Tag Archive | "bozkır"

GÖÇ YOLUNDA YÖRÜKLER


GÖÇ YOLUNDA YÖRÜKLER

Yörüklük ,sosyal olay olarak yok olup giden bir yaşam biçimi.Onları bulmakta zor, bulup anlamakta .Yörükleri ancak tarih anlayabiliyor.Gelişen teknoloji ve kapitalizmin kemirgen dişleri ,tüm eski kültürler gibi,Yörük yaşamın’da ,ekonomik ve sosyal boyutuyla acımasızca tarihe ,tarihin arka planına koyuveriyor.

Düne bakmak cesaret işidir.Üstelik düne bakarken,dünün içerisine kendini koyup,yaşamı en doğru biçimde gelecekle ilişkilendirmek,çokça cesaret isteyen bir algılama biçimidir.

Biz,Yörükleri dünüyle görmeyi ,anlamayı, kendi ortamlarıyla sevmeyi, saygı duymayı ilke edinerek yola çıktık.Her sosyal yaşam gibi,Yörük yaşamının da evreleri vardır.Kışı bir başka,ilkbaharı bir başka ,yazı bir başkadır.Biz bu başkaların ilk yazıyla ilişkilendik.

Yörük Osman ,Manavgat’ın  Namaras (çamlı tepe) köyünden, 450 keçi ve oğlak karışımı bir sürüsü var.Koca sürüyü eşi Nazifey’le birlikte güdüyor.Kendi deyimiyle “kahrını “çekiyor. “yalnızlık zor” diyor.”Ne yapıp edip” iki çocuğunu okutmaya karar vermiş. Onları sürünün  yanına getirtmiyor.”Çobanlıkta gelecek olmadığını” görmüş,”Ne varsa tahsilde var “diyenlerden.

namaras_ali_cetin_yoruk_gocu054

Namaras köyü,Manavgat’a 31 km uzaklıkta.495 metre rakımında ,bir tepenin yamacında,Şirin mi şirin bir köy, her yan ormanlık,yemyeşil.Bir yanda Alara Vadisi yemyeşil orman deniziyle uçsuz bucaksız uzanır,bir yanda Karpuz Çayı Vadisi.Her zaman karlı,bembeyaz dağların arkasından güneş kıpkırmızı doğarak selamlar Namaraslıları.            Namaras  adı Eski Dağlık Klikyadan kalma bir Anadolu adı. Namarasın kuruluşu çok eskilerden 1530 yılında Kanuni’nin sadrazamlık vergi defterinde Namaras 115 ev ve 5079 akçe vergisi olan bir köy.Sonra 1902 yılında 12 hane olarak kalıyor Namaras köyü.Buradan anlaşılıyorki,1500 lü yıllarda Türklerin bir çok hakla ortak yaşadığı bir köy burası.

Köyün adı kağıt üzerinde çamlı tepe olmuş ;ama gerçek yaşamda Namaras.

namaras_ali_cetin_yoruk_gocu034

Yörük Osman, Namaras’tan Bıttıların Ali onbaşının oğlu.”Çobanlığı Amcamdan ve onun oğlu kelce Ali’den  öğrendim “diyor.7 yaşında başlamış keçi sürüsünün arkasında çobanlığa.Herkes 7 yaşında mikrofon tutup şarkı söyleyecek değil ya ,Osman ‘da sürünün arkasında çobanlığa başlamış.”Bunu bildik ,bunu yapıyoruz” diyen, dünyaya keçilerinin ortamından, birde Antalya ‘dan ve İstanbul’dan gelen “iyi insanlar,gerçek dostlar” dediği dostlarından öğrendikleriyle bakan bir insanoğlu.

Osman’a ilk kez sürünün kış yatağından ,ilk yaz yatağına taşınacağında yardıma gittik.Mustafa ilhan ,Ömer ve Sabriyle birlikte gecenin alaca karanlığında, köye, yayan iki saat uzaklıktaki sürü yatağına varınca çok mutlu oldu Osman.Güldü ,gözlerinin içi parladı. Bir dağın yamacında sık ormanlı alanda ,tarihi harabelerin arasındaki yatakta yatıyordu sürü.Gece karanlığında oğlakları kümelerinden salınca bir kıyamettir koptu.Oğlak melemeleri keçi sesiyle, gecenin sessizliğiyle gelen  tanyeri kızıllığı öyle bir titreşimle kaynaştı ki ,tüm ormanlar hışırdayıp sallanarak selama durdular.

namaras_ali_cetin_yoruk_gocu024

Orman sık,oğlaklar küçük ,daha ot bile yiyemiyorlar.Gece karanlığında sesleri ve kokularıyla buluyorlar annelerini.

Heyy deyip ,tan yerinin alaca karanlığında ormanın içerisinde, sesin arkasına düşüyoruz.Gün ucuyla tepeye ormanın arasındaki tarlaların olduğu açık alana çıkıyoruz.Burada Osman sürüyü gözden geçiriyor.Köylünün ekili arazilerine zarar vermeden ormanların arasından sürüyü ve en çokta küçük oğlakları kollayarak gidiyoruz yazlaya doğru.Mustafa ve Nazife küçücük körpeleri  kucaklıyorlar.Vadi yemyeşil ,cıvıl cıvıl kuş sesleri, dereler sulu, mevsim ilk bahar .

Altı saatlik zorlu bir uğraş sonunda oğlaklı keçi sürüsünü yazlasına ,çam ormanlarının arasına getiriyoruz.Burası Mahmut yıkığı ,Osman’ın dedesinden bu yana sürü yatağı.

Osman’ın  Keçileriyle ve yaşamıyla böyle yüzleşiyoruz.Yaşamı zor ;ama sakin,huzurlu, ormanların arasında, çalılardan yapılmış sürü yatağının başındaki taş duvarla örülmüş sayvant denen bir çoban damında geçiriyor gecelerini. Mayıs ayının gelmesini bekliyor.

namaras_ali_cetin_yoruk_gocu014

Mayıs sonunda,Yörük göçünü yaşamak istiyoruz.İsmail  aslolan heyecanıyla Hikmet öğretmeni de yanına alarak İstanbul’dan yola  çıkıyor.Sabahın erken saatlerinde Antalya’dan Ümit’le beni de  alıyorlar ve öğlen saatlerinde Namaras köyüne varıyoruz.Namarasın altında ormanların arasındaki yağır ardıç denen yere varıyoruz.Bıttıların Ali onbaşının  Osman bizi görünce seviniyor.Gülerek yanımıza geliyor.Elinde hiç bırakmadığı dostu arkadaşı olan pıynar sopası.Keçiboynozu ağaçlarının altına ,keçilerin arasına ,gölgeye oturuyoruz, iki köpeği var,köpeklerle de tanışıp,yakınlaşıyoruz.

Davarlarla oğlaklar karışık .Göç sürüsü bu.Oğlaklar tazecik filizleri yemeye çalışırken,hiç de annelerinden uzaklaşmak istemiyorlar,durmadan emiyorlar.

Hava sıcak,gölge koyu. Çeşmenin suyu şırıl şırıl yaz sonunu getirecek heyecandan uzak bir şırıltı sesiyle akıyor.

Artık göçler eskisi gibi değil .Yörükler sonlarını yaşıyorlar.Bir sosyal yaşam biçimi olarak Yörüklük gitti gidiyor.Yağır ardıç yazla geri,göç öncesi yaylaya gitmek için hazırlanılan mekan.

namaras_ali_cetin_yoruk_gocu003

Osman bizimle konuşurken davarlara bakıyor ve çeşmenin şırıltısının ahengiyle dalıp gidiyor.Namaras köyü yaz önü bir başka şenlenir.Çiçekler bir başka kokar tarlalarda,filizler bir başka canlanır polen toplayan bal arılarının altında .Kuş sesleri oğlak melemeleriyle karışıp hayat verir doğaya.Dağlar canlanırken köy sessizleşir,herkes yazlaya taşınır.Yaylaya gidecekler;develer,eşekler,atlar ve tüm yükler yazlaya götürülür.Burada her şey gözden geçirilip bir bir elden geçer.Develerin havutları ,kolonlar, yularlar, dizginler,ala ve yoz çuvallar tamir edilir ,sökükler dikilir.Gazal ve çuvaldız elden düşmez.Çobanlar sürünün çanlarını,oba başıda deveye takacağı hatap çanını hazırlar.Bıttıların Hasan Hüseyin gibi yayla hazırlığı yapan Yörük azdır.Bıttıların Hasan Hüseyin babasından böyle görmüştü.12 ay aynı elbiseyi giyerdi.Yün menevreği (pantolon) ve yün ceketini yaz kış hiç üzerinden çıkarmazdı.Oysa devenin havudu ,Ala kilim ,Ala çuvallar çok önemliydi.Ala kilim ,ala çuvallar ve lökün kirincinin yuları yörüğün şanı şerefiydi.Yörükler için Ala kilimli, ala çuvallı lök gücün zenginliğin göstergesidir.

İlk göç ağrık (ağırlık )olurdu. Göçün fazlalıkları, güzün yayladan göç öncesi  köye (sehil)getirilir.Yazın ise göçten sonra deve ile gelip yaylaya sonradan götürülür.

Yörükler için göç bir şölendir,coşkudur,bayramdır.Tatlı bir telaştır göç hazırlığı,zevk verir Yörük beylerine ,gelinlerine ,kızlarına ve delikanlılarına.Çocukları bir heyecan sarar.Göç öncesi tüm kadınlar çocuklarını kazanın içerisine oturtarak bir güzel çimdirirler.Çobanlar en yeni kilot pantolonları giyip ,sopalarını pıynar ağacından kesip hazırlarlar,ateşte pişerek sertleşen pıynar sopaları çobanın elinde bir dost, bir güvendir yayla yollarında.

DSCF1606

Genç kızlar,gelinler en güzel alacalı elbiselerini giyerler.Uzun siyah saçlarını belik belik örerek göçe hazırlanırlar.Yörük beyi en önde giderken ,bir de sigara sarar ve derinden nefesleyerek dimdik durur atının üzerinde yıldızların altında.Sanki gecenin karanlığını yırtan odur..Allı pullu fistanıyla Lökü bir gelin çeker.

Hatap çanıyla lök sallanırken ,kirincinin, kayalık ‘ın (maya) çan sesleriyle yırtılır gece karanlığında göç yolları.Konaklaya konaklaya gelesandıra ya kadar sorunsuz gidilir.

Resim 069

Gelesandıra, susam belinin önü olduğundan ,orada durup soluklanmak ,her şeyi yeniden gözden geçirmek gerekir.Köyden yola çıkarken aklı susam belindedir yörüğün.

Gelesandırayla kurucadır şu dağların eteği

Yenice bazarla ,gök tepe güzeller yatağı

Susam belinin yolları enerdir ,taştır.

Ağlamış ağlamış gelinler kızlar da gözleri yaştır.

Osman duygu yüklüydü .Bize bakıp gülüyordu.

”Ben “dedi gücük Medine “Ben Bıttının Hasan Hüseyin in kızıyım.Bu Ak Ali de benim herif.Hoş geldiniz ağam gelmesine de ,davarı siz mi götüreceksiniz.”diyerek bizi süzdü.Güldü!

İsmail hem konuşuyor ,hem de fotoğraf çekiyordu .Hem davarlarla hem de Yörüklerle çabuk kaynaşmıştı.Kelce Aliyle anında dost oluverdiler.Kelce Ali eski çoban ,o dağları, dağlar onu tanıyor.

namaras_ali_cetin_yoruk_gocu011

Mevsim ilkyaz,her yan yemyeşil ,dağlar taze tomurcuklu,otlar diz boyuydu.Keçi boynuzu ağacının koyu gölgesi bizi kucaklamış,biraz ilerideki şırıl şırıl akan çeşmenin suyunun sesi dinlendiriyordu.

ON GOYUN BİR GOÇ ,GÜNDE GON, GÜNDE GÖÇ

Güneş dönmüştü  ,oğlaklı sürüyü  Heyy… cooo… sesleriyle yaylaya doğru kovduk.Osman en önde tekeee…. diyerek bir ıslık tutturup yürüdü.Zorlu ve dikkatli bir uğraşla sürüyü yarım saat sonra havlu içi denen çok otlu bir tarlaya sapıttık.otların arasında kayboluverdi koca sürü.Yolun kenarına, gölgeye oturduk.Sürü üç saat hiç kıpırdamadan yayıldı.

Osman’ın eşi Nazife iki eşeği ve kısrağı ile sürünün yanına geldi.Göçün azığını götürüyordu.Osman “toplanalım” dedi.Heyy….  dedik sürüye,akşam serinliğinde yola koyulduk.Oğlak melemeleri, tüm sesleri bastırıyordu.Sürü Ağu (zakkum) çiçeklerinin kırmızı ,pembe,beyaz  renk cümbüşünün arasında, oğlak melemeleri ve çan sesleriyle dolana dolana gidiyordu.Aşağılarda, uçsuz bucaksız yemyeşil Alara Vadisi uzanıyordu.Yemyeşil orman denizinin ortasında, oğlak melemesi ,çan ve ara ara öten keklik seslerinin ahengine kendimizi kaptırmıştık.Sanki yılların Yörük çobanlarıydık.Keçiler kokumuza alışmış, iki köpek bizimle dost olmuşlardı.Sürü yayla havasına girmiş ,en önde koca teke goradasını öttürerek Osman’ın hemen ardında gururla gidiyordu.

Osman yılların çobanı.Babası Bıttıların Ali Onbaşı okutmamış onu.Yıllarını keçilerine adamış, sürüsü ile bütünleşmiş.On beş gündür yaylaya göçe hazırlanmış;tek tek gözden geçirmiş keçilerini,çanlarını elden geçirmiş.yeni çanlar almış.Goradayı ,tıkırtıyı, firiği hangi davara takacağını önceden düşünmüş.450 keçisi var,sürüde en az 50 çan var.Hangi çanın hangi keçide olduğunu “kulak kabartarak “biliyor.

Namaras’tan iki saat sonra Kuzmuara geliyoruz.Kuzmuar kuzeye doğru şırıl şırıl ormanların arasında akan bir çeşme.Yolcu çeşmesi.Soluklanıyoruz.Sürü sulanıyor biz sulanıyoruz.Dur durak yok.Karanlık basmadan zeytin alanına varmalıyız.Heyy… teke diyoruz.Osman’la  İsmail sürünün önünde , Ümit’le arkadayız.Küçük körpeler en arkada.Altı tane,onları tek tek kolluyoruz.Biz onlara, onlar bize sıcak, onların niyeti kucak bunu anlıyoruz.

Resim 080

İki saat sonra hava kararırken zeytin alanında koca meşe ağacının altına sürüyü topluyoruz.Atı ve eşeklerin yükünü Nazife ile Hüseyin yıkıyor,kilimleri keçeleri seriyorlar,çevreden odun toplayıp kocaman bir çoban ateşi yakıyoruz.Hikmet öğretmen yemek yapmaya koyuluyor.Nazife “dur Ağam şu tencereyi al onu karartma “diyerek  Hikmetin etrafında dolanıyor,Hikmet yemek yaparken gülüyor ve mutlu.

Biraz aşağımıza Namaraslı Omar ile karısı Hatice sürüyü getirip yatırıyorlar. Omar’a sesleniyoruz,gece orda kalacağız, yolumuz uzun, en zorlu etabı yarınki.

Hikmet öğretmenin yaptığı kavurmayla salatayı ve yoğurdu iştahla yiyoruz.Ateşin etrafında bir süre sohbet edip uyku tulumlarımıza giriyoruz .Parlayan yıldızların altında, koca meşe ağacının yanında, alev alev yanan çoban ateşimiz yıldızlı gök yüzüne doğru ormanın derinliklerinden alevlenip parlıyor.Sessiz gecenin  derin karanlığında, köpek sesleri ve oğlak melemeleriyle hafiften gözlerimizi kapatıyoruz.Osman tetikte, sürüye kurt gelir, “ kaçan, göçen olur” düşüncesiyle uyur, uyanık geçiriyor zamanı.

namaras_ali_cetin_yoruk_gocu055

Gecenin 01.00 ‘inde kalkıyoruz.Ateşimiz küllenmiş, üf desek yanacak.Hiç bulaşmıyoruz ateşe.Toplanıyoruz.Ortalık koyu karanlık .Çam ağaçları daha bir karartıyor geceyi.Hiçbir oğlak ve keçi bırakmadan yola sürüyoruz sürüyü.Karanlığı yaran çan sesleriyle, bir yılan gibi süzülerek yola koyuluyoruz.

Nerde o eski göçler,yaşam değişmiş,Yörükler tarihen yok olma sürecinde.İnsan ve doğa sürekli değişim halindeler.Bu sonsuz değişim süreci içinde toplumların evrimi de kesintisiz bir süreçtir.Başı sonu belli olmayan değişim ve bunun sonucu olarak ortaya çıkan dönüşüm,İnsan iradesinden bağımsız ve toplumsal değişimin doğal sonucudur.Bu evrimleşme, Toplumsal düzen içinde ,üretim ilişkileri içinde geçerlidir.Sonuçta ortaya çıkan durum yeni tarz bir yaşam biçimidir.Toplum değişiyor,Değişen koşullar içerisinde Osman’da değişiyor.

Onun dünü yeni bir sosyal yaşama evrilirken,Osman bunu sessiz, hüzünlü ve olağan karşılayarak yürüyor yaylasına sürüsünün önünde.

Üç saat  hiç durmadan gece karanlığına yürüyoruz.Keçiler ve daha çok oğlaklar yoruldu. Serinyaka köyü ile Mannas köyünün sapağı olan Çürük vadisini tırmanıp yukarı çıkınca, tam sırtın başında, ormanlar arasında bir tarlaya sürüyü sapıtıyoruz..Burada bir süre sürüyü dinlendirip, Heyy…diyoruz.

Alaca karanlıkta Taşafura  geliyoruz.Burası dinlenme yeri,  Kocaman Çınar ( Biladan ) ağaçlarının hışırtısı ve gürül gürül akan Taşafur Çeşmesinin su sesi bizi büyülüyor. Sürü sulanmak için su dolu afurlara doluşurken, Osman’ın ıslığının sesi tan yerini derinden yarıyor.Burası Gaysanbaç (  Devenin soluklanma yeri ) burada durulur, buz gibi suyuyla yüzler yıkanır,Kana kana su içilir,soluklanılır. Göç yolunda en uzun  mola yerlerinden birisidir burası.Burada Alfistanlı Yörük   kızları, gece karanlığında, Yörük delikanlılarınca kaçırılır.
Eskiler de, delikanlıların bir çoğu kızlara uzaktan sevdalanır ama bir türlü ulaşamazlardı.  Böylesi bir sevdaya tutulan çoban, arkadaşlarını yanına alarak kızı kaçırmaya karar verir.En uygun yer Taşafurdur. Yörük obası durumu anlar.Göç yolunda kıza Anasının elbiselerini giydirirler.Gece yarısı  Kervan Taş afur da soluklanırken gençler aniden göçün arasına dalarak Alfistanlı Yörük kızını sırtlayıp, ormana dalarlar.Bir süre ormanın içide gidince, kızın hiç ses çıkarmamasından kuşkulanıp yere indirirler, ne görsünler ,Alfistanın içindeki kızın Anası!

namaras_ali_cetin_yoruk_gocu020

Dün çobanlık ,sosyal yaşam içerisinde ekonomik alanda oldukça ağırlığı olan bir

iş koluydu.Şimdilerde öylemi ya, Namaras köyünden yaylalı Ahmet’in Oğlu Ali yakınıyor.

Teklif ettim kızlara seviyorum diye
Bakarak güldüler benim halime

Çiçek verdim çok sevdiğim birine

Sen çobansın diye reddetti beni

Bilmiyorum neden kötü bu meslek

Ne olur bu mesleğin adını çevirsek

Çobanlık yerine memurluk desek

Yine beğenmez mi kızlar bizleri

Taşafurdan sonra gün karlı dağların ardından kendini gösterirken  senir çaltıya geliyoruz.Güneş bir başka doğuyor burada,güneşi uzanıp tutmak ve yaylanarak sedir ormanlarının üzerinden, geyik dağının zirvesine konmak geliyor içimizden .Önümüzde sürü, ormanın içine sapıyoruz.Burada dağlar iç içe ,Orman nerde bitiyor nerde başlıyor anlamak zor.Mula Dağının eteklerindeyiz.Karşımızda, dağın eteğinde Gündoğmuş kazası.ormanların arasında küçük şirin bir ilçe.Eski çağlarda, her türlü saldırıya karşı korumalı bir yerleşim yerini andırıyor.

Sürü gecenin açlığını çıkarırcasına daldı yeşil otların içine,sanki hiç hareket etmiyordu.,çakılıp kalmıştı ormanların arasına .Küçük körpelerimizde çok yorulmuştu,ne ot nede anne sütü düşünecek halleri vardı,kimisi yatarak,kimisi ayakta uyuyorlardı.Geride kalıp gözlerimizin içine bakıyorlardı.Sanki bir kucak bir yardım bekliyorlardı bizden.Nede olsa çocuktular.Dokunduğumuz zaman,anında kolumuza bacaklarımıza yaslanıp gözlerini kapatıyorlardı.Gözümüz onların üzerinde.Her taşın arkasına ,her sık çalılığın arasını iyice bakıyoruz.

Ahmetlerden Pantır

Ahmetlerden Pantır

“BU KEYİF CUMHURREİSİNDE BİLE YOK”

Saat 10.30  gibi Senir çaltıya konaklayacağımız yere geliyoruz.Nazife ile Hüseyin At ile eşekleri yıkıp, yemek hazırlığına çoktan başlamışlar. Bugün çok yoruluyoruz.Göçün en uzun en zorlu etabını yürüdük.Sürü koyu gölgeye yatarken ,bizde kendimizi gölgeye ,yeşil otların üzerine atıyoruz.Osman’da yoruluyor ama onun sorumlulukları var.Sürünün sahibi,oturmadan sürünün içerisinde dolanıyor.”hepsi tamam” diyor.Şöyle bir bakıp 450 davarı gözden geçiriveriyor.Gönül rahatlığıyla pıynar sopasına dayanıp oda oturuyor.Gülüyor .”Amcam buraya deveyi yıkınca ,şu gördüğünüz kocapelit (meşe) ağacının dibindeki taşlara ala çuvalları dayardı.Burasının sürü  için iyi yayılımı var”.diyor,hüzünleniyor bir anda dün gözlerinin önünden akıyor.Hissediyoruz.Hepimiz Osmana ,Osman’ın ela gözlerinin düne dalışına bakıyoruz.

“Amcama Bıttıların Hasan Hüseyin derlerdi.”Deveyi yıkar Ala çuvalları taşlara dayar, alakilimi serip üzerine oturarak, ala çuvallara yaslanırdı.Bağdaş kurup yemeğini yedikten sonra odun ateşinde birde sigara yakardı.Çayından bir yudum alır ,sigarasından derin bir nefes çekerken “Bak Osman ,bu keyif cumhur reisinde bile yok “diyerek alakilimin üzerine uzanırdı.Ben de ulan bu çobanlık Cumhurbaşkanlığından bile iyi bir meslek diye düşünürdüm.iyi adamdı amcam.”

Osman dertli,Dünyası sürüsü ve Dağlar.Dağlar kadar temiz ;dağlar kadar gönlü geniş ,dağlar kadar umutlu bir insanoğlu .”Az bulunur bir insanoğlu” diyor İsmail.

Senir çaltı da Hüseyin öğretmende bize katılıyor.Namarastan KırHasannın Gök Hüseyin.Babası eski Yörük “Babam bu köyün en iyi havut diken insanıydı ,Çuvaldızı ve gazalı (kıl ip )hiç elinden düşmezdi”diyerek babasını bize anlatıveriyor.

İkindin güneşin baskısı azalınca sürüyü harmancığa doğru ağdırıyoruz.Harmancık mula dağının tam dibi. Sedir ve Ardıç ağaçlarının altında yeşilin bütün toplarıyla kaplı eşsiz bir yer.Sürü çanlarını bir ahenkle öttürüyor,özgür ,telaşsız yayılıyor.

Önümüzde gidirinse beli 1700 metre .Torosların ilk beli.Artık yaylaya yaklaşıyoruz.Keçilerin son çam ,son filiz tadışı,Son orman görüşü .Onlarda bunun farkındalar ve hiç başlarını kaldırmadan yayılıyorlar.

Akşam Harmancıkta Gökçe Gedik denen yerde sürüyü yatırıp,çoban ateşini yakıyoruz.Nazife, hemen Kır Hasan’ın Gök Hüseyin hocayla keçileri sağıyor.Gök Hüseyin in karnı aç,çiğ çiğ içecek sütü.Nazife aceleyle tencereyi yanan ateşin üstüne  koyuyor,ve sıcak yayla sütünü içiyoruz. Sessiz dingin birkaç asırlık sedir ağaçlarıyla kaplı Mula Dağının eteğine sığınıp uyuyoruz.

Burası Gökçe Gedik ,Yani Derbent başı.Burada sürü karnını duyurur,develer soluklanır,

Ala çuvalların yükü yenliltilir(azaltılır).Burada kirinci’nin ayağına pese sürülür,burada Botlayan (doğuran) deve olursa göç üç gün ertelenir.

Yörük çocuklarıda çokça yollarda ,konak yerlerinde doğar.Doğan çocukların göbek bağı anında kesiliverir.Gelin, çocuğunu kucağına alır, göçe yol verir.Yörük obası,telaşlanmaz ve gelin nazlanmaz,dertlenmez ,sızlanmaz doğan bebek konak yerinde tuzlanır,ballanır ve göç ertelenmeden yola devam edilir.

namaras_ali_cetin_yoruk_gocu046

İkievcilerli Fatma gelin hamileydi,ha doğurdu ha doğuracaktı, hesabı tutarsa daha üç günü vardı. Kurucada doğururum diye düşünüyordu.Harmancıkta, konak yerinde sabah erkenden bir sancıyla uyanınca, zamanı geldi herhalde dedi. Ama sürünün arkasından da gitmesi gerekiyordu.”öğlenden önce doğurmadan dönerim” diye düşünerek,erkenden sürünün arkasına düştü.” Tedarikli olmak gerek” diyerekte, beline, kuşağının arasına birde çakı soktu. Sancılı, dolaştı keçilerin arkasında dağları. Bazen, oturdu, bazen bir ağaca yaslandı. Keçileri konak yerine doğru döndürdü. Obaya yaklaşırken birden dayanılmaz bir sancıyla kıvrıldı, koca meşe ağacının dibine oturuverdi. Sırtını meşeye, bacaklarını önündeki iri taşa dayadı, doğuruverdi bebeğini. Çakısıyla göbek bağını kesti, telaşlanmadan bebeğini dolamasına (eteğinin alt kısmına) sarıp obaya geldi. Ballı kızı hemen bebeği tuzlayıp balladı. Sabah erkenden, Fatma gelin, bebesini sırtına alıp göçün arkasında yürüdü yaylasına doğru.

Gökçe gedikten alaşafakta çıkılır yola,derbent çok zorludur. Derbent de giderken atların nal seslerinin çakışıyla çıkan kıvılcımlar alaşafakta günü karşılarken, Yörük beyi deveye “dırnak dırnak”diye bağırır .Allı pullu fistanlarıyla gelinlerin çektiği develerin, hatap çanlarının ahengiyle, ardıç ağaçlarının mis gibi kokularının arasında kıvrılan yollarda, dolana dolana gider yörük göçleri gidirinse beline doğru.İlk gayşambaçta (devenin ihtiyaç giderme ,soluklanma yeri)tek tek her devenin hatap kolanı,döş kolanı,göybenti,çeker ipi gözden geçirilir.Derbentten geçmek zordur yörük için,tedbirli olmak gereklidir.Devenin çeker ipi incecik,en küçük zorlamada kopmaya hazır olmalıdır.Derbende düşen bir devenin dirkeli olduğu deveye zararı olmamalıdır.Çeker ipleri “tel ipi” bir devenin zorlamasıyla .anında kopacak kadar çürük,deveyi çekecek kadar sağlam olmalıdır .Bu da Yörük beyinin sırrıdır.

Şafakla sürüyü gökçe gedikten sürüyoruz.Yattığımız yere iyice bakıyoruz.Ümit ,Nazife ye körpelerden beş tanesini teslim ediyor,beş körpeyi atın üzerindeki ağaç kasaların içine koyuyorlar.Sürüyü topluca Derbetten geçirip, gidirinse beline doğru dolandırıyoruz.Her yan dere ,şırıl şırıl sular akıyor, yemyeşil yarpuz.Gök Hüseyin öğretmen durmadan yarpuz yiyor. “zıkkım ye” diye espri yapıyorum.Anası böyle derdi .Doğanın bütün renkleri var burada.Sürü yeşillikler arasında kayboluyor.Karşımızda upuzun çıplak,yer yer karla kaplı gidirinse dağı uzanıyor.Eteklerinde yayla evleri var.

namaras_ali_cetin_yoruk_gocu023

Öğlen ,gidirinse belinde konaklıyoruz.Gürül gürül sular fışkırıyor dağ yamaçlarından.Yarpuzların,ısırgan otlarının arasından dolanıp,kekik kokularıyla dolu yayla havasının serinliğinde, gürleyerek akan kaynak suları ,çayırlı vadiyi bir ip gibi yararak konak yerimizin ortasından, buz gibi akıp gidiyor.

Nazife bize yarpuzlu pilav yapıyor.Bir yanda yarpuzlu pilavın kokusu, bir yanda da soğuk yayla suyunun eşliğinde karnımızı doyuruyoruz.

Osman sürüyü gözden geçiriyor.”Mor oğlak yok “diyor.Ümitle birbirimize bakıyoruz.Çok dikkat etmiştik .Ümit, Nazife ye bakıyor .Nazife “ben almadım” diyor.Mor oğlak gökçe gedikte uyuyup kaldı.Hepimiz üzülüyoruz.En çokta Ümit üzülüyor.Hüseyin öğretmen ,Ak Alinin Hüseyin ve Hikmet öğretmen çiple gökçe gediğe dönüyorlar.Gök Hüseyin’e Yörük göçü biraz oyun gibi geliyor.İşi tam kavramış bir havası yok.Oğlak bakmak yerine taşafura gezmeye gitmeyi oynamadan sayıyor.O nedenle gökçe gediğe şöyle bir bakıp dönüyorlar.Nazifey’le Osman bizim üzülmemize üzülüyorlar.Keyfimiz kaçıyor.Küçücük Mor körpe her adımında durup gözümüze bakardı.En çok Ümit’in ayaklarına dolanıyordu.Her an uyumaya hazırdı.Ayakta, yayılırken, anasını emerken uyurdu,uyuklardı.Ümitle baba oğul gibi yakınlaşmışlardı.

Bir kayıpla Kurucuya, Gelesandıraya doğru iniyoruz.Akşam kurucuda konaklayacağız.Kuruca yörüğün toplandığı yer.Dağların arasında kocaman uçsuz bucaksız bir vadi.Yörük obaları yaylalara buradan dağılır.Susam belini ve Göçen boğazını geçmeden önce Yörük burada göçe çeki düzen verir.Eskilerde bu alanın bucaklarına göç yıkılır,develerin köşekleri bozulardı.Güz dönüşünde davar burada savruğur , yüğürülmesi için teke katımı burada yapılırdı.Kuruca yörüğün en uzun konaklama yeridir.Susam beli zorlu olur kıştır,borandır,tipidir.Geçit vermez hazırlıklı olmak gerekir.Kurucada çadırlar kurulur,soluklanılır. Develer çadırların etrafına ıhtırılır.(çökertilir).Yörükler ,çadırın arkasında Çöken yaşlı devenin gece bozulamasını hayra yormazlar.Yaşlı deve çadırın iplerine sürtünür,çadırdan içeriye bakarsa bir ölecek vardiye düşünülür.Kuruca bir şenlik yeridir.Her bucakta bir ateş yanar.Yörük obaları bir birini ziyarete giderek hal hatır sorarlar.

Kurucada, Karayağız Yörük delikanlıları,sürülerinin önünde, yünden örme başlıkları ve kilot pantolonlarıyla elleri sopalı, çaka satarak geçerler obaların yanından.

namaras_ali_cetin_yoruk_gocu031

Bazen bir kaval sesi duyulur kara çaldan,bazen yanık bir türkü böler gencenin karanlığını.Yörük kızları yanık türküye, yanık yanık öten kavalın sesine kulak kesilir.Önce yanık türkülerine ve kaval seslerine aşık olunur.Sessizce, kuruca alanının çevresine her sürü gelişinde, su doldurmaya gelen kızlar doluşurlar ve sürünün cobanını, allı pullu üç etekleriyle mahçup,meraklı ,alımlı bakıp süzerler.

Şimdilerde yaşam her şeyde olduğu gibi çobanları da, kızları da değiştirmiş.Değişimin önünde durmanın imkansızlığını sanki anlamışlar.Ne kilot pantolon kalmış,ne kaval.Uzun jöleli saçlarıyla elleri radyolu ,cep telefonlu delikanlılar,bazen hello diyerek yürüyorlar sürünün önünde.Sürüde anlamış ki değişmeyen tek şeyin değişim olduğunu,yadırgamıyor önünde giden gençlerin hallerini.

Kuruca da her yan çan sesi ,çoban ateşi.En sönük ateş bizimkisi .Hüseyin öğretmen ,Hikmet ve İsmail gelesandırada çay içip laflarken karanlık basıyor.Karanlıkta odun bulmakta zor.Karanlıkta zar zor yemeğimizi yiyoruz .Erkenden uyumalıyız.Yarın susam belini geçeceğiz.Susam beli zorlu” kar boran olmasa “diyor Osman.

Kuruca da sırtımızı kara çal dağına dayayarak uyku tulumlarımıza giriyoruz.Gece karanlığı çöküyor üstümüze.Burada yıldızlar bir başka parlıyor.Gök yüzünde yıldızlar ışıl ışıl Susam belinden doğru gelen incecik serin bir yel esiyor kaynarca boğazından.Karaçal dağının eteğinde ,susam belinin girişinde, ışıl ışıl yanan çoban ateşinin etrafında, derin ve yakın yıldızlarıyla, bizi bir çadır gibi örten gök yüzünün altında uyumaya çalışıyoruz.Bir köpek uluması ,bir oğlak melemesi, bir kadın sesi ve bir çoban ıslığı hiç değiştirmiyor gök yüzünün ahengini.

İçimizde yalnızca Osman düşünceli “önümüzde Susam Beli var.işimiz zor.Allah verede hava güzel olsa.”diyerek bizi uyarıyor, ama tedirgin etmemek için de “Demem oki ,bilesiniz yarın yol çetindir. Kederli olduğum doğrudur.Bilirmisiniz, bu susam belinde iki bin Yörük telef olmuş.Kemikleri belin arka yüzünde, erikli alan denen yerin yamaçlarında taş yığınlarının altındadır.Susambelinin böğründe ,şeytan devrendin de, sonalı (güz sonu) Tuz gölünden ,tuzdan dönen develer ,nice insanlar boğalıp (donup)ölmüşler.Eskilerde cuppala ile Cici Hasan denen iki adam vardı,en yaşlı en eski Yörüklerdi,geçmişi en iyi bilen onlardı ,onlar anlatmışlardı.Sahilde susam yolunurken, Susam belinde kar boran tipi olmuş ,bel oradan adını almış .O zaman kervan kıran alanında otuz deveden oluşan kervan kırılmış,belde de Yörükler donarak ölmüşler”.

Osman kederli ,hüzünlüydü.Dalıp gitti gecenin karanlığında ve uyku onuda yakalayıp karanlığın kucağına bırakıverdi.

TÜRKÜLERİDE ,SEVDALARIDA  DAĞDIR YÖRÜKLERİN

Sabah tanyeriyle diğer sürülerden önce sürüyü Susam beline doğru kaynarca boğazına dolandırdık.Havada tek tek bulutlar vardı.Boğazda soğuk bir yel esmekteydi.Alaşafakla gün ışığı dağların ardından kurucaya düşmeye başladı.

Kaynarca boğazına sürüyü dolandırıp yürüyünce,sürü boğazda eski deve yoluna girip, Derbentten tek sıra susam beline doğru yürümeye başladı.Göç yolları, taşlarla örülmüş geçitlerle dolu.Her geçit bir tarih .Her geçit  antik çağı,Bizansı,Selçukluyu,Osmanlıyı anlatıyor bize.

Sürü Susam Beline doğru dolana dolana çıkıyor.Çıktıkça nefesleniyor,aşağılara bakıyoruz.Geldiğimiz dağlar bir bir eğiliyor altımızda .Yollar daralıyor,Gökyüzü daha bir berraklaşıyor.Sürü çanlarını öttürüp ,yayılarak teleşsız çıkıyor susam beline doğru.

Susam belindeyiz.Burası bir başka dünya ,hepimiz heyecanlanıyoruz.Eşsiz ulaşılması zor dağlar arasında büyüleyici karlı bir vadi.Burası 2250 metre.Sürü dimdik durdu,  toplandı.bizde durduk.Yönümüz kuzey.Önümüz erikli alan.Erikli alanın yamaçlarında susam belinin karı ve tipisiyle ölen Yörüklerin toplu mezarlarını  oluşturan öbek öbek taş yığınları var.Uzaklarda berrak sularıyla susam gölü ve her yan göller ,gölcüklerle dolu.Karsız alanlar rengarenk çiçeklerle kaplı,her yanda şırıl şırıl akan kar suları.

Sürü durdu.Bizde doğanın büyüsüne kapılıp seyre dalıyoruz.Upuzun bir vadi var önümüzde.Bir yanda deli dağ ,bir yanda papaz başı ,gümüş sayı.Hepsi 2800-2900 rakamında

namaras_ali_cetin_yoruk_gocu004

Yörükler sarp geçit vermez ulaşılması zor,yalçın dağları severler.Dağlar her zaman dert ortağı ,sırdaşı,koruyanı olmuştur onların.”Dağlar ,dayanana sahip çıkar ele vermez” derler Dağlar özgürlük,yiğitlik,yaşamda huzur,güven olmuş.Dağ denince ağnamdan ,kolcu baskısından, efe baskınından kurtulmak aklına gelmiştir Yörüklerin.Ve o nedenle Yörükler yerleşim için sarp dağ eteklerini seçmişler.Türküleri dağdır,sevdaları dağdır;Türbeleri dağ olmuştur.Dağa sığınmış dua etmiş” geldim ocağına,bir çoçuk ver kucağıma” diye yakarmış.Dağa sığınmış zulümden baskıdan ve de açlıktan korumuş kendini .Göç özgürlük olmuş,özgürlük sevda olmuş ,sarp dağlar eteklerinde yaşam bulmuş kendine.

Sürüyü karların üzerine sürdük .Oğlaklar kara alışık değiller ,önce şaşırıyorlar,sonra oynayarak hoplaya zıplaya iniyorlar.Hava berrak ,pırıl pırıl ,Sanki göllerin içinde de karlı dağlar var.Susam gölünü geçiyoruz , önümüzde Ağız Boğazı denen yerde Namaras yaylası duruyor.Her tepenin ,belenin arkası bizi şaşırtıyor,büyülüyor.Sarı beyaz Çiğdemler,menekşeler,laleler,ters laleler;biri bir çeşit renkte,bin bir çeşit çiçekle dolu her yan.

Sürü dolanıyor,onun yurdu ,onun dağları,Osman sürüyle hiç ilgilenmiyor artık ,biz seyre daldık ,İsmaili kaybediyoruz.Ama telaşlanmıyoruz. Her yol Namaras yaylasın acıkıyor.

Gümüş sayına ,çolak kızın uçtuğu yere bakıyoruz ,dimdik,sarpmı sarp bir uçurum.

Duygulanıyoruz ,ne sevdalar gördü bu dağlar ;ne yiğitler ağırladı , ne analar ağlattı.

Çolak kız bir delikanlıya aşık olmuştu.Çobana azık götürürken gizli gizli buluşup konuşurlardı dağlarda.Çok mu çok sevmişler di birbirlerini .Çolak kız ağabeylerine  ekmek götürürken ,Hüseyin’e birazını yedirmeden gitmezdi.

İkisinin de sevdaları gizli ,yürekleri gizemliydi.Sonra çolak kızla ,Çoban Hüseyin’in aşkı duyuldu.Annesi, çolak kızı önüne oturttu “sen bunu nasıl yaparsın ,namusumuzu iki paralık ettin” dedi.”Seni ağabeylerin ,baban öldürür dedi”.Çolak kız hiç seslenmedi.İki damla yaş gözlerinden dökülüp,yanaklarından süzülerek beyaz yazmasında sır oldu.

Yayla dedikoduyla çalkalandı.Çolak kızın ağabeyleri çok kızdılar. “ öldürürüz seni, sen bizden habersiz nasıl başkasıyla konuşursun,bizim haberimiz olmadan başkasını nasıl sevebilirsin” dediler .Çolak kız, sinip oturduğu köşeden kısık sesle belli belirsiz “ benim sevmeye sevdiğimi tercih etmeye hakkım yokmu ağabey “ deyiverdi. Ağabeyi hiddetlenerek, çolak kıza dönüp “ seni gebertirim kız, sen evleneceğinde seni alacak oğlanı biz buluruz, azdınmı sen , çabuk kalk bize yiyecek bir şeyler getir” dedi.Çolak kız ağladı, çolak kız yakardı ama “ sen kızsın, senin seçme hakkın yok, sen karar veremezsin, sen iyiyi kötüyü ne bileceksin, biz sana uygun oğlanı bulunca sana söyleriz” dediler.Anası acıdı çolak kıza, ondan yana olmak istedi, ana yüreği bu…Ama kocasıyla en küçük oğlu yani çoban olanı daha bir efelenerek” biz ne dersek o olacak” deyip kestirip attılar. Ne ana seslenebildi, ne baba.içten içten ağladı çolak kız, geceleri uyuyamaz oldu.

Bir sabah,Ala şafakla hiç kimse kalkmadan,kadınlar kara çıkmadan,kuzuları Ağız Boğazına,Susam Gölüne doğru sürdü.En yeni fistanını giyip,en yeni yazmasını bağladı siyah saçlarına. Güneşin ışıkları deli dağın başını yalarken ,Gümüş sayının  sarp mı sarp kayalarının üstünden atıverdi kendini boşluğa.O günden bu yana, Gümüş sayına kara giden kadınlar hep çolak kıza ağıt yakarlar,kar keserken  her balta vuruşlarında “ah çolak kız ah” diye indirir olmuşlar baltalarını  kar kalıplarına.

Eskiden Namaras yaylasında hiç su yoktu .Kadınlar, tan yeri ağarmadan baltalarını omuzlayıp,çuvallarını sırtlar, doğruca kar yığınlarına giderlerdi.Kocaman bir kalıp kar keser çullarına sararak yüklenip eve getirirler ve kıl çadırların altındaki eğimli taşa koyarlar üzerine bir tülbent örterlerdi.Karın önüne bir helki koyar ,bu suyla ihtiyaçlarını ve içme sularını karşılarlardı üç ay boyunca.Şimdilerde su gelmiş yaylaya.

Saat 10 ,30 da yayladayız.Yaylaya bahar gelmiş. Yemyeşil otlarıyla renga renk çiçekleriyle şırıl şırıl akan dereleriyle kuşlarıyla ,arılarıyla dağlar sımsıcak,canlı mı canlı.Taş yığını tepelerin arasındaki bir çöküntü gibi duran çayırlı alanlarda develer yayılır,atlar koşar Yörük çocukları çiğdem,yağlık kazarak oynaşırlardı karakıl çadırların arasında.Göç yıkılır.Önce develer ve atlar bakıma alınır.Deve yörüğün en önemli varlığıdır.Yörük devesiz hiçbir şey düşünemez. Devesiz yayla ,devesiz göç olmaz, löksüz kervan düşünülemez.

Yörükler için deve, birde çoban çok önemlidir.Sütün kaymağını ,etin yağlı tarafını tereyağlı ayranı ve tereyağını önce çoban yer.Kadın, deveden ve çobandan sonradır.İkievcilerli Fatma kadın ,çalışkan ,sessiz,bir Yörük kadınıdır.Bıttıların Gır Ali Onbaşının karısıdır.Kocası ve çocukları içindir varlığı. Yaylaya çıkar çıkmaz ilk işi kırlara koşup çokça keklik yumurtasını toplamaktır.Bir keresinde tam altmış tane yumurta topladı.Büyük gelinle birlikte yaşamaktadır.Ondan tereyağı istedi,keklik yumurtalarını pişirecekti. ”Kadın kısmı yağ yemez” dedi büyük gelin. Sonra yumurtaları suda kaynatıp yedi çocuklarıyla.

namaras_ali_cetin_yoruk_gocu001

Bir gün obanın en güçlü devesi lök sülek obanın biraz ötesindeki bir alana çöktü, bozulamaya başladı.Tüm oba koşuşturdu.Sülek lök hiç yerinden kalkmıyor,durmadan bozuluyordu.Su verdiler, tuz yalattılar ,katran koklattılar.Obanın büyükleri gelip baktı.Durak çavuşta geldi.Elleri arkasında sülek lökün etrafında dolandı,ağzına baktı,kuyruğunu kaldırdı.”Ben kendim bilemedim,ama garçınlı belki bilir.”dedi.sessizce üzüntülü yürüdü gitti;ama mümkünü yok üç gün bozuladı sülek lök, üç gün uyumadı obanın kadınları ,erkekleri.Sülek lökünün bozuladığı alanı yol ettiler.Gece yatmadılar, gündüz oturmadılar.Üç gün ağladı obanın gelinleri,kızları, tüm kadınları. Üç gün göz yaşı döktüler,dizlerini dövdüler. Üç gün sonra çayırların üzerine uzanıp öldü sülek lök.Dünyası karardı obanın ,çaresizlik çöktü koca alana, yel esmez, kuş uçmaz oldu.Obanın acısı tüm Yörük obalarına ulaştı.Akın akın geldiler.Et Hasan ,cülle , kömbele geldi .Tüm Yörük obaları gelip başsağlığı dilediler.Sülek lökün derisini alıp, etini köpeklere yedirdiler. Oba düşünceli, tasalı.”Göç kaldı” dedi Ballı kızı,”göç kaldı dedi ikevcilerli Fatma kadın ,Lök almaya güçmü yeter.

Bıttının Hasan Hüseyin obanın beyi yaylada yoktu.Onun geleceği gün sülek lökün derisini sakladılar.iki gün söyleyemediler.İki gün obaya gelen giden olmadı.Sonra telaşlandı Bıttının Hasan Hüseyin.”ne var” dedi.Lafı dolandırmadan “sülek öldü ”dediler.Attılar deriyi evin ortasına .Bıttının Hasan Hüseyin sülek lökün derisine baktı, hiç seslenmedi.Sarığını başına sardı ,çarıklarını giydi, yün çeketini sırtına aldı,telaşsız,sessizce sıçak dağının dibinden yürüyüp gitti, koca taşların arasında kayboldu.Tüm oba telaşlandı.O,taşların arasından hızlı adımlarla bir süre yürüdü. Sonra koca bir taşın yanına oturup,ellerini arasına başını alıp, akşamı bekledi.Lök  bu, göç ona bağlı, löksüz göç olmaz ,bu mevsimde de lök bulunmaz.Ağrık var, tuza gitme var, göç var .Çaresiz gözleri doldu, içi daraldı, akşamı etti koca taşın dibinde.Pırıl pırıl, uçsuz bucaksız gök yüzünde, sayısız yıldızlara daldı.Belli belirsiz “benimi buldun bu koca koyakta ,ben ne yaptım sana “diye serzenişte bulunup, karanlıkta sessizce çadırına döndü.Karakıl çadırın gözeneklerinden, karanlık gök yüzünde ışıl ışıl yıldızlara bakıp lökünü düşündü.
DSC02779
Osman’ın evinin önüne oturuyoruz Sülek’in öldüğü alana bakıyoruz,yorulduk.Osman ile Nazifede dur durak yok .Osman davarları topluyor,oğlaklara bakıyor, Nazife evi temizliyor, ikisinde de yayla coşkusu var.

Osman, pıynar sopasını alıp ,sıçak dağını eteklerine doğru hızlı adımlarla yürüyor.Peynir derilerini koyacakları kar deliklerine bakıyor.Gülerek” bütün delikler karla dolu ,peynirler bu yıl lezzetli olur”.diyor.İsmail ,Hüseyin ve Hikmet öğretmen anında  deri peyniri siparişlerini veriyorlar.namaras_ali_cetin_ev_001

Osman bir keçi kesiyor.”Bu gün bunu yiyeceğiz,hepimiz hak ettik” diyor.Hikmet öğretmenle Hüseyin kolları sıvayıp ete dalıyorlar.

Bir kartal süzüldü sıçak dağının başından, berrak gökyüzünde salındı,dolandı .Yalçın doruklarda kayboldu ,bir keklik öttü koca belende. Sevgiyle gözleyip mutlulukla dinledik ve dinlendik.

Koca sürüyü, Manavgat’ın Namaras köyünden, beş günde, Konya’nın Bozkır sınırındaki, yedi kaza yaylalarına götürdük.Yorulduk yorulmasına ama çok mutlu olduk.Yörük yollarından, Derbentlerden, konak yerlerinden geçip ,eski hanları, gayşanbaçları ,şırıl şırıl akan dereleri ,mor renkli laleleri ,bin bir çeşit açan çiçekleri gördük.Kocaman sedir ağaçlarının altında yufka yiyip, kekik kokulu kaynak sularından içtik.Küçücük körpeleri kucağımızda taşıyıp, onlarla özdeşleştik..Biz Yörük olduk, yayla gördük ,dostluğu tanıdık.

Not:Mor körpe Harmancıkta (gökçe gedikte)uyuyup kalmış.Üç gün oracıkta melemiş ne kurt kapmış ne de ayı.Üç gün sonra Namaras’tan Ballının davarına sürünün içine karışmış.Namaras yaylalarına gelmiş.Anasını bulmuş.Ballının karısı Medine üç gün süt vermiş Mor Körpeye ,üç gün bakmış.Osman bize haber gönderdi.Çok sevindik.En çokta Ümit Durak sevindi.

ALİ ÇETİN

DEVECİEĞİLİN ET HASANIN İRBEĞİM

DEVECİEĞİLİN ET HASANIN İRBEĞİM

Pantır

Pantır

Akoğlan'ın Kır Alı

Akoğlan'ın Kır Alı

Ahmetler Köyünden Pantır'ın Karısı Hatma

Ahmetler Köyünden Pantır'ın Karısı Hatma

Ahmetlerden Pantır

Ahmetlerden Pantır

Posted in Gezi Yazıları, YazılarComments (6)

SULTAN GİĞİ (GEYİK ) DAĞI TIRMANIŞI


SULTAN GİĞİ (GEYİK ) DAĞI TIRMANIŞI

Giği dağı tırmanışının Rehberi bendim. Hazırlanırken heyecanlandım. Buna ister nostalji diyelim, ister dağcılık heyecanı. Ama bu dağlar benim dağlarım, ayak izim var, çarık eskim var, otlarını, taşlarını, çiçeklerini ve insanlarını tanırım bu dağların.Akseki, Hadim, Bozkır, Gündoğmuş arasındaki yedi kaza yaylalarının havası bir başkadır.Bir başkadır yedi kaza yaylalarının göçleri. Her insanın, her göçerin bir yaylası bir yayla tanımı vardır. Yayla deyince benim için Susambelidir, Göçen boğazıdır. Eğri göldür, Söbü Çimendir, Göktepedir..

01310095

Eskilerde göçerler en erken bir haftada giderlerdi yaylaya. Deve kervanları boy boy, keçi, koyun sürüleri çanlarıyla ve yörük delikanlıları, külot pantolonlarını ( pontul ) giyip, elleri pıynar sopalı sürülerin önünde dimdik kasılarak yürürlerdi yayla yollarında. Arkadan da gelin gibi süslenmiş yörük kızları çekiverirlerdi develeri göç yollarına.

Yörükler için yaylanın, bir başka önemi, bir başka özelliği vardır. Yörük için köyde geçen 12 aya bedeldir, yaylanın 5 ayı.Yayla; güzellik, hareket, canlanma, bahar demektir.Bahar ayları Toroslar canlanıp, morsümbüllü çiçeklere, yemyeşil otlara bezenince ve akıverince şırıl şırıl karsuları derelerden, gözü gönlü açılır göçerin. Ve de sadece göçerin değil, devesinin de, koyununun da, keçisinin de gözü, gönlü açılıverir. Yani tümden canlanır doğa, tümden keyiflenir yaşam.

Gündoğmuş’u geçip torosların girişinde Kuruca yaylası uzanıveriyor önümüzde upuzun dağların arasında. Burası toroslara tek geçit veren boğaz. Kuruca’ya girince tüm dağlar dimdik durur karşımızda. Bahar’da çekici, heybetli, sonbaharda ürkütücüdür, sessizdir. Kuruca’da tam karşıda sedirleriyle, son sedir ve ardıçlarıyla Karaçal dağı karşılar, arkasında dimdik, Susambelinin üstünde 2816 m yükseklikte Çürük dağ duvar gibi, sivri ve heybetli durur.

DSCF0114
Her dağın, her yolun, her taşın bir anlamı vardır yörükler için. Bütün göçerlerin, yayla öncesi konaklama yeridir Kuruca. O kadar geniştirki, her bucağı bir obayı saklar koyunuyla, keçisiyle, atıyla, eşeğiyle. Kuruca suyu olmayan yer demektir.Burasının çeşmeleri, kuyuları çoktur. Susuz bırakmaz göçeri Kuruca yaylası. Ama Kuruca yaylasının morsümbüllü çiçekleri, yemyeşil çayırları yoktur. Keçi, koyun için sadece mola yeridir. Yayla öncesi ilkbaharda, sahile dönerken sonbaharda dinlenme, soluklanma yurdudur. Eskiden Yörük göçleri, Kuruca’ya gelinceye kadar hep geceden yüklenir ve yola koyulunurdu. Develer gece yürür, atlar geceden yola koyulurdu. Koyun, kuzu, keçi, oğlak geceden yola koyulurdu. Ama Kuruca’ya gelince herşey değişir. Çünkü Kaynarca, Susambeli, Göçenboğazı geçit vermez. Bakarsın tipi gelir, bakarsın kar yağar ilkbaharda. Fırtına ve karlar geçit vermez gün ağarmadan. Atlar, develer, keçiler, koyunlar geçemez kar yumuşamadan.

O nedenle göç, Kuruca’dan sabah güneş doğduktan sonra yüklenir. Güneş yükselsin, kar gevşesin, yol açılsın, iz belli olsun diye. Göç yolunun en zorlu kısmı başlar ilkbaharda Kuruca’dan sonra.

Kuruca’yı geçip Kaynarca boğazına girince sola kıvrılırsan Susambeline ve Susambeli yaylalarına, sağa kıvrılırsan Göçen boğazına gidersin. Kaynarca boğazına girince her iki yanda Bizansdan, Selçukludan kalma taş döşeme iki yol vardır. Bu yollara devrent denir. Bu yollar Bizansı, Selçukluyu, Osmanlıyı vede  göçerleri söyler.
DSC06515
Teknoloji gittiği tüm dağları bozmuş, kirletmiş. Ne devrent kalmış Kaynarca boğazında, ne kervanlar, nede devrentte seken atların ayak sesleri, nede allı pullu giyinmiş yörük kızları. Ama bıçkın yörük delikanlıları ellerinde sopa yerine cep telefonlarıyla, uzun saçları ve afilli giyimleriyle keçilerin önünde gitmekteler.

Dağlar sitemkar, kuşlar tedirgin uçar olmuş toroslarda.

Arabamızla Kızıloluk’a varınca güneyde altta Oğuz yaylası sedirleriyle uzanıveriyor. Oğuz yaylasının güneydoğusunda karlarıyla Barçın Akdağ, güney batısında Karayılan dağı ve tam doğusunda Sultangiği dağı. Giği dağı yemyeşil dimdik durmakta. Oğuz yaylasının üstünde. Giği dağı bu bölgenin en yüksek dağı 2877 metre.

DSCF1536
Artık sedir(katran), Köknar(ladin) ve ardıç kokularını geride bırakıp, çalba,kekik ve binbir çeşit çiçek kokularıyla Oğuz yaylasının üstünden geçerken kızıl oluktan su içmeden geçilmez. Kızıloluk, Göçen Boğazı’ndan geçenler için de, Susam Beli’nden geçenler içinde en ünlü yayla pınarı. Yaşlı yörüklerin bir çoğu, ölmeden son istekleri olarak Kızıloluk’tan bir tas su isterlermiş. Genelde köyün çeşmesinden doldurulup “al sana kızıl oluk suyu” diyormuş köylüler.Ne yapsın ki, karda kışta gidip, Kızıl oluktan su getirecek değil ya.

Bizler de içtik Kızıloluk’un suyundan,bakalım ölürken kimin aklına gelecek.

Göçen boğazını tırmanıp sağa  dönüyoruz,Giği dağını kucaklayıp. Kuzeyimizde eşsiz bir vadi, yemyeşil çayırlar, karlı mı karlı dağlar, irili ufaklı kar gölleri. Alanya’nın Çakallar köyü yaylasını göl kenarında görünce heyecanlanıyoruz. Gölün kenarı, koyun ve keçi sürüleriyle canlı mı, canlı. Bir süre sonra boğazdan geçip birden Eğri Göl’ün eşsiz manzarasıyla karşılaşıyoruz. Eğri Göl, Giği dağının eteklerinde, Giği’nin kar sularıyla besleniyor, kenarında Alanya’nın Kızılağaç(Güzel Bağ) köyünün yaylası var. Gölün yarısı Nilüfer çiçekleriyle kaplı, etrafında şırıl şırıl pınarlar ve gölün içinde rengarek balıklar. Yedi kaza yaylarına gelinirde Eğri göl görülmez olunur mu. Burası doğanın sunduğu bir görsellik harikası.

DSC05841
Kampımız için Eğri gölün hemen yanına Kaynarmuar’ın önünü seçiyoruz. Her yan çayır, yemyeşil,  bu geniş düzlüğe  çadırlarımızı kuruveriyoruz.Kaynarmuar, gümbür gümbür kaynıyor, buz gibi suyu, kana kana içiyoruz.

İki doktor arkadaşımız Dr.Ali KEMAL ve Dr. Adnan SARI, Eğri gölün kenarına çadırdan bir klinik açmışlar.Buraya gelenlere ve göçerlere hizmet veriyorlar. Artık eski göçerlik azalmış, bir çeşit yazlığı olmuş bu yaylalar köylülerin, kara çadırın yerini modern taş evler, atların yerini  de arabalar almış, ama koyun, keçi, at, eşek yine de çokça var

Topluca akşam yemeğimizi yiyoruz. Çadırlarımızın çevresinde atlar ve keçi sürüleri otluyor. Kamp yerimiz 2081 metre rakımında. Giği dağı(Geyik) 2887 metre yükseklikte. 800 metre tırmanacağız.

Saat 22.00’de yatıyoruz. Sabah 04.15’te kalkıp, toparlanıyoruz. Gökyüzü bir harika, pırıl pırıl, uzansak yıldızları tutacağız. Gökyüzündeki tüm yıldızları tek tek görüyoruz sanki. Ay parlak mı, parlak. Pırıl pırıl Giği dağı karları parlıyor. Eğri gölün gecesi de bir başka,Giği dağının (Geyik)ay’ıda bir başka doğuyor ve bir başka oluyor Söbüçimen yaylasının mehtabı. Sonra tüm parlaklığıyla sabah yıldızı doğuveriyor. Sonra 04.50’de tek sıra olarak Giği’ye doğru yürüyoruz. Ay’ın Giği’yle sevdasıda bir başka görsellik sunuyor bize. Dolunay tüm parlaklığıyla yavaş yavaş salınıp bizden önce Giği dağının zirvesine varıyor. O kadar yaklaşıyorki zirveye, sanki öpüyorlar Giği dağı ile birbirlerini. Bu dolunay sadece Giği’nin ay’ı. Bu dolunay Giği dağına sevdalı.

Tırmanıyoruz Giği dağına doğru. Giği dağı cıvıl cıvıl, her yanı keçi ve koyun sürüleriyle dolu, sabahın sessizliğini çoban sesleriyle, çan sesleri bozuyor.Türkü söylüyor Orta Toroslar, Beydağları gibi ıssız değil.Çiçekleri, çobanları, suları sevdalı buranın, her taşında , her çiçeğinde sevda izi var bu dağların.

DSCF1536
Giği dağının zirvesine çıktığımızda saat 09.00 oluyor. Giği’ye bahar yeni gelmiş, yeni yeni eriyor upuzun yatan karlar. Daha yeni yeni açıyor dağ laleleri,çiğdemler. Bir yanda Akdeniz’e doğru uzun bir görünüm, bir yanda Mersin,Karaman,Konya çevresi. Giği çevreye en hakim dağlardan birisi.

Giği’ye sadece biz dağcılar çıkmıyoruz. Konya’dan, Akseki’den, Manavgat’tan,  Gündoğmuş’tan bir çok kadın erkek geliyor buraya. Giği bu yöredeki halkın Sultan anası, kutsal dağı olmuş.

Efsaneye göre Konya’lı Bayram Ali hoca diye birisi varmış. Bayram Ali hocanın Giği sultan adında birde kızı. Giği sultan birine sevdalanmış. Ama Bayram Ali hoca, Giği sultanı başka birisiyle evlendirmek istemiş. Giği sultan sevdalısına varmayınca kaçmış. Günlerce aramışlar. Efsane buya, yıllar sonra bir çoban Giği sultanın baş örtüsünü, entarisini, bu dağın zirvesindeki delikte bulmuş. O günden bu güne derlerki, Giği sultan bu zirveden gökyüzüne yükseldi. O günden sonra bu zirvenin adı Sultanana Giği dağı kalmış. Çocuğu olmayanlar, mutsuz olanlar bu dağa gelip dua ediyorlar, adak adıyorlar.

Dağlar efsane doludur, halkımız efsane üretir dağlar için. Dağlar özgürlüktür, mutluluktur, sorun çözücüdür, kutsaldır dağlar.

Dört saatte çıkıyoruz zirveye.Zirvede bizi müthiş soğuk bir rüzğar bekliyordu. Halkımız taş taş üstüne koyup, bir türbe oluşturmuş kendine, bizde soğuktan korunmak için taşların arasına türbenin ortasına oturup, kahvaltımızı yaptık. Yarım saatlik bir moladan sonra güney sırtlarından dönüşe başladık.Karların üzerinden keçi yollarını izleyerek dönüyoruz. Her yan karla kaplı. Oldukça uzun ve oldukça dik bir kardan tedbir alarak çarşağa geçtik. Geçerken bir arkadaşımız kardan yuvarlanıp, aşağıya kadar kaydı, biraz korkmuştu . Ama düşmekten yinede mutluydu. .

Sonra rahat bir patikadan Topataş yaylasına geldik. Burası Alanya’nın Akdam ve Türkler köylülerinin yaylası. Söbüçimen burası, gerçekten söbü bir alan, ortasından nefis bir su akıyor, etrafında su kaynakları, çayırlarda otlar, eşekler, sığırlar otluyorlar. Doğa her yörük obasına bu kadar cömert davranmamış.

DSCF1544
Söbüçimen yaylası oldukça ilginç bir vadi. Sularıyla hem alara çayını, hemde göksu çayını besliyor. Söbüçimen  yaylasının suları çayırların içinden kaynayarak çıkıyor. Güney batıya doğru akıp, düdenlere girenler alara çayına akıyor. Güney doğuya doğru kıvrılanlar ise yine düdenlere girip, dağın arkasından kaynayarak Göksu çayını başlatıyor. Göksuya giden derenin ilk çıkışını, düdene girişini ve dağın arkasından yeniden kaynayarak çıkışını ve Göksu olup akışını görüyoruz. Ve insana zevk veriyor doğa, mutluluk veriyor, bilgi veriyor.

Dağlar bizi bir kez daha alıp götürdü doğanın derinliklerine. Bir kez daha geniş ufuktan baktık dünyaya, tüm yorgunluğa karşın mutlu döndük Giği dağından.Giği dağı karlı, Giği dağı morsümbüllü çiçekleriyle, çiğdemleriyle ve göçerleriyle mutlu Giği dağı.

03-04-Temmuz 2004
Ali ÇETİN

Posted in Trekking Yazıları, YazılarComments (2)


Advert

Günü birlik veya kamplı, elinde fotoğraf makinesi, sırtında çantası olmanın verdiği hazla dolaşmaya MERHABA.

-
Her yer görülmeye değer anlayışı ve sevdasıyla yürümenin, tanımanın ve anlamanın tadına varabilmek amacıyla farklılıklar yaşıyoruz birlikte.

Yalnızca ülkemiz değil, gidilebilen her coğrafya içindir sözümüz.

Takvim

Mayıs 2018
Pts Sal Çar Per Cum Cts Paz
« Eki    
 123456
78910111213
14151617181920
21222324252627
28293031