinede birkaç kez kazalık durumla karşı karşıya geliyoruz.

Meşkine varınca 3700m deki dağ evine gitmek için jip tutmamız gerekiyor.Meşkin çıkışında taksiden iniyoruz.Sırt çantalarımızı Sırtımıza alıp , jiplerin beklediği otopark’a gidiyoruz.Üstü açık bir jiple anlaşarak , çantalarımızı yüklüyoruz.Sabalan dağı , temmuz ayı sonunda sanki dümdüz alana lök gibi oturmuş başı karlı , dumanlı , duruyor karşımızda.

Jip’le tırmanıyoruz stabilize yoldan döne döne, . heryer çayır , otlak .Göçerler Alacıkları kurmuşlar çayırların üstüne .Köylü kadınlarının giyim kuşamlarının Anadolu kadınlarından bir farkı yok.Tarlada, dağda koyun ve keçinin arkasında kara çarşaf giymek zor.Herşeyin alt yapısını temellendiren ekonomik nedenler oluyor dünyanın heryerinde.

Akşama doğru dağ evine varıyoruz.Dağ evi, Sabalan dağının yamacındaki bir vadiye taştan yapılmış , dağ evinin bitişiğinde birde cami var.Gece için birer tane oda tutuyoruz.Hava soğuyor.Dağ evinin küçük bir bakkalı var.Hep birlikte , bakkala , yada yumurta kırdırıp, yer sofrasında yiyoruz.Saat 21:00’da yatıyoruz.sabah 04:00’da yola çıkmamız gerekiyor.Yatıyoruz ama uyuyamıyoruz. Yanımızdaki odada gürültülü sesleri geliyor.Ne olduğunu soruyoruz, ‘’yarasa var , onu çıkarmaya çalışıyorum’’ diyor odada yatan arkadaş.Bir süre sonra yarasa gürültüsüne aldırmadan yorgunlukla uyuya kalıyoruz uyku tulumlarımızın içinde.namaras_ali_cetin_sabalan042

Sabah 04:00’da kalkıp sırt çantalarımızı ve batonlarımızı alıp yola çıkıyoruz.Yan odada , yarasa kovalayan arkadaş’’ hiç uyuyamadığını söylüyor’’.

Sabalan dağının belirgin bir patikası var.Oldukça dik bir patikadan yukarı doğru , batı yönünde tırmanıyoruz.Tırmandıkça zorlanıyoruz , acele etmeden , yorulmadan yürüyüşümüze devam ediyoruz.Gerilerden ve daha ilerilerden alın fenerlerinin ışıkları parlıyor.Dörtbin metreye doğru çıkınca kar’ın çoğaldığını görüyoruz.Hava soğuk, gün karşı tepelerden kızararak doğuyor.Dağ laleleri ve rengarenk çiçekler açmış heryanda.Bahar gelmiş ve gidiyor Sabalanda.Dörtbin metrenin üzerindeyiz , kar var, soğuk var,güneş var.Yani tüm mevsimlerin birlikte olduğu anları yaşıyoruz.Dağ gibi kayaların arasındaki patika yoldan döne döne tırmanıyoruz. Yer yer , geri dönen dağcılarla karşılaşıyoruz.Azerine dağcılar’’yorulmayasız’’ diyerek selam verip geçiyorlar.Zirveye yaklaşınca koca bir kayanın önünde namaz kılanları görüyoruz.

namaras_ali_cetin_sabalan037

Sabalan dağı esasen Zerdüş dinine inananların dağı.Zerdüşt peygambere bu dini oluşturan vahiylerin burada indiğine inanılıyor.Zerdüşt , Zerdüştçülük dilinin peygamberidir.Zerdüşt, Pehlevi dilindeki biçimidir. Bu dilin tanrısı ise Ahura mazda’dır.Yani bu dine tanrısının adından ötürü mazdeizm de deniliyor.Zerdüşt peygamber İ.Ö 660-583 yılları arasında yaşamıştır.Zerdüştlerinde kutsal kitapları Avesta vardır.Bu kitapta tarihte ilk defa cennet cehennem kavramları bulunmakta tanrının şeytanla savaşı anlatılmakta , cinler ve periler kavramları ilk defa Zerdüşt lerin kitabı olan Avestanın Vendidat bölümünde geçmektedir.

Yani zerdüşt’e , Ahura Mazda (TANRI ) tüm buyruklarını , Zerdüşt , Sabalan dağının doruklarında inzivada iken göndermiştir.O nedenle Sabalan Zerdüşt inanırlarınca kutsal bir dağdır.Kadın , erkek ve gençler ibadet aylarında akın akın Sabalanın 4811mlik zirvesine çıkarlar ve dua ederler.Zirvedeki Zerdüşt peygamberin yıkandığı buz gibi suları olan gölde apdest alıp yıkanıp temizlenerek namaz kılıp dua ederler.

Sabalanın zirvesi Zerdüştlük diline inananlar için temizlenme ve arınma yeridir.

namaras_ali_cetin_sabalan032

Saat 11:00’da Sabalanın zirvedeyiz.Zirve karlı , temmuz sonundayız.Hava dumanlandı, hafiften kar yağmaya başladı.Duman zirveden çekilince , muhteşem bir buz gölüyle karşı karşıyayız.Nefeslerimiz tutuluyor.Buz gölünün seyrine doyamıyoruz.Tam 4811metrede bir buz gölü.Zerdüştlerin buz gölü bu.Bir yandan fotoğraf çekiyoruz bir yandan gölün suyundan içiyoruz.Zerdüşt inananları dağcılar apdest alıp, namaz kılıyorlar.Bir saat kadar oturuyoruz.Yemeklerimizi yiyoruz, ortam çok güzel. Bazı arkadaşlar nefes alıp vermede zorluk çekiyorlar ve hemen dönüyorlar.

namaras_ali_cetin_sabalan016

Bir saat sonra zirveden dönüşe geçiyoruz.Dolu yağmaya başlıyor.Yağmurluklarımızı giyiyoruz.Her yan bembeyaz oluveriyor birden.düşmemek için dikkat ediyoruz, tek sıra halinde yürüyoruz.İranlı sağcılar yolları çok güzel işaretlemişler.Kaybolma şansımız yok.

Saat 17:00’da dağ evine iniyoruz.Bir süre soluklanıp dinlendikten sonra eşyalarımızı topluyoruz.Tekrar jip kiralayıp Meşkin’e dönüyoruz.

namaras_ali_cetin_sabalan001

Sabalan güzel dağ.Tüm dağlar güzeldir, tüm dağlar kutsaldır İnsanlarca. Her dağ güneşe uzanan bir inanç simgesi olagelmiş insanlık tarihi boyunca.Dua edilmiş , saklanılmış, kaçılmış, özgürlük mücadelesini sığınağı olmuştur.

Sabalan dağı İranda , Meşkin ovasının üzerinde , tüm sırları ile başı dumanlı , karlı öylece durmaktadır.

Ali Çetin

Posted in Trekking Yazıları, YazılarComments (0)

Dedegöl Dağı Tırmanışı


Dedegöl TırmanışıDedegöl Dağı Tırmanışı

Antalya – Isparta – Konya il sınırları üçgenindeki Dedegöl Dağı’nı tırmanmak üzere Otobüsle,  göl kenarından dolanarak, Eğirdir’i geçip, sağa Adada Antik Kenti yoluna sapıp Ağıl Köye tırmandık. Yılanlı Köyü’nü gelince, Karaçam ve Sedir ormanlarıyla  kaplı siyah tepelerin arkasında tüm alımlığıyla Anamas-Dedegöl bembayaz karları ile çıkıverdi karşımıza. Gözlerimiz Dedegöl Dağındaydı. Eğirdir’den sonra, çam ormanlarının arasında, nefis bir dağ ve orman manzarasından geçip 22 km. sonra Aksu ilçesine geldik. Otobüsümüz buradan Anamas yaylalarına doğru tırmanmaya başladı. Anamas yaylaları, Antalya göçerlerinin, Isparta göçerlerinin, Konya göçerlerinin yaylaları. Her vadide bir Yörük boyu yaylıyor. Aksu kazası yaz aylarında Yörük pazarına dönüşüyor.  Melikler Yaylası’na doğru tırmandıkça ormanlar azalıyor, toprak çoraklaşıyor yavaş yavaş. Dedegöl Dağı bütün ihtişamı ile karşımızdaydı. Dağlar uzaktan alımlıdır, dosttur, güzeldir. Bir görsellik şölenidir. Ama dağların içersine girmek gerekir onları tanımak için dağlara yakınlaşmak için dokunmak gerekir. Taşına toprağına el sürmeli, dizleri titremeli insanın, yorulmalı, cildi yanmalı, gözleri bulanıklaşmalı ki, dağcı denebilsin insana.

Image_1

Dağlar cilvelidir

Dağlar dosttur, iyi niyetlidir ama sevdalanır dağlara, çünkü onlar cilvelidir, oynaktır, kıvraktır.Tedbiri elden bırakmamak lazım çünkü acımaz insana dağlar. Dağlara giderken hiç unutmamak gerekir ki, bütün iyiliklere, güzelliklere giden yolun taşlarının iyi niyetle döşendiği gibi, bütün tehlikelere giden yollarında taşlarının iyi niyetle döşendiğini unutmadan yürümeli, tırmanmalı dağlara dağcılar. Isparta’nın Aksu İlçesi’ni geçip Yakaavaşar ve Elecik köylerini dolanınca karşımızda Dedegöl duruyor. Arkamızda Eğirdir Gölü’nün kuzey batısında  karlarıyla bizi takip eden Barla Dağı, batı da karlarıyla bende varım diyen Davraz Dağı ve güneyde bir balta sırtı gibi duran, koca vadiye bir lök gibi oturuvermiş alımlı Sarp Dağı ve karlı zirvesi Tengerek ile ona selam duran Emerettin Dağı, bizlere görsel bir gösteri sunumu içindeydiler.

Dedegöl Tırmanışı

 

Gelin gibi süslü

Yakaavşar ve Elecik Köyleri hatıllı ve ağaç ağırlıklı evleriyle eski Türk mimarisinin örnekleri Yaşam esas olarak, doğayla insanın mücadelesidir ama,insanoğlu pervasızca saldırmış doğaya. Hiç düşünememiş geleceğini. Kesmiş,yakmış bir keçi sürüsüne yüzlerce ağaç kesmiş yedirmek için.O güzelim ardıçları,servi gibi sedirleri,köknarları ve meşeleri kesmişte, kesmiş.  Gelin gibi süslü Anamas dağları kalıvermiş çıplak.Toprak yavanlaşmış tepeler hoşafa dönüvermiş. Bitkiler cılızlaşmış ,vadiler çoraklaşmaya başlamış. Dedegöl  karlarıyla,ihtişamıyla kızgın insanoğluna.Tüm bunlara karşılık kanat geriyor,korumaya  çalışıyor insanoğlunu. Uzatıyor dost elini. Karaçamlarıyla,meşeleriyle,mor sümbüllü çiçekleriyle ve yemyeşil otlarıyla,dostluğa,sevgiye. Öğleden sonra Melikler Yaylası’na vardık.Ömer Faruk Gülşen ve Ümit Durak,ekibimizin çadır kuracağı bölgeyi seçtiler.Çadırlarımızı kurup,yerleştik.

 Dedegöl Tırmanışı

Doğa cenneti

Melikler Yaylası, yaylaların hası. Çevresinde çayırbaşı, kuzukulağı gibi ünlü yaylalar var ama karaçam ormanlarının arasında sırtını koca Dedegöl dağına dayamış,şırıl şırıl akan pınarları ve gürül gürül akan gürlevik suyu ile ve de yemyeşil otları ,rengarenk çiçekleriyle bir doğa cenneti .İnsana huzur veren,rahatlatan ve iyi ki, “Geldim” dedirten bir ortamı var Melikler Yaylasının.

Dedegöl Tırmanışı

Gözleme ve soğuk ayran

TODOSK’un organizasyonu çerçevesinde,Yenişarbademli ve Eğirdir belediyelerinin  katkılarıyla hazırlanan gözlemelerimizi yiyip, buz gibi ayranımızı içtik. Ayranında gözlemeninde tadı bir başka oluyor Melikler Yaylası’nda .Melikler Yaylasının buz gibi akan pınarlarından yüzümüzü, ayaklarımızı yıkayıp serinledik. Gürlevik suyuna doğru yürüyüşe çıktık.Gürlevik,Melikler Yaylası’nın doğusunda,Dedegöl dağının altındaki bir mağaranın derinliklerinden uğuldayarak gelen ve köpüklü soğuk,içimine doyumsuz suyuyla,Beyşehir Gölü’ne doğru,çam,kavak ve sedir ormanlarının arasından çağlayarak akan bir su. Gürlevik, Melikler yaylasına 2 km. uzaklıkta 1570m.rakamında güzel mi güzel bir yer.Bir süre burada ekip olarak mola verdikten sonra kamp yerimize döndük.Bu yürüyüşümüz,Dedegöl tırmanışına bir ön hazırlıktı.

Dedegöl Tırmanışı

Dolunay

Akşam olunca çadırlarımızın yanında toplanıp,hep birlikte yemeğimizi yedik,Reyhan Ajlani,Ayla ve Gülseren’in yaptıkları sıcacık bulgur pilavımızı afiyetle yedik.Hava hafiften çiselemeye başlamıştı.Dolunay vardı ama yağmurlu ve sisli bir ortamdan dolayı, dolunayın doğayla bütünleşmesinin tadına varamıyorduk.Bir süre kamp ateşinin başında oturup sohbet ettik.Saat 10.00’a doğru çadırlarımıza çekilmeye başladık.

Dağcılık uyum ister.Gece saat 10.00’da kampımızda ses kesildi.Bazı arkadaşlar çadırlarında,bazıları da dışarıda idi. Çadırlar birbirine hem çok yakın hem de çok uzaktı.Yani, bir çadırdan ötekine hiç ses duyulmuyordu.Herkes çadırının dışından duyulmayacak kadar gürültü yapıyordu.Hazırlıklarımızı akşamdan yaptık.Sabah kimseyi rahatsız etmeden yola çıkmak istiyorduk.Dağcılık disiplin gerektiriyor.Doğa gevşekliği sevmez,en küçük hatayı kabullenmez.Doğanın gelişimi diyalektik bir süreçtir. Doğada her şey birbirine bağıntılıdır,değişmeyen,gelişmeyen hiç birşey yoktur doğada.O nedenle dağcılık disiplin ve uyum ister,yani dağcılık hem doğayla mücadele hem doğaya uyum ve de doğayla bütünleşmedir.

Dedegöl Tırmanışı

Yarın: Dedegöl Zirvesi

Dedegöl Dağı Tırmanışı (2)

Saat 05.00’ta kalktık.Alican ve Onur çay sularımızı kaynatmışlardı. Sessizce kahvaltımızı yapıp, çaylarımızı içtik. Saat 06.10’da yürümeye başladık koca Dedegöl Dağı’na doğru, sessiz ve tek sıra olarak. Dedegöl Dağı, Anamas dağ sırasının en görkemli ve en yüksek zirvesi. Bu dağ sırası, Manavgat  ile Serik arasındaki Bozburun Dağı’nda sona eriyor. Anamas sıra dağlarında Davraz Dağı 2637 m, Barla Dağı 2798m, Sarp Dağı(Tengerek Tepesi) 2326m.gibi zirveler bulunuyor.Anamas aynı zamanda yörüklerin çıktığı yaylalarıyla da ünlüdür. Sorgun, Çayır,  Kuzukulağı, Çukur, Melikler Yaylası, Anamas’ın önemli yaylalarıdır.

Dedegöl Tırmanışı

Şafakta zirveye hareket

Ömer Faruk önde, Ümit Durak en arkada, alaca şafakta tek sıra yürümeye başladık  Dedegöl’e doğru. Koca Dedegöl yeni yeni uyanıyordu. Koyun sürüleri hareketlenmiş, kuşlar uçuşmaya başlamışlardı. Karlar parıldıyordu yamaçlarında Moren (Buzul Taşı)patikalarını geçip, Elma Hoşafı Tepesi’ne tırmandığımızda Dedegöl direnmeye başladı. Döne döne dinlenerek getiriyordu bizleri Ömer Faruk. Her molada soluklanırken de dağlar hakkında bilgilendiriyordu bizleri. Dağlar ve çevre hakkında çok soru sormamdan dolayı beni ekibin arkasında görevlendirdi Ömer Hoca.Tırmanırken az konuşmalı ki enerji az tüketilsin.

Dedegöl Tırmanışı

Biz tırmanıyorduk.

Dedegöl tırmanıyordu taşlarıyla, karlarıyla. 2 bin 800 m’yi geçince yorgunluk başladı. Gülseren hafiften, Dedegöl’e boyun eğme belirtileri gösterince arkasına alarak ikinci sırada yürümesini söyledi, daha sık dinlenmeye başladı. Dedegöl, Gülseren’i sınavdan geçiriyordu. Gülseren ile ekibin arkasında yürümeye başladık. En arkada Ümit Durak vardı. Ümit Hoca “Hiç korkmayın Gülseren hanım, sizin bir sorununuz yok, bu dağa rahatlıkla çıkarsınız, böyle şeyler herkese oluyor ara ara. Şimdi beş adım atacağız, sonra durup nefes alacağız” dedi.

Yürümeye başladı Gülseren. Acelesi yoktu Ümit Hoca’nın onun için önemli olan Gülseren’e destek olmak, Dedegöl’e tırmanmasını sağlamaktı ve işte dağcılık, işte deneyim, işte tecrübe böyle anlarda kendini gösterir.

Dedegöl Tırmanışı

Dağda güçlü olacaksın

Dağlar, sezinlemeye görsünler insanını en küçük bir zaafını, o zaman büyüdükçe büyürler, zorlandıkça zorlanırlar. Onun için dağcı güçlü, azimli, dirençli ve mücadeleci olmalıdır. Ümit Durak ve Ayla Tezcan, Gülseren’e öyle bir destek oldular ki; Gülseren bir süre sonra, Dedegöl’e direneceğine, Dedegöl’ün zirvesine çıkacağına inanarak daha bir güçlü adamlarla yürüdü. Cengiz İncesu’nun bastonun birini Gülseren’e vermesi başka bir dostluk, bambaşka bir dayanışma örneğiydi.

Dedegöl Tırmanışı

Dostluklar dağda sınavdan geçer

Dağlarda; paylaşımcı, dayanışmacı olmaktır dostluk. Dostluklar dağlarda sınavdan geçer, gelişir, güçlenir ve güven, zorluklarla yoğurularak ferahlatır insanını içini yüce dağlarda. Böylece bir dostluk, böyle bir güvençle çıkar insan kızı ve insanoğlu doruklarına dağların. Böyle bir dostluk, böyle bir güvençle çıkar insan kızı ve insanoğlu doruklarına dağların.

Gülseren saat 10.35’te Dedegöl Dağı’nın zirvesine çıkınca mutlu mutlu güldü. Mutlu mutlu baktı enginlere ve mutlu mutlu baktı Ömer Faruk’a. Ümit Durak’a ve Ayla Tezcan’a ve Dedegöl Dağı’na. Dedegöl zirvesi olağan ötesiydi.2 bin 998 m.dağların üstünde bir dağ Dedegöl. Özgür,sevecen sıcak ama zor ve sert mi sert. Beyşehir Gölü’nün hemen üzerinde yükselivermiş Dedegöl Dağı, Beyşehir Gölü’nün batı kıyısının ilk yükseltisi yani  Dedegöl Dağı adını,Güney doğusundaki  Yenişarbademli’ye 11 km. uzaklıkta bulunan Dedegöl Gölü’nden alıyor. Dedegöl Gölü’nün ölçülebilen derinliği 870 m. Gölün hemen yanında bir Dede Türbesi bulunuyor. Türkmenler, her yıl bu türbeye gelip ayinler düzenleyerek dualar ediyorlar. İşte bu gölden doğru almış Dedegöl Dağı  Dedegöl Dağı bu mevsimde karlarla kaplı,bahar daha gelmemiş zirveye. Bir yandan uzanıvermiş Beyşehir Gölü. Diğer yandan ta uzaklarda Barla Dağı eteklerinde Eğirdir Gölü. Güneyde en sarp  kayalıklar. 3. jeolojik devrin başında, bundan 4.5 milyon yıl önce Anadolu’da ortaya çıkan ilk kaya parçası olarak geçiyor tarihte. Bu kayalıkların yükseklikleri 2 bin 800m civarında .Hemen arkasında da Kartoz Dağı yükselmekte. Dedegöl, işte böyle dağların üstünde bir dağ. Dağlara karşı bir dağ. Göller arasında hem kolay hem zor bir dağ. Eteklerinde yörüklerin çadır kurduğu, koyun ve keçilerini otlattığı, şırıl şırıl akan sularını içtiği dağ .

Dedegöl Tırmanışı

Zirve keyfi

Dedegöl Dağı’nın zirvesi, Melikler Yaylası’na yürüyüş mesafesi olarak 7 bin 250 metre uzaklıkta. Zirveye ulaştıktan sonra uzun uzun soluklandık. Dedegöl’ün kucağına bırakır verdik kendimizi. Bir süre dinlendikten sonra yemeklerimizi yedik.

Dedegöl Tırmanışı

Dağ Bilgini Dinazor Dağcı

Ömer FarukGülşen bir “Dağ Bilgini”, “Dağ Bilen”, üşenmeden, bıkmadan anlatan, giden, gezen, götüren ve tüm bunlardan mutlu olan ‘dinazor’ bir dağcı.

Öğreniyorduk,deneyim kazanıyorduk.Dağcılık bir eğlence değil,yaşam biçimi olduğu zaman davranışlara yansıyor her şey. Bir dağcı sadece dağa tırmanırken karda zorlanırken ya da zirveye çıktığı zaman dağcı olmaz. Dağcı yaşamın her alanında bir dağcı gibi davranmaya başlarsa, yani hayatın her alanın da dağcı değerleriyle yaşarsa, o zaman dağcı demektir. Her tırmanış, her kamp, her sohbet bizleri adım adım dağcılığa götürüyor, aşama aşama dağcılığı öğretiyordu.

Dedegöl Tırmanışı

Ve dönüş başladı

Sonra saat 12.00’de zirveden dönüş için hareket ettik. Dağlardan dönüşler bir başka zevkli oluyor. Dağlara tırmanırken oluşan heyecan, stres, yorgunluk, dönerken kendini tatlı bir yorgunluğa dönüştürüveriyor ve insan hafifleyiveriyor birden. Çıkış düzenimi bozmadan (bazı arkadaşlar izin alarak karlardan kaymaya gittiler) saat 14.45’te Melikler Yaylası’na döndük. Yeni dağlara gitmenin heyecanı vardı üzerimizde. TODOSK’lular olarak hem kamp alanında, hem de tırmanma ve geri dönüş anında birbirinden kopmayan uyumlu bir grup olarak hareket ettik. Çadırlarımızı topladık. Akşam yemeklerimizi kuru fasulye, pilav menüsü olarak yedikten sonra saat 18.30’da Eğirdir’e doğru  hareket ettik. Bir kamp daha sona ermişti. Dağlara gelmek ne kadar heyecan verici ise, dağlardan ayrılmakta o kadar hüzünlü oluyor. Doğayı tanımak, onunla olmak bambaşka bir duygu.

ALİ ÇETİN

 

 

 

Posted in Trekking Yazıları, YazılarComments (0)

SULTAN GİĞİ (GEYİK ) DAĞI TIRMANIŞI


SULTAN GİĞİ (GEYİK ) DAĞI TIRMANIŞI

Giği dağı tırmanışının Rehberi bendim. Hazırlanırken heyecanlandım. Buna ister nostalji diyelim, ister dağcılık heyecanı. Ama bu dağlar benim dağlarım, ayak izim var, çarık eskim var, otlarını, taşlarını, çiçeklerini ve insanlarını tanırım bu dağların.Akseki, Hadim, Bozkır, Gündoğmuş arasındaki yedi kaza yaylalarının havası bir başkadır.Bir başkadır yedi kaza yaylalarının göçleri. Her insanın, her göçerin bir yaylası bir yayla tanımı vardır. Yayla deyince benim için Susambelidir, Göçen boğazıdır. Eğri göldür, Söbü Çimendir, Göktepedir..

01310095

Eskilerde göçerler en erken bir haftada giderlerdi yaylaya. Deve kervanları boy boy, keçi, koyun sürüleri çanlarıyla ve yörük delikanlıları, külot pantolonlarını ( pontul ) giyip, elleri pıynar sopalı sürülerin önünde dimdik kasılarak yürürlerdi yayla yollarında. Arkadan da gelin gibi süslenmiş yörük kızları çekiverirlerdi develeri göç yollarına.

Yörükler için yaylanın, bir başka önemi, bir başka özelliği vardır. Yörük için köyde geçen 12 aya bedeldir, yaylanın 5 ayı.Yayla; güzellik, hareket, canlanma, bahar demektir.Bahar ayları Toroslar canlanıp, morsümbüllü çiçeklere, yemyeşil otlara bezenince ve akıverince şırıl şırıl karsuları derelerden, gözü gönlü açılır göçerin. Ve de sadece göçerin değil, devesinin de, koyununun da, keçisinin de gözü, gönlü açılıverir. Yani tümden canlanır doğa, tümden keyiflenir yaşam.

Gündoğmuş’u geçip torosların girişinde Kuruca yaylası uzanıveriyor önümüzde upuzun dağların arasında. Burası toroslara tek geçit veren boğaz. Kuruca’ya girince tüm dağlar dimdik durur karşımızda. Bahar’da çekici, heybetli, sonbaharda ürkütücüdür, sessizdir. Kuruca’da tam karşıda sedirleriyle, son sedir ve ardıçlarıyla Karaçal dağı karşılar, arkasında dimdik, Susambelinin üstünde 2816 m yükseklikte Çürük dağ duvar gibi, sivri ve heybetli durur.

DSCF0114
Her dağın, her yolun, her taşın bir anlamı vardır yörükler için. Bütün göçerlerin, yayla öncesi konaklama yeridir Kuruca. O kadar geniştirki, her bucağı bir obayı saklar koyunuyla, keçisiyle, atıyla, eşeğiyle. Kuruca suyu olmayan yer demektir.Burasının çeşmeleri, kuyuları çoktur. Susuz bırakmaz göçeri Kuruca yaylası. Ama Kuruca yaylasının morsümbüllü çiçekleri, yemyeşil çayırları yoktur. Keçi, koyun için sadece mola yeridir. Yayla öncesi ilkbaharda, sahile dönerken sonbaharda dinlenme, soluklanma yurdudur. Eskiden Yörük göçleri, Kuruca’ya gelinceye kadar hep geceden yüklenir ve yola koyulunurdu. Develer gece yürür, atlar geceden yola koyulurdu. Koyun, kuzu, keçi, oğlak geceden yola koyulurdu. Ama Kuruca’ya gelince herşey değişir. Çünkü Kaynarca, Susambeli, Göçenboğazı geçit vermez. Bakarsın tipi gelir, bakarsın kar yağar ilkbaharda. Fırtına ve karlar geçit vermez gün ağarmadan. Atlar, develer, keçiler, koyunlar geçemez kar yumuşamadan.

O nedenle göç, Kuruca’dan sabah güneş doğduktan sonra yüklenir. Güneş yükselsin, kar gevşesin, yol açılsın, iz belli olsun diye. Göç yolunun en zorlu kısmı başlar ilkbaharda Kuruca’dan sonra.

Kuruca’yı geçip Kaynarca boğazına girince sola kıvrılırsan Susambeline ve Susambeli yaylalarına, sağa kıvrılırsan Göçen boğazına gidersin. Kaynarca boğazına girince her iki yanda Bizansdan, Selçukludan kalma taş döşeme iki yol vardır. Bu yollara devrent denir. Bu yollar Bizansı, Selçukluyu, Osmanlıyı vede  göçerleri söyler.
DSC06515
Teknoloji gittiği tüm dağları bozmuş, kirletmiş. Ne devrent kalmış Kaynarca boğazında, ne kervanlar, nede devrentte seken atların ayak sesleri, nede allı pullu giyinmiş yörük kızları. Ama bıçkın yörük delikanlıları ellerinde sopa yerine cep telefonlarıyla, uzun saçları ve afilli giyimleriyle keçilerin önünde gitmekteler.

Dağlar sitemkar, kuşlar tedirgin uçar olmuş toroslarda.

Arabamızla Kızıloluk’a varınca güneyde altta Oğuz yaylası sedirleriyle uzanıveriyor. Oğuz yaylasının güneydoğusunda karlarıyla Barçın Akdağ, güney batısında Karayılan dağı ve tam doğusunda Sultangiği dağı. Giği dağı yemyeşil dimdik durmakta. Oğuz yaylasının üstünde. Giği dağı bu bölgenin en yüksek dağı 2877 metre.

DSCF1536
Artık sedir(katran), Köknar(ladin) ve ardıç kokularını geride bırakıp, çalba,kekik ve binbir çeşit çiçek kokularıyla Oğuz yaylasının üstünden geçerken kızıl oluktan su içmeden geçilmez. Kızıloluk, Göçen Boğazı’ndan geçenler için de, Susam Beli’nden geçenler içinde en ünlü yayla pınarı. Yaşlı yörüklerin bir çoğu, ölmeden son istekleri olarak Kızıloluk’tan bir tas su isterlermiş. Genelde köyün çeşmesinden doldurulup “al sana kızıl oluk suyu” diyormuş köylüler.Ne yapsın ki, karda kışta gidip, Kızıl oluktan su getirecek değil ya.

Bizler de içtik Kızıloluk’un suyundan,bakalım ölürken kimin aklına gelecek.

Göçen boğazını tırmanıp sağa  dönüyoruz,Giği dağını kucaklayıp. Kuzeyimizde eşsiz bir vadi, yemyeşil çayırlar, karlı mı karlı dağlar, irili ufaklı kar gölleri. Alanya’nın Çakallar köyü yaylasını göl kenarında görünce heyecanlanıyoruz. Gölün kenarı, koyun ve keçi sürüleriyle canlı mı, canlı. Bir süre sonra boğazdan geçip birden Eğri Göl’ün eşsiz manzarasıyla karşılaşıyoruz. Eğri Göl, Giği dağının eteklerinde, Giği’nin kar sularıyla besleniyor, kenarında Alanya’nın Kızılağaç(Güzel Bağ) köyünün yaylası var. Gölün yarısı Nilüfer çiçekleriyle kaplı, etrafında şırıl şırıl pınarlar ve gölün içinde rengarek balıklar. Yedi kaza yaylarına gelinirde Eğri göl görülmez olunur mu. Burası doğanın sunduğu bir görsellik harikası.

DSC05841
Kampımız için Eğri gölün hemen yanına Kaynarmuar’ın önünü seçiyoruz. Her yan çayır, yemyeşil,  bu geniş düzlüğe  çadırlarımızı kuruveriyoruz.Kaynarmuar, gümbür gümbür kaynıyor, buz gibi suyu, kana kana içiyoruz.

İki doktor arkadaşımız Dr.Ali KEMAL ve Dr. Adnan SARI, Eğri gölün kenarına çadırdan bir klinik açmışlar.Buraya gelenlere ve göçerlere hizmet veriyorlar. Artık eski göçerlik azalmış, bir çeşit yazlığı olmuş bu yaylalar köylülerin, kara çadırın yerini modern taş evler, atların yerini  de arabalar almış, ama koyun, keçi, at, eşek yine de çokça var

Topluca akşam yemeğimizi yiyoruz. Çadırlarımızın çevresinde atlar ve keçi sürüleri otluyor. Kamp yerimiz 2081 metre rakımında. Giği dağı(Geyik) 2887 metre yükseklikte. 800 metre tırmanacağız.

Saat 22.00’de yatıyoruz. Sabah 04.15’te kalkıp, toparlanıyoruz. Gökyüzü bir harika, pırıl pırıl, uzansak yıldızları tutacağız. Gökyüzündeki tüm yıldızları tek tek görüyoruz sanki. Ay parlak mı, parlak. Pırıl pırıl Giği dağı karları parlıyor. Eğri gölün gecesi de bir başka,Giği dağının (Geyik)ay’ıda bir başka doğuyor ve bir başka oluyor Söbüçimen yaylasının mehtabı. Sonra tüm parlaklığıyla sabah yıldızı doğuveriyor. Sonra 04.50’de tek sıra olarak Giği’ye doğru yürüyoruz. Ay’ın Giği’yle sevdasıda bir başka görsellik sunuyor bize. Dolunay tüm parlaklığıyla yavaş yavaş salınıp bizden önce Giği dağının zirvesine varıyor. O kadar yaklaşıyorki zirveye, sanki öpüyorlar Giği dağı ile birbirlerini. Bu dolunay sadece Giği’nin ay’ı. Bu dolunay Giği dağına sevdalı.

Tırmanıyoruz Giği dağına doğru. Giği dağı cıvıl cıvıl, her yanı keçi ve koyun sürüleriyle dolu, sabahın sessizliğini çoban sesleriyle, çan sesleri bozuyor.Türkü söylüyor Orta Toroslar, Beydağları gibi ıssız değil.Çiçekleri, çobanları, suları sevdalı buranın, her taşında , her çiçeğinde sevda izi var bu dağların.

DSCF1536
Giği dağının zirvesine çıktığımızda saat 09.00 oluyor. Giği’ye bahar yeni gelmiş, yeni yeni eriyor upuzun yatan karlar. Daha yeni yeni açıyor dağ laleleri,çiğdemler. Bir yanda Akdeniz’e doğru uzun bir görünüm, bir yanda Mersin,Karaman,Konya çevresi. Giği çevreye en hakim dağlardan birisi.

Giği’ye sadece biz dağcılar çıkmıyoruz. Konya’dan, Akseki’den, Manavgat’tan,  Gündoğmuş’tan bir çok kadın erkek geliyor buraya. Giği bu yöredeki halkın Sultan anası, kutsal dağı olmuş.

Efsaneye göre Konya’lı Bayram Ali hoca diye birisi varmış. Bayram Ali hocanın Giği sultan adında birde kızı. Giği sultan birine sevdalanmış. Ama Bayram Ali hoca, Giği sultanı başka birisiyle evlendirmek istemiş. Giği sultan sevdalısına varmayınca kaçmış. Günlerce aramışlar. Efsane buya, yıllar sonra bir çoban Giği sultanın baş örtüsünü, entarisini, bu dağın zirvesindeki delikte bulmuş. O günden bu güne derlerki, Giği sultan bu zirveden gökyüzüne yükseldi. O günden sonra bu zirvenin adı Sultanana Giği dağı kalmış. Çocuğu olmayanlar, mutsuz olanlar bu dağa gelip dua ediyorlar, adak adıyorlar.

Dağlar efsane doludur, halkımız efsane üretir dağlar için. Dağlar özgürlüktür, mutluluktur, sorun çözücüdür, kutsaldır dağlar.

Dört saatte çıkıyoruz zirveye.Zirvede bizi müthiş soğuk bir rüzğar bekliyordu. Halkımız taş taş üstüne koyup, bir türbe oluşturmuş kendine, bizde soğuktan korunmak için taşların arasına türbenin ortasına oturup, kahvaltımızı yaptık. Yarım saatlik bir moladan sonra güney sırtlarından dönüşe başladık.Karların üzerinden keçi yollarını izleyerek dönüyoruz. Her yan karla kaplı. Oldukça uzun ve oldukça dik bir kardan tedbir alarak çarşağa geçtik. Geçerken bir arkadaşımız kardan yuvarlanıp, aşağıya kadar kaydı, biraz korkmuştu . Ama düşmekten yinede mutluydu. .

Sonra rahat bir patikadan Topataş yaylasına geldik. Burası Alanya’nın Akdam ve Türkler köylülerinin yaylası. Söbüçimen burası, gerçekten söbü bir alan, ortasından nefis bir su akıyor, etrafında su kaynakları, çayırlarda otlar, eşekler, sığırlar otluyorlar. Doğa her yörük obasına bu kadar cömert davranmamış.

DSCF1544
Söbüçimen yaylası oldukça ilginç bir vadi. Sularıyla hem alara çayını, hemde göksu çayını besliyor. Söbüçimen  yaylasının suları çayırların içinden kaynayarak çıkıyor. Güney batıya doğru akıp, düdenlere girenler alara çayına akıyor. Güney doğuya doğru kıvrılanlar ise yine düdenlere girip, dağın arkasından kaynayarak Göksu çayını başlatıyor. Göksuya giden derenin ilk çıkışını, düdene girişini ve dağın arkasından yeniden kaynayarak çıkışını ve Göksu olup akışını görüyoruz. Ve insana zevk veriyor doğa, mutluluk veriyor, bilgi veriyor.

Dağlar bizi bir kez daha alıp götürdü doğanın derinliklerine. Bir kez daha geniş ufuktan baktık dünyaya, tüm yorgunluğa karşın mutlu döndük Giği dağından.Giği dağı karlı, Giği dağı morsümbüllü çiçekleriyle, çiğdemleriyle ve göçerleriyle mutlu Giği dağı.

03-04-Temmuz 2004
Ali ÇETİN

Posted in Trekking Yazıları, YazılarComments (2)

Advert

Günü birlik veya kamplı, elinde fotoğraf makinesi, sırtında çantası olmanın verdiği hazla dolaşmaya MERHABA.

-
Her yer görülmeye değer anlayışı ve sevdasıyla yürümenin, tanımanın ve anlamanın tadına varabilmek amacıyla farklılıklar yaşıyoruz birlikte.

Yalnızca ülkemiz değil, gidilebilen her coğrafya içindir sözümüz.

Takvim

Mayıs 2018
Pts Sal Çar Per Cum Cts Paz
« Eki    
 123456
78910111213
14151617181920
21222324252627
28293031