Tag Archive | "çetin"

GÖÇ YOLUNDA YÖRÜKLER


GÖÇ YOLUNDA YÖRÜKLER

Yörüklük ,sosyal olay olarak yok olup giden bir yaşam biçimi.Onları bulmakta zor, bulup anlamakta .Yörükleri ancak tarih anlayabiliyor.Gelişen teknoloji ve kapitalizmin kemirgen dişleri ,tüm eski kültürler gibi,Yörük yaşamın’da ,ekonomik ve sosyal boyutuyla acımasızca tarihe ,tarihin arka planına koyuveriyor.

Düne bakmak cesaret işidir.Üstelik düne bakarken,dünün içerisine kendini koyup,yaşamı en doğru biçimde gelecekle ilişkilendirmek,çokça cesaret isteyen bir algılama biçimidir.

Biz,Yörükleri dünüyle görmeyi ,anlamayı, kendi ortamlarıyla sevmeyi, saygı duymayı ilke edinerek yola çıktık.Her sosyal yaşam gibi,Yörük yaşamının da evreleri vardır.Kışı bir başka,ilkbaharı bir başka ,yazı bir başkadır.Biz bu başkaların ilk yazıyla ilişkilendik.

Yörük Osman ,Manavgat’ın  Namaras (çamlı tepe) köyünden, 450 keçi ve oğlak karışımı bir sürüsü var.Koca sürüyü eşi Nazifey’le birlikte güdüyor.Kendi deyimiyle “kahrını “çekiyor. “yalnızlık zor” diyor.”Ne yapıp edip” iki çocuğunu okutmaya karar vermiş. Onları sürünün  yanına getirtmiyor.”Çobanlıkta gelecek olmadığını” görmüş,”Ne varsa tahsilde var “diyenlerden.

namaras_ali_cetin_yoruk_gocu054

Namaras köyü,Manavgat’a 31 km uzaklıkta.495 metre rakımında ,bir tepenin yamacında,Şirin mi şirin bir köy, her yan ormanlık,yemyeşil.Bir yanda Alara Vadisi yemyeşil orman deniziyle uçsuz bucaksız uzanır,bir yanda Karpuz Çayı Vadisi.Her zaman karlı,bembeyaz dağların arkasından güneş kıpkırmızı doğarak selamlar Namaraslıları.            Namaras  adı Eski Dağlık Klikyadan kalma bir Anadolu adı. Namarasın kuruluşu çok eskilerden 1530 yılında Kanuni’nin sadrazamlık vergi defterinde Namaras 115 ev ve 5079 akçe vergisi olan bir köy.Sonra 1902 yılında 12 hane olarak kalıyor Namaras köyü.Buradan anlaşılıyorki,1500 lü yıllarda Türklerin bir çok hakla ortak yaşadığı bir köy burası.

Köyün adı kağıt üzerinde çamlı tepe olmuş ;ama gerçek yaşamda Namaras.

namaras_ali_cetin_yoruk_gocu034

Yörük Osman, Namaras’tan Bıttıların Ali onbaşının oğlu.”Çobanlığı Amcamdan ve onun oğlu kelce Ali’den  öğrendim “diyor.7 yaşında başlamış keçi sürüsünün arkasında çobanlığa.Herkes 7 yaşında mikrofon tutup şarkı söyleyecek değil ya ,Osman ‘da sürünün arkasında çobanlığa başlamış.”Bunu bildik ,bunu yapıyoruz” diyen, dünyaya keçilerinin ortamından, birde Antalya ‘dan ve İstanbul’dan gelen “iyi insanlar,gerçek dostlar” dediği dostlarından öğrendikleriyle bakan bir insanoğlu.

Osman’a ilk kez sürünün kış yatağından ,ilk yaz yatağına taşınacağında yardıma gittik.Mustafa ilhan ,Ömer ve Sabriyle birlikte gecenin alaca karanlığında, köye, yayan iki saat uzaklıktaki sürü yatağına varınca çok mutlu oldu Osman.Güldü ,gözlerinin içi parladı. Bir dağın yamacında sık ormanlı alanda ,tarihi harabelerin arasındaki yatakta yatıyordu sürü.Gece karanlığında oğlakları kümelerinden salınca bir kıyamettir koptu.Oğlak melemeleri keçi sesiyle, gecenin sessizliğiyle gelen  tanyeri kızıllığı öyle bir titreşimle kaynaştı ki ,tüm ormanlar hışırdayıp sallanarak selama durdular.

namaras_ali_cetin_yoruk_gocu024

Orman sık,oğlaklar küçük ,daha ot bile yiyemiyorlar.Gece karanlığında sesleri ve kokularıyla buluyorlar annelerini.

Heyy deyip ,tan yerinin alaca karanlığında ormanın içerisinde, sesin arkasına düşüyoruz.Gün ucuyla tepeye ormanın arasındaki tarlaların olduğu açık alana çıkıyoruz.Burada Osman sürüyü gözden geçiriyor.Köylünün ekili arazilerine zarar vermeden ormanların arasından sürüyü ve en çokta küçük oğlakları kollayarak gidiyoruz yazlaya doğru.Mustafa ve Nazife küçücük körpeleri  kucaklıyorlar.Vadi yemyeşil ,cıvıl cıvıl kuş sesleri, dereler sulu, mevsim ilk bahar .

Altı saatlik zorlu bir uğraş sonunda oğlaklı keçi sürüsünü yazlasına ,çam ormanlarının arasına getiriyoruz.Burası Mahmut yıkığı ,Osman’ın dedesinden bu yana sürü yatağı.

Osman’ın  Keçileriyle ve yaşamıyla böyle yüzleşiyoruz.Yaşamı zor ;ama sakin,huzurlu, ormanların arasında, çalılardan yapılmış sürü yatağının başındaki taş duvarla örülmüş sayvant denen bir çoban damında geçiriyor gecelerini. Mayıs ayının gelmesini bekliyor.

namaras_ali_cetin_yoruk_gocu014

Mayıs sonunda,Yörük göçünü yaşamak istiyoruz.İsmail  aslolan heyecanıyla Hikmet öğretmeni de yanına alarak İstanbul’dan yola  çıkıyor.Sabahın erken saatlerinde Antalya’dan Ümit’le beni de  alıyorlar ve öğlen saatlerinde Namaras köyüne varıyoruz.Namarasın altında ormanların arasındaki yağır ardıç denen yere varıyoruz.Bıttıların Ali onbaşının  Osman bizi görünce seviniyor.Gülerek yanımıza geliyor.Elinde hiç bırakmadığı dostu arkadaşı olan pıynar sopası.Keçiboynozu ağaçlarının altına ,keçilerin arasına ,gölgeye oturuyoruz, iki köpeği var,köpeklerle de tanışıp,yakınlaşıyoruz.

Davarlarla oğlaklar karışık .Göç sürüsü bu.Oğlaklar tazecik filizleri yemeye çalışırken,hiç de annelerinden uzaklaşmak istemiyorlar,durmadan emiyorlar.

Hava sıcak,gölge koyu. Çeşmenin suyu şırıl şırıl yaz sonunu getirecek heyecandan uzak bir şırıltı sesiyle akıyor.

Artık göçler eskisi gibi değil .Yörükler sonlarını yaşıyorlar.Bir sosyal yaşam biçimi olarak Yörüklük gitti gidiyor.Yağır ardıç yazla geri,göç öncesi yaylaya gitmek için hazırlanılan mekan.

namaras_ali_cetin_yoruk_gocu003

Osman bizimle konuşurken davarlara bakıyor ve çeşmenin şırıltısının ahengiyle dalıp gidiyor.Namaras köyü yaz önü bir başka şenlenir.Çiçekler bir başka kokar tarlalarda,filizler bir başka canlanır polen toplayan bal arılarının altında .Kuş sesleri oğlak melemeleriyle karışıp hayat verir doğaya.Dağlar canlanırken köy sessizleşir,herkes yazlaya taşınır.Yaylaya gidecekler;develer,eşekler,atlar ve tüm yükler yazlaya götürülür.Burada her şey gözden geçirilip bir bir elden geçer.Develerin havutları ,kolonlar, yularlar, dizginler,ala ve yoz çuvallar tamir edilir ,sökükler dikilir.Gazal ve çuvaldız elden düşmez.Çobanlar sürünün çanlarını,oba başıda deveye takacağı hatap çanını hazırlar.Bıttıların Hasan Hüseyin gibi yayla hazırlığı yapan Yörük azdır.Bıttıların Hasan Hüseyin babasından böyle görmüştü.12 ay aynı elbiseyi giyerdi.Yün menevreği (pantolon) ve yün ceketini yaz kış hiç üzerinden çıkarmazdı.Oysa devenin havudu ,Ala kilim ,Ala çuvallar çok önemliydi.Ala kilim ,ala çuvallar ve lökün kirincinin yuları yörüğün şanı şerefiydi.Yörükler için Ala kilimli, ala çuvallı lök gücün zenginliğin göstergesidir.

İlk göç ağrık (ağırlık )olurdu. Göçün fazlalıkları, güzün yayladan göç öncesi  köye (sehil)getirilir.Yazın ise göçten sonra deve ile gelip yaylaya sonradan götürülür.

Yörükler için göç bir şölendir,coşkudur,bayramdır.Tatlı bir telaştır göç hazırlığı,zevk verir Yörük beylerine ,gelinlerine ,kızlarına ve delikanlılarına.Çocukları bir heyecan sarar.Göç öncesi tüm kadınlar çocuklarını kazanın içerisine oturtarak bir güzel çimdirirler.Çobanlar en yeni kilot pantolonları giyip ,sopalarını pıynar ağacından kesip hazırlarlar,ateşte pişerek sertleşen pıynar sopaları çobanın elinde bir dost, bir güvendir yayla yollarında.

DSCF1606

Genç kızlar,gelinler en güzel alacalı elbiselerini giyerler.Uzun siyah saçlarını belik belik örerek göçe hazırlanırlar.Yörük beyi en önde giderken ,bir de sigara sarar ve derinden nefesleyerek dimdik durur atının üzerinde yıldızların altında.Sanki gecenin karanlığını yırtan odur..Allı pullu fistanıyla Lökü bir gelin çeker.

Hatap çanıyla lök sallanırken ,kirincinin, kayalık ‘ın (maya) çan sesleriyle yırtılır gece karanlığında göç yolları.Konaklaya konaklaya gelesandıra ya kadar sorunsuz gidilir.

Resim 069

Gelesandıra, susam belinin önü olduğundan ,orada durup soluklanmak ,her şeyi yeniden gözden geçirmek gerekir.Köyden yola çıkarken aklı susam belindedir yörüğün.

Gelesandırayla kurucadır şu dağların eteği

Yenice bazarla ,gök tepe güzeller yatağı

Susam belinin yolları enerdir ,taştır.

Ağlamış ağlamış gelinler kızlar da gözleri yaştır.

Osman duygu yüklüydü .Bize bakıp gülüyordu.

”Ben “dedi gücük Medine “Ben Bıttının Hasan Hüseyin in kızıyım.Bu Ak Ali de benim herif.Hoş geldiniz ağam gelmesine de ,davarı siz mi götüreceksiniz.”diyerek bizi süzdü.Güldü!

İsmail hem konuşuyor ,hem de fotoğraf çekiyordu .Hem davarlarla hem de Yörüklerle çabuk kaynaşmıştı.Kelce Aliyle anında dost oluverdiler.Kelce Ali eski çoban ,o dağları, dağlar onu tanıyor.

namaras_ali_cetin_yoruk_gocu011

Mevsim ilkyaz,her yan yemyeşil ,dağlar taze tomurcuklu,otlar diz boyuydu.Keçi boynuzu ağacının koyu gölgesi bizi kucaklamış,biraz ilerideki şırıl şırıl akan çeşmenin suyunun sesi dinlendiriyordu.

ON GOYUN BİR GOÇ ,GÜNDE GON, GÜNDE GÖÇ

Güneş dönmüştü  ,oğlaklı sürüyü  Heyy… cooo… sesleriyle yaylaya doğru kovduk.Osman en önde tekeee…. diyerek bir ıslık tutturup yürüdü.Zorlu ve dikkatli bir uğraşla sürüyü yarım saat sonra havlu içi denen çok otlu bir tarlaya sapıttık.otların arasında kayboluverdi koca sürü.Yolun kenarına, gölgeye oturduk.Sürü üç saat hiç kıpırdamadan yayıldı.

Osman’ın eşi Nazife iki eşeği ve kısrağı ile sürünün yanına geldi.Göçün azığını götürüyordu.Osman “toplanalım” dedi.Heyy….  dedik sürüye,akşam serinliğinde yola koyulduk.Oğlak melemeleri, tüm sesleri bastırıyordu.Sürü Ağu (zakkum) çiçeklerinin kırmızı ,pembe,beyaz  renk cümbüşünün arasında, oğlak melemeleri ve çan sesleriyle dolana dolana gidiyordu.Aşağılarda, uçsuz bucaksız yemyeşil Alara Vadisi uzanıyordu.Yemyeşil orman denizinin ortasında, oğlak melemesi ,çan ve ara ara öten keklik seslerinin ahengine kendimizi kaptırmıştık.Sanki yılların Yörük çobanlarıydık.Keçiler kokumuza alışmış, iki köpek bizimle dost olmuşlardı.Sürü yayla havasına girmiş ,en önde koca teke goradasını öttürerek Osman’ın hemen ardında gururla gidiyordu.

Osman yılların çobanı.Babası Bıttıların Ali Onbaşı okutmamış onu.Yıllarını keçilerine adamış, sürüsü ile bütünleşmiş.On beş gündür yaylaya göçe hazırlanmış;tek tek gözden geçirmiş keçilerini,çanlarını elden geçirmiş.yeni çanlar almış.Goradayı ,tıkırtıyı, firiği hangi davara takacağını önceden düşünmüş.450 keçisi var,sürüde en az 50 çan var.Hangi çanın hangi keçide olduğunu “kulak kabartarak “biliyor.

Namaras’tan iki saat sonra Kuzmuara geliyoruz.Kuzmuar kuzeye doğru şırıl şırıl ormanların arasında akan bir çeşme.Yolcu çeşmesi.Soluklanıyoruz.Sürü sulanıyor biz sulanıyoruz.Dur durak yok.Karanlık basmadan zeytin alanına varmalıyız.Heyy… teke diyoruz.Osman’la  İsmail sürünün önünde , Ümit’le arkadayız.Küçük körpeler en arkada.Altı tane,onları tek tek kolluyoruz.Biz onlara, onlar bize sıcak, onların niyeti kucak bunu anlıyoruz.

Resim 080

İki saat sonra hava kararırken zeytin alanında koca meşe ağacının altına sürüyü topluyoruz.Atı ve eşeklerin yükünü Nazife ile Hüseyin yıkıyor,kilimleri keçeleri seriyorlar,çevreden odun toplayıp kocaman bir çoban ateşi yakıyoruz.Hikmet öğretmen yemek yapmaya koyuluyor.Nazife “dur Ağam şu tencereyi al onu karartma “diyerek  Hikmetin etrafında dolanıyor,Hikmet yemek yaparken gülüyor ve mutlu.

Biraz aşağımıza Namaraslı Omar ile karısı Hatice sürüyü getirip yatırıyorlar. Omar’a sesleniyoruz,gece orda kalacağız, yolumuz uzun, en zorlu etabı yarınki.

Hikmet öğretmenin yaptığı kavurmayla salatayı ve yoğurdu iştahla yiyoruz.Ateşin etrafında bir süre sohbet edip uyku tulumlarımıza giriyoruz .Parlayan yıldızların altında, koca meşe ağacının yanında, alev alev yanan çoban ateşimiz yıldızlı gök yüzüne doğru ormanın derinliklerinden alevlenip parlıyor.Sessiz gecenin  derin karanlığında, köpek sesleri ve oğlak melemeleriyle hafiften gözlerimizi kapatıyoruz.Osman tetikte, sürüye kurt gelir, “ kaçan, göçen olur” düşüncesiyle uyur, uyanık geçiriyor zamanı.

namaras_ali_cetin_yoruk_gocu055

Gecenin 01.00 ‘inde kalkıyoruz.Ateşimiz küllenmiş, üf desek yanacak.Hiç bulaşmıyoruz ateşe.Toplanıyoruz.Ortalık koyu karanlık .Çam ağaçları daha bir karartıyor geceyi.Hiçbir oğlak ve keçi bırakmadan yola sürüyoruz sürüyü.Karanlığı yaran çan sesleriyle, bir yılan gibi süzülerek yola koyuluyoruz.

Nerde o eski göçler,yaşam değişmiş,Yörükler tarihen yok olma sürecinde.İnsan ve doğa sürekli değişim halindeler.Bu sonsuz değişim süreci içinde toplumların evrimi de kesintisiz bir süreçtir.Başı sonu belli olmayan değişim ve bunun sonucu olarak ortaya çıkan dönüşüm,İnsan iradesinden bağımsız ve toplumsal değişimin doğal sonucudur.Bu evrimleşme, Toplumsal düzen içinde ,üretim ilişkileri içinde geçerlidir.Sonuçta ortaya çıkan durum yeni tarz bir yaşam biçimidir.Toplum değişiyor,Değişen koşullar içerisinde Osman’da değişiyor.

Onun dünü yeni bir sosyal yaşama evrilirken,Osman bunu sessiz, hüzünlü ve olağan karşılayarak yürüyor yaylasına sürüsünün önünde.

Üç saat  hiç durmadan gece karanlığına yürüyoruz.Keçiler ve daha çok oğlaklar yoruldu. Serinyaka köyü ile Mannas köyünün sapağı olan Çürük vadisini tırmanıp yukarı çıkınca, tam sırtın başında, ormanlar arasında bir tarlaya sürüyü sapıtıyoruz..Burada bir süre sürüyü dinlendirip, Heyy…diyoruz.

Alaca karanlıkta Taşafura  geliyoruz.Burası dinlenme yeri,  Kocaman Çınar ( Biladan ) ağaçlarının hışırtısı ve gürül gürül akan Taşafur Çeşmesinin su sesi bizi büyülüyor. Sürü sulanmak için su dolu afurlara doluşurken, Osman’ın ıslığının sesi tan yerini derinden yarıyor.Burası Gaysanbaç (  Devenin soluklanma yeri ) burada durulur, buz gibi suyuyla yüzler yıkanır,Kana kana su içilir,soluklanılır. Göç yolunda en uzun  mola yerlerinden birisidir burası.Burada Alfistanlı Yörük   kızları, gece karanlığında, Yörük delikanlılarınca kaçırılır.
Eskiler de, delikanlıların bir çoğu kızlara uzaktan sevdalanır ama bir türlü ulaşamazlardı.  Böylesi bir sevdaya tutulan çoban, arkadaşlarını yanına alarak kızı kaçırmaya karar verir.En uygun yer Taşafurdur. Yörük obası durumu anlar.Göç yolunda kıza Anasının elbiselerini giydirirler.Gece yarısı  Kervan Taş afur da soluklanırken gençler aniden göçün arasına dalarak Alfistanlı Yörük kızını sırtlayıp, ormana dalarlar.Bir süre ormanın içide gidince, kızın hiç ses çıkarmamasından kuşkulanıp yere indirirler, ne görsünler ,Alfistanın içindeki kızın Anası!

namaras_ali_cetin_yoruk_gocu020

Dün çobanlık ,sosyal yaşam içerisinde ekonomik alanda oldukça ağırlığı olan bir

iş koluydu.Şimdilerde öylemi ya, Namaras köyünden yaylalı Ahmet’in Oğlu Ali yakınıyor.

Teklif ettim kızlara seviyorum diye
Bakarak güldüler benim halime

Çiçek verdim çok sevdiğim birine

Sen çobansın diye reddetti beni

Bilmiyorum neden kötü bu meslek

Ne olur bu mesleğin adını çevirsek

Çobanlık yerine memurluk desek

Yine beğenmez mi kızlar bizleri

Taşafurdan sonra gün karlı dağların ardından kendini gösterirken  senir çaltıya geliyoruz.Güneş bir başka doğuyor burada,güneşi uzanıp tutmak ve yaylanarak sedir ormanlarının üzerinden, geyik dağının zirvesine konmak geliyor içimizden .Önümüzde sürü, ormanın içine sapıyoruz.Burada dağlar iç içe ,Orman nerde bitiyor nerde başlıyor anlamak zor.Mula Dağının eteklerindeyiz.Karşımızda, dağın eteğinde Gündoğmuş kazası.ormanların arasında küçük şirin bir ilçe.Eski çağlarda, her türlü saldırıya karşı korumalı bir yerleşim yerini andırıyor.

Sürü gecenin açlığını çıkarırcasına daldı yeşil otların içine,sanki hiç hareket etmiyordu.,çakılıp kalmıştı ormanların arasına .Küçük körpelerimizde çok yorulmuştu,ne ot nede anne sütü düşünecek halleri vardı,kimisi yatarak,kimisi ayakta uyuyorlardı.Geride kalıp gözlerimizin içine bakıyorlardı.Sanki bir kucak bir yardım bekliyorlardı bizden.Nede olsa çocuktular.Dokunduğumuz zaman,anında kolumuza bacaklarımıza yaslanıp gözlerini kapatıyorlardı.Gözümüz onların üzerinde.Her taşın arkasına ,her sık çalılığın arasını iyice bakıyoruz.

Ahmetlerden Pantır

Ahmetlerden Pantır

“BU KEYİF CUMHURREİSİNDE BİLE YOK”

Saat 10.30  gibi Senir çaltıya konaklayacağımız yere geliyoruz.Nazife ile Hüseyin At ile eşekleri yıkıp, yemek hazırlığına çoktan başlamışlar. Bugün çok yoruluyoruz.Göçün en uzun en zorlu etabını yürüdük.Sürü koyu gölgeye yatarken ,bizde kendimizi gölgeye ,yeşil otların üzerine atıyoruz.Osman’da yoruluyor ama onun sorumlulukları var.Sürünün sahibi,oturmadan sürünün içerisinde dolanıyor.”hepsi tamam” diyor.Şöyle bir bakıp 450 davarı gözden geçiriveriyor.Gönül rahatlığıyla pıynar sopasına dayanıp oda oturuyor.Gülüyor .”Amcam buraya deveyi yıkınca ,şu gördüğünüz kocapelit (meşe) ağacının dibindeki taşlara ala çuvalları dayardı.Burasının sürü  için iyi yayılımı var”.diyor,hüzünleniyor bir anda dün gözlerinin önünden akıyor.Hissediyoruz.Hepimiz Osmana ,Osman’ın ela gözlerinin düne dalışına bakıyoruz.

“Amcama Bıttıların Hasan Hüseyin derlerdi.”Deveyi yıkar Ala çuvalları taşlara dayar, alakilimi serip üzerine oturarak, ala çuvallara yaslanırdı.Bağdaş kurup yemeğini yedikten sonra odun ateşinde birde sigara yakardı.Çayından bir yudum alır ,sigarasından derin bir nefes çekerken “Bak Osman ,bu keyif cumhur reisinde bile yok “diyerek alakilimin üzerine uzanırdı.Ben de ulan bu çobanlık Cumhurbaşkanlığından bile iyi bir meslek diye düşünürdüm.iyi adamdı amcam.”

Osman dertli,Dünyası sürüsü ve Dağlar.Dağlar kadar temiz ;dağlar kadar gönlü geniş ,dağlar kadar umutlu bir insanoğlu .”Az bulunur bir insanoğlu” diyor İsmail.

Senir çaltı da Hüseyin öğretmende bize katılıyor.Namarastan KırHasannın Gök Hüseyin.Babası eski Yörük “Babam bu köyün en iyi havut diken insanıydı ,Çuvaldızı ve gazalı (kıl ip )hiç elinden düşmezdi”diyerek babasını bize anlatıveriyor.

İkindin güneşin baskısı azalınca sürüyü harmancığa doğru ağdırıyoruz.Harmancık mula dağının tam dibi. Sedir ve Ardıç ağaçlarının altında yeşilin bütün toplarıyla kaplı eşsiz bir yer.Sürü çanlarını bir ahenkle öttürüyor,özgür ,telaşsız yayılıyor.

Önümüzde gidirinse beli 1700 metre .Torosların ilk beli.Artık yaylaya yaklaşıyoruz.Keçilerin son çam ,son filiz tadışı,Son orman görüşü .Onlarda bunun farkındalar ve hiç başlarını kaldırmadan yayılıyorlar.

Akşam Harmancıkta Gökçe Gedik denen yerde sürüyü yatırıp,çoban ateşini yakıyoruz.Nazife, hemen Kır Hasan’ın Gök Hüseyin hocayla keçileri sağıyor.Gök Hüseyin in karnı aç,çiğ çiğ içecek sütü.Nazife aceleyle tencereyi yanan ateşin üstüne  koyuyor,ve sıcak yayla sütünü içiyoruz. Sessiz dingin birkaç asırlık sedir ağaçlarıyla kaplı Mula Dağının eteğine sığınıp uyuyoruz.

Burası Gökçe Gedik ,Yani Derbent başı.Burada sürü karnını duyurur,develer soluklanır,

Ala çuvalların yükü yenliltilir(azaltılır).Burada kirinci’nin ayağına pese sürülür,burada Botlayan (doğuran) deve olursa göç üç gün ertelenir.

Yörük çocuklarıda çokça yollarda ,konak yerlerinde doğar.Doğan çocukların göbek bağı anında kesiliverir.Gelin, çocuğunu kucağına alır, göçe yol verir.Yörük obası,telaşlanmaz ve gelin nazlanmaz,dertlenmez ,sızlanmaz doğan bebek konak yerinde tuzlanır,ballanır ve göç ertelenmeden yola devam edilir.

namaras_ali_cetin_yoruk_gocu046

İkievcilerli Fatma gelin hamileydi,ha doğurdu ha doğuracaktı, hesabı tutarsa daha üç günü vardı. Kurucada doğururum diye düşünüyordu.Harmancıkta, konak yerinde sabah erkenden bir sancıyla uyanınca, zamanı geldi herhalde dedi. Ama sürünün arkasından da gitmesi gerekiyordu.”öğlenden önce doğurmadan dönerim” diye düşünerek,erkenden sürünün arkasına düştü.” Tedarikli olmak gerek” diyerekte, beline, kuşağının arasına birde çakı soktu. Sancılı, dolaştı keçilerin arkasında dağları. Bazen, oturdu, bazen bir ağaca yaslandı. Keçileri konak yerine doğru döndürdü. Obaya yaklaşırken birden dayanılmaz bir sancıyla kıvrıldı, koca meşe ağacının dibine oturuverdi. Sırtını meşeye, bacaklarını önündeki iri taşa dayadı, doğuruverdi bebeğini. Çakısıyla göbek bağını kesti, telaşlanmadan bebeğini dolamasına (eteğinin alt kısmına) sarıp obaya geldi. Ballı kızı hemen bebeği tuzlayıp balladı. Sabah erkenden, Fatma gelin, bebesini sırtına alıp göçün arkasında yürüdü yaylasına doğru.

Gökçe gedikten alaşafakta çıkılır yola,derbent çok zorludur. Derbent de giderken atların nal seslerinin çakışıyla çıkan kıvılcımlar alaşafakta günü karşılarken, Yörük beyi deveye “dırnak dırnak”diye bağırır .Allı pullu fistanlarıyla gelinlerin çektiği develerin, hatap çanlarının ahengiyle, ardıç ağaçlarının mis gibi kokularının arasında kıvrılan yollarda, dolana dolana gider yörük göçleri gidirinse beline doğru.İlk gayşambaçta (devenin ihtiyaç giderme ,soluklanma yeri)tek tek her devenin hatap kolanı,döş kolanı,göybenti,çeker ipi gözden geçirilir.Derbentten geçmek zordur yörük için,tedbirli olmak gereklidir.Devenin çeker ipi incecik,en küçük zorlamada kopmaya hazır olmalıdır.Derbende düşen bir devenin dirkeli olduğu deveye zararı olmamalıdır.Çeker ipleri “tel ipi” bir devenin zorlamasıyla .anında kopacak kadar çürük,deveyi çekecek kadar sağlam olmalıdır .Bu da Yörük beyinin sırrıdır.

Şafakla sürüyü gökçe gedikten sürüyoruz.Yattığımız yere iyice bakıyoruz.Ümit ,Nazife ye körpelerden beş tanesini teslim ediyor,beş körpeyi atın üzerindeki ağaç kasaların içine koyuyorlar.Sürüyü topluca Derbetten geçirip, gidirinse beline doğru dolandırıyoruz.Her yan dere ,şırıl şırıl sular akıyor, yemyeşil yarpuz.Gök Hüseyin öğretmen durmadan yarpuz yiyor. “zıkkım ye” diye espri yapıyorum.Anası böyle derdi .Doğanın bütün renkleri var burada.Sürü yeşillikler arasında kayboluyor.Karşımızda upuzun çıplak,yer yer karla kaplı gidirinse dağı uzanıyor.Eteklerinde yayla evleri var.

namaras_ali_cetin_yoruk_gocu023

Öğlen ,gidirinse belinde konaklıyoruz.Gürül gürül sular fışkırıyor dağ yamaçlarından.Yarpuzların,ısırgan otlarının arasından dolanıp,kekik kokularıyla dolu yayla havasının serinliğinde, gürleyerek akan kaynak suları ,çayırlı vadiyi bir ip gibi yararak konak yerimizin ortasından, buz gibi akıp gidiyor.

Nazife bize yarpuzlu pilav yapıyor.Bir yanda yarpuzlu pilavın kokusu, bir yanda da soğuk yayla suyunun eşliğinde karnımızı doyuruyoruz.

Osman sürüyü gözden geçiriyor.”Mor oğlak yok “diyor.Ümitle birbirimize bakıyoruz.Çok dikkat etmiştik .Ümit, Nazife ye bakıyor .Nazife “ben almadım” diyor.Mor oğlak gökçe gedikte uyuyup kaldı.Hepimiz üzülüyoruz.En çokta Ümit üzülüyor.Hüseyin öğretmen ,Ak Alinin Hüseyin ve Hikmet öğretmen çiple gökçe gediğe dönüyorlar.Gök Hüseyin’e Yörük göçü biraz oyun gibi geliyor.İşi tam kavramış bir havası yok.Oğlak bakmak yerine taşafura gezmeye gitmeyi oynamadan sayıyor.O nedenle gökçe gediğe şöyle bir bakıp dönüyorlar.Nazifey’le Osman bizim üzülmemize üzülüyorlar.Keyfimiz kaçıyor.Küçücük Mor körpe her adımında durup gözümüze bakardı.En çok Ümit’in ayaklarına dolanıyordu.Her an uyumaya hazırdı.Ayakta, yayılırken, anasını emerken uyurdu,uyuklardı.Ümitle baba oğul gibi yakınlaşmışlardı.

Bir kayıpla Kurucuya, Gelesandıraya doğru iniyoruz.Akşam kurucuda konaklayacağız.Kuruca yörüğün toplandığı yer.Dağların arasında kocaman uçsuz bucaksız bir vadi.Yörük obaları yaylalara buradan dağılır.Susam belini ve Göçen boğazını geçmeden önce Yörük burada göçe çeki düzen verir.Eskilerde bu alanın bucaklarına göç yıkılır,develerin köşekleri bozulardı.Güz dönüşünde davar burada savruğur , yüğürülmesi için teke katımı burada yapılırdı.Kuruca yörüğün en uzun konaklama yeridir.Susam beli zorlu olur kıştır,borandır,tipidir.Geçit vermez hazırlıklı olmak gerekir.Kurucada çadırlar kurulur,soluklanılır. Develer çadırların etrafına ıhtırılır.(çökertilir).Yörükler ,çadırın arkasında Çöken yaşlı devenin gece bozulamasını hayra yormazlar.Yaşlı deve çadırın iplerine sürtünür,çadırdan içeriye bakarsa bir ölecek vardiye düşünülür.Kuruca bir şenlik yeridir.Her bucakta bir ateş yanar.Yörük obaları bir birini ziyarete giderek hal hatır sorarlar.

Kurucada, Karayağız Yörük delikanlıları,sürülerinin önünde, yünden örme başlıkları ve kilot pantolonlarıyla elleri sopalı, çaka satarak geçerler obaların yanından.

namaras_ali_cetin_yoruk_gocu031

Bazen bir kaval sesi duyulur kara çaldan,bazen yanık bir türkü böler gencenin karanlığını.Yörük kızları yanık türküye, yanık yanık öten kavalın sesine kulak kesilir.Önce yanık türkülerine ve kaval seslerine aşık olunur.Sessizce, kuruca alanının çevresine her sürü gelişinde, su doldurmaya gelen kızlar doluşurlar ve sürünün cobanını, allı pullu üç etekleriyle mahçup,meraklı ,alımlı bakıp süzerler.

Şimdilerde yaşam her şeyde olduğu gibi çobanları da, kızları da değiştirmiş.Değişimin önünde durmanın imkansızlığını sanki anlamışlar.Ne kilot pantolon kalmış,ne kaval.Uzun jöleli saçlarıyla elleri radyolu ,cep telefonlu delikanlılar,bazen hello diyerek yürüyorlar sürünün önünde.Sürüde anlamış ki değişmeyen tek şeyin değişim olduğunu,yadırgamıyor önünde giden gençlerin hallerini.

Kuruca da her yan çan sesi ,çoban ateşi.En sönük ateş bizimkisi .Hüseyin öğretmen ,Hikmet ve İsmail gelesandırada çay içip laflarken karanlık basıyor.Karanlıkta odun bulmakta zor.Karanlıkta zar zor yemeğimizi yiyoruz .Erkenden uyumalıyız.Yarın susam belini geçeceğiz.Susam beli zorlu” kar boran olmasa “diyor Osman.

Kuruca da sırtımızı kara çal dağına dayayarak uyku tulumlarımıza giriyoruz.Gece karanlığı çöküyor üstümüze.Burada yıldızlar bir başka parlıyor.Gök yüzünde yıldızlar ışıl ışıl Susam belinden doğru gelen incecik serin bir yel esiyor kaynarca boğazından.Karaçal dağının eteğinde ,susam belinin girişinde, ışıl ışıl yanan çoban ateşinin etrafında, derin ve yakın yıldızlarıyla, bizi bir çadır gibi örten gök yüzünün altında uyumaya çalışıyoruz.Bir köpek uluması ,bir oğlak melemesi, bir kadın sesi ve bir çoban ıslığı hiç değiştirmiyor gök yüzünün ahengini.

İçimizde yalnızca Osman düşünceli “önümüzde Susam Beli var.işimiz zor.Allah verede hava güzel olsa.”diyerek bizi uyarıyor, ama tedirgin etmemek için de “Demem oki ,bilesiniz yarın yol çetindir. Kederli olduğum doğrudur.Bilirmisiniz, bu susam belinde iki bin Yörük telef olmuş.Kemikleri belin arka yüzünde, erikli alan denen yerin yamaçlarında taş yığınlarının altındadır.Susambelinin böğründe ,şeytan devrendin de, sonalı (güz sonu) Tuz gölünden ,tuzdan dönen develer ,nice insanlar boğalıp (donup)ölmüşler.Eskilerde cuppala ile Cici Hasan denen iki adam vardı,en yaşlı en eski Yörüklerdi,geçmişi en iyi bilen onlardı ,onlar anlatmışlardı.Sahilde susam yolunurken, Susam belinde kar boran tipi olmuş ,bel oradan adını almış .O zaman kervan kıran alanında otuz deveden oluşan kervan kırılmış,belde de Yörükler donarak ölmüşler”.

Osman kederli ,hüzünlüydü.Dalıp gitti gecenin karanlığında ve uyku onuda yakalayıp karanlığın kucağına bırakıverdi.

TÜRKÜLERİDE ,SEVDALARIDA  DAĞDIR YÖRÜKLERİN

Sabah tanyeriyle diğer sürülerden önce sürüyü Susam beline doğru kaynarca boğazına dolandırdık.Havada tek tek bulutlar vardı.Boğazda soğuk bir yel esmekteydi.Alaşafakla gün ışığı dağların ardından kurucaya düşmeye başladı.

Kaynarca boğazına sürüyü dolandırıp yürüyünce,sürü boğazda eski deve yoluna girip, Derbentten tek sıra susam beline doğru yürümeye başladı.Göç yolları, taşlarla örülmüş geçitlerle dolu.Her geçit bir tarih .Her geçit  antik çağı,Bizansı,Selçukluyu,Osmanlıyı anlatıyor bize.

Sürü Susam Beline doğru dolana dolana çıkıyor.Çıktıkça nefesleniyor,aşağılara bakıyoruz.Geldiğimiz dağlar bir bir eğiliyor altımızda .Yollar daralıyor,Gökyüzü daha bir berraklaşıyor.Sürü çanlarını öttürüp ,yayılarak teleşsız çıkıyor susam beline doğru.

Susam belindeyiz.Burası bir başka dünya ,hepimiz heyecanlanıyoruz.Eşsiz ulaşılması zor dağlar arasında büyüleyici karlı bir vadi.Burası 2250 metre.Sürü dimdik durdu,  toplandı.bizde durduk.Yönümüz kuzey.Önümüz erikli alan.Erikli alanın yamaçlarında susam belinin karı ve tipisiyle ölen Yörüklerin toplu mezarlarını  oluşturan öbek öbek taş yığınları var.Uzaklarda berrak sularıyla susam gölü ve her yan göller ,gölcüklerle dolu.Karsız alanlar rengarenk çiçeklerle kaplı,her yanda şırıl şırıl akan kar suları.

Sürü durdu.Bizde doğanın büyüsüne kapılıp seyre dalıyoruz.Upuzun bir vadi var önümüzde.Bir yanda deli dağ ,bir yanda papaz başı ,gümüş sayı.Hepsi 2800-2900 rakamında

namaras_ali_cetin_yoruk_gocu004

Yörükler sarp geçit vermez ulaşılması zor,yalçın dağları severler.Dağlar her zaman dert ortağı ,sırdaşı,koruyanı olmuştur onların.”Dağlar ,dayanana sahip çıkar ele vermez” derler Dağlar özgürlük,yiğitlik,yaşamda huzur,güven olmuş.Dağ denince ağnamdan ,kolcu baskısından, efe baskınından kurtulmak aklına gelmiştir Yörüklerin.Ve o nedenle Yörükler yerleşim için sarp dağ eteklerini seçmişler.Türküleri dağdır,sevdaları dağdır;Türbeleri dağ olmuştur.Dağa sığınmış dua etmiş” geldim ocağına,bir çoçuk ver kucağıma” diye yakarmış.Dağa sığınmış zulümden baskıdan ve de açlıktan korumuş kendini .Göç özgürlük olmuş,özgürlük sevda olmuş ,sarp dağlar eteklerinde yaşam bulmuş kendine.

Sürüyü karların üzerine sürdük .Oğlaklar kara alışık değiller ,önce şaşırıyorlar,sonra oynayarak hoplaya zıplaya iniyorlar.Hava berrak ,pırıl pırıl ,Sanki göllerin içinde de karlı dağlar var.Susam gölünü geçiyoruz , önümüzde Ağız Boğazı denen yerde Namaras yaylası duruyor.Her tepenin ,belenin arkası bizi şaşırtıyor,büyülüyor.Sarı beyaz Çiğdemler,menekşeler,laleler,ters laleler;biri bir çeşit renkte,bin bir çeşit çiçekle dolu her yan.

Sürü dolanıyor,onun yurdu ,onun dağları,Osman sürüyle hiç ilgilenmiyor artık ,biz seyre daldık ,İsmaili kaybediyoruz.Ama telaşlanmıyoruz. Her yol Namaras yaylasın acıkıyor.

Gümüş sayına ,çolak kızın uçtuğu yere bakıyoruz ,dimdik,sarpmı sarp bir uçurum.

Duygulanıyoruz ,ne sevdalar gördü bu dağlar ;ne yiğitler ağırladı , ne analar ağlattı.

Çolak kız bir delikanlıya aşık olmuştu.Çobana azık götürürken gizli gizli buluşup konuşurlardı dağlarda.Çok mu çok sevmişler di birbirlerini .Çolak kız ağabeylerine  ekmek götürürken ,Hüseyin’e birazını yedirmeden gitmezdi.

İkisinin de sevdaları gizli ,yürekleri gizemliydi.Sonra çolak kızla ,Çoban Hüseyin’in aşkı duyuldu.Annesi, çolak kızı önüne oturttu “sen bunu nasıl yaparsın ,namusumuzu iki paralık ettin” dedi.”Seni ağabeylerin ,baban öldürür dedi”.Çolak kız hiç seslenmedi.İki damla yaş gözlerinden dökülüp,yanaklarından süzülerek beyaz yazmasında sır oldu.

Yayla dedikoduyla çalkalandı.Çolak kızın ağabeyleri çok kızdılar. “ öldürürüz seni, sen bizden habersiz nasıl başkasıyla konuşursun,bizim haberimiz olmadan başkasını nasıl sevebilirsin” dediler .Çolak kız, sinip oturduğu köşeden kısık sesle belli belirsiz “ benim sevmeye sevdiğimi tercih etmeye hakkım yokmu ağabey “ deyiverdi. Ağabeyi hiddetlenerek, çolak kıza dönüp “ seni gebertirim kız, sen evleneceğinde seni alacak oğlanı biz buluruz, azdınmı sen , çabuk kalk bize yiyecek bir şeyler getir” dedi.Çolak kız ağladı, çolak kız yakardı ama “ sen kızsın, senin seçme hakkın yok, sen karar veremezsin, sen iyiyi kötüyü ne bileceksin, biz sana uygun oğlanı bulunca sana söyleriz” dediler.Anası acıdı çolak kıza, ondan yana olmak istedi, ana yüreği bu…Ama kocasıyla en küçük oğlu yani çoban olanı daha bir efelenerek” biz ne dersek o olacak” deyip kestirip attılar. Ne ana seslenebildi, ne baba.içten içten ağladı çolak kız, geceleri uyuyamaz oldu.

Bir sabah,Ala şafakla hiç kimse kalkmadan,kadınlar kara çıkmadan,kuzuları Ağız Boğazına,Susam Gölüne doğru sürdü.En yeni fistanını giyip,en yeni yazmasını bağladı siyah saçlarına. Güneşin ışıkları deli dağın başını yalarken ,Gümüş sayının  sarp mı sarp kayalarının üstünden atıverdi kendini boşluğa.O günden bu yana, Gümüş sayına kara giden kadınlar hep çolak kıza ağıt yakarlar,kar keserken  her balta vuruşlarında “ah çolak kız ah” diye indirir olmuşlar baltalarını  kar kalıplarına.

Eskiden Namaras yaylasında hiç su yoktu .Kadınlar, tan yeri ağarmadan baltalarını omuzlayıp,çuvallarını sırtlar, doğruca kar yığınlarına giderlerdi.Kocaman bir kalıp kar keser çullarına sararak yüklenip eve getirirler ve kıl çadırların altındaki eğimli taşa koyarlar üzerine bir tülbent örterlerdi.Karın önüne bir helki koyar ,bu suyla ihtiyaçlarını ve içme sularını karşılarlardı üç ay boyunca.Şimdilerde su gelmiş yaylaya.

Saat 10 ,30 da yayladayız.Yaylaya bahar gelmiş. Yemyeşil otlarıyla renga renk çiçekleriyle şırıl şırıl akan dereleriyle kuşlarıyla ,arılarıyla dağlar sımsıcak,canlı mı canlı.Taş yığını tepelerin arasındaki bir çöküntü gibi duran çayırlı alanlarda develer yayılır,atlar koşar Yörük çocukları çiğdem,yağlık kazarak oynaşırlardı karakıl çadırların arasında.Göç yıkılır.Önce develer ve atlar bakıma alınır.Deve yörüğün en önemli varlığıdır.Yörük devesiz hiçbir şey düşünemez. Devesiz yayla ,devesiz göç olmaz, löksüz kervan düşünülemez.

Yörükler için deve, birde çoban çok önemlidir.Sütün kaymağını ,etin yağlı tarafını tereyağlı ayranı ve tereyağını önce çoban yer.Kadın, deveden ve çobandan sonradır.İkievcilerli Fatma kadın ,çalışkan ,sessiz,bir Yörük kadınıdır.Bıttıların Gır Ali Onbaşının karısıdır.Kocası ve çocukları içindir varlığı. Yaylaya çıkar çıkmaz ilk işi kırlara koşup çokça keklik yumurtasını toplamaktır.Bir keresinde tam altmış tane yumurta topladı.Büyük gelinle birlikte yaşamaktadır.Ondan tereyağı istedi,keklik yumurtalarını pişirecekti. ”Kadın kısmı yağ yemez” dedi büyük gelin. Sonra yumurtaları suda kaynatıp yedi çocuklarıyla.

namaras_ali_cetin_yoruk_gocu001

Bir gün obanın en güçlü devesi lök sülek obanın biraz ötesindeki bir alana çöktü, bozulamaya başladı.Tüm oba koşuşturdu.Sülek lök hiç yerinden kalkmıyor,durmadan bozuluyordu.Su verdiler, tuz yalattılar ,katran koklattılar.Obanın büyükleri gelip baktı.Durak çavuşta geldi.Elleri arkasında sülek lökün etrafında dolandı,ağzına baktı,kuyruğunu kaldırdı.”Ben kendim bilemedim,ama garçınlı belki bilir.”dedi.sessizce üzüntülü yürüdü gitti;ama mümkünü yok üç gün bozuladı sülek lök, üç gün uyumadı obanın kadınları ,erkekleri.Sülek lökünün bozuladığı alanı yol ettiler.Gece yatmadılar, gündüz oturmadılar.Üç gün ağladı obanın gelinleri,kızları, tüm kadınları. Üç gün göz yaşı döktüler,dizlerini dövdüler. Üç gün sonra çayırların üzerine uzanıp öldü sülek lök.Dünyası karardı obanın ,çaresizlik çöktü koca alana, yel esmez, kuş uçmaz oldu.Obanın acısı tüm Yörük obalarına ulaştı.Akın akın geldiler.Et Hasan ,cülle , kömbele geldi .Tüm Yörük obaları gelip başsağlığı dilediler.Sülek lökün derisini alıp, etini köpeklere yedirdiler. Oba düşünceli, tasalı.”Göç kaldı” dedi Ballı kızı,”göç kaldı dedi ikevcilerli Fatma kadın ,Lök almaya güçmü yeter.

Bıttının Hasan Hüseyin obanın beyi yaylada yoktu.Onun geleceği gün sülek lökün derisini sakladılar.iki gün söyleyemediler.İki gün obaya gelen giden olmadı.Sonra telaşlandı Bıttının Hasan Hüseyin.”ne var” dedi.Lafı dolandırmadan “sülek öldü ”dediler.Attılar deriyi evin ortasına .Bıttının Hasan Hüseyin sülek lökün derisine baktı, hiç seslenmedi.Sarığını başına sardı ,çarıklarını giydi, yün çeketini sırtına aldı,telaşsız,sessizce sıçak dağının dibinden yürüyüp gitti, koca taşların arasında kayboldu.Tüm oba telaşlandı.O,taşların arasından hızlı adımlarla bir süre yürüdü. Sonra koca bir taşın yanına oturup,ellerini arasına başını alıp, akşamı bekledi.Lök  bu, göç ona bağlı, löksüz göç olmaz ,bu mevsimde de lök bulunmaz.Ağrık var, tuza gitme var, göç var .Çaresiz gözleri doldu, içi daraldı, akşamı etti koca taşın dibinde.Pırıl pırıl, uçsuz bucaksız gök yüzünde, sayısız yıldızlara daldı.Belli belirsiz “benimi buldun bu koca koyakta ,ben ne yaptım sana “diye serzenişte bulunup, karanlıkta sessizce çadırına döndü.Karakıl çadırın gözeneklerinden, karanlık gök yüzünde ışıl ışıl yıldızlara bakıp lökünü düşündü.
DSC02779
Osman’ın evinin önüne oturuyoruz Sülek’in öldüğü alana bakıyoruz,yorulduk.Osman ile Nazifede dur durak yok .Osman davarları topluyor,oğlaklara bakıyor, Nazife evi temizliyor, ikisinde de yayla coşkusu var.

Osman, pıynar sopasını alıp ,sıçak dağını eteklerine doğru hızlı adımlarla yürüyor.Peynir derilerini koyacakları kar deliklerine bakıyor.Gülerek” bütün delikler karla dolu ,peynirler bu yıl lezzetli olur”.diyor.İsmail ,Hüseyin ve Hikmet öğretmen anında  deri peyniri siparişlerini veriyorlar.namaras_ali_cetin_ev_001

Osman bir keçi kesiyor.”Bu gün bunu yiyeceğiz,hepimiz hak ettik” diyor.Hikmet öğretmenle Hüseyin kolları sıvayıp ete dalıyorlar.

Bir kartal süzüldü sıçak dağının başından, berrak gökyüzünde salındı,dolandı .Yalçın doruklarda kayboldu ,bir keklik öttü koca belende. Sevgiyle gözleyip mutlulukla dinledik ve dinlendik.

Koca sürüyü, Manavgat’ın Namaras köyünden, beş günde, Konya’nın Bozkır sınırındaki, yedi kaza yaylalarına götürdük.Yorulduk yorulmasına ama çok mutlu olduk.Yörük yollarından, Derbentlerden, konak yerlerinden geçip ,eski hanları, gayşanbaçları ,şırıl şırıl akan dereleri ,mor renkli laleleri ,bin bir çeşit açan çiçekleri gördük.Kocaman sedir ağaçlarının altında yufka yiyip, kekik kokulu kaynak sularından içtik.Küçücük körpeleri kucağımızda taşıyıp, onlarla özdeşleştik..Biz Yörük olduk, yayla gördük ,dostluğu tanıdık.

Not:Mor körpe Harmancıkta (gökçe gedikte)uyuyup kalmış.Üç gün oracıkta melemiş ne kurt kapmış ne de ayı.Üç gün sonra Namaras’tan Ballının davarına sürünün içine karışmış.Namaras yaylalarına gelmiş.Anasını bulmuş.Ballının karısı Medine üç gün süt vermiş Mor Körpeye ,üç gün bakmış.Osman bize haber gönderdi.Çok sevindik.En çokta Ümit Durak sevindi.

ALİ ÇETİN

DEVECİEĞİLİN ET HASANIN İRBEĞİM

DEVECİEĞİLİN ET HASANIN İRBEĞİM

Pantır

Pantır

Akoğlan'ın Kır Alı

Akoğlan'ın Kır Alı

Ahmetler Köyünden Pantır'ın Karısı Hatma

Ahmetler Köyünden Pantır'ın Karısı Hatma

Ahmetlerden Pantır

Ahmetlerden Pantır

Posted in Gezi Yazıları, YazılarComments (6)

YANGINLARIN KÜLTÜRLE İLİŞKİLENMESİ


YANGINLARIN KÜLTÜRLE İLİŞKİLENMESİ

Yaz ayları boyunca ormanlarımızın yanması, günlük olağan bir durum olarak algılanıyor oldu. Gün geçmiyor ki, bir coğrafyamızın her hangi bir bölgesinde yangın çıkmasın.Bir yandan küresel ısınma gerçekliğini ve onun doğuracağı sonuçların vahametini anlamaya çalışırken,bunun için ulusal ve uluslararası alanda önlemler tartışırken,bir yandan ormanların cayır cayır yanması olağan bir durum olarak algılanmakta, gündelik yaşamımızda çokta rahatsız edici bir durum olarak hissedilmemektedir.

Yaşanan gerçekliği görmek başka şeydir. Görüleni bilince çıkarıp içselleştirerek ona uygun davranış biçimleri geliştirmek başka bir şeydir.

Ülkemizde gündem o kadar hızlı ve sık değişiyor ki buna ayak uydurabilmek oldukça zor oluyor.O nedenle,hızla gelişen olaylar ne kadar önemli olursa olsun,hızlı bir biçimde gündemden geçerken, insan hafızasında, çokta önemli olmayarak iz bırakmadan gelip geçiveriyor. Nedenine gelince,ülkemizde kültürel anlamda taşlar henüz yerli yerine oturmamış, toplumun ve insanların değerleri net değil. Oturmuş değerler üzerinde şekillenen bir toplumsal yapıdan uzağız.

Değerler bir kültür şekillenmesi,birikimidir.Toplumu toplum yapanda,insanı insan yapanda değerleridir.Her toplumsal süreç kendine özgü değerler yaratır. Var olan değerlerin değişime uygun gelişimi ise toplumun eğitim düzeyi ve kalitesiyle doğru orantılıdır.

Bunu neden söylüyoruz,son Manavgat yangını ve hemen her yıl yanan ülkemiz ormanları karşısındaki toplumsal duyarlılığımızla, bu yangınların gündemde kaldıkları süre içinde insanlarımızda ve de bir bütün olarak tolumdaki yansımasına bakarak.

Toplum olarak duyarsız olduğumuzu söyleyemeyiz.Manavgat yangınında bütün bir hafta boyunca basın olarak,yöneticiler olarak, halk olarak duyarlılığımızı ve en şiddetli biçimde tepkimizi gösterdik ve her şey gelip geçti.

İşte asıl sorunda bu gelip geçmede saklıdır.

Gelişmiş Ülkelere baktığımız zaman oralarda daha çok orman olmasına karşın daha az yangın çıktığını ,kendi ülkelerinde ki yangınlara ve doğal çevreye karşı toplumsal duyarlılığın en üst seviyede olduğunu görürüz.Bu ülkelerde temel eğitim onyıllar önce oniki yıla çıkarılmış,gelişen ekonomik duruma da uygun olarak toplumsal değerler şekillenmiştir.Yani ekonomik alt yapının ürettiği kültürel üst yapı bilinçli bir toplum ve ona uygun muhalefet yaratmıştır.Bu durumda, kendi doğal çevresini koruyan,ona sahip çıkan bir çevre insan ilişkisi yaratmıştır.

Ozaman,ülkemizin gerçekliğine bakıp ona uygun söz söylememiz gerekmektedir.Eğitim düzeyinin oldukça düşük olduğu(daha kaç yıl oldu,temel eğitim oniki yıla çıkarılabildi) bir ülkenin insanlarının doğaya bakışı,doğayı korumaya karşı duyarlılığı ve öncelikleri tartışılır olacaktır.

Öncelikle ülke yöneticilerinin çevre bilinci gelişmiş olmalıdır. Nükleer santrallerin kurulması için kararlar alındığı,yerleşim alanı için güzelim ormanlık alanların yok edildiği,tahtalı dağında olduğu gibi milli parkların yatırım alanlarına dönüştürüldüğü,diyanet işlerine ve silahlanmaya trilyonlar ayrılırken, eğitime, doğayı korumaya ve yangınlara karşı güçlü bir söndürme teknik donanımına yeterince maddi güç ayrılmayan bir ülke konumundan kurtulmak önceliğimiz olmalıdır.

Yukarıda anlatmak istediğimiz, gelişmiş kapitalist ülkelerde insanların kendi yaşam alanlarına karşı duyarlılığıdır. Yoksa amacımız onları aklamak değildir. Ormanları içindekilerle birlikte yakma konusunda başta Amerikan ordusu olmak üzere hepsinin sicili çok bozuktur.

İçindekilerle birlikte cayır cayır yanan Vietnam ormanlarının dumanı henüz sönmedi.Bolivyada ülkesinin bağımsızlığı için mücadele eden Bolivar’ı yok etmek için İspanyol ordusunun içindekilerle birlikte ormanları nasıl yaktığı unutulmadı.Fas’ta,Cezayir’de ve ikinci dünya savaşında Yunanistan’da yakılan ormanlar,o günden buyana yakılan ormanlarla ölçülemeyecek kadar büyüktür.

İşte gerçek odur ki,doğanın düşmanı kapitalizmin acımasızlığıdır.doymazlığıdır.

Doğayı yakıp tahrip etmek insanlık varolduğu günden bu güne gelişerek süregelmiştir.Bu durum kapitalizmin bir üretim ve yaşam biçimi olarak yaşadığımız dünyaya hakim olmasıyla daha da acımasız ve pervasız olarak sürmüştür.Kapitalist sistemin getirdiği bireysel mülk edinme bir değer olarak topluma yerleşince, insanlar bir birlerine saldırmakla yetinmemiş diğer yandan ormanları savaşlarla yakarken, aynı zamanda mülk edinme hırsıyla yerleşim alanları açarak, tarlalar açarak doğa tahribatını hızlı bir biçimde gündelik yaşamlarında olağanlaştırmışlardır.Kendi dışındaki tüm canlı türlerinin tüketilmesi sürecinide hızlandırmışlardır.

Bu gün gelinen noktada sera gazı salınımının artması ile küresel ısınmanın etkileri insan türünün geleceğini tehdit eder bir boyuttadır.Bilim insanları ve doğa dostları bu durumu sürekli dillendiriyor olsalarda, bizim gibi geri kalmış ülkeler henüz bunun bilincine tam olarak varamamıştır. O nedenle orman alanları yeterince korunmamakta, dağlar cayır cayır yanmakta ve o nedenle yanan ormanların söndürülmesinde yetersiz kalınmaktadır.

Yanan bir evin yerine yenisini üç beş günde yapmakla övünebiliyoruz ama yanan karacanın,kekliğin,yılanın ,kaplumbağanın, serçenin ve binlerce endemik bitki türünün yok oluşunun yerine ne koyacağımızı düşünmüyoruz bile.Yanan evleri yaptık.yaptığımız evlerin politik propagandasını da yaptık. Dağlar kaldı simsiyah, bir başına sahipsiz, unuttuk gitti.

Doğa olanı unutmaz, yaşam doğada bir bütündür, kesintisizdir. Gelecek felaketlerin önünde kim nasıl duracak bekleyip göreceğiz.

Yanan çam ormanları, kuşlar, endemik bitkiler değil insanlığın geleceğidir.Gelecek nesillere bırakılan afetlerdir,hastalıklardır.Açılan tarlalar, yapılan oteller , gökdelenler, bankalarda biriktirilen servetler, üzerinde sağlıklı yaşayacağımız bir dünya olmadan hiçbir işe yaramayacaklardır.

Öncelikle doğanın korunması ve küresel ısınma olayının bir politik anlayış olarak topluma mal edilmesi gerekmektedir.Bunun yanında acil olarak milli parklar politikasının değiştirilerek ormanlar yatırım öncelikli değil,koruma ve geliştirilme öncelikli olarak değerlendirilmelidir.Yangın söndürme ekipmanları en yeni teknik donanımla güçlendirilerek anında müdahale edecek hareketliliğe kavuşturulmalıdır.

Yaşam değerli ise, dolunayın altında duygulanabiliyorsak, şırıl şırıl akan derenin, öten kuşun sesinin ahengiyle mutlu olabiliyorsak.

Biline ki!
Bu doğanın dengesinin ahengindendir.

Ali ÇETİN

ormanc1zo8

Posted in MakalelerComments (0)

ISINMANIN KÜRESELLEŞMESİ


ISINMANIN KÜRESELLEŞMESİ

Küresel ısınmayla ilgili TV’lerde söylemler arttıkça bizim köydeki (Namaras) yaşlı kadınlar.. “ ne kadar çok ateş yakıyorlar, dağ taş elektrik, bu kadar ateşe küremi dayanır, elbette ısınacak” demektedirler.

Küresel ısınmanın sürekli olarak gündemde tutulmasına hiçbir diyeceğimiz olamaz.

Gündemde tutulması da gerekir. Doğru olan budur. Ama burada eksik olan bir şeyler de vardır. Küresel ısınmayla ilgili söylemde bulunan, yazan,çizen herkes sürekli olarak, küresel ısınmanın başımıza ne gibi dertler açacağını söyleyerek, halkın nasıl kişisel önlemlerle bu ısınmayı azaltabileceğini anlatmaktadır.

Halkımız yazılanları okuyup, dinlediği zaman bilimsel anlamda küresel ısınmanın ne olduğu konusunda haberdar olmaktadır. Ama alınması gereken önlemler konusunda kendisinin bu kürenin başına nasıl bir bela olduğunu tam olarak anlayamamaktadır.

İnsanlık var olduğu günden bu güne bir dönem yani ilkel kominal toplumsal yaşam biçiminin etkin olduğu dönemde doğa ile uyumlu, doğa ile dayanışma içerisinde bir yaşam sürmüştür. Sonrasın da yani köleci,feodal ve en önemlisi de kapitalist üretim biçimlerinin hakim olduğu toplumlarda doğa ile uyumlu bir yaşam biçimi yerini, doğa ile mücadele eden, doğa ile baş etmeye, doğa’ya boyun eğdirip teslim almaya yönelik bir mücadele biçimine dönüşmüştür.

Doğa’yı tahrip etmenin, doğadan kazanmanın sınırı yoktur.Ama sonu vardır.

Doğadan kazanmanın sonu olduğunu insanlık bir türlü anlayamamıştır. Doğadan kazanmanın sonu, tüm bitkilerin ve hayvanların sonunu getirdiği gibi bu insanlığın da sonu olacaktır.

O nedenle doğa ile uyumlu bir yaşam doğa ile dayanışma içersinde sürdürülebilir bir yaşam insanlığın geleceğini doğa ile birlikte sürmesi demek olacaktır.

Burada doğru tavır, küresel ısınmanın sürekli gündem de tutulmasının yanın da iklim değişiminin önlenmesinin yolu insanları bireysel tedbirlere davet etmek olmamalıdır.

Nasıl sanayinin gelişmesi önce ırmakları, körfezleri, denizleri kirletip,ormanlık alanları yaşamsız hale getirmişse, bu gün kirletilecek deniz,yaşanacak ormanın azalmasının yanın da atmosferin tümden kirletilip dünyanın yok oluş sürecini başlatan bir noktaya gelinmiştir.

O zaman meseleyi doğru koymak gerekmektedir. Sera gazı salınımının azaltılması, körfezlerin, akarsuların kirletilip bizim yaşamsal anlamda bir parçamız olan deniz ve kara canlılarının yok edilmesi, sadece bireylerin alacağı önlemlerle olacak iş değildir elbette bireylerde önlem almalıdır.Bu anlamda günlük yaşam tarzımızı mutlaka doğanın lehine gözden geçirmemiz gerekmektedir.

Ama esas önlem toplumsal,sistemsel anlamda yapılacak dönüşümlerle olacaktır. Yani kapitalizmin insanı değil kazanç hırsını ön planda tutan anlayışının yerine toplumu, insanı, dayanışmayı,emeği öne çıkartan toplumsal yaşam anlayışı egemen olmalıdır ki dünyanın dengesi düzelebilsin. Sorun buradadır. Sorun kapitalizm dedir. Sorun kapitalizmin değerleri ile hareket eden toplumsal sistemdedir.

Elbette bu toplumsal sistemler içerisinde önlemler alınmalı, halk bilinçlendirilmeli atmosfere salınan karbondioksitin gün ve gün azaltılması için her çeşitten önlem, girişim, çare üretilmelidir.

O zaman bir kez daha soralım küresel ısınmanın nedeni nedir? Sera gazı salınımının yani atmosfore gönderilen karbondioksit miktarının sürekli artmasıdır. Bu artışın dünya ısısının artıracağı ve dünya ısısının artışının da iklimleri değiştirerek bir sürü felaketler yaratacağı doğrudur. Burada doğru olmayan sera gazı salınımı için önlem olarak tek tek bireylerden fedakarlık beklenmesidir. Ama bir düşünelim,hesap kitap yapalım. Niye ABD, Türkiye gibi bir çok ülke KYOTO protokolünü imzalamadı. Kendi halklarını düşündükleri için mi,yoksa kendi tekellerinin çıkarlarını düşündükleri için mi? Gün be gün nükleer bomba denemelerinin, Pakistan’a, Irak’a her gün yağdırılan bombaların,savaş araç gereçleri üreten fabrikaların atmosfere gönderdiği karbondioksitin yani sera gazı salınımının yanın da tek tek bireylerin günahı ne kadar önemli olabilir ki.

Kapitalist sistemin ayakta durabilmesi sömürge ilişkisine, sömürge ilişkisi de savaşlara bağlı olduğun dan, sera gazı salınımını kısıtlamak sistemin sonunu getirecek diye korkulmaktadır.Büyük tekellerin alacağı önlem maliyetlerini yükseltecek,karlarını düşürecektir. O nedenle ABD ve bir çok kapitalist ülke KYOTO protokolünü imzalamayı sürekli ertelemektedirler. O zaman tüm dünya halklarının, bir an önce kapitalist ülkelerin KYOTO protokolünü imzalamaları için her türden tepkilerini göstermeleri gerekmektedir bizim görevimiz bu tepkinin olabildiğince çabuklaşmasını ve yükselmesine yardımcı olmak olmalıdır.

Doğanın, toplumun bir bütün olarak kurtuluşu doğa ile insanın savaşı değil, uyum için de dayanışmasından geçmektedir.

Biline ki, tüm dünyada yaşayan canlılar için olduğu kadar kapitalistler içinde başka bir dünya henüz bulunamadı.

Ali ÇETİN

Kuresel_Isinma

Posted in MakalelerComments (0)

SABALANDA BUZ GÖLÜ , BUZ GÖLÜNDE ZERDÜŞTLER .


SABALANDA BUZ GÖLÜ , BUZ GÖLÜNDE ZERDÜŞTLER .

Her dağ’ın bir derdi , bir telaşı vardır.Derdin, telaşın başlaması dağa doğru ilk adımdır. Bu adımla başlar yürüyüş , bu adımla başlar heyecan. Sabalan dağına gitme telaşı başladığında , korku , heyecan ve bütün telaşlar yüklenmişti omuzlarımıza.İran’a , Ermenistan üzerinden gitmeyi planlamıştık.Ermanistan’da Aragast dağına çıkıp zirve yaptıktan sonra , Erivan’dan , Tebriz otobüsüne sabah erkenden bindik. Otobüs’e binince 1970 li yıllarda Anadoludaki yaptığımız yolculuklar geldi aklıma.dolana dolana , ine çıka , hoplaya zıplaya gidiyoruz İran sınırına doğru.ne kadar gidersek gidelim , insekte çıksakta , hep sağımızda bembeyaz karları ile dimdik durmakta Ağrı dağı.

Yollarda öyle sık sık vede modern benzinlikler yok.bir dönemeç’in başındaki düzlükte duruveriyor otobüsümüz bazen.’’haydi ihtiyaç molasına ‘’deyip iniyor mavin.Benim tamamı tamamına Türkçenin kurallarına uygun ‘’haydi ihtiyaç molasına’’ dememe bakmayın.Bunu Azeri Türkçesi ile ve Fars konuşma tarzı ile söyleyiveriyor mavin. Biz ne dendiğini birbirimize soruyoruz. Otobüs boşalıyor.Herkez bir tepenin ve tepedeki bir taşın arkasında kayboluyor.

Akşama doğru İran sınırına geliyoruz.Otobüsten inip, Ermenistan gümrüğünden çıkarken, Gülseren telaşlanıyor.Çantasından başını örteceği yazma yı çıkartıp ,nasıl bağlayacağı telaşı ile yeniden yeniden bağlıyordu.Gülseren’in telaşının farkına varan Tebriz’li bir Azeri ,Gülseren’e yaklaşarak ‘’korkma bacım sen rahat ol başını ört yeter’’ diyor.

Sınırda, gümrük kapısından rahat bir şekilde geçiyoruz.Gece, Tebriz’e iniyoruz.Otobüsten indiğimiz yerden , Tebriz’li arkadaşımız Mehdi bizi alarak evlerinde misafir ediyor.

Sabah Tebriz’i geziyoruz.Tebriz ,kocaman bir Azeri şehri.Anlaşmakta zorlanmıyoruz.Burada gezerken , bir çok davranış ,alışveriş biçimi , dükkanların tarzları ,çocukluğumdaki bakkalları , kahvehaneleri ve ticari ilişkileri anımsatıyor.
namaras_ali_cetin_sabalan043

Tebriz tarihi bir kent.Kent dokusu bozulmamış.Türklerin Anadoluya girerken durak yeri.kadınlar , erkekler , gençler sokakta. Fotoğraf çekmek istiyoruz , önce çekiniyoruz.sonra rahat fotoğraf çekebileceğimizi öğreniyoruz.Türkiyeden geldiğimizi söyleyince daha yakın ve sıcak davranıyorlar. Alış veriş yaptığımız bazı dükkan sahiplerinden evlerine misafirliğe çağıranlar bile oluyor.

Üçün’cü gün erkenden kalkıyoruz.Tebrizden 180km uzaklıkta olan Meşkin şehrine gideceğiz.Bir taksiye dört kişi biniyoruz.Tebrizde taksiler çok ucuz.Taksici ile çat pat anlaşabiliyoruz.Taksi Meşkin yoluna çıkınca trafik kuralı filan dinlemeden çok hızlı gitmeye başladı.Gülseren önde oturuyor.’’yavaş git kaza yapacaksin’’diyor.Azeri taksici ‘’korkma abla , sonumuz nasıl olsa ahret’’ diyor.Hem gülüyoruz, hemde bozuluyoruz.’’ne ahreti kardeşim, biz ahrete değil Sabalana gitmek istiyoruz.Sen bizi yavaş götür, yada çek kenara , inelim’’deyince biraz yavaşlıyor.Ama yinede birkaç kez kazalık durumla karşı karşıya geliyoruz.

Meşkine varınca 3700m deki dağ evine gitmek için jip tutmamız gerekiyor.Meşkin çıkışında taksiden iniyoruz.Sırt çantalarımızı Sırtımıza alıp , jiplerin beklediği otopark’a gidiyoruz.Üstü açık bir jiple anlaşarak , çantalarımızı yüklüyoruz.Sabalan dağı , temmuz ayı sonunda sanki dümdüz alana lök gibi oturmuş başı karlı , dumanlı , duruyor karşımızda.

Jip’le tırmanıyoruz stabilize yoldan döne döne, . heryer çayır , otlak .Göçerler Alacıkları kurmuşlar çayırların üstüne .Köylü kadınlarının giyim kuşamlarının Anadolu kadınlarından bir farkı yok.Tarlada, dağda koyun ve keçinin arkasında kara çarşaf giymek zor.Herşeyin alt yapısını temellendiren ekonomik nedenler oluyor dünyanın heryerinde.

Akşama doğru dağ evine varıyoruz.Dağ evi, Sabalan dağının yamacındaki bir vadiye taştan yapılmış , dağ evinin bitişiğinde birde cami var.Gece için birer tane oda tutuyoruz.Hava soğuyor.Dağ evinin küçük bir bakkalı var.Hep birlikte , bakkala , yada yumurta kırdırıp, yer sofrasında yiyoruz.Saat 21:00’da yatıyoruz.sabah 04:00’da yola çıkmamız gerekiyor.Yatıyoruz ama uyuyamıyoruz. Yanımızdaki odada gürültülü sesleri geliyor.Ne olduğunu soruyoruz, ‘’yarasa var , onu çıkarmaya çalışıyorum’’ diyor odada yatan arkadaş.Bir süre sonra yarasa gürültüsüne aldırmadan yorgunlukla uyuya kalıyoruz uyku tulumlarımızın içinde.namaras_ali_cetin_sabalan042

Sabah 04:00’da kalkıp sırt çantalarımızı ve batonlarımızı alıp yola çıkıyoruz.Yan odada , yarasa kovalayan arkadaş’’ hiç uyuyamadığını söylüyor’’.

Sabalan dağının belirgin bir patikası var.Oldukça dik bir patikadan yukarı doğru , batı yönünde tırmanıyoruz.Tırmandıkça zorlanıyoruz , acele etmeden , yorulmadan yürüyüşümüze devam ediyoruz.Gerilerden ve daha ilerilerden alın fenerlerinin ışıkları parlıyor.Dörtbin metreye doğru çıkınca kar’ın çoğaldığını görüyoruz.Hava soğuk, gün karşı tepelerden kızararak doğuyor.Dağ laleleri ve rengarenk çiçekler açmış heryanda.Bahar gelmiş ve gidiyor Sabalanda.Dörtbin metrenin üzerindeyiz , kar var, soğuk var,güneş var.Yani tüm mevsimlerin birlikte olduğu anları yaşıyoruz.Dağ gibi kayaların arasındaki patika yoldan döne döne tırmanıyoruz. Yer yer , geri dönen dağcılarla karşılaşıyoruz.Azerine dağcılar’’yorulmayasız’’ diyerek selam verip geçiyorlar.Zirveye yaklaşınca koca bir kayanın önünde namaz kılanları görüyoruz.

namaras_ali_cetin_sabalan037

Sabalan dağı esasen Zerdüş dinine inananların dağı.Zerdüşt peygambere bu dini oluşturan vahiylerin burada indiğine inanılıyor.Zerdüşt , Zerdüştçülük dilinin peygamberidir.Zerdüşt, Pehlevi dilindeki biçimidir. Bu dilin tanrısı ise Ahura mazda’dır.Yani bu dine tanrısının adından ötürü mazdeizm de deniliyor.Zerdüşt peygamber İ.Ö 660-583 yılları arasında yaşamıştır.Zerdüştlerinde kutsal kitapları Avesta vardır.Bu kitapta tarihte ilk defa cennet cehennem kavramları bulunmakta tanrının şeytanla savaşı anlatılmakta , cinler ve periler kavramları ilk defa Zerdüşt lerin kitabı olan Avestanın Vendidat bölümünde geçmektedir.

Yani zerdüşt’e , Ahura Mazda (TANRI ) tüm buyruklarını , Zerdüşt , Sabalan dağının doruklarında inzivada iken göndermiştir.O nedenle Sabalan Zerdüşt inanırlarınca kutsal bir dağdır.Kadın , erkek ve gençler ibadet aylarında akın akın Sabalanın 4811mlik zirvesine çıkarlar ve dua ederler.Zirvedeki Zerdüşt peygamberin yıkandığı buz gibi suları olan gölde apdest alıp yıkanıp temizlenerek namaz kılıp dua ederler.

Sabalanın zirvesi Zerdüştlük diline inananlar için temizlenme ve arınma yeridir.

namaras_ali_cetin_sabalan032

Saat 11:00’da Sabalanın zirvedeyiz.Zirve karlı , temmuz sonundayız.Hava dumanlandı, hafiften kar yağmaya başladı.Duman zirveden çekilince , muhteşem bir buz gölüyle karşı karşıyayız.Nefeslerimiz tutuluyor.Buz gölünün seyrine doyamıyoruz.Tam 4811metrede bir buz gölü.Zerdüştlerin buz gölü bu.Bir yandan fotoğraf çekiyoruz bir yandan gölün suyundan içiyoruz.Zerdüşt inananları dağcılar apdest alıp, namaz kılıyorlar.Bir saat kadar oturuyoruz.Yemeklerimizi yiyoruz, ortam çok güzel. Bazı arkadaşlar nefes alıp vermede zorluk çekiyorlar ve hemen dönüyorlar.

namaras_ali_cetin_sabalan016

Bir saat sonra zirveden dönüşe geçiyoruz.Dolu yağmaya başlıyor.Yağmurluklarımızı giyiyoruz.Her yan bembeyaz oluveriyor birden.düşmemek için dikkat ediyoruz, tek sıra halinde yürüyoruz.İranlı sağcılar yolları çok güzel işaretlemişler.Kaybolma şansımız yok.

Saat 17:00’da dağ evine iniyoruz.Bir süre soluklanıp dinlendikten sonra eşyalarımızı topluyoruz.Tekrar jip kiralayıp Meşkin’e dönüyoruz.

namaras_ali_cetin_sabalan001

Sabalan güzel dağ.Tüm dağlar güzeldir, tüm dağlar kutsaldır İnsanlarca. Her dağ güneşe uzanan bir inanç simgesi olagelmiş insanlık tarihi boyunca.Dua edilmiş , saklanılmış, kaçılmış, özgürlük mücadelesini sığınağı olmuştur.

Sabalan dağı İranda , Meşkin ovasının üzerinde , tüm sırları ile başı dumanlı , karlı öylece durmaktadır.

Ali Çetin

Posted in Trekking Yazıları, YazılarComments (0)

Dedegöl Dağı Tırmanışı


Dedegöl TırmanışıDedegöl Dağı Tırmanışı

Antalya – Isparta – Konya il sınırları üçgenindeki Dedegöl Dağı’nı tırmanmak üzere Otobüsle,  göl kenarından dolanarak, Eğirdir’i geçip, sağa Adada Antik Kenti yoluna sapıp Ağıl Köye tırmandık. Yılanlı Köyü’nü gelince, Karaçam ve Sedir ormanlarıyla  kaplı siyah tepelerin arkasında tüm alımlığıyla Anamas-Dedegöl bembayaz karları ile çıkıverdi karşımıza. Gözlerimiz Dedegöl Dağındaydı. Eğirdir’den sonra, çam ormanlarının arasında, nefis bir dağ ve orman manzarasından geçip 22 km. sonra Aksu ilçesine geldik. Otobüsümüz buradan Anamas yaylalarına doğru tırmanmaya başladı. Anamas yaylaları, Antalya göçerlerinin, Isparta göçerlerinin, Konya göçerlerinin yaylaları. Her vadide bir Yörük boyu yaylıyor. Aksu kazası yaz aylarında Yörük pazarına dönüşüyor.  Melikler Yaylası’na doğru tırmandıkça ormanlar azalıyor, toprak çoraklaşıyor yavaş yavaş. Dedegöl Dağı bütün ihtişamı ile karşımızdaydı. Dağlar uzaktan alımlıdır, dosttur, güzeldir. Bir görsellik şölenidir. Ama dağların içersine girmek gerekir onları tanımak için dağlara yakınlaşmak için dokunmak gerekir. Taşına toprağına el sürmeli, dizleri titremeli insanın, yorulmalı, cildi yanmalı, gözleri bulanıklaşmalı ki, dağcı denebilsin insana.

Image_1

Dağlar cilvelidir

Dağlar dosttur, iyi niyetlidir ama sevdalanır dağlara, çünkü onlar cilvelidir, oynaktır, kıvraktır.Tedbiri elden bırakmamak lazım çünkü acımaz insana dağlar. Dağlara giderken hiç unutmamak gerekir ki, bütün iyiliklere, güzelliklere giden yolun taşlarının iyi niyetle döşendiği gibi, bütün tehlikelere giden yollarında taşlarının iyi niyetle döşendiğini unutmadan yürümeli, tırmanmalı dağlara dağcılar. Isparta’nın Aksu İlçesi’ni geçip Yakaavaşar ve Elecik köylerini dolanınca karşımızda Dedegöl duruyor. Arkamızda Eğirdir Gölü’nün kuzey batısında  karlarıyla bizi takip eden Barla Dağı, batı da karlarıyla bende varım diyen Davraz Dağı ve güneyde bir balta sırtı gibi duran, koca vadiye bir lök gibi oturuvermiş alımlı Sarp Dağı ve karlı zirvesi Tengerek ile ona selam duran Emerettin Dağı, bizlere görsel bir gösteri sunumu içindeydiler.

Dedegöl Tırmanışı

 

Gelin gibi süslü

Yakaavşar ve Elecik Köyleri hatıllı ve ağaç ağırlıklı evleriyle eski Türk mimarisinin örnekleri Yaşam esas olarak, doğayla insanın mücadelesidir ama,insanoğlu pervasızca saldırmış doğaya. Hiç düşünememiş geleceğini. Kesmiş,yakmış bir keçi sürüsüne yüzlerce ağaç kesmiş yedirmek için.O güzelim ardıçları,servi gibi sedirleri,köknarları ve meşeleri kesmişte, kesmiş.  Gelin gibi süslü Anamas dağları kalıvermiş çıplak.Toprak yavanlaşmış tepeler hoşafa dönüvermiş. Bitkiler cılızlaşmış ,vadiler çoraklaşmaya başlamış. Dedegöl  karlarıyla,ihtişamıyla kızgın insanoğluna.Tüm bunlara karşılık kanat geriyor,korumaya  çalışıyor insanoğlunu. Uzatıyor dost elini. Karaçamlarıyla,meşeleriyle,mor sümbüllü çiçekleriyle ve yemyeşil otlarıyla,dostluğa,sevgiye. Öğleden sonra Melikler Yaylası’na vardık.Ömer Faruk Gülşen ve Ümit Durak,ekibimizin çadır kuracağı bölgeyi seçtiler.Çadırlarımızı kurup,yerleştik.

 Dedegöl Tırmanışı

Doğa cenneti

Melikler Yaylası, yaylaların hası. Çevresinde çayırbaşı, kuzukulağı gibi ünlü yaylalar var ama karaçam ormanlarının arasında sırtını koca Dedegöl dağına dayamış,şırıl şırıl akan pınarları ve gürül gürül akan gürlevik suyu ile ve de yemyeşil otları ,rengarenk çiçekleriyle bir doğa cenneti .İnsana huzur veren,rahatlatan ve iyi ki, “Geldim” dedirten bir ortamı var Melikler Yaylasının.

Dedegöl Tırmanışı

Gözleme ve soğuk ayran

TODOSK’un organizasyonu çerçevesinde,Yenişarbademli ve Eğirdir belediyelerinin  katkılarıyla hazırlanan gözlemelerimizi yiyip, buz gibi ayranımızı içtik. Ayranında gözlemeninde tadı bir başka oluyor Melikler Yaylası’nda .Melikler Yaylasının buz gibi akan pınarlarından yüzümüzü, ayaklarımızı yıkayıp serinledik. Gürlevik suyuna doğru yürüyüşe çıktık.Gürlevik,Melikler Yaylası’nın doğusunda,Dedegöl dağının altındaki bir mağaranın derinliklerinden uğuldayarak gelen ve köpüklü soğuk,içimine doyumsuz suyuyla,Beyşehir Gölü’ne doğru,çam,kavak ve sedir ormanlarının arasından çağlayarak akan bir su. Gürlevik, Melikler yaylasına 2 km. uzaklıkta 1570m.rakamında güzel mi güzel bir yer.Bir süre burada ekip olarak mola verdikten sonra kamp yerimize döndük.Bu yürüyüşümüz,Dedegöl tırmanışına bir ön hazırlıktı.

Dedegöl Tırmanışı

Dolunay

Akşam olunca çadırlarımızın yanında toplanıp,hep birlikte yemeğimizi yedik,Reyhan Ajlani,Ayla ve Gülseren’in yaptıkları sıcacık bulgur pilavımızı afiyetle yedik.Hava hafiften çiselemeye başlamıştı.Dolunay vardı ama yağmurlu ve sisli bir ortamdan dolayı, dolunayın doğayla bütünleşmesinin tadına varamıyorduk.Bir süre kamp ateşinin başında oturup sohbet ettik.Saat 10.00’a doğru çadırlarımıza çekilmeye başladık.

Dağcılık uyum ister.Gece saat 10.00’da kampımızda ses kesildi.Bazı arkadaşlar çadırlarında,bazıları da dışarıda idi. Çadırlar birbirine hem çok yakın hem de çok uzaktı.Yani, bir çadırdan ötekine hiç ses duyulmuyordu.Herkes çadırının dışından duyulmayacak kadar gürültü yapıyordu.Hazırlıklarımızı akşamdan yaptık.Sabah kimseyi rahatsız etmeden yola çıkmak istiyorduk.Dağcılık disiplin gerektiriyor.Doğa gevşekliği sevmez,en küçük hatayı kabullenmez.Doğanın gelişimi diyalektik bir süreçtir. Doğada her şey birbirine bağıntılıdır,değişmeyen,gelişmeyen hiç birşey yoktur doğada.O nedenle dağcılık disiplin ve uyum ister,yani dağcılık hem doğayla mücadele hem doğaya uyum ve de doğayla bütünleşmedir.

Dedegöl Tırmanışı

Yarın: Dedegöl Zirvesi

Dedegöl Dağı Tırmanışı (2)

Saat 05.00’ta kalktık.Alican ve Onur çay sularımızı kaynatmışlardı. Sessizce kahvaltımızı yapıp, çaylarımızı içtik. Saat 06.10’da yürümeye başladık koca Dedegöl Dağı’na doğru, sessiz ve tek sıra olarak. Dedegöl Dağı, Anamas dağ sırasının en görkemli ve en yüksek zirvesi. Bu dağ sırası, Manavgat  ile Serik arasındaki Bozburun Dağı’nda sona eriyor. Anamas sıra dağlarında Davraz Dağı 2637 m, Barla Dağı 2798m, Sarp Dağı(Tengerek Tepesi) 2326m.gibi zirveler bulunuyor.Anamas aynı zamanda yörüklerin çıktığı yaylalarıyla da ünlüdür. Sorgun, Çayır,  Kuzukulağı, Çukur, Melikler Yaylası, Anamas’ın önemli yaylalarıdır.

Dedegöl Tırmanışı

Şafakta zirveye hareket

Ömer Faruk önde, Ümit Durak en arkada, alaca şafakta tek sıra yürümeye başladık  Dedegöl’e doğru. Koca Dedegöl yeni yeni uyanıyordu. Koyun sürüleri hareketlenmiş, kuşlar uçuşmaya başlamışlardı. Karlar parıldıyordu yamaçlarında Moren (Buzul Taşı)patikalarını geçip, Elma Hoşafı Tepesi’ne tırmandığımızda Dedegöl direnmeye başladı. Döne döne dinlenerek getiriyordu bizleri Ömer Faruk. Her molada soluklanırken de dağlar hakkında bilgilendiriyordu bizleri. Dağlar ve çevre hakkında çok soru sormamdan dolayı beni ekibin arkasında görevlendirdi Ömer Hoca.Tırmanırken az konuşmalı ki enerji az tüketilsin.

Dedegöl Tırmanışı

Biz tırmanıyorduk.

Dedegöl tırmanıyordu taşlarıyla, karlarıyla. 2 bin 800 m’yi geçince yorgunluk başladı. Gülseren hafiften, Dedegöl’e boyun eğme belirtileri gösterince arkasına alarak ikinci sırada yürümesini söyledi, daha sık dinlenmeye başladı. Dedegöl, Gülseren’i sınavdan geçiriyordu. Gülseren ile ekibin arkasında yürümeye başladık. En arkada Ümit Durak vardı. Ümit Hoca “Hiç korkmayın Gülseren hanım, sizin bir sorununuz yok, bu dağa rahatlıkla çıkarsınız, böyle şeyler herkese oluyor ara ara. Şimdi beş adım atacağız, sonra durup nefes alacağız” dedi.

Yürümeye başladı Gülseren. Acelesi yoktu Ümit Hoca’nın onun için önemli olan Gülseren’e destek olmak, Dedegöl’e tırmanmasını sağlamaktı ve işte dağcılık, işte deneyim, işte tecrübe böyle anlarda kendini gösterir.

Dedegöl Tırmanışı

Dağda güçlü olacaksın

Dağlar, sezinlemeye görsünler insanını en küçük bir zaafını, o zaman büyüdükçe büyürler, zorlandıkça zorlanırlar. Onun için dağcı güçlü, azimli, dirençli ve mücadeleci olmalıdır. Ümit Durak ve Ayla Tezcan, Gülseren’e öyle bir destek oldular ki; Gülseren bir süre sonra, Dedegöl’e direneceğine, Dedegöl’ün zirvesine çıkacağına inanarak daha bir güçlü adamlarla yürüdü. Cengiz İncesu’nun bastonun birini Gülseren’e vermesi başka bir dostluk, bambaşka bir dayanışma örneğiydi.

Dedegöl Tırmanışı

Dostluklar dağda sınavdan geçer

Dağlarda; paylaşımcı, dayanışmacı olmaktır dostluk. Dostluklar dağlarda sınavdan geçer, gelişir, güçlenir ve güven, zorluklarla yoğurularak ferahlatır insanını içini yüce dağlarda. Böylece bir dostluk, böyle bir güvençle çıkar insan kızı ve insanoğlu doruklarına dağların. Böyle bir dostluk, böyle bir güvençle çıkar insan kızı ve insanoğlu doruklarına dağların.

Gülseren saat 10.35’te Dedegöl Dağı’nın zirvesine çıkınca mutlu mutlu güldü. Mutlu mutlu baktı enginlere ve mutlu mutlu baktı Ömer Faruk’a. Ümit Durak’a ve Ayla Tezcan’a ve Dedegöl Dağı’na. Dedegöl zirvesi olağan ötesiydi.2 bin 998 m.dağların üstünde bir dağ Dedegöl. Özgür,sevecen sıcak ama zor ve sert mi sert. Beyşehir Gölü’nün hemen üzerinde yükselivermiş Dedegöl Dağı, Beyşehir Gölü’nün batı kıyısının ilk yükseltisi yani  Dedegöl Dağı adını,Güney doğusundaki  Yenişarbademli’ye 11 km. uzaklıkta bulunan Dedegöl Gölü’nden alıyor. Dedegöl Gölü’nün ölçülebilen derinliği 870 m. Gölün hemen yanında bir Dede Türbesi bulunuyor. Türkmenler, her yıl bu türbeye gelip ayinler düzenleyerek dualar ediyorlar. İşte bu gölden doğru almış Dedegöl Dağı  Dedegöl Dağı bu mevsimde karlarla kaplı,bahar daha gelmemiş zirveye. Bir yandan uzanıvermiş Beyşehir Gölü. Diğer yandan ta uzaklarda Barla Dağı eteklerinde Eğirdir Gölü. Güneyde en sarp  kayalıklar. 3. jeolojik devrin başında, bundan 4.5 milyon yıl önce Anadolu’da ortaya çıkan ilk kaya parçası olarak geçiyor tarihte. Bu kayalıkların yükseklikleri 2 bin 800m civarında .Hemen arkasında da Kartoz Dağı yükselmekte. Dedegöl, işte böyle dağların üstünde bir dağ. Dağlara karşı bir dağ. Göller arasında hem kolay hem zor bir dağ. Eteklerinde yörüklerin çadır kurduğu, koyun ve keçilerini otlattığı, şırıl şırıl akan sularını içtiği dağ .

Dedegöl Tırmanışı

Zirve keyfi

Dedegöl Dağı’nın zirvesi, Melikler Yaylası’na yürüyüş mesafesi olarak 7 bin 250 metre uzaklıkta. Zirveye ulaştıktan sonra uzun uzun soluklandık. Dedegöl’ün kucağına bırakır verdik kendimizi. Bir süre dinlendikten sonra yemeklerimizi yedik.

Dedegöl Tırmanışı

Dağ Bilgini Dinazor Dağcı

Ömer FarukGülşen bir “Dağ Bilgini”, “Dağ Bilen”, üşenmeden, bıkmadan anlatan, giden, gezen, götüren ve tüm bunlardan mutlu olan ‘dinazor’ bir dağcı.

Öğreniyorduk,deneyim kazanıyorduk.Dağcılık bir eğlence değil,yaşam biçimi olduğu zaman davranışlara yansıyor her şey. Bir dağcı sadece dağa tırmanırken karda zorlanırken ya da zirveye çıktığı zaman dağcı olmaz. Dağcı yaşamın her alanında bir dağcı gibi davranmaya başlarsa, yani hayatın her alanın da dağcı değerleriyle yaşarsa, o zaman dağcı demektir. Her tırmanış, her kamp, her sohbet bizleri adım adım dağcılığa götürüyor, aşama aşama dağcılığı öğretiyordu.

Dedegöl Tırmanışı

Ve dönüş başladı

Sonra saat 12.00’de zirveden dönüş için hareket ettik. Dağlardan dönüşler bir başka zevkli oluyor. Dağlara tırmanırken oluşan heyecan, stres, yorgunluk, dönerken kendini tatlı bir yorgunluğa dönüştürüveriyor ve insan hafifleyiveriyor birden. Çıkış düzenimi bozmadan (bazı arkadaşlar izin alarak karlardan kaymaya gittiler) saat 14.45’te Melikler Yaylası’na döndük. Yeni dağlara gitmenin heyecanı vardı üzerimizde. TODOSK’lular olarak hem kamp alanında, hem de tırmanma ve geri dönüş anında birbirinden kopmayan uyumlu bir grup olarak hareket ettik. Çadırlarımızı topladık. Akşam yemeklerimizi kuru fasulye, pilav menüsü olarak yedikten sonra saat 18.30’da Eğirdir’e doğru  hareket ettik. Bir kamp daha sona ermişti. Dağlara gelmek ne kadar heyecan verici ise, dağlardan ayrılmakta o kadar hüzünlü oluyor. Doğayı tanımak, onunla olmak bambaşka bir duygu.

ALİ ÇETİN

 

 

 

Posted in Trekking Yazıları, YazılarComments (0)

SULTAN GİĞİ (GEYİK ) DAĞI TIRMANIŞI


SULTAN GİĞİ (GEYİK ) DAĞI TIRMANIŞI

Giği dağı tırmanışının Rehberi bendim. Hazırlanırken heyecanlandım. Buna ister nostalji diyelim, ister dağcılık heyecanı. Ama bu dağlar benim dağlarım, ayak izim var, çarık eskim var, otlarını, taşlarını, çiçeklerini ve insanlarını tanırım bu dağların.Akseki, Hadim, Bozkır, Gündoğmuş arasındaki yedi kaza yaylalarının havası bir başkadır.Bir başkadır yedi kaza yaylalarının göçleri. Her insanın, her göçerin bir yaylası bir yayla tanımı vardır. Yayla deyince benim için Susambelidir, Göçen boğazıdır. Eğri göldür, Söbü Çimendir, Göktepedir..

01310095

Eskilerde göçerler en erken bir haftada giderlerdi yaylaya. Deve kervanları boy boy, keçi, koyun sürüleri çanlarıyla ve yörük delikanlıları, külot pantolonlarını ( pontul ) giyip, elleri pıynar sopalı sürülerin önünde dimdik kasılarak yürürlerdi yayla yollarında. Arkadan da gelin gibi süslenmiş yörük kızları çekiverirlerdi develeri göç yollarına.

Yörükler için yaylanın, bir başka önemi, bir başka özelliği vardır. Yörük için köyde geçen 12 aya bedeldir, yaylanın 5 ayı.Yayla; güzellik, hareket, canlanma, bahar demektir.Bahar ayları Toroslar canlanıp, morsümbüllü çiçeklere, yemyeşil otlara bezenince ve akıverince şırıl şırıl karsuları derelerden, gözü gönlü açılır göçerin. Ve de sadece göçerin değil, devesinin de, koyununun da, keçisinin de gözü, gönlü açılıverir. Yani tümden canlanır doğa, tümden keyiflenir yaşam.

Gündoğmuş’u geçip torosların girişinde Kuruca yaylası uzanıveriyor önümüzde upuzun dağların arasında. Burası toroslara tek geçit veren boğaz. Kuruca’ya girince tüm dağlar dimdik durur karşımızda. Bahar’da çekici, heybetli, sonbaharda ürkütücüdür, sessizdir. Kuruca’da tam karşıda sedirleriyle, son sedir ve ardıçlarıyla Karaçal dağı karşılar, arkasında dimdik, Susambelinin üstünde 2816 m yükseklikte Çürük dağ duvar gibi, sivri ve heybetli durur.

DSCF0114
Her dağın, her yolun, her taşın bir anlamı vardır yörükler için. Bütün göçerlerin, yayla öncesi konaklama yeridir Kuruca. O kadar geniştirki, her bucağı bir obayı saklar koyunuyla, keçisiyle, atıyla, eşeğiyle. Kuruca suyu olmayan yer demektir.Burasının çeşmeleri, kuyuları çoktur. Susuz bırakmaz göçeri Kuruca yaylası. Ama Kuruca yaylasının morsümbüllü çiçekleri, yemyeşil çayırları yoktur. Keçi, koyun için sadece mola yeridir. Yayla öncesi ilkbaharda, sahile dönerken sonbaharda dinlenme, soluklanma yurdudur. Eskiden Yörük göçleri, Kuruca’ya gelinceye kadar hep geceden yüklenir ve yola koyulunurdu. Develer gece yürür, atlar geceden yola koyulurdu. Koyun, kuzu, keçi, oğlak geceden yola koyulurdu. Ama Kuruca’ya gelince herşey değişir. Çünkü Kaynarca, Susambeli, Göçenboğazı geçit vermez. Bakarsın tipi gelir, bakarsın kar yağar ilkbaharda. Fırtına ve karlar geçit vermez gün ağarmadan. Atlar, develer, keçiler, koyunlar geçemez kar yumuşamadan.

O nedenle göç, Kuruca’dan sabah güneş doğduktan sonra yüklenir. Güneş yükselsin, kar gevşesin, yol açılsın, iz belli olsun diye. Göç yolunun en zorlu kısmı başlar ilkbaharda Kuruca’dan sonra.

Kuruca’yı geçip Kaynarca boğazına girince sola kıvrılırsan Susambeline ve Susambeli yaylalarına, sağa kıvrılırsan Göçen boğazına gidersin. Kaynarca boğazına girince her iki yanda Bizansdan, Selçukludan kalma taş döşeme iki yol vardır. Bu yollara devrent denir. Bu yollar Bizansı, Selçukluyu, Osmanlıyı vede  göçerleri söyler.
DSC06515
Teknoloji gittiği tüm dağları bozmuş, kirletmiş. Ne devrent kalmış Kaynarca boğazında, ne kervanlar, nede devrentte seken atların ayak sesleri, nede allı pullu giyinmiş yörük kızları. Ama bıçkın yörük delikanlıları ellerinde sopa yerine cep telefonlarıyla, uzun saçları ve afilli giyimleriyle keçilerin önünde gitmekteler.

Dağlar sitemkar, kuşlar tedirgin uçar olmuş toroslarda.

Arabamızla Kızıloluk’a varınca güneyde altta Oğuz yaylası sedirleriyle uzanıveriyor. Oğuz yaylasının güneydoğusunda karlarıyla Barçın Akdağ, güney batısında Karayılan dağı ve tam doğusunda Sultangiği dağı. Giği dağı yemyeşil dimdik durmakta. Oğuz yaylasının üstünde. Giği dağı bu bölgenin en yüksek dağı 2877 metre.

DSCF1536
Artık sedir(katran), Köknar(ladin) ve ardıç kokularını geride bırakıp, çalba,kekik ve binbir çeşit çiçek kokularıyla Oğuz yaylasının üstünden geçerken kızıl oluktan su içmeden geçilmez. Kızıloluk, Göçen Boğazı’ndan geçenler için de, Susam Beli’nden geçenler içinde en ünlü yayla pınarı. Yaşlı yörüklerin bir çoğu, ölmeden son istekleri olarak Kızıloluk’tan bir tas su isterlermiş. Genelde köyün çeşmesinden doldurulup “al sana kızıl oluk suyu” diyormuş köylüler.Ne yapsın ki, karda kışta gidip, Kızıl oluktan su getirecek değil ya.

Bizler de içtik Kızıloluk’un suyundan,bakalım ölürken kimin aklına gelecek.

Göçen boğazını tırmanıp sağa  dönüyoruz,Giği dağını kucaklayıp. Kuzeyimizde eşsiz bir vadi, yemyeşil çayırlar, karlı mı karlı dağlar, irili ufaklı kar gölleri. Alanya’nın Çakallar köyü yaylasını göl kenarında görünce heyecanlanıyoruz. Gölün kenarı, koyun ve keçi sürüleriyle canlı mı, canlı. Bir süre sonra boğazdan geçip birden Eğri Göl’ün eşsiz manzarasıyla karşılaşıyoruz. Eğri Göl, Giği dağının eteklerinde, Giği’nin kar sularıyla besleniyor, kenarında Alanya’nın Kızılağaç(Güzel Bağ) köyünün yaylası var. Gölün yarısı Nilüfer çiçekleriyle kaplı, etrafında şırıl şırıl pınarlar ve gölün içinde rengarek balıklar. Yedi kaza yaylarına gelinirde Eğri göl görülmez olunur mu. Burası doğanın sunduğu bir görsellik harikası.

DSC05841
Kampımız için Eğri gölün hemen yanına Kaynarmuar’ın önünü seçiyoruz. Her yan çayır, yemyeşil,  bu geniş düzlüğe  çadırlarımızı kuruveriyoruz.Kaynarmuar, gümbür gümbür kaynıyor, buz gibi suyu, kana kana içiyoruz.

İki doktor arkadaşımız Dr.Ali KEMAL ve Dr. Adnan SARI, Eğri gölün kenarına çadırdan bir klinik açmışlar.Buraya gelenlere ve göçerlere hizmet veriyorlar. Artık eski göçerlik azalmış, bir çeşit yazlığı olmuş bu yaylalar köylülerin, kara çadırın yerini modern taş evler, atların yerini  de arabalar almış, ama koyun, keçi, at, eşek yine de çokça var

Topluca akşam yemeğimizi yiyoruz. Çadırlarımızın çevresinde atlar ve keçi sürüleri otluyor. Kamp yerimiz 2081 metre rakımında. Giği dağı(Geyik) 2887 metre yükseklikte. 800 metre tırmanacağız.

Saat 22.00’de yatıyoruz. Sabah 04.15’te kalkıp, toparlanıyoruz. Gökyüzü bir harika, pırıl pırıl, uzansak yıldızları tutacağız. Gökyüzündeki tüm yıldızları tek tek görüyoruz sanki. Ay parlak mı, parlak. Pırıl pırıl Giği dağı karları parlıyor. Eğri gölün gecesi de bir başka,Giği dağının (Geyik)ay’ıda bir başka doğuyor ve bir başka oluyor Söbüçimen yaylasının mehtabı. Sonra tüm parlaklığıyla sabah yıldızı doğuveriyor. Sonra 04.50’de tek sıra olarak Giği’ye doğru yürüyoruz. Ay’ın Giği’yle sevdasıda bir başka görsellik sunuyor bize. Dolunay tüm parlaklığıyla yavaş yavaş salınıp bizden önce Giği dağının zirvesine varıyor. O kadar yaklaşıyorki zirveye, sanki öpüyorlar Giği dağı ile birbirlerini. Bu dolunay sadece Giği’nin ay’ı. Bu dolunay Giği dağına sevdalı.

Tırmanıyoruz Giği dağına doğru. Giği dağı cıvıl cıvıl, her yanı keçi ve koyun sürüleriyle dolu, sabahın sessizliğini çoban sesleriyle, çan sesleri bozuyor.Türkü söylüyor Orta Toroslar, Beydağları gibi ıssız değil.Çiçekleri, çobanları, suları sevdalı buranın, her taşında , her çiçeğinde sevda izi var bu dağların.

DSCF1536
Giği dağının zirvesine çıktığımızda saat 09.00 oluyor. Giği’ye bahar yeni gelmiş, yeni yeni eriyor upuzun yatan karlar. Daha yeni yeni açıyor dağ laleleri,çiğdemler. Bir yanda Akdeniz’e doğru uzun bir görünüm, bir yanda Mersin,Karaman,Konya çevresi. Giği çevreye en hakim dağlardan birisi.

Giği’ye sadece biz dağcılar çıkmıyoruz. Konya’dan, Akseki’den, Manavgat’tan,  Gündoğmuş’tan bir çok kadın erkek geliyor buraya. Giği bu yöredeki halkın Sultan anası, kutsal dağı olmuş.

Efsaneye göre Konya’lı Bayram Ali hoca diye birisi varmış. Bayram Ali hocanın Giği sultan adında birde kızı. Giği sultan birine sevdalanmış. Ama Bayram Ali hoca, Giği sultanı başka birisiyle evlendirmek istemiş. Giği sultan sevdalısına varmayınca kaçmış. Günlerce aramışlar. Efsane buya, yıllar sonra bir çoban Giği sultanın baş örtüsünü, entarisini, bu dağın zirvesindeki delikte bulmuş. O günden bu güne derlerki, Giği sultan bu zirveden gökyüzüne yükseldi. O günden sonra bu zirvenin adı Sultanana Giği dağı kalmış. Çocuğu olmayanlar, mutsuz olanlar bu dağa gelip dua ediyorlar, adak adıyorlar.

Dağlar efsane doludur, halkımız efsane üretir dağlar için. Dağlar özgürlüktür, mutluluktur, sorun çözücüdür, kutsaldır dağlar.

Dört saatte çıkıyoruz zirveye.Zirvede bizi müthiş soğuk bir rüzğar bekliyordu. Halkımız taş taş üstüne koyup, bir türbe oluşturmuş kendine, bizde soğuktan korunmak için taşların arasına türbenin ortasına oturup, kahvaltımızı yaptık. Yarım saatlik bir moladan sonra güney sırtlarından dönüşe başladık.Karların üzerinden keçi yollarını izleyerek dönüyoruz. Her yan karla kaplı. Oldukça uzun ve oldukça dik bir kardan tedbir alarak çarşağa geçtik. Geçerken bir arkadaşımız kardan yuvarlanıp, aşağıya kadar kaydı, biraz korkmuştu . Ama düşmekten yinede mutluydu. .

Sonra rahat bir patikadan Topataş yaylasına geldik. Burası Alanya’nın Akdam ve Türkler köylülerinin yaylası. Söbüçimen burası, gerçekten söbü bir alan, ortasından nefis bir su akıyor, etrafında su kaynakları, çayırlarda otlar, eşekler, sığırlar otluyorlar. Doğa her yörük obasına bu kadar cömert davranmamış.

DSCF1544
Söbüçimen yaylası oldukça ilginç bir vadi. Sularıyla hem alara çayını, hemde göksu çayını besliyor. Söbüçimen  yaylasının suları çayırların içinden kaynayarak çıkıyor. Güney batıya doğru akıp, düdenlere girenler alara çayına akıyor. Güney doğuya doğru kıvrılanlar ise yine düdenlere girip, dağın arkasından kaynayarak Göksu çayını başlatıyor. Göksuya giden derenin ilk çıkışını, düdene girişini ve dağın arkasından yeniden kaynayarak çıkışını ve Göksu olup akışını görüyoruz. Ve insana zevk veriyor doğa, mutluluk veriyor, bilgi veriyor.

Dağlar bizi bir kez daha alıp götürdü doğanın derinliklerine. Bir kez daha geniş ufuktan baktık dünyaya, tüm yorgunluğa karşın mutlu döndük Giği dağından.Giği dağı karlı, Giği dağı morsümbüllü çiçekleriyle, çiğdemleriyle ve göçerleriyle mutlu Giği dağı.

03-04-Temmuz 2004
Ali ÇETİN

Posted in Trekking Yazıları, YazılarComments (2)

Tahtalı (Olimpos) Dağı ve Zeus’un gözyaşları


Tahtalı (Olimpos) Dağı ve Zeus’un gözyaşları

Tahtalı Dağı, 2 bin366 metre yüksekliğinde, Batı Toroslar’ın denize dik yükseltileri içerisinde, Antalya Körfezi’nin sırtını dayadığı Beydağları bölümünde yer alır. Tahtalı, mitolojide OLİMPOS olarak bilinen, denizden birdenbire yükselen ve denizi en iyi gören, dünyadaki üç ya da dört seyirlik dağlardan biridir.

Olimpos’u güvercinler Tahtalı yaptı

Mitolojideki adı OLİMPOS dağı olan Tahtalı’nın adının Tahtalı olması da ilginçtir. Bu dağ ve yamaçları, göçmen kuşlardan dağ güvercinlerin konaklama yeridir. Kuzeyden kalabalık sürüler halinde gelen dağ güvercinleri burada bir süre konaklarlar. Dağ güvercinlerinin en sevdikleri ve onun içinde kalabalık geldikleri yerdir Tahtalı’nın etekleri. Bu güvercinlere yerli halk tarafından “Tahtalı” denir. Bu dağ güvercinlerine Tahtalı denmesinden dolayı da bu dağın adı Tahtalı olarak kalmıştır. Mitolojideki Olimpos dağı olmuştur böylece Tahtalı Dağı.

Bir zamanlar bu dağın yamaçlarında, Tahtalılar korkutucu bir uğultuyla ve sürüler halinde uçarlarmış. Avcıların bu bölgedeki tahtalı güvercinlerini tüketmeye “ant” içmiş olmalarından, artık tahtalı güvercinleri uğramaz olmuşlardır Olimpos dağına.

Oksijen ve güzellik başımızı döndürdü

Tahtalı (Olimpos) dağına zirve yapmak için Antalya’dan 3 Kasım sabahı saat 05.00’te Ümit Durak ile yola çıktık. Saat 06.35’te arabamızı Beycik Köyünün Tahtalı çıkışında, Kızılçamların yoğunluklu başladığı bölgede bırakıp, sırt çantalarımızı alarak yürümeye başladık. Birdenbire sık ve dik bir çamlık ormanı içerisinde yürüyorduk. İnsanını böylesi bir ormanda, bolca oksijen ve çam kokusundan, manzaranın güzelliği ve ormanını sessizliğinden başı dönüyor, şaşırıyor. Orman güzel, hava oksijen dolu ve tertemiz, beynimiz huzurlu, dingin. Kasım ayının üçü bugün, oğlumun da doğum günü. Sessiz kızılçam vadisinin içerisinde yürürken oğlum Sinan’ı düşünüyorum. Hava serin hafiften ürperiyorum, zirveden ‘Sinan’a telefon eder doğum günün kutlarım, zirveye çıkış zevkini oğlumla paylaşırım’ diye düşünüyorum.

Emzik Çeşme’nin ardıç oluğu

Saat 07.20’de, sellerin yardığı kuru bir dereden geçip birdenbire ormanlı düzlük alana çıkıyoruz. “Burası emzik çeşme, burada mola verelim diyor” Ümit. Emzik çeşme şırıl, şırıl akıyor. Eğilip sularımızı içiyoruz, elimizi yüzümüzü yıkayıp serinliyoruz. Çeşme şırıl şırıl, ardıç ağacından oyulmuş bir oluktan akıyor. Çeşmenin önüne de, hayvanlar sulansın diye, katran ağacından uyulmuş bir de “afur” koymuşlar. Ne ardıç oluğu, ne de sedir afuru, hiç bozulmamış.

Emzik Çeşme,Tahtalı dağına çıkıştaki tek sulu ve en önemli konuma sahip kamp yeri. Güzel bir yamaç. Burası Tahtalı’nın girişi. Buradan başlıyor Tahtalı (Olimpos) Dağı. Emzik Çeşme de sulanıp, Olimpos Dağına doğru uçuyor Tahtalı Güvercinleri. Burada sularını içiyor keklikler, yaban keçileri, ayılar, kurtlar, yani bin bir çeşit böcek, yaban hayvanı, arısı, kuşu, kelebeği. Hepsi burada soluklanıyorlar. Emzik Çeşme’nin tatlı mı tatlı suyundan kan kana içerek güç alıyorlar.

Tahtalı’nın muhteşem şafağı

Emzik Çeşme’nin suyu çok güzel. Hoş bir içimi var. Şırıl şırıl akıyor durmadan. Orman sessiz, bolca oksijen veriyor bize. Kuşlar cıvıl cıvıl. Kelebekler uçuşuyor rengarenk. 1250 metre rakımında Emzik Çeşme. Buradan denizi, aşağılardaki güzelliği seyrediyoruz bir süre. Deniz dingin, ormanlar yemyeşil. Ormanla deniz.vadilerle ve körfezlerle bütünleşmiş. Tanla birlikte denizde, ormanda ışıl ışıl oluyor birden. Birden, güneş kıpkızıl doğuyor denizin içinden. Güneş önce Tahtalı’yı aydınlatıyor. Sonra tepeler, kıyılar aydınlanıyor ve güneş kızıllığıyla selam durarak yükseliyor Tahtalı Dağı’na karşı denizin üstünden. Görsellik büyülüyor bizi. Burası Emzik Çeşme, burası kamp yeri, Burası seyir yeri, doğayı gözleme, tanıma yeri. Yani Emzik Çeşme, hem Tahtalı Dağı açısından, hem de dağcılar açısından çok önemli ve ilginç bir konuma sahip.

Tahtalı artık milli park içinde değil

Tahtalı (Olimpos) Dağı ve çevresi önceleri milli park ilan edilmiş. Nedense bizim yetkilerimiz, milli park ilan edip, koruma altına aldıkları yerlerle pek ilgilenmezler. O nedenle de Tahtalı dağı yatırım alanına dönüşünce de zaten milli park unvanı da alınıvermiştir. Bizim ülkemizde, devletimiz içinde, halkımız içinde dağlar çok önem arz etmezler. Dağ dağdır kendi halinde. Ne, nasıl korunması gerektiği konusunda bir proje üretilir, ne de yeterince çaba gösterilir. Halkımız yeteli bilince sahip değildir dağlar ve ormanlar konusunda. Sanki ormanlar ve dağlar gereksizmiş gibidir çıkarlarımız ön planda olunca. Dağla mavi gökyüzünün, ormanla pamuk bulutların, kaynak sularının, ormanla oksijenin ve ormanla ozon tabakasının ilişkileri bilinmez. Dağların kuşlarla, hayvanlarla ilişkisini bilmediğimizden, doğanını dengesinde çok şey anlatmaz bize. O nedenle dağların, ormanların korunması, milli park unvanıyla ödüllendirsek, genelde kendi haline bırakılmıştır.

Tahtalı, insanoğluna asırlarca direndi

İşte tanrıların dağı Olimpos (Tahtalı) dağı da dayanmış yıllardır insanoğluna karşı, yılmamış, bırakmamış mücadeleyi yıllardır Tahtalı Dağı. İnsanoğlu üç kesmiş, Tahtalı beş vermiş. İnsanoğlu öldürmüş, Tahtalı var olanı kucaklamış, gizlemiş çoğaltmaya çalışmış. Dayanmış koca Tahtalı, direnmiş insanoğlunun yıkımına karşı. Ama gel gör ki…

Yunanlı Olimpos’unu koruyor ya biz

Burada yani emzik çeşmeyi geride bırakıp, yukarılara doğru çıkarken dostum Yunanlı dağcı Lambis’i anımsıyorum. Lambis bizi Yunanistan’daki Olimpos Dağı’na götürmüştü. Yunanistan da, Olimpos Dağı’nı nasıl da korumuşlar milli park ilan ederek. İki dağ evi yapmışlar Olimpos dağına. Dağda nefes alır olmuş, insanlarda nefes alır olmuşlar. Bizde Emzik Çeşme bir dağ evi yaparak, bizim Olimposumuzu koruyabilirdik. Çevrenin kirlenmesini önler, doğayı korur, dağ meraklılarına konaklama hizmeti verebilirdik. Ne yazık ki bu şimdiye kadar düşünülmemiş.

Zirveye yürüyoruz

Emzik Çeşmeden, katran ağaçlarının arasından yukarıya doğru tırmanıyoruz. Patika bizi alıp götürüyor. Arabamızı bırakıp yürümeye başladığımız yerde Likya Yolu tabelası var ama bu patika esas olarak göç yolu. Emzik Çeşme, yörüklerin konaklama yeri. Eskilerde, aşağıdaki köyler, nisan, mayıs aylarında develeri, eşekleri, atlarıyla bu patikadan yürüye yürüye, konaklaya konaklaya Çukur Yayla’ya, Yayla Kuzdere’ye giderlermiş. Tırmanırken göçerlerin konakladıkları eski yıkıntıları görüyoruz.

Tahtalı’nın sedir denizi

Emzik Çeşme’ye kadar sık bir kızıl çam ormanı içerisinde yürüdükten sonra yukarılara doğru sık ve dik bir sedir ormanı karşılıyor bizi boğazda. Sedirler, Tahtalı’ya dik, güneşe dik, denize dik yükseliveriyor gökyüzüne. Ama gel gör ki, sedir ağaçlarını “liken” denene mantar türü kaplayıvermiş. Salmış dallarını koca katranlar, eğilmiş dallarıyla bizi karşılıyorlar. Ve sanki “Nereye gidiyorsunuz, gidin bakalım ne göreceksiniz” der gibi bakıyorlar bize.

Katranlı boğazdan, bin yıllık sedirlerin altından dolana geçip 1800 metre yüksekliğe çıkıyor, tek katran altında mola veriyoruz. Soluklanıyoruz. Katran kokusu içimize doluyor. Bir yanımızda dimdik Tahtalı Dağı’nın zirvesi, hemen altımızda gürmü gür, dikmi dik, uzun mu uzun, yeşil mi yeşil sedir ormanı. Sedirler, aslında dağların yükseklerinde sonlanırken azalırlar, boyları kısalır, yok oluşlarını gözlersiniz. Ama Tahtalı Dağı böyle değil işte. Burada upuzun, dimdik, yemyeşil sedirler, güçlü, heybetli duruyorlar. Önümüzde müthiş bir sedir denizi. Sedir denizinin aralarında sarıya çalan pembemi şimşirler ve güneş ışınlarıyla cıvıl cıvıl oynaşan renk ormanı. Güneş, sedir yeşili ve şimşir pembesi ayrı bir hava veriyorlar ormana, doyumsuz bir güzellik ve doyumsuz bir görsellik. Şaşırıyoruz manzaraya, körfeze, sedir ormanına.

Zeus ve Hera’nın ormanı burası

Ama burası olimpos dağı, burası Zeus’un dağı. Zeus bu ormanda el ele tutuşup geziyordu Hera ile. Zeus bu ormanda savaşmayı öğretiyordu Ares’e. Elbette Zeus’un dağına deniz başka bir biçimde yaklaşacak, güneş başka bir biçimde doğacak. Deniz tanrısı Poseidon, Zeus için farklı körfezler yapmış aşağılara. Artemis ve Dionysos, Zeus’un sevdiği bitkilerin çoğalmasını sağlamışlar Olimpos (Tahtalı) Dağı’nda. O nedenle gür sedir ormanı, o nedenle dik ve uzun ardıçlar ve sedirler, o nedenle gür sedir ormanı, o nedenle dik ve uzun ardıçlar ve sedirler, o nedenle renkli şimşirler.

Tahtalı’nın florası zengin

O nedenle 23 bitki çeşidi tahtalı dağından başka dünyanın hiçbir yerinde yetişmiyor ve de o nedenle florasında 865 bitki türü vardır tahtalının. Tanrılar ailesinin kışlık sarayıdır Olimpos (Tahtalı) Dağı mitoloji de. Ve Zeus, Tanrılar Tanrısı Zeus, elbette zevkine düşkün olacak. Onun içindir ki özel yapılmış Tahtalı. Denize nazır. Denizi de körfez körfez görsel güzelliklerle bezenmiş Zeus için.

Tahtalı’nın zirvesine dikilen demir direk

Biz bu eşsiz görsellikle heyecanlanıp mutlu olurken, Tahtalı’nın zirvesine dev gibi bir direk bize bakıyordu. Ümit Durak, uzaktan Tahtalı’nın zirvesindeki direği gösteriyor. Hüzünleniyor. Bir yandan Tahtalı’yı anlatıyor, bir yandan da, “Gitti Tahtalı aldılar bizden yazık oldu Tahtalı’ya” diyordu.

Zirvede iş makinesi

Tek sedirin oradan, Tahtalı’nın batı yamacından yürüyoruz Ümit ile birlikte. Kuzeyde  Çukur Yayla görünüyor. Kocaman bir iş makinesi, dağ kırıcı gibi, Çukur Yayla’dan çıkıp Olimpos Dağı’nı Zeus’un, bu özel dağını yara yara çıkmış Tahtalı’nın zirvesine. İş makinesinin açtığı yoldaki taşları gördükçe Ümit’in canı yanıyor,” Dağ mı kaldı,dağ bitti” diyor. Ümit efkarlanıyor,üzülüyor,”Yazık oldu” diyor. Sevdalanmış Ümit Olimpos Dağı’na,yüreği yanıyor ve daha bir hızlanıyor adımları yamaçta.

Muhteşem manzara

Tahtalı’nın batısında dolanıp ilk tepeye çıkınca güney batımızda önümüze seralar vadisi Kumluca uzanıveriyor. Hemen önümüzde Musa Dağı, Adrasan Vadisi, Körfezi, Yanar Taş Koyu, Çıralı.Tahtalı’dan bakıyoruz dünyaya. Zeus’un dağından bakıyoruz dünyaya. Artık önümüzde dağ mı olurmuş. Hepsi birer tepecik. Buradan Zeus bakarmış,Hera bakarmış dünyaya. Zeus’un önünde görsel açıdan engel mi olurmuş. Buradan tüm heybetiyle görünüyor  Tahtalı Dağı’nın zirvesi. Ben varım diyor Tahtalı.Tanrılarım var. Denizi de, dağları da, koyları da ben idare ederim dercesine. Denizin,dağların,koyların üzerine doğru eğilmiş Olimpos, 2 bin 200 metredeyiz. Zirve öncesi son tepe burası. Bir yanda Kuzdere Vadisi, bir yanda Adrasan Koyu.

Kuşların şikayeti var

Elli kadar keklik uçuyor önümüzden sonra şahinler uçuşmaya başlıyor.

Burası şahinlerinde, keklilerinde dağı. Uçuşan şahinler zirveye doğru dolanıp, zirvede birazcık duralayarak, sanki bize, zirvede çalışmakta olan iş makinesini gösteriyorlar, dev teleferik direğini gösteriyorlar. “Bu mu medeniyet, ne oldu tarihe” der gibi süzülüp uçuyorlar önümüzden. Biz buradan denize, buradan dağlara, buradan mavi gökyüzüne bakmaya bayılıyoruz. Burası Dazkır Tepe. Burası Kemer’e,  Beldibi’ne, burası tüm yaylalara bakıyor. Emzik Çeşme’den yol alıp yürüyünce yörük, Tahtalı söyler. Kaynaşır bulutlar Tahtalı’nın zirvesinde.Tahtalı can verir Çukur Yayla’ya, Kızılalan Yaylası’na, Yayla Kuzdere’ye ve Ovacık, Gödene, Elen yaylalarına. Her mevsim çiçek açar Tahtalı, her bir çiçek gülüşüdür Tahtalının. Bin bir çeşit çiçekle güler Tahtalı Dağı kuşlara, yaban hayvanlarına, dağcılara ve bilcümle yaşayanlara.

Zirveye çıkıyoruz batıdan. Saat 11.30 sıcak mı sıcak, pırıl pırıl bir hava. 3 Kasım değil, sanki eylül ayını yaşıyoruz. Zeus tüm tanrı ailesiyle birlikte kış aylarını Tahtalı dağında geçirirmiş. İşte tanrıların dağında böylesine güzel bir hava olması ve böylesi bir manzara olması şaşırtmıyor bizi.

Zirve, istila edilmiş, bulutlar öfkeli

Tahtalı’nın zirvesinde iş makineleri, konteynerler ve dev gibi teleferik direği karşılıyor bizi. Ve bir de denizden kaynayan bulutlar. Burada kendinizden geçiyorsunuz. Öyle bir bulut kaynaması ki, denizden kaynayarak hızla yükselen bulutlar zirvede toplanıyorlar. Sanki bir el tam zirvede tutuyor pamuk bulutları. Olimpos dağının zirvesinde toplanan bulutlar hınç ve öfke dolu olarak zirvede durup kaynıyorlar. Bulutların tam altında koca iş makinesi bağırta bağırta Zeus’un ciğerlerini sökmeye devam diyor.

Zeus’un makamında demir konteynerler oturmuş

Tanrıların tanrısı Zeus’un oturduğu yerde şimdi konteynerler oturuyor. Zeus’un dağları, Akdeniz’i, ormanları yönetmek için baktığı yerden kocaman bir teleferik direği kendine baktırıyor. Tahtalı Dağı, öyle bir dağ ki, tüm dağlara, Akdeniz’e, vadilere, körfezlere, yaylalara hakim dağları arkasına almış, denize dik sakan bir dağ Tahtalı Dağı. Kuzeyin de tüm heybetiyle, Olimpos adına, tanrılar adına Balkanlara kadar her yanı kontrol altında da tutan, gözetleyen ve dimdik duran Kızlar Sivrisi.

Ve de sırasıyla yan yana Ziyaret Dağı, Kartal Tepe, Eren Dağı, Tunç Dağı, Bakır Tepe hepsi bilcümle Olimpos’a bakıyorlar. Olimpos Dağı’nın güneyinde ise eşsiz bir görsellik. Öylece bakakalıyoruz zirvede, seyir mi seyir işte. Doğudan batıya, Kemer, Çamyuva, Kiriş, Beldibi, Göynük, Tekirova, Adrasan, Phaselis, Kumluca ta ötelerde Antalya. Ve mavi sularıyla Akdeniz altımızda uzanıveriyor uçsuz bucaksız.

İçimizden uçmak geliyor

Bayılıyoruz manzaraya, uçmak geliyor içimizden. Şahinler gibi uçmak, süzülmek Akdeniz’e.

Dağ tarih boyunca insanoğlu ve de insan kızı için hep özgürlüğün simgesi olmuştur. Zirveler, zirvelerden mavi gökyüzünün görünümü, ve bu görünümlerin bütünlüğü bir daha anlam katmıştır her zaman özgürlük duygusuna. İşte bu anlam da Tahtalı Dağı’nın denizle, gökyüzüyle ve tüm dağlarla olan bütünlüğü daha bir anlam katıyor özgürlük kelimesine.

Oturuyoruz zirvede, soluklanıyoruz. Görsellik bizi büyülüyor.

DENHEMNEllllll 066

İş makinesi zirveyi kesiyor

Tahtalı Dağı 2 bin 366 metre yüksekliğinde ve denizden birden bire yükseliveren ve de denize dik bakan dünyada ki üç dört dağdan birisi. Dev iş makinesi, teleferik konumlandırma yeri, lokanta yeri, seyir yeri yapmak için her gün metre metre kazıyor, küçültüyor koca Tahtalı’yı, bugün artık 2 bin 366 metre değil Tahtalı Dağı. Koca iş makinesi ciğerlerini söküyor. Tanrıların o muhteşem zirvesini betonlaştırmak için kazıyor, düzeltiyor.

Dağlar özgürlük, dağlar güzellik, dağlar sevda demektir. Ama Tahtalı Dağı özgür değil artık,Tahtalıyı zincire vurup hapsetmişler.

Tahtalı’yı kim aldı ?

Ümit Durak iş makinesinin kazıp parçaladığı zirve taşlarına bakıyor ve hüzünleniyor, üzülüyor. “Gitti Tahtalı, gitti güzelim dağ, yazık oldu bir şey yapamadık” diyor. Tahtalı Dağını bir İsveç şirketi olan Fajos ile Teleferik üreticisi olan Alman şirketi Garaventa ortaklığı kiralamış. On üç yıl önce  Çek yada Yugoslav asıllı İsveç’te yaşayan Fajos firmasının sahibi Jan Jirotka diye birisi Kemer’e tatile geliyor. Dağlara merakı olduğunu söyleyen Jan Jirotka Tahtalı Dağı’na çıkıyor. Tahtalı’dan görülen manzaraya hayran kalıyor. Zirveye teleferik yapıp buranının seyrini paraya dönüştürmek aklına geliyor ve Türk hükümetine müracaatta bulunuyor. Yıllarca olumlu yanıt alamıyor. Sonra AKP iktidara gelince, Orman Bakanı Osman Pepe, Fajos’un yetkilisini çağırarak, “Parayı yatırın, dağı size verelim” diyor.  Fajos, yeterli parası olmadığı için Garaventa şirketi ile ortak olup Olimpos Dağı’nı kiralıyorlar.

Tahtalı, 29 yıllığına yabancıların

Fajos-Garaventa ortaklığı 29 yıllığına kiralamış Tahtalı’yı. Hemen işe koyulmuşlar. Dağı yara yara, iş makinelerini, konteynerlerini, 2 bin 366 metrelik zirveye çıkarmışlar. Diğer malzemelerin taşınmasında dev helikopterleri de kullanmışlar. Deneyimli dağcıların tam donanımlı olarak soluklana, soluklana çıkabildikleri koca Olimpos’a, iş makinaları kolayca çıkıvermiş. Çıkar çıkmaz da saplayıvermiş dişlerini Zeus’un ciğerlerine.

Ankara, ne bilsin Tahtalı’yı

Tahtalı Dağı’nı kiraya verenler, bu dağın özelliklerini, coğrafi konumu, tarihi geçmişini, bitki türlerini, hayvanlarını belki de hiç düşünmemişlerdir. Belki de hiç görmemişlerdir Tahtalı’yı. Emzik Çeşme’den su içmemişlerdir. Bin yıllık katran ağaçlarının gölgesinde soluklanmamışlardır. Tahtalı’nın zirvesinden dünyaya, Tahtalı’nın zirvesinden mavi gökyüzüne, mavi denize hiç mi hiç bakmamışlardır.

Dağlar sermaye mi ?

Fajos-Garaventa ortaklığı yatırım için gelmiş ve en çok kar edeceği yeri seçmiş. Yabancı firma görselliği satacak, para kazanacak. Ama bu yatırımın getirileriyle bizden götüreceklerinin hesabı doğru yapılamamış bizce. Bir daha haritalar, kitaplar 2 bin 366 metre yüksekliğinde bir Olimpos Dağı’nın dağcılar için önemini yazmayacak. Yatırımcı şirket karına kar katacak ama Türkiye, Antalya ve de dağcılar, doğa severler çok önemli bir dağı kaybedecekler. Sermaye geldi yere kar için gelir. Elbette sermayedarlar da doğayı severler.

Elbete sermayedarlarda doğanın korunmasını isterler, onlar da güzelliklere hayrandırlar ama sermaye için öncelik para kazanmaktır. Kar etmektir. Güzellik kara dönüşebileceği durumlarda öncelikle kar etmektir sermaye sahipleri için. Yabancılarda yurdumun güzelliklerine hayrandır ve onun için paralarıyla geliyorlar yurduma. Her yatırım için “Yabancı sermaye gelsin, yeter ki döviz girsin” diyebilir miyiz? Ama hal böyle olunca, “Tahtalı feda olsun, yabancı sermayeye; yabancı sermaye halk için dağ için, fakir fukara için geliyor ülkemize” diyor yurdumun zenginliklerini, güzelliklerini yabancılara kiralayanlar.

600 çam kesildi

Fajos-Garaventa ortaklığı tahtalıyı kiralar kiralamaz işe Tahtalı eteklerinden Phaselis’in üzerindeki çamlıktan başlamış. Teleferik başlangıç tesisi yapmak için bir anda 600 kızılçam ağacının kesivermiş. Bu ilk kaybı Tahtalı Dağı’nın. Daha ilk karşılaşmada verilen zayiat. Sonra mı? Sonra daha ne katliamlar olacak. Ne zayiatlar verecek Tahtalı Dağı.

Doğanını bozulmasının temelinde yatan çıkar hırsı olmuştur tarih boyunca. Önce Haliç kirletilmedi mi? Kapitalistlerimiz kolay para kazansın, fabrikalarını az masraf edip, çok kar edecekleri yerlere yapsınlar diye. İzmit Körfezi böyle kirletilmedi mi? Önceden gelecek planlaması yapılmadan, deniz tahribatını en aza indirecek bir kıyı kenar çizgisi oluşturulmadan güzelim Antalya kıyıları turistik otellerce dolduruluvermedi mi?

Ve sonra halkın cebinden alınan vergilerle temizlenmeye çalışılmıyor mu Haliç, İzmit Körfezi? En baştan düşünerek önceki ve de başka ülkelerin deneyimlerinden dersler çıkararak yaptırsalar yatırımı olmaz mı?

Yeterli tepki gösterilmedi

TODOSK duyarsız kalmamış Tahtalı Dağı’nın tahribatına.Yabancı şirketi, prosedürün eksikliği açısından mahkemeye vermişler. Demokratik kitle örgütleri duyarlı kılmak için toplantıya çağırmışlar. Fajos-Garaventa’nın makineleri teleferik inşaatının başlangıç yerini yapmak için 600 kızıl çam ağacını keserken inşaat alanına gitmişler. Protesto etmişler ama toplumsal duyarlılık yaratıp, demokratik girişimlerini ne daha öteye götürebilmişler ne de tepkiye yani örgütlü tepkiye dönüştürebilmişler. Yeterince duyarlı olamamışlar.

Allah’ın kuru dağı

TODOSK’lular, Tahtalı eteklerine, teleferik başlangıç yeri için ağaç kesilen bölgeye gidince orada Fajos firmasının Türk yetkilisi ile karşılaşıyorlar. Yetkili TODOSK’luların tepkisine hiç aldırmıyor; “Sizleri anlayamıyorum, biz memleketimize yatırım için varız (Fajos ne zaman memleketli olduysa), kendi köyümde teleferik yapacak bir yer olsa oraya bu yatırımı yönlendirdim. Allah’ın dağına, kuru dağa yatırım yapıyoruz, karşı çıkıyorsunuz. Bu dağda yer çok, gelin sizin için de yürüyüş yerleri bulalım” diyor.

Ne güzel değil mi? Allah’ın kuru dağı! Dağı canlandırmalı o zaman! Yani yapılanların esas amacı kar değil insanmış! Bizler de hemen inanıyoruz. Ne zaman yapılanlar halk için denilmedi ki. Artık dünyanın neresinde olursa olsun doğanın tahribatının, savaşların nedeni öncelikle hak için olmuyor mu ?

Zirvede teleferik direği

İşte bu mantıkla kocaman teleferik direği dikilivermiş Tahtalı’nın zirvesine. Çelik teller sarkıtılıvermiş denize doğru. Sanki bunlar çelik tel değil, dağın iç organları. Günlük 2 bin 500 kişi çıkacakmış Tahtalı’nın zirvesine, bu ne demektir Tahtalı için? Tahtalı Dağı, kar çukurlarıyla dolu. Kışın kar yağınca tıka basa dolar bu kar çukurları. Bu çukurlara dolan karlar eridikçe, toprağın içine süzülüp aktıkça kar suları, dört mevsim şırıl şırıl akar Tekirova’nın, Kuzdere’nin, Kemer’in ve de Beycik’in ve de Emzik Çeşme’nin suları.

Tahtalı’nın zirvesine tel örgü

Fajos-Garaventa yatırım yapıyor buraya, oluk oluk para akıtıyor. Bu paraları katlayarak geri alacak elbette. Bir süre sonra tel örgülerle çevirecek dağı. Belki de önce kar çukuru dolduracak dozerlerle.Çünkü Tahtalı’nın zirvesi kayak yapmaya hiç elverişli değil.Kar çukurlarını dolduracak ki kayak yapıla bilinsin.Kar çukurları dolunca karlar dolacak çukur bulamayınca,önce azalacak suları tahtalının eteklerindeki güzelim pınarların suyu. Tahtalı Dağı bin bir çeşit çöple kirlenecek ve sonra yavaş yavaş kuruyacak emzik çeşme ve bilcümle pınarlar. Ey dağcılar, gitti  gidiyor Tahtalı elden.Ey çevreciler, doğa severler, yurdumun duyarlı insanları mitolojik bir dağ olan,dünyadan denizi en dip gören birkaç dağdan biri olan, tanrıların dağı Olimpos gidiyor elden.

Dağcılar yeterince sahiplenmedi

Bir şey yapamamış dağcılar ne yollarda yürüyebilmişler Tahtalı için, ne Ankara’da Orman Bakanlığı’nın önünde kamp kurabilmişler. Ne de kendilerini zincirleyebilmişler. Kesilen kızıl çamlara ne de Tahtalı’nın 2 bin 366 metresindeki zirvesinde taşlara bağlanabilmişler.Yani sahiplenememişler dağcılar dağlarını. Dağcılık esas olarak da tırmanılacak,yürünecek yerlerin korumasını bilmek, koruma bilincini geliştirmektir.Dağcılık dağlar için, dağların kuşları ormanları, suları, rengarenk çiçekleri için mücadele etmesini bilmektir.

Zirvedeki çelişki

Tahtalı’nın zirvesinde, iş makinelerinin arasında  oturduk. Dağlar ile, iş makineleri çok ilginçti. Tarihin,teknolojinin ve de sermayenin ironisiydi. Hava çok güzelken birden kararıyor Tahtalı. Belli ki Tanrılar kızdı sis kaplıyor her yanı. Görüş uzaklığımız 50 metreye iniyor.Tahtalı sis,boran oluyor ve telaşlanıyoruz. Tahtalı bu işte. Değişken bir dağ. Ne zaman ne olacağı belli olmaz.Böyledir Tanrıların dağı.Tahtalı bulutlanınca tüm deniz çalkalanacak demektir.Bütün Likya ülkesini, Pamfilya ülkesini balıkçıları bilir bunu.

Tahtalı’nın zirvesi başka zirvelere benzemez

Tahtalı mitoloji, görsellik, heyecan, bulutların, ormanların ve denizin üzerinde uçmak demektir. Burada mutluluk var, coşku var.

Oğlum Ali Sinan’ı arıyorum cep telefonumla.Onunla paylaşıyorum mutluluğumu, zirvede 1 saat kalıyoruz. Sonra aynı yoldan dönmeye başlıyoruz.

Tahtalı gitti, Zeus göz yaşı döküyor.

Bir süre sonra tek sedirin oraya gelince soluklanıyoruz.Ve sedir ormanlarının arasından kaybolup, Emzik Çeşme’ye doğru iniyoruz, katran, çam ve ardıç kokularını soluyarak Tahtalı Dağı elden gidiyor dağcılar, çevreciler,ormancılar,denizciler ve bilcümle dağdan yana olanlar, bilesiniz kaybetmek üzereyiz Olimpos Dağı’nı. Zeus’un ciğerlerini sökmüş iş makineleri. Akan Zeus’un gözyaşlarıdır bilesiniz.

Ali ÇETİN

olimposResim tarafımdan çekilmemiştir.

Posted in Trekking Yazıları, YazılarComments (0)

AKÇA KÖYDE FAKİR BAYKURT YAŞAR MI?


AKÇA KÖYDE FAKİR BAYKURT YAŞAR MI?

Gezginlik zor, zahmetli, yorucu ama çokça da zevkli ve albenili bir uğraştır. Gezgin duygularını da katar gezi anlatımlarına. Sadece görmez, yaşar, özümser, doğanın ve olayların ta içerisine,derinliklerine girer.

İçi acır,üzülür, kederlenir. Görmenin kederidir bu, bir şey yapamamanın kederidir bu, yeterince sesini duyuramamanın ve tepki verememenin kederidir bu.

Yazıya hüzünle girdik. Girdik ki gördüklerimizle, yaşadıklarımızla nasıl etkilendiğimiz daha iyi anlaşılabilsin.

gb086

Bu kez aldık başımızı Burdur’a, Yeşilova’ nın Çardak köyün de Güccük Ali amcanın evine misafir olduk. Çardak köyü, çorak bir tepenin üzerine kurulmuş şirin bir köy. Köyden çok Güccük Ali amca ile eşi Fatma teyze şirin mi şirin, misafirperver, candan.

Bölgenin en yüksek köyü Çardak. Yazın sıcağında yorganla yatıran, ceket giydiren ve en güzeli doğal kokulu domatesleri, çıtır çıtır semiz otlarıyla insana mutluluk, huzur veren bir yer. Çardak köyüne varınca Ulupınara gitmeden olurmu, Ulupınar yemyeşil bir vadide, Burdur gölünü kuş bakışı gören dağın eteğinde, gürül gürül, buz gibi suyun sebze ve meyve bahçelerine can vererek Burdur gölüne doğru akıp giden güzel şirin bir yer.

Ulupınar da balık yenir,mis kokulu domates ve kan kırmızı erik yenir. Bir de upuzun kavak ağaçlarının serin gölgesinde deliksiz uyunur.

Bizim köylerimiz zor yaşanılan mekanlardır. Ne planlama vardır ne devlet eli uzanmıştır kolay kolay. Köylü binbir zorlukla yaşar,köylü seçimden seçime devleti hisseder.Köylülük çözülen dağılan bir yaşam biçimi. Kapitalizm gelişip sermaye merkezleştikçe, şehirler kalabalıklaşıyor köyler ise dağılıyor.O nedenle köylerde yaşayanlar belli bir yaş ortalamasının üzerindeler.

Köylü ektiğini ekmez olmuş, nedenini de bilemiyor.Globalleşme,İMF laflarını televizyonlarda her zaman duyuyor ama uluslar arası sermayenin elinin kendi köyüne kadar nasıl uzandığını,ta Amerika’dan, kendi haşhaşına, pamuğuna, nohutuna ve mercimeğine nasıl müdahale edildiğini aklı almıyor.

Bu gün aklı almıyor ama gün olup aklı alacak, aklı aldıkça da sorgulayacak, sorguladıkça tavır almanın ne olduğunu öğrenecektir.

Halkımız her zaman bizim ülkemizde tavır alanların yiğitliğini sevmiştir.Onların ne dedikleri, ne için tavır alıp canverdiklerinden çok yiğitlikleri önemli olmuştur.

Burdur’un Yeşilovası’nın Çardak köyündeki Güccük Ali amcanın çardağından batıya doğru bakınca Gemiş dağının eteğinde çorak Erle ovasının tam ortasındaki bozkırda, yemyeşil Akça köyü görüyoruz.

Akça köy bizi çekiyor.Akça köyde Fakir Baykurt var.Akça köyde direniş, Akça köyde sorgulama,Akça köyde tavır alış var.

Çardaktan batıya doğru meyve sebze bahçelerinin arasından,upuzun ip gibi yoldan Akça köye varıyoruz. Akça köy meydanı, kahvelerinin önün de, dev gibi ağaçların serin gölgesinde koyu sohbette olan insanlarla dolu. Akça köyün erle ovası çorak,susuzluk çekiyor toprak.Yer yer köylüler sondajla su çıkarmışlar, bahçeler bağlar sulanır olmuş. Sulandıkça çoşmuş kara toprak,sulandıkça filiz vermiş boy vermiş ağaçlar. Elma bahçeleri, üzüm bağları, ceviz ağaçları yemyeşil kaplamış Erle ovasını.Akça köyde erik,üzüm,bostan yemeli,ceviz kırmalı ve birde soğuk sularından içmeli kana kana.Burası çevre köylerin tam ortasında Fakir Baykurt’un orta köyü. Eski evleri dar sokaklarıyla bize yakın, bize tanıdık geliyor.Her sokakta Fakir Baykurt’un Türkiye öğretmenler sendikasındaki mücadelesini, direncini, yaşamını, görüyoruz.

gb094

Fakir Baykurt Akça köyün en fakir ailesinin çocuğu.Babasının ne tarlası var ne ineği, fakir mi fakir.Köyün ineklerinin çobanı.Tahir de babasına yardımcı bir inek çobanı. Yaşlıların anımsadığı en önemli şey,inek güderken Tahir’in koltuğunun altından hiç kitap eksik olmaması.Babası akıllı adam. Fakirlik akıllı olmaya, geleceği görmeye engel mi? Tarla yok, inek yok, bağ bahçe yok. Tahiri Köy Enstitüsüne yazdırıyor babası. Tahir köy enstitüsünde öğrenci olunca, oluyor Fakir Baykurt.

Fakir; öğretmen, yazar, sosyalist, mücadele adamı. İnançları var, onlara bağlı. İnançları ışığında o köy senin bu köy senin dolaşıyor, Sürgün.

Her köyde ideallerine uygun öğrenci yetiştirmenin mücadelesini veriyor. Bazen ahırlarda bazen yıkık dökük evlerde idealleri olan öğretmen aydın kimliğiyle çocukları eğitiyor, öğretiyor. Kız çocukların okumamasını dert ediniyor. Ülkenin kalkınmasının kadınların eğitiminden bilinçlenmesinden, erkeklerle eşit koşullarda yaşamasından geçtiğinin bilincinde.

Sonra kaç göç yılları, mahpushane yılları başlıyor.Yıllar sonra köyüne dönüyor,soluklanıyor. Bir ev yaptırıyor akça köyün ortasına.

“Anam otursun, ocağı tütsün” diyor. Bir kaç yıl gelip gidiyor buraya. Öleceğine yakın tüm Kitaplarını ve kişisel eşyalarını buraya toplayıp evini kütüphaneye dönüştürerek kültür bakanlığına bağışlıyor.Ama gel görki, Fakir Baykurt kütüphanesi sahipsiz çürümeye yok olmaya terk edilmiş bir görünümde.

Fakir Baykurt adı yıllarca akça köyün başını ağrıtmış.Fakir Baykurt’un köyü diye dönemin iktidarları yatırım yapmamış Akça köye.

gb088

Ne yol açmış ne su getirmiş ne elektrik. O nedenle köylüler Fakir Baykurt’u sevmişler içten içe övmüşler ama hep adını söylemekten korkmuşlardır.

Kütüphanenin salonuna oturuyoruz.Telaşlı, aksayarak, yanık teniyle Dudu kadın geliyor yanımıza. “ ben Fakir’in akrabasıyım” diyor gururla;” benim adam Fakir’in dayısının oğlu, bu konağı o yaptı” diyor.Biraz sonra Dudu kadının adamı Fakir’in dayı oğlu Mehmet Yılmaz geliyor yanımıza, heyecanla elimizi sıkıyor. Daha kim olduğumuzu sormadan Fakirin evini ziyaret eden birilerinin olması sevinciyle “ ben dayısının oğluyum, bende devrimciyim” diyor. Gözleri ışıl ışıl ta içinden hissediyor devrimci olmayı, gururla övünçle söylüyor,bizde heyecanlanıyoruz.

Fakir 1973 yılında burayı yaptırıyor. Bir süre annesi oturuyor. Annesi ölünce ara ara kendi gelip gidiyor. Öleceğine yakın 21,08,1998 de Kültür bakanlığına bağışlıyor 11,10,1999 da ölüyor. Kütüphanede Orhan Kemal’in, Yaşar Kemal’in ve bir çok yazarın Kitapları ve resimleri var.Belki de Yaşar Kemal unutmuştur

Akça köyü, belki de Eğitim-Sen’li öğretmenlerde bilmiyorlardır Akça köyü. Akça köyde Fakir Baykurt yalnız bir başına.

Köylüler “ çok iyi adamdı yiğitti,çalışkandı,komünist dediler, başına bir sürü bela sardılar.Ama komünist değildi, bu kadar iyi insan komünist olamaz “ diye serzenişte bulundular. Bizde en iyi insanlar komünist olur dedik köylülere, komünistler her zaman iyi adam olmuşlardır,hiç bir zaman kendi kişisel menfaatleri için ölümü göze almamışlar, her zaman ezilenlerden yana olmuşlar, sömürüye karşı durmuşlardır. Komünizm bir toplumsal sistemdir, Kapitalizmden sonra zorunlu varılacak durak.İnsandan yana, doğadan yana,dayanışmanın ve paylaşmanın esas olduğu bir sistemdir.Bu sistemi savunanlar elbette iyi insan, dost insan,yiğit insan olacaklardır, onun içindir ki; Fakir Baykurt iyi bir romancı,iyi bir mücadeleci,iyi bir öğretmendi.Burjuvazi tarihsel gelişim ve değişim sürecinin gerçekliklerine karşın, hiçbir zaman Kapitalizmin yok olup, Sosyalizmin geleceğini kabullenemez.Bu nedenle de asar, kurşuna dizer, yakar yıkar ve kötüler.Tarih böyle yazdı böyle yazmaya da devam edecektir.

Fakir Baykurt’un her yıl ölüm yıldönümünde zoraki anımsama toplantıları yapılıyor olmuş yapılmasına ama bu toplantılar Fakir Baykurt’u yaşatma değil, unutturma toplantılarına dönüşmüş.

gb092

GÜN BATIMI 091

Köy muhtarı Ali Demirtaş’ı aradık kütüphaneyi görelim diye, “ Anahtar bekçide ondan alıp gezin” dedi telefonda.

Akça köylüler nasıl bir hazinenin üzerinde oturduklarının bilincinde değiller.Fakir Baykurt bir mücadele adamı, bir romancı, bir öğretmen önderi, bir tarih. Onu dünya tanıyor ama Akça köy yeterince tanımıyor.

Öğretmen kitlesi mücadelesinde onu bayrak yapamıyor, belki de bayrak yapmak aklına gelmiyor.

Dünün öğretmeninin idealleri vardı. Zorluğa rağmen zoru yenmek,sürgüne rağmen örgütlenmek, sürgüne rağmen Sosyalist öğretmen olmaktan gurur duymak ilkesiydi.

Düşünüyoruz; niye çevre ilçelerin,illerin Eğitim-Sen şubeleri, Fakir Baykurt’u bayrak, Akça köyü de buluşma yerine dönüştürmüyorlar diye.

Niye yılda birkaç kez Akça köy şenlik alanına, roman yazma, idealleri olan öğretmeni, mücadeleci öğretmeni ödüllendirme yerine dönüştürülmüyor.Bu gün Eğitim –Sen kitlesini kaybediyorsa, bu gün Eğitim –Sen yetkisini kaybediyorsa, Fakir’in çizgisinden uzakta,Fakir’in yolundan ötede olduğundandır.

Akça köy” Yılanların Öcü” ,”Onuncu Köy Irazcanın Dirliği” romanlarının insanlarıyla capcanlı yaşıyor.

gb089

Topraktan kerpiç evlerin dar sokaklarında yürürken, sokak başında oturan yaşlı kadınların yanına yaklaşıyoruz.”Nasılsınız, Fakir Baykurt’u tanırmıydınız” diye soruyorum.Yüzüme bakıyorlar, boynumdaki fotoğraf makinasına, elimdeki kaleme ve deftere takılıyor gözleri,sanki onlara tanıdık geliyorum. Rahat bir tavırla” tanımazmıyız hiç, Fakir için abdest almaz, namaz kılmaz diyorlardı. Ama onun gibisi yoktu, çekemezlerdi onu oğlum, hükümetler hiç sevmedi.

Fakiri, ama o bizi çok severdi” dediler.

Düzene tavır almanın hep bir bedeli olmuştur.Ülkeyi,insanları,doğayı,çiçekleri, kuşları,şırıl şırıl akan tertemiz suları sevenler,tat alanlar ancak düzene, haksızlıklara tavır alabilirler.

Fakir Baykurt tavır alıştı, dayanışmaydı. Bu gün haksızlıklara bir tavır alış, idealsizliklere bir tavır alış düzenle bütünleşmeye bir tavır alış olarak bayraklaştırılırsa Fakir ve Fakir gibiler kıraç topraklar da yeniden binbir çeşit çiçekler olarak canlanacaklardır.

11 ekim Fakir Baykurt öğretmenin ölüm yıldönümü değil, onun mücadelesinin yükselişinin yıl dönümü olarak bayraklaştırılmalıdır.

Akça köyde Iraz ana, Kara Bayram, Hacı Ali hepsi yaşıyorlar.

Bir umutla, uzanacak bir el bir dayanışma ruhu bekliyorlar biline.

Burdur’un yeşilovasının akça köyünde Fakir Baykurt yaşıyacak mı, yaşatılacak mı, bunu zaman, bunu öğretmen mücadelesinin çizgisi, bunu halkın yükselen mücadelesinin sevgisi gösterecektir.

Ali ÇETİN

Posted in AraştırmalarComments (1)

Melasın Gözlerine Yolculuk “Boydan Boya Manavgat Çayı”


İz Tv’ye Sırt çantam dergisi olarak Manavgat çayı belgeselini çekmek için hazırlıklarımı uzun zamandır yapıyordum.Bir belgeseli seyretmek hoş ve zevkli,görsellik açısından zengin ise daha da doyumsuz olur.Belgeseli çekmek ise öylesine kolay değildir. Ön hazırlık gerekir,bölgeyi tanımak bilgilenmek ayrıntıları öğrenmek gerekir ki,belgesel doyurucu ve zengin bir içeriğe sahip olsun.Buda zorlanmayı,yaban ortamda kalmayı,ona uyum sağlamayı, orman içinde ıssızlığa ve tehlikelere alışmayı,tanımadığın yeni yeni insanlarla dost olmayı beraberinde getirir.Onun için ön araştırma ve keşif yaparak belgesel çekmek,belgeselinde kalitesini belli eder.

Sırt çantamı ,fotoğraf makinemi,lenslerimi titiz bir şekilde çantama yerleştirdim.Irmağa gidiyordum.Yedek bot, yedek poşet ve her şeyin yedeğini koydum çantama.

İsmail ve Ethem’le hava alanında buluştuk. Antalya’dan, Manavgat’a doğru, yanan mavi gökyüzünün sıcaklığında yol alırken, gideceğimiz yerler, Manavgat çayı ve Manavgat hakkında onları uzun uzun bilgilendirdim: 80,000 nüfuslu Manavgat şehri yaz aylarında büyük bir metropol kalabalığındadır. Side ve tüm çevre kasabalarla birleşik büyük şehir konumunda olan Manavgat şehri çarpık, doğru bir planlamanın olmadığı yapılaşması ile modern bir kent görünümünden uzak bulunmaktadır. Rant öncelikli şehirleşme anlayışı çarpık yapılaşmanın temel nedeni olarak, denizi, dağları, ırmakları ile bu güzelim coğrafyayı büyük bir turizm pazarına dönüştürmüştür.

Şehrin ortasından akıp giden büyük, geniş, Turkuaz rengi ile Manavgat çayı Ethem ile İsmail’i büyülüyor.Çayın üzerinde yan yana dizilmiş onlarca turist taşıyıcı botlarla görsel bir kirlilik oluşturmasına karşın, çayın kenarındaki serinlik ve Turkuaz rengi insanı ferahlatıyor.

Akşam, ırmak ile denizin kesiştiği üçgende, fıstık çamları arasındaki Manavgat belediyesi misafir hanesine yerleşiyoruz.

ali_cetin_melas1

Sabah erkenden kalkıyoruz. Bize şoförlük yapacak olan Ali Dönmez araba ile otelin önünden bizi alıyor. Sırt çantalarımızı arabaya yüklüyoruz. Ali’ye, nereye ve nereden gideceğimizi söylüyorum. Manavgat’tan çıkıp Akseki’ye doğru yol almaya başlıyoruz. Akseki’nin Fersin köyünü geçince yöresel deyimle sıcağın beli kırılıyor. Daha rahat nefes almaya başlıyoruz. Murtiçinde mola verelim diyor Ali. Murtiçi torosların ortasında vadiye kurulmuş, yeşillikler arasında bir köy. Yörede incir, üzüm hem bolluğu, hem de tadıyla ünlü. “Buradan çay içilmeden geçilmez” diyor Ali Dönmez. Köy kahvesinin önüne çaylarımızı söyleyip oturuyoruz. Köylülerin bazıları bizim kim olduğumuzu merak ediyor. Ali ,o bölgeden olduğu için ona soruyorlar. Bizim kim olduğumuzu öğrenince bir köylü gelip, Ahmetlerden olduğunu ve Ahmetlerinde de çok güzel bir kanyonu olduğunu söyleyip ,orayı da çekmemizi ve yazmamızı istiyor. Yan tarafımızdaki masada dört köylü heyecanlı bir şekilde okey oynuyorlar. Etraflarında da beş altı köylü onları seyrediyor. Okey oynayanlardan bir tanesinin kepez köyü muhtarı olduğunu öğreniyoruz. Ali, ‘muhtar, arkadaşlar belgesel çekiyorlar gel tanıştırayım kepez hakkında biraz bilgi ver, senin köyü de belgesel içinde gösterirler’ diyor. Ama muhtar okeye o kadar heyecanlı bir şekilde kendini kaptırmış olmalıki Ali’yi duymuyor bile. Sadece ‘tamam, tamam bakarız’ diyerek başını okey masasından kaldırmadan Aliyi geçiştiriyor. Hepimiz gülüyoruz. En çok ta Atilla gülüyor.

DSC07217

Murtiçinde çaylarımızı içip Akseki kavşağından cevizliye doğru dönünce eşsiz bir görsellikle karşılıyor bizi toroslar. Sedir dizi dizi, ladinlerde öyle. Meşeler farklı yeşillikleri ile sık sedir ormanının arasından kendilerini göstermeye çalışıyorlar. Öyle bir ahenk var ki ormanın dizilişinde bizi büyülüyor. Hemen duralım diyor İsmail. Fotoğraf makinelerini alıp yol kenarında görselliğe dönüyoruz yüzümüzü.

Akseki’nin cevizli kasabasına varınca soluklanıyoruz. Cevizlide sebze ve meyveler yeni yeni çıkıyor. Burasının sebze ve meyveleri çok tatlı olur. Ne ilaç nede hormon kullanır köylüler. Hiç kirlenmemiş doğal kaynak suyu ile sulanan, yem yeşil ormanlarla ve her zaman yeşil olan otlarla beslenen keçi gübrelerinin atıldığı sebze ve meyvelerin hem kokusu hem de tadı bir başkadır. Cevizliden Torosların içlerine doğru ormanlar arasında kıvrıla kıvrıla giden ince dar köy yollarındayız artık. Her dönemeç bir vadi, bir başka ormanlık alan, bir başka uçurum yani bu coğrafi görsel çeşitlilik, dağlar ve vadiler bizi büyülüyor. Fotoğraf çekmeye doyumda olmuyor .

Tutuz köyü yolunda, dağları karşıdan gören bir yol kenarı çeşmesinin önünde duruyoruz. Ethem, kocaman meşe (pelit) ağaçlarına tırmanan sincapları görünce kamerası omzunda sincapları çekmek için, yavaş ve sezsiz adımlarla ağaçların arasında kayboluyor. Altımızda derin, iç içe geçmiş ormanlık üzümdere vadisini seyre dalarken, başımızı kaldırınca vadinin öbür yakasında, tam karşımızda sanki ormanlar arasında kaybolmuş Emerya köyünün görüyoruz. Hiç hareket etmeden saatlerce bu vadi insanı soluksuz bırakabilir. Attilla yolun altındaki bahçe içerinde bulunan dut ağacını fark ediyor. Hep birlikte saldırıyoruz dut ağacına. Temmuzun 15’i ,dut tam olarak olmamış daha. Burada rakım 850 metre ,dut’un olmasına daha zaman var.

ali_cetin_melas2

Bu vadiyi arkada bırakarak ormanlar arasından zilan vadisine doğru kıvrılıyoruz. Karşımızda ormanları ile vadinin üzerine lök gibi oturmuş Akdağ. Akdağ’ın altında derin bir vadi. Burası zilan kapuzu. Bu kapuzun ortasından Manavgat çayı akmakta kıvrılarak. Burası derin bir kapuz. Kapuzun doğu yamacındaki tutuz köyüne varıyoruz öğlene doğru. İlk evin kapısını çalıp, muhtar Murat’ı soruyoruz. İçeriden ‘ben muhtar Murat Karasoy’um buyurun’ diye bir ses duyuyoruz.muhtar Murat geleceğimizden haberli hemen bizi misafir ediyor. Hanımı bize keçi yoğurt’undan buz gibi ayran yapıyor. Ayranları bir yudumda iştahla içip bitiriyoruz. Atilla bir bardak daha içiyor. Muhtarın evi zilan kapuzuna bakıyor. Kapuza bakan geniş, üstü üzüm asması ile gölgelendirilmiş tahtadan yapılmış çardağa oturuyoruz. Derin bir görsellik var önümüzde. Yemyeşil, ormanlık, üzüm bağları ve incir ağaçlı bahçeler yer yer sedirle kaplı vadinin altında derin bir uçurumun ortasından akıyor Manavgat çayı. Uçurum o kadar derin ki suyun sesi yankılanarak belli belirsiz duyuluyor yukarılardan. Tutuz köyünün ortasında çeşmenin yanında beklide bin yıllık kocaman çınar (biladan) ağacını hayranlıkla inceliyoruz. ‘Bu biladanı görmeye turistler geliyor’ diyor muhtar. Muhtar öğleden sonra akseki’de yaban hayatla ilgili toplantısı olduğunu söylüyor ve özür dileyerek ayrılıyor bizden. Muhtar Murat’ın kardeşi Şeref’i yanımıza alarak Manavgat çayının ilk kaynağına gözüne doğru yola çıkıyoruz. Zilan köyü karadağın eteğine, Manavgat çayının hemen üstündeki bir yamaca kurulmuş yeşillikler arasında şirin bir köy. İnsanın, buradaki dağlar arasındaki vadilerde her gördüğü köye yerleşmek geliyor içinden. Ormanlar uçsuz bucaksız, dağlar alımlı, her yan su kaynağı ve gürül gürül. Sularda kırmızı benekli doğal alabalıklar oynaşmakta. Her vadi dev çınar ağaçları ve ceviz ağaçları ile kaplı. Sırt çantalarımız, fotoğraf makinelerimiz ve Etheminde omzunda kamarası ile çağlayarak ormanlar arasından süzüle süzüle tertemiz akan Manavgat çayının kenarından yukarıya doğru yürümeye başlıyoruz. Her ağaç suya bir başka bakıyor. Bir koca çınarın içini boşaltıp muhteşem duruşu ile dallarının bazılarını dev kayalardan destek alarak güneşe doğru yükselttiğini görüyoruz. Yüz yaşında başka bir dalını ise ırmağın içine doğru salıp oradaki kocaman kayadan destek alarak gökyüzüne doğru döndüğünü görüyoruz. Suyu dönen dalın üzerine çıkıp hem pırıl pırıl hem de turkuvazla yeşil arası bir renkte olan büğetlerin (havuz) fotoğrafını çekiyoruz. Biz yürüdükçe sincaplar kaçışıyor ağaçlara. Çınar, sedir ve ceviz ağaçlarının altında pırıl pırıl ve de şırıl şırıl akan Manavgat çayının içinden yukarıya doğru yürüyoruz. Gökyüzü görünmüyor. Gökyüzü yanmıyor. Sıcaklık yakıcı değil. Sıcaklık, ormanın güzelliğinde, suyun akışında, sincapların önce tedirgin olup sonra bize bakışında ve cıvıl cıvıl duyduğumuz kuş seslerinde. Bazı bazı ormanlar arasından görünen mavi gökyüzünde bir atmacanın süzüldüğünü, bir şahinin uçtuğunu görüyoruz. Beynimiz boşalıyor, rahatlıyoruz. Tüm bedenimiz dinginlik içerisinde. Ali hoca değirmenine doğru yürüyoruz.

ali_cetin_melas3

Üç saatlik bir yürüyüşten sonra Ali hoca değirmeninin yıkıntılarının olduğu yere varıyoruz. Her yan ceviz ormanı. Çok yaşlı cevizler ev çınarlar var burada.ceviz ormanı Ali hocanın emeğinin işi değil. Coğrafyanın doğal yapısı. Değirmen yok. Sadece yıkıntıları var. Taşalar yosunlanmış, su arıkları belli belirsiz. Develerin yüklerinin yıkıldığı yer, Ali hocanın ev yeri, değirmen yeri belli belirsiz fark ediliyor.

Ali hoca tutuzlu bir köylü. Lakabı bu. Değirmenin kurulduğu yer, Manavgat çayının hortanya köyü yakasında. Irmak zilan ile hortanya köyünün sınırını oluşturuyor burada. Geçmişte zaman zaman köylüler arasında sınır kavgaları olmuş. Ali hocanın değirmenine kimse söz etmemiş, dokunmamış. O dönemde yani 1940-50-60’lı yılarda buralarda yol yok. Un bulmak, tahin öğütmek çok zor. Ali hoca, köylüler ve Yörükler için vazgeçilmez. O zamanın su ile çalışan en önemli üretim aracıdır bu değirmen. Hem Yörükler için hem de çevre köylüler için çok büyük önem taşıyor. O nedenle herkes Ali hocayı koruyor.Muhtarın kardeşi şeref değirmen ile ilgili anıları anlatınca geçmişe bir yolculuk yapıyoruz. Daha yolumuz var. Melas’ın (Manavgat çayının) gözüne yürüyeceğiz. Doğa bizi kendine yeniden hayran bırakıyor. Bir saat yürüdükten sonra, ormanların arasından gürül gürül fışkıran Manavgat çayının ilk gözüne varıyoruz. Önce suyun gözüne yatıp kana kana hepimiz içiyoruz. Tertemiz, berrak, çiçek kokulu, sedir kokulu, çınar kokulu ve ceviz kokulu kaynak suyu fışkırıyor ormanların arasından. ‘Şifa bu şifa ‘ diyor şeref. Kaynağın etrafı yarpuz ve su gerdemesi ile dolu. Ben koparıp yiyorum. Atilla, İsmail ve Ethem: ‘ne bu’ diye soruyorlar. Bende ‘Bu otlar doğal kuvvet macunu, köylüler için çok kıymetli, bunları toplayıp ilaç gibi yiyorlar’ diyorum. Ben böyle der demez, İsmail, Ethem ve Atilla otlara öyle bir saldırıyorlar ki, avuç avuç koparıp yemeye başladılar. Ben onların bu durumuna gülerek ‘durun boğulacaksınız, çok yerseniz ters etki yapar bu otlar’ diyorum.

Manavgat çayının kaynağındayız. Bu su, ali hoca suyu olarak anılır olmuş. Mutluyuz. Burada oturup dinleniyoruz bir süre. Dingin bir ortamdayız. Kuş sesleriyle, hafif hafif esen rüzgarla sallanan dalların hışırtısı ve akan suyun sesi hoş bir melodi oluşturuyor. Uyumak istiyoruz çınar ve ceviz ağaçlarının koyu serin gölgesinde.

940 metre rakımındayız. Manavgat çayının ilk gözünü bulmanın keyfini yaşıyoruz. Hava serin, görsellik muhteşem ve su buz gibi. Buz gibi suyun içinde azda olsa kırmızı benekli alabalıkların kaçıştığını görüyoruz. Sık ve dik ormanlar arasından akan Melas çayının ilk gözünden, çayın içinden yürümeye başlıyoruz aşağılara doğru. Berrak akan suyun oluşturduğu turkuaz rengi derin büğetler bütün alımlılığı ile bizi yüzmeye davet ediyordu. Üzerimizi çıkartıp sırt çantalarımızı ve fotoğraf makinelerimizi suyun kenarına bırakarak İsmail ile birlikte kendimizi büğete atıyoruz. Su buz gibi. Girmemizle çıkmamız çok hızlı oluyor.Bir daha,bir daha giriyoruz. Soğuk suya biraz alışınca yüzmek daha da hoşumuza gidiyor. Ethem her hareketimizi, her dalışımızı sürekli çekmekte kamarası ile. Sonra sırt çantalarımızı ve fotoğraf makinalarımızı alıp suyun içinden devam ediyoruz kanyon yürüyüşümüze. Su bazı yerlerde geniş akıyor dizlerimize kadar çıkabiliyor, bazı yerlerde ise daralıyor belimize kadar çıkıyor. Üşüyoruz üşümesine ama güneş, ortamın sıcaklığı ve hareketlilik üşümeyi sorun yaptırmıyor bize. Her ağacın, her taşın su ile ilişkilenmesi farklı burada. Yer yer çayın kenarlarından kaynak suları çıkıyor, eğilip kana kana içiyoruz. Gerçi Manavgat çayının ilk çıktığı ali hoca suyu ile zilan altı arasındaki bölümde hiç yerleşim yeri, balık çiftliği yani suyu kirletecek hiçbir oluşum yok. O nedenle bu aralarda akan çayın her hangi bir yerinden eğilip kana kana su içebilmek olası. Yürüdükçe ve yeni yeni güzellikler çıktıkça önümüze, üşümeyi ve yorgunluğu da unutuyoruz. Önümüze çıkan her büğete zevkle ve çocuk heyecanı ile dalıveriyor, oynuyoruz, su sıçratıyoruz. Ethem arkadaş, hem kamerayla bizi çekiyor hem de “olmadı bir daha, bir daha girin’ diyerek bizi sürekli suda tutmak istiyor. Ethem’in bizi suda tutmak için olmadı demesini anlıyoruz ve aldırmıyoruz. Manavgat çayında yüzmek üşütüyor üşütmesine, ama ortamın verdiği mutluluk hepsinden daha çok zevk veriyor, dinlendiriyor bizi.

ali_cetin_melas4

Manavgat çayının içinde üç saat yürüdükten sonra Zilan altındaki balık çiftliğine iniyoruz. Dev çınar (biladan) ağaçlarının arasından akan çayın üzerine çardaklar yapmışlar. Doğal ortam bozulmamış, kirlenme yok, su tertemiz, serinliyoruz hatta üşüyoruz birazcık. Bizden başka kimse yok. Balıkçı seviniyor. Balıklarımızı pişirmesini söylüyoruz. Balıklar çayın doğal kırmızı beneklisi değil ama doğal kırmızı benekli tadına yakın. Afiyetle yiyoruz. Dinleniyoruz burada. Burası çok güzel, doğa harikası. İkinci gün yürüyüşe buradan başlayacağız.

Zilan köyü, ilarma (kuyucak) köyüne komşu. Karadağa sırtını dayamış. Karadağ sedir ve ladin ormanları ile kaplı. Orman sık mı sık. Karadağın doğu yanında akıyor Manavgat çayı. Yamaçları verimli sulak. Tepesine yakın Zilan ve Kuyucak yaylaları var. Kışın ,tepesine çok kar yağıyormuş. Bu karlar yer altı suyu olup, Manavgat çayının gözleri olarak akıyor kapuzlardan. Sedirin en güzeli, meşenin, ladinin, defnenin, çınarın ve dağ cevizinin en güzeli bu dağlarda yükseliyor mavi gökyüzüne doğru. Manavgat çayının kenarında, Dev çınarların altında yemek yenir, çadır kurulur, bolca yüzülür, deliksiz uykunun en güzeli ve dinlendiricisi uyunur. Doğa her güzelliği uyumla yaratmış bu vadilerde. Gördükçe hayran kalıyoruz. Daha çoğunda ötesini görmek için keşfe koyuluyoruz. Her gördüğüm köylü ile, çocuk, kadın, erkek demeden saatlerce konuşmak istiyorum. Her ağacı, her kuşu ,her vadiyi öğrenmeliyiz buralarda.

Balık çiftliğinin yanındaki eski değirmeni geziyoruz. Gürül gürül un öğütüyor taşlar. Su taşlara can veriyor. Taşlar buğday tanelerini eziyor ve insanlığın binlerce yıldır en önemli yiyeceği olan ekmeğin bembeyaz unu dökülüveriyor çuvallara.

Bu dağlardaki köy isimlerinin hepsi eski. Eski ama, belki de iki bin yıllık adlar bunlar. Köy isimlerinin gerçek Anadolu isimleri olduğunu, Anadolu ile özleştiğini ve hiç kimseye ait olmadığını biliyoruz. Etiler, Klikyalılar, Likyalılar, Romalılar, Bizanslılar, Osmanlılar ve Türkler hiç rahatsız olmadan bu isimleri kullana gelmişler. Her köyün girişinde ki bir tabelada yeni isimler yazıyor. Köylülere soruyoruz ‘ bu köyün adı ne diye’ köylü eski adını söylüyor hemen. İki bin yıllık eski adlar daha anlamlı, daha güzel bağ kuruyor Anadolu’nun geçmişi ile. O nedenle burada yaşayanların kullana geldikleri eski adları kullanmak daha doğru geliyor bize.

İkinci gün Zilan altından, Zilan vadisine doğru yürüyoruz. Doğa burada biraz daha dikleşiyor. Derin bir kapuz, Zilan kapuzu. Eylül başlarında ancak kapuz geçit veriyor. Yinede bir çok yerinden yüzerek geçilebilir. Mutlaka gerekli teknik malzemeyi ( İp, kask, poşet) bulundurmak gerekiyor. Çay zilan kapuzunda yer yer geniş ve uzun büğetler oluşturuyor.

Kapuzun üstünden, Manavgat çayına paralel, suyu görerek, ormanlar içindeki dar patika ve keçi yollarını takip ederek üzümdere vadisine doğru iniyoruz. Emarye köyünün altındaki vadiye inince tekrar Manavgat çayı ile buluştuk. Çayın içinden bir süre yürüdükten sonra, üzümdere vadisinde Manavgat çayının sakinleştiğini, yayıldığını, sanki yukarılarda harcadığı enerjiyi buralarda dinlenip yeniden toplamak istiyor gibi olduğunu görüyoruz. Hem doğuda, hem de batıdaki dik sivri dağların arasından görebildiğimiz kadarıyla gökyüzüne bakıyoruz. Dağlar, yaban hayat için milli park ilan edilmiş. Bu dağlar uzun boynuzlu dağ keçilerini, ceylanları saklıyor kucaklarında. Yürüyoruz. Su buz gibi. Aniden sivri dağın tam dibinden Manavgat çayına sıfır, uğuldayarak çıkan Karapınar kaynağını görüyoruz. Muhteşem. Sakin sakin çıkıyor sivri dağın dibinden. Sanki, Küpe dağından, sivri dağdan, suğla gölünden toplanan sular yorulmuşlarda, üzümdere vadisinde güneşi görmenin şaşkınlığıyla çıkıyor kara pınardan. Birden çoğalıveriyor Manavgat çayı burada. Suyun coşkulu sesini ,dev çınar ağaçları, karaca ağaçlar alıp, sivri dağın doruklarına taşıyor ve yankılanan ses koyu mavi gökyüzünde kaybolup gidiyor. Bu sese kuşlar, yılanlar, ceylanlar, tavşanlar, ayılar ve yaban keçileri koşup geliyor. Birde avcılar tabii ki. Ama köylüler bilinçlendikçe, yaban hayatın denetimi ve korunması başlamış. Avcılar, eskiden olduğu gibi kolay koşup gelemez olmuşlar Manavgat çayının gürleyen sesine.

Üzümdere vadisinde karapınar’a gelinirde dinlenmek olmaz mı. Irmağın etrafı bağ, bahçe verimli mi verimli.

Üzmümderli Sabri’nin salaş balık pişirme çardağında konaklıyoruz. Sabri, candan bir insanoğlu. Sabri’nin balık pişirme çardağının hemen yanında Ahmet özen’inde büyükçe bir balık çiftliği var. Ahmet özen su ürünleri mühendisi, bilinçli bir şekilde yapmış üretim tesislerini. ‘Suyun en soğuk olduğu yer burası. Çiftlikte olsa buranın ala balığı lezzetli olur. Ama yeyeceğin balık üç yüz gramı geçmemelidir’ diyor Ahmet özen. Bize, çiftliğinden balık kızartıraçağını söyleyince, Sabri, ‘çiftlik değil kırmızı benekli doğal alabalıklarım var’ diyor. Hemen kızartılmış balık kokusu yayılıyor. Afiyetle yiyoruz kırmızı benekli alabalıkları. Lezzetlimi, lezzetli.

Manavgat çayı üzerindeki üzümdere yada zilana çıkarsanız, mutlaka çayın doğal alabalığı olan kırmızı benekliyi sorun. Tadını hiçbir zaman unutamayacaksınız.

Karapınardan aşağılara doğru eğim azalıp, vadi yayıldığı için geniş büğetler oluşuyor. 1950-60’lı yıllarda bu büğetlerde yığınla kırmızı benekli alabalık yaşarmış. Üzümdere köylüleri, zilanlılar, tutuzlular her köy, kendi sınırlarındaki büğetlere eylül ayında topluca gelir, topladıkları sarı çiçekli süpürçalılarını akşamdan suyun içerisine bastırırlarmış. Sabah, büğetler kırmızı benekli alabalıkların ölüsü ile dolu olurmuş. Süpürge çalılarının tozları balıkların solunğaçlarını tıkayarak ölmelerine neden oluyormuş. Buna, köylüler balık katliama demiyorlar. Çünkü, süpürge çalısı tozları büyük anaç balıkların solunğaçlarını tıkıyamadığı için onlara zarar vermiyormuş. Köylüler büğetlerdeki alabalıkları toplar, temizler, tuzlar ve iplere dizip kuruturlarmış. Kışın yemek için küplere basıp saklarlarmış. Bu anlatılanlar, şimdilerde köylüler için bir anı olarak kalmış dünlerinde. Kirlenme, küresel iklim değişikliği ve bilinçsiz avlanma kırmızı benekli alabalığın sonunu getirmiş.

Karapınar önünde, dev çınar ağaçlarının dalları arasına kurulan üzümdereli Sabri’nin çardağındayız. Sabri çaylarımızı getiriyor. Çaylarımızı içerken sohbeti de koyulaştırıyoruz. Bizim yörenin bir türküsünü söyleyeyim mi diyor Sabri. Belliki sesinin güzelliğini bize duyurmak istiyor.

Şu maşatın kızları

Ne güzeldir gözleri

Gözlerine bakarken

kaybettim öküzleri

Sabri tüm vadiye sesini duyurmak istercesine bağırarak söylüyor türküyü. Türkü sesi

Manavgat çayının sesi ile karışıp yankılanarak sivri dağın doruklarından üzerimizi bir tül gibi örten parlak, ışıl ışıl yıldızlara karışıp kayboluyor. Manavgat çayı,çoğalarak akmaya Karapınar kaynağıyla başlar.Burada üzümdere vadisi,dar ve derindir.Ama zilan kapızı gibi geçilmez değildir. İki dağın arasında dik bir vadidir üzümdere. Irmağın kenarları bağdır, bahçedir. Eskilerden kalma kervanlara geçit veren yollar bulunmaktadır.

Karapınarla coşan Manavgat çayı, üzümdere altlarında kayaoğlu ve derindere kapızlarını geçtikten sonra, Akseki’yi İbradı’ya bağlayan yola geçit veren Handos boğazından, Düzlen altındaki süzekkaya denilen muhteşem vadiye iner. Karapınar kaynağının coşkulu sesini geride bırakıp, balıkçı Sabri’ye bolca teşekkür ettikten sonra aşağılara doğru, Manavgat çayı içinde, kanyon yürüyüşümüze devam ediyoruz. Dev çınar ağaçlarının arasından akan çayın içerisinde yol alıyoruz. Ethem bizi kamerasıyla ırmak kenarlarından yürüyerek çekmeye çalışıyor. Suyun büyüsünün etkisi ile zaman zaman sırt çantalarımızı ve fotoğraf makinelerimizi kenara bırakıp, geniş ve derin büğetlere dalıveriyoruz. Suyun soğukluğuna alıştık. Handos boğazına inmeden dik dağın yamaçlarında yaban keçilerini görebileceğimizi söylemişti köylüler. Dikkatle uzun uzun dik dağın yamaçlarına bakıyoruz. Ama hiç yaban keçisi göremiyoruz. Yaban keçileri sabahın erken saatlerinde yada akşam hava serinlediği zaman yayılmaya çıkıyorlarmış.

ali_cetin_melas5

İbradı’nın uzak bir mahallesi olan düzlenin Muhtarı Mehmet Soysal ile tanışıyoruz. Düzlen eskiden Akseki’nin bir köyüymüş. İbradı ilçe olduktan sonra, sanırım devletimiz ilçe nüfusunu tutturabilmek için yakın köyleri mahalle yapıvermiş. Düzlen Manavgat çayının yukarılarında, Handos boğazının hemen üstündeki yamaçta, yeterli suyu olmayan, bağ, bahçecilik ve hayvancılıkla geçinmeye çalışan ve de İbradı belediyesinden yeterli değil, hiç destek almayan şirin bir köy, Muhtar Mehmet Soysal bizimle birlikte gödene altına kadar gelmek istediğini söyledi. Handos boğazından Düzlen altına doğru hafif bir yay çizen Manavgat çayı, irili ufaklı büğetler ve şelaleler oluşturarak yer yer süzek kaya denilen yerden batarak birkaç metre sonra gürleyerek derin bir büğete akıveriyor. Süzek kayanın hemen altında, ırmağın iki yakasından fışkıran meşhur yedi pınarlar berrak ve temiz sularıyla Manavgat çayına karışmaktadırlar.Yedi pınarlar ve süzek kayanın önündeki büğetlerin çevresi kampçılık açısından çok güzel bir ortama sahip. Burada kamp kurulur, birkaç gün hem balık avlanılabilir, hem de ırmak boyunda yukarıya ve aşağıya doğru çok güzel yürüyüşler yapılabilir.Yedi pınarlardan sonra yine Manavgat çayının önemli kaynaklarından biri olan gembos suyu çıkmaktadır. Zilandan, Sinan Hoca köyüne kadar oluşan derin vadi bir yanda Küpe dağından Manavgat çayına kadar, diğer yandsa gembos ovasından yine Manavgat çayına kadar geniş bir alanı kaplamaktadır..Bu genişlik ve derinlik Manavgat çayını,ülkemizin en çok yer altı kaynaklarıyla beslenen çayı yapmaktadır.

Genbos suyundan sonra su ,ünlü gödene kapızına giriyorki ,burası geçit vermez. Muhtar Mehmet Soysal gödene kapızının başladığı boğaza kadar bizi götürüyor. Bu mevsimde buradan geçmenin çok zor olduğunu anlıyoruz. Ancak teknik malzeme ve profesyonellik gerektirirki, aşağılara doğru inilebilsin.Burda durup dinleniyoruz. Suyun sesi vadinin derinliği görsel açıdan bizi büyülüyor,dinlendiriyor.Ortam tertemiz.Küresel iklim değişikliği daha buralara tam olarak gelememiş.Irmakta ,ormanlarda,yaban keçileri de yani tüm yaban hayatla birlikte köylülerde doğanın kirlenmesinin ve küresel ısınmanın getireceği olumsuzluklardan habersiz.Bu kapızın ağzında yatıp uyumak geliyor içimizden.Dağların güzelliği,bol oksijen rahatlatıveriyor. Irmağın hem batısı, hem de doğusu geçit vermez dağlarla önümüzü kapatıyor.Bu daralan bölgeden Manavgat çayı bir ip gibi ormanlar arasından süzülerek aşağılara doğru akıp kayboluyor.Doğuda gödene vadisi,batıda ürünlü vadisi ve ünlü altın beşik mağarası bulunmakta ve de bulunduğumuz yerden her ikisini de ne görmek mümkün nede geçip gidebilmek. Handos boğazından yukarı çıkıp gödene üzerinden vadiye ineceğiz yada düzlen üzerinden İbradı’yı geçerek ,Ürünlü köyüne varıp,altın beşik mağarasını gördükten sonra aşağılara gödene kapızına ineceğiz.

DSC07226

Artık Manavgat çayı kanyonu yürüyüşünün Dördüncü günüdeyiz.Ürünlü Köyü yolu üzerinde duruyoruz.Ali Dönmez “size bir sürprizim var”.diyor. Köyün yolundan birkaç metre içerideki kocaman kırmızı dut ağacını göstererek “buyurun arkadaşlar” diyor. Böyle davet rededilebilinirmi.Hemen ağaca yaklaşıyoruz.Dut ağacı belki de iki asırlık .Kara dutlar o kadar lezzetli ’ki ,yedikçe yiyesimiz geliyor.Ama bir sorunumuz var,dutun suyu kan renginde ve her tarafımızı kıpkırmızı yapıyor.Atilla ve İsmail üzerlerini çıkarıp yemeye devam ediyorlar.Ben ağaca çıkıyorum,hem yiyorum,hemde Atilla ile İsmail’in üzerlerine bilinçli olarak kırmızı dutları düşürüyorum.Çıplak vücutları kıpkırmızı oluyor. Burada yeterince kırmızı dut yedikten sonra Ürünlü köyüne, oradan da Altınbeşik mağarasına doğru yola çıkıyoruz.

Altınbeşik yolu sarp ve zorlu.Dikkatli bir biçimde mağaranın önüne iniyoruz. Yemyeşil bir göl durmakta dev mağaranın ağzında. Önünde ırmağa doğru inen dev kayalardan ve çakıllardan oluşan büyük bir dere var.Dere susuz,her yan ormanlarla kaplı, ağustos böceklerinin sesinden ırmağının sesini duyamıyoruz.Sanki burası ağustos böcekleri vadisi.Altınbeşik mağarası önünde banklara oturuyor dinleniyoruz.Burası oldukça serin .Biraz sonra bu ıssız ortama bir araç geliyor. Aracın içindekiler bizi görünce seviniyorlar. Akseki’ye nasıl gideceklerini soruyorlar.Yanlış geldiklerini anlıyoruz.”biz bu yoldan bu arabayla Ürünlü Köyüne dönemeyiz “diyorlar.Bizim Ali Dağların şoförü.Aliye rica ediyoruz.Ali,arkadaşları Ürünlü köyüne kadar götürüyor arabayla.Altınbeşik mağarasının altındaki dev çakıllardan oluşan derenin içinden ırmağa doğru inmeye başlıyoruz dereden inmek zahmetli ve zor.Her an kayabilir,düşebiliriz.Hava sıcak.Bir yandan yol almaya çalışıyor düşmemek için sağa sola tutunuyoruz,bir yandan coğrafyanın güzelliğini fotoğraflamaya çalışıyoruz. Ethem ise bizi çekiyor.Bir saatlik zorlu bir yürüyüşten sonra Altınbeşik mağarasının sularının aktığı yere ulaşıyoruz.Suyun içinden bir süre yürüdükten sonra köpüklenerek coşkun akan Manavgat çayının kenarına iniyoruz.Artık ırmağın kenarında dinlenmeyi hak ettiğimizi düşünüyoruz. Irmağa doğru uzanmış dev çınar ağaçlarının gövdelerine yaslanarak ayaklarımızı ırmağın serin sularına sokup ırmağa, ormanlara ve ırmak içerisinde kaçışan alabalıklara bakıp ferahlıyoruz.Burası Altınbeşik mağarası altı,gödene vadisi bu vadi.Manavgat çayının aktığı en zorlu yer.Biraz altımızda su kıvrılarak şelale oluşturmakta.Biraz yukarılardan karışan küllü suyun coşkusuyla iyice debisi artan Manavgat çayı, burada hem muhteşem bir görsellik sunuyor, hem de geçit vermez bir coşkuyla şelaleler oluşturarak Sinan hocaya doğru akıp gidiyor.Bu kapızda su,yer yer altı yedi metre daralarak akmaktadır.Sanki atlayıp karşıya geçmek geliyor insanın içinden burada. Bazı yerlerde su doğal taş deliklerine girip bir doğa harikası yaratarak akıyor.Altalta, Üst üste oluşan deliklerden fışkırarak akan Manavgat çayını bu bölümünü mutlaka görmek gerekir.

Gödene kapızında aşağılara doğru indikçe su sakinleşiyor.Sanki ırmak Sinan hoca vadisinde dura dura akıyor.Sinan hoca vadisinde irili ufaklı bir çok kaynak,açıktan ,yer yer görülmesi zor bir şekilde Manavgat çayına karışmaktadır.Her kaynak Manavgat çayına can vermekte, coşkusunu artırarak alımlı bir şekilde denize doğru akıştırmaktadır.

Sinan hoca köyünün bağ ve bahçelerini sulayan kozarası pınarı çok güçlü bir kaynak. Üzerinde balık çiftliği var. Manavgat çayı kenarında bulunan büyük su kaynaklarının hemen hepsinin üzerinde birkaç tane balık üretme çiftliği bulunmaktadır. Kimi derme çatma kimisi düzenli, ama hepsi denetimsiz. Kirlilik kaynaklarına dönüşmüş çoğunlukla alabalık çiftlikleri.

DSC07597

Kozarası pınarında alabalık üretme çiftliğinin çardağına oturup dinleniyoruz. Manavgat çayı yürüyüşümüzün beşinci günündeyiz. Irmağın her bölümünü hiç atlamadan görmek tanımak istiyoruz. Her yer keşfedilmeye değer. Kozarası kaynağının bağ ve bahçelerin üstünde değişik bir görünümü var. Burada bir süre dinleniyoruz. Ali dönmez ‘size bu gün ırmağın bu bölgesinin doğal ve lezzetli balığı olan kara balığı yedirtmek istiyorum. Kızarmış karabalıklar masamıza gelince, pembe domatesten yapılmış harika köy salatası ile birlikte iştahla yiyoruz. Karabalıklar en az kırmızı benekli alabalıklar kadar lezzetli. Manavgat çayının daha yukarında su çok soğuk olduğu için karabalık üremiyor. Bu balığın yaşayabilmesi için çayın suyunun belirli bir soğuklukta gerekiyor. Kozarası deresinden sonra bağ ve bahçelerin arasından, düz ve geniş vadinin ortasından durgun akan Manavgat çayının kenarına iniyoruz. Su durgun akan bir görüntü veriyor ama bu mevsimde karşıya geçmek çok zor. Çayın durgunluğuna aldanıp, tedbirsiz karşıya geçmeye kalmak insanın başına dert açabilir. Irmak boyunda Sinanhoca köylüleri oltalarıyla balık avlamaktalar.

Sinanhoca vadisinden ırmağı takip ederek Manavgat çayının son iki kapızı olan Pirnos ve Sinekkısar kapızına doğru iniyoruz. Bu iki kapızı geçerek Oyma pınar barajına ulaşmak imkansız. Derin, kesme kayaların arasından daralarak akan suya ancak bakabiliyoruz. Sinekkısar kapızının bitip, oyma pınar barajının başladığı yerde Manavgat çayının en büyük kaynağı olan dumanlı su çıkmaktadır. Dumanlı su gembos ovasından Manavgat vadisine kadar yağan yağmurların ve kar ların, kalkerli, karstik araziden toplanarak yer altı suyu olarak oyma pınar barajında Manavgat çayını beslemektedir. Kapızın bitişi ile birlikte oyma pınar barajı dehşetli bir görsellik sunmaktadır dağlar arasında. Bu baraj 1977-84 yılları arasında yapılmıştır. Enerji amaçlı yapılan bir barajdır. Akarsu yatağından yüksekliği 180 metredir. Bu özelliği ile Keban, Altıntaş, ve berke barajından sonra Türkiye’nin en yüksek dördüncü barajıdır. Oyma pınar barajından aşağılara doğru bakınca, irili ufaklı bir sürü adacığın etrafında Manavgat barajı uzanıverdi önümüzde.1986-87 yıllarında yapılan bu barajda enerji amaçlı. Her iki barajda Manavgat çayının güçlü suları ile oluşmuş iki doğal göl niteliğinde.

Artık Manavgat çayı yürüyüşünün sonuna doğru geliyoruz.ünlü Manavgat şelalesini uzun uzun anlatmaya gerek yok.

Üzerinde bir zamanlar ticari amaçlı tomruk ve odun taşıyan, durgun akan bölümündeyiz Manavgat çayının.

Ali Çetin

Posted in Belgeseller, Gezi Yazıları, YazılarComments (1)

ŞAVŞAT DAĞLARı ARASINDAKİ GİZEM


ŞAVŞAT DAĞLARı ARASINDAKİ GİZEM

Şavşat, belki de Türkiye’nin en az bilinen ,en güzel coğrafyasıdır.Şavşat’ın ormanları,suları,dağları, çiçekleri ve de insanlarının kalpleri çok güzel.Bu güzellikleri görmek gerekir.Şavşat uzak bir coğrafya, yolları zahmetli,ulaşılması zor mu zor ama Şavşat a, Şavşat’ın insanlarının sıcaklığına ulaşınca ,insanın aklında ne yolun zorluğu nede zahmeti kalıyor .

Şavşat’a bir gece vakti giriyoruz.İlk kez geliyoruz buraya.Cengiz ve Ayşe Şavşatlı.Onlarda 26yıl sonra yeniden Şavşat’a gelmenin heyecanını yaşıyorlar. Cengiz ile Ayşe’nin çocukluk yıllarının geçtiği Şavşat’ın girişindeki satlel semtinde dedeleri Maksut efendinin evinin önüne arabamızı park ediyoruz. Saat gecenin onu.Sadece su sesleri duyuyoruz.Şırıl şırıl çağlayan derelerin arasında olduğumuzu düşünüyoruz.

Maksut efendinin konağının kapısını vuruyoruz.Cengiz “Ensar amca” diye sesleniyor. Balkonun ışığı yanıyor ve bir anda balkona yedi,sekiz kişi çıkıyor.Uzaktan ,hoş beşten sonra Cengiz “bize yatacak yer ayarladınız mı?” diye soruyor.Küçük bir çocuk “ayarladık”deyiverince Ensar amcanın hanımının çocuğu çimdiklediğini görüyoruz.

Ensar amca evin yeni sahibi.Cengiz çocukluğunun geçtiği evde nostalji yaşamak istiyor.Zorlama bir konuklukla çay içebiliriz deyip merdivenleri çıkıyoruz.Hepimiz bir odada yatıyoruz.Sabah erkenden kalkıp bahçeye çıkıyoruz.Her yan yem yeşil,bahçe araları şırıl şırıl akan su dereleri ile bir birine bağlanıyor.Satlel’den Şavşat’ı anlamaya çalışıyoruz.Temmuz ayının ilk haftası.Bahçeler kiraz,vişne ve dut ile dolu.Dallara uzanıp hepsinden yiyoruz.

Ensar amcanın eşi bize sabah kahvaltısı hazırladığını söyleyince balkona çıkıyoruz.Şavşat’ın ünlü tere yağlı şor peyniri eritmesini afiyetle yiyoruz.Ensar amca kütüphaneden emekli.”Çok Kitap vardı kütüphanede”diyor.Okuyor muydun? diye soruyorum “Kütüphaneye gelen çocuklarla uğraşmaktan hiç vakit bulamadım kitap okumaya “diyor.

DSCF0700

Efkar tepesine çıkıyoruz.Burası Şavşat’ı ve çevresini seyir yeri.İsmini yazar Fakir Baykurttan almış.Şirin küçük bir çay bahçesi var.Şavşatlılar Fakir Baykurtun efkar tepesi romanını burada yazdığını anlatıyorlar.Ama bu tepeye Fakir Baykurtun ismini vermek belediye yöneticilerinin aklına gelmeyince , Şavşat eşrafından birisinin ismini koyuvermişler efkar tepesine.

Çay bahçesini çalıştıran Erkan arkadaş bize çay ikram ediyor hemen kaynaşıyoruz.Belliki tarihen dostuz.

Şavşat’a gelince mutlaka efkar tepesine çıkmalı.Ama Şavşat’a bakmadan seyretmeli dağları.Şavşat bir vadi.İki dağın arasına beton evleri üst üste,yan yana koymuşlar.Sanki beton deposu.Yemyeşil dağların arasına gizlenmiş bir beton mezar.Ne devlet doğru dürüst elini uzatmış Şavşat’a ,nede yerel yönetimin çalışmaları gelişmeye yönelik.Dağlar arasında saklı kendine yönelik Şavşat.

Laşet köprüsünden Ardahan a doğru çıkarken doğa büyülüyor insanı.Bir çiçek tarlası dağlar.Doğada yeşil olmayan bir açıklık bulmak olası değil.Dereler sulu,yemyeşil otlar ve çiçeklerle kaplı dağlar.Dağları,koyu yeşil ladin(köknar),açık yeşil pelit ağaçlarıyla dolu.Saharaya çıkış bitsin istemiyoruz.Bu yeşillik büyülüyor bizleri.

Laşet köprüsünde balıklarımızı yiyoruz.Hava serin.Ceketlerimizi sırtımıza alıyoruz.Su sesi konuşmalarımızı bastırıyor.Laşet çeşmesinden kana kana su içiyoruz.Sahara dağına çıkınca büyüleniyoruz.Bir renk cümbüşünün ortasındayız.Sahara dağı 2799 metre yüksekliğinde tam tepesinde takkola yaylası var.Geniş çayırlık alanlarıyla bölgenin en meşhur yaylası.Bir yanımızda dümdüz ve yemyeşil otlarla,renga renk çiçeklerle kaplı Ardahan vadisi bir yanda gür ormanları şırıl şırıl akan suları yem yeşil otlarla kaplı Şavşat vadisi.Sahara dağı bu iki yanı ile büyülüyor,şaşırtıyor bizleri.Şavşat yaylalarında koyun sürüleri,Ardahan yaylalarında inek sürüleri otluyor.Doğa okadar canlıki hayvanlar yapışıp kalıyor çayırlara.

DSCF0717

Perşembe günü Şavşat’ın pazarını geziyoruz.Peynir, yoğurt ve süt satan köylü kadınları ile dolu Pazar.Pazarcı kadınlara Ayşe’nin Annesini soruyoruz.Ayşe annesiyle görüşme konusunda kararsız.Sadece uzaktan görmek istiyor.Ayşe ile annesini görüştürmek istiyoruz.Ayşe den habersiz Gülseren ile Gülden, Siyaset teyzenin Rabat köyünde oturduğunu öğreniyorlar.

Akşam Dursun hoca (Dursun Özdede) nın evine yerleşiyoruz.Dursun hoca emekli öğretmen.Eşi Niyaser teyze bizleri sevinçle misafir ediyor.Odalarımız bile çoktan hazırlanmış.”Dr. Ayhan sabahtan bu yana durmadan telefonla arayıp sizi sordu” diyor Miyaser teyze. Dursun hoca şavşatla ilgili bir kitap yazmış.Hemen Kitabını getiriyor ve derin bir sohbete başlıyoruz.Cengiz ,”Ali Çetin seni uyutmaz bugün Dursun Amca”diyor.Hoca gülüyor,anlatmaya devam ediyor.

Karagöle gitmek için cirit düzünden sonra dört beş köyden geçiyoruz.Tüm Şavşat köyleri tomruk evlerden oluşmuş.Tomruk evler iki ,üç katlı. Ladin ormanlarının arasında yeşilin karası tertemiz bambaşka bir doğada hissiyle kara gölü görüyoruz.Kara göl bir doğa harikası.Hemen kenarından ladin ormanlarının arasından buz gibi kaynak suları fışkırıyor.

DSCF0809

Kara gölden dönerken Rabat köyüne uğramak istiyoruz.Adnan hocaya arabamızı Rabat köyüne doğru yönlendiriyor.Ayşe hiç tepki vermiyor.Rabatta Siyaset teyze oturuyor.Rabat Şavşat’ın en büyük,en güzel köylerinden. Şırıl şırıl akan derelerin kenarındaki,yemyeşil meyve bahçeleri arasına serpiştirilmiş tomruk evleri ile doğa ile uyumlu şirin bir köy.Eskilerde Ermenilerin en yoğun yaşadığı köymüş burası.Bölgenin en eski kilisesi buradaymış.Kilisenin taşlarını Şavşat a taşıyıp okul yapmışlar .Siyaset teyzenin evinin köyün en yukarısında olduğunu öğreniyoruz.Dere boyunda ormanların arasındaki tomruk evin önüne yaklaşınca köpekler havlıyor.Siyaset teyze diye sesleniyorum.yaşlı bir kadın bize doğru koşarak geliyor.Bu siyaset teyze.Ama ne Ayşe siyaset teyzeyi nede siyaset kadın Ayşe’yi tanıyor.Bizi görünce şaşırıyor”Benim buyrun”diyor Şavşat’lı sıcaklığı ile.Gülseren “Siyaset teyze,bu senin kızın ayşe sana getirdik “deyince bir an duruyor,telaşlanıyor,şaşırıyor Ayşeye bakıyor sonra biran yere bakıp dalıyor.Ayşede ise hiç tepki yok.sonra sımsıkı sarılıyor ana kız birbirine sessizce anlaşıyorlar.gözleriyle vücutlarının sıcaklığıyla,ellerinin kollarının sarışıyla bu güne kadar söyleyemedikleri her şeyi söylüyorlar birbirlerine.

Ayşe altı aylıkken annesinden ayrılmış ,unutmuş annesini.Siyaset kadın bırakıp gitmiş ayşeyi bir başkası ile evlenip yeni bir düzen kurmuş kendine.Oğulları kızları olmuş.Ama unutmamış Ayşe sini,görmek istemiş,arayıp bulmuş ama Ayşe annesinin yüzüne bile bakmamış.O günden sonra 26 yıl geçmiş ne arayıp sormuşlar, ne karşılaşmışlar.şimdi birlikteyiz.Bizimkisi dostluk kardeşlik.Ayşe mutlu,Siyaset teyze mutlu,bizler mutluyuz.Ayşe’nin ve annesinin mutluluklarını paylaşıyoruz.Paylaşmak,dayanışmak ne güzel bir duygu.Siyaset hanım kızını özlemle ,acıyla ,pişmanlıkla süzerken gözleri doluyor elleri titriyor,yerinde duramıyor .Koşarak ahşap eve doğru gidiyor sanki bir şey unutmuşçasına aniden geri dönüp yaş dolu gözlerle ayşeye bir daha,bir daha bakıyor.Ayşe” bir Şavşat el dokuması örtü aradım ,bulamadım ,sende varmı.”Siyaset hanım hızla evin içine giriyor, eğilip yerde serili olan kilimi kaldırıyor ve silkeliyor.Katlayıp “yüz yıllık var bu kızım al senin olsun.istediğin her şeyi alabilirsin”.Ayşe,hüzünlü ,şaşkın ,annesine kavuşmanın heyecanını gizlemeye çalışıyor içten içe mutluluğu gözlerine yansıyor.

Şavşat’ın kuzeyinde 3424 metre ve bembeyaz karları ile dimdik duran Karçal dağı var.Karçal dağı yeşilsiz ,karları ile uzaktan bakıyor Şavşat’a.arkasında ünlü Macahel vadisini sakladığını anlayamazsınız.Şavşat’ın doğusunda ise yemyeşil,zirvesinde sisi eksik olmayan Arsiyan dağı var.Arsiyan dağı Şavşat’ın simgesi olmuş.Şavşat vadisini,ormanlarını, göllerini,derelerini,yaylalarını en iyi gören dağ.

Şavşatlılar her yıl Arsiyan dağının,Gençiyan zirvesine bu mevsimde tırmanış düzenliyorlar.Bu gelenekselleşmiş tırmanışa tüm Şavşatlıları davet ediyorlar.Bizde tırmanışa katılmak için hazırlanıyoruz.

DSCF0812

Sabah saat 06.00 da kalkıyoruz.Gençiyan zirvesine tırmanacağız.3170metre yüksekliğinde.Ayşe ,Gülden,Cengiz heyecanlı.Neler alacağımızı akşamdan tespit ediyoruz.Dağ malzemelerimiz yeterli değil.Günlük yürüyüş ayakkabılarımızla tırmanacağız.Ziyo yanımıza geliyor bizi Zafer Güngüt ve Süleyman çelik ile tanıştırıyor. Rehberimiz zafer Güngüt.Süleyman çelik dağ hakkında bizi bilgilendiriyor.”Bu yıl katılım az oldu.otuz kişiyiz,hiç altmış kişinin altına düşmemiştik.”diyor.Sabah telaşında Ziyo bizi herkesle tanıştırıyor ,Birden kaynaşıyoruz Şavşatlı dostlarımızla.Sıcak bir ortam var.

Minibüslere binip,Arsiyan dağına doğru hareket ediyoruz.Cirit düzü köyünden geçip perişan yollardan hoplaya zıplaya ilerliyoruz. Devlet işin kolayını bulmuş, her köye yol yapmak yerine bir tek yolu tüm köylerden dolaştırarak çömüş sorunu. Yarım saatte gidebileceğimiz bir yere iki saatte gidiyoruz. “Olsun!” demiş devlet baba, “ya hiç yapmasaydık.”

Cevizli bağ (Tibet) köyünden geçip Nislata tepesinde mola veriyoruz burası çevre köylerin yol ayrımı kavşağı. Arkamızda kalan vadiyi en iyi gören yer. Seyir yeri.”Bar isteriz” diyorlar.

Ziyo iniyor minibüsten, alıyor eline zurnasını, kardeşide davulunu. Ziyo başlıyor çalmaya, herkes halaya. Dağ taş inliyor Nislata’da. Ziyo’nun zurnasının sesini çevredeki tüm köyler duyuyor. Herkes pencerelere çıkıyor: “Ziyo bu” diyorlar.

Yolumuz çok tüm köylere uğrayacağız Şavşat’ın tüm köyleri ahşap evlerden oluşmuş. Ormanlar arasında ahşap kütük evler öyle bir estetik uyum yaratmış ki; anlatılmaz, ancak görülür.Yaşatılması ve tanıtılması gereken bambaşka bir mimari köy evleri. Ama önce Şavşat’ta yok olmuş ağaç evler. Sonra yavaş yavaş köylerde yok olmaya başlamışlar. Şavşat köylerindeki ahşap evlerin ne devlet farkında, ne de mimarlar, mühendisler ve fotağrafçılar.

Tibet köyünde eski bir Ermeni Kilisesi varmış köylüler kilisenin mimarisinin güzelliğinden kiliseyi yıkmaya kıyamamışlar. Camiye dönüştürmek istemişler. Ama kilisenin içi resimlerle rengarenk olduğu için, köylüler kilisenin içine büyük bir ateş yakarak önce duvarları karartmışlar. Burayı, yıllarca cami olarak kullandıktan sonra, birkaç kez buraya yıldırım düşünce; “Allah cami olarak kullanmamızı istemiyor” diyerek yıkıp, yok etmişler.
DSCF0825
Dere boylarından ,ladin ormanlarının arasından ahşap evli köylerin dar sokaklarından geçerek,yeşilin coştuğu, suların gürlediği ve gök yüzünüm eğilip yeşili öptüğü Arsiyan yaylasına ulaşıyoruz.Arkamızda derinmi derinyeşilmi yeşil Şavşat vadisi.Hemen üstümüzde gürcista ile sınır olan dağlar var.ta uzaklardan Karçal dağı bize bakıyor.Güney batıda Ardanuç sırtlarında 3050 metrelik zirversiyle yalnız çam dağları bizi izliyor,sanki ben daha yeşilim diyor bizlere.Ama biz Arsiyana çıkacağız.Arsiyandan bakacağız Şavşata.

30 arkadaş,Arsiyan dağına doğru yemyeşil yamaca yayılarak yürümeye başlıyoruz.Sanki önümüzde dağ yok.Yemyeşil bir çayır serilmiş yamaçlara.Çiçekler rengarenkşsular şırıl şırıl,cıvıl cıvıl kuşlar.Arılar yok burada.Arılar,siste yolunu ve yönlerini kaybettiklerinden Arsiyan yaylasına ve Arsiyan dağına gelmiyorlarmış.

Ziyo,Cengiz,Gülseren,Ayşe ve Gülden ekiple birlikte rehperimiz Zafer Güngüt’ün

Arkasından yürümeye başlıyoruz.Gülseren’in elinde ,Rabat köyünde Siyaset teyzeden aldığımız kızılcık deyneği var.”İyi bir baton bu diyor.”

Rengarenk bir vadi Arsiyan yaylası.Çiçek kokuları bizi şaşırtıyor,bizim geleceğimizden sanki önceden çiçeklere esans sıkılmış.Her renk çiçek var otların arasında.Çakıllıderelerde çağlayarak kaynak suları akıyor,buz gibi.Burada kaynaklara puar (muar) diyorlar.Eğilip kana kana içiyoruz.Kız gölüne kadar su sorunumuz yok.Arsiyanın tepesi Gençiyan sisli,aradabir kendini göstersede sisler arasında nazlımı,nazlı gençiyan.Gençiyan zirvesine ikiyüz metre kalana kadar çimenlerle ve çiçeklerle kaplı Arsiyan dağı.Ve biz çimenlere bata bata yürüyoruz zirveye doğru.

Tırmanışımızın başlangıç yeri olan Demirkapıdan saat 9,30 da hareket etmiştik.Arsiyan yaylası 2300 metre yüksekliğinde.

2600 metreye öğlen saat 12,00 da çıkıyoroz.Yeşilliklerin arasında,çiçek tarlasının ortasında,Arsiyan dağının yamacında şirin,mavi,tertemiz ve buz gibi sularıyla sessizce bizi bekleyen Kız gölü çıkıyor karşımıza.Kız gölünün kenarına oturuyoruz.Göle ellerimizi sokuyoruz,yüzümüzü yıkıyoruz.

Ziyo soyunup,zurnasıyla gölde yüzmeye başlıyor.Hepimiz Ziyo’ya bakıyoruz.2600 metrede Kız gölü,gölde Ziyo ,Ziyo’nun elinde zurnası ve buz gibi gölün içinde zurnasını öttürmeye başlıyor.

Burası kız gölü. Efsaneye göre,güzelmi güzel bir kız arasıra,ay ışığının en parlak,sisin olmadığı,Ayın,Arsiyan dağının zirvesini,Ayın, Arsiyan yaylasının otlarını,rengarenk çiçeklerini aydınlattığı ve Ay ışığının, kız gölünün temiz,berrak suyunu bir ayna gibi parlattığı gecelerde,gölün ortasından uzun,parlak saçlarıyla suyu yararak çıkar ve gölün kenarına kadar yüzerek taşların üzerine otururmuş.Buradan hem Arsiyan vadisini seyre dalar, efkarlanır,hemdesüreklisaçlarını tararmış.

Bir saat kız gölünde mola verdikten sonra yürümeye başlıyoruz.

DSCF0810
Arsiyan dağının başı dumanlı,yamaçları yemyeşil otlarla ve bembeyaz çiçeklerle kaplı.Dereleri karla dolu.Zevkle tırmanıyoruz Gençiyana doğru.Ayakkaplarımızı çıkarmak geliyor içimizden.Çünki,bahar fışkırıyor Arsiyan yamaçlarından,çayırın yeşili,dağ çiçeklerinin doyumsuzu burada.

Aşağılarda Boğa gölü ve çevresinde irirli ufaklı beş –altı tane göl çayırların arasında sessiz,masmavi uzanmış yatıyorlar dumanlı gökyüzünün altında.Kuşlar uçmuyor göllerin üzerinden.Arsiyan dağının sisi kuşlara geçit vermiyor.Arsiyan dağı doruklarında ayıları saklıyor,Eteklerinde ise kurtlar ve domuzlar geziyor.

2900 metreye çıkınca eşi olmayan bir görsellik şaşırtıyor bizi.Arsiyanın iki yanındaki vadi bizi büyülüyor. İki vadide yemyeşil,çiçeklerle kaplı.Çiçeklerin ve yeşilin arasında masmavi göller.Güneyimiz Arsiyan yaylası,yeşillikler arasında Gürcitan köyleri ve ötelerde karlarıyla Karçal dağı.Kuzeyden,kuzeybatıya doğru Şavşat vadisi,yemyeşil köknar ormanları,yeşilin efsaneleştiği sahara dağı,cin dağı ve dağlar,vadiler arasında upuzun,ip gibi çağlayıp akan dereler.

2900 metreden Şavşat’a,karlı karçala,saharaya,göllere,çiçeklere ve yemyeşil çayırlara bakmak çok güzel.Bizi büyülüyor üzerine oturduğumuz otlar,elimizin değdiği beyaz çiçekler,gözlerimizin odaklandığı,içinde alabalıkların oynaştığı yemyeşil göller.

Dinleniyoruz.Sanki yeni yürümeye başlayacağız.Her görüntü her adımımızı yeniliyor ve o nedenle yorgunluk hissetmiyoruz.

3000 metreye ulaşınca ayaklarımız taşlara değmeye başlıyor ve hızla akıp giden dumanların arasından 3170 metreye,Gençiyan zirvesine çıkıyoruz.Saat 14,30. Ara ara sis dağılıyor.Biz Ardahan taraflarına, Posof vadisine,Gürcitan yeşilliklerine dalıyoruz.Sis,bir gelip,bir gidiyor,Sisin verdiği her arada bir yana seyre dalıyoruz.

Zirvede bir saat kalıyoruz.Gençiyan sivri,gökyüzüne hemen ulaşacakmış gibi duruyor ve bulutlar zirveyi selamlayarak geçiyor yanlardan.Şavşat vadisine,Posof’a,Karçal’a baktıkça salınıp uçmak geçiyor içimden.Yemyeşil vadiler,yemyeşil göller ve dolanıp uzaklaşan bulutlar coşku yaratıyor insanın içinde.Özgürlük coşkusu bu.Tarih boyunca ,dünyanın her yerinde,dağlar hep özgürlüğün simgesi olmuştur.Pir Sultan içinde,börklüce ,Che Guavera,Bolivar içinde özgürlüktür dağlar,aynı duyguları yaşatır.

Arsiyan dağının zirvesi Gençiyan tepesi,yemyeşil yamaçların üzerinde bir özgürlük anıtı gibi duruyor.Bizler mutluyuz.

Kuzeydoğudan inmeye başlıyoruz.Taşlık yamaçtan geçip,karlar üzerinden kayıp,oynayarak aşağılara iniyoruz.Karlı alan bitince, çimenlerin üzerinden sanki kayarak gidiyoruz.Her adımda çiçeklerin üzerine uzanıp,yatmak geliyor içimizden.Bembeyaz bir çiçek örtüsü var Arsiyanda,kar gibi,kar çiçekleri.Uzaklardan kar sanıyoruz,ama bunlar kokulu Arsiyan çiçekleri.Arsiyan çiçek kokar,arsiyan gül kokar.

Saat 17,00 de Boğa gölüne iniyoruz.Çok güzel bir göl,dokuz puar (muar )ın suyu akıyor boğa gölüne.Güneşin altında,otların arasında oynaşan sularıyla pırıl pırıl,yemyeşil Boğa gölü.Sular,Boğa gölüne şırıl şırıl çakıllar arasından berrakmı berrak akıyor.suyun kenarına çayırların üzerine oturup ayaklarımızı buz gibi suya sokuyor ve de kana kana içiyoruz .

Efsaneye göre boğa gölünün derinliklerinde bir boğa yaşıyormuş bu boğa zaman zaman gölün ortasından kükreyerek çıkar,gölün kenarına kadar gelir iri kara gözleriyle arsiyan dağını tarar ,uzun,kalın ve ucu sivri boynozlarıyla çimenleri kazar ve bağırarak tekrar gölün masmavi sularının ortasında kaybolurmuş.efsane bu ya ,olurmu olur!deyip, öteki göllere doğru yürüyoruz . her gölün ayrı bir güzelliği var ,hepsi çayırlıklar arasına uzanıvermiş, şırıl şırıl akan sularıyla renkarenk çiçekleriyle bir doga harikası.her gölün kenarında birer gece kamp kurmak geçiyor içimden.

Gölleri arkamızda bırakarak arsiyan yayalasına doğru diz boyu otların arasından ,derelerin kenarından yürüyoruz.her kaynak suyundan içmeden geçmiyoruz.bütün sular “şifalı”diyor arsiyan yaylasında oturanlar.bizde ,şifalı puar(pınar)lardan içip şifalanıyoruz.

Saat 18,30 da arsiyan yayalasına geldik.arsiyan yaylası sırtını zenbur dağına dayamış,kütük evleri yemyeşil otların arasında vesokaklarından tezek,ot,çiçek kokularıyla geçiyoruz.zembur dağının arkasında Gürcistan köyünün yayları var.arsiyana şavsatın dört köyü birlikte yaylaya çıkıyorlar.cevizli köy (Tibet),kaya dibi (shızır),yaşar köy(dabaketil),saylıca(karavat).bu köyler yaz boyunca tek bir köy gibi karışık oturuyorlar yaylada .

Muhtar gündüz ata beyinin evenin önünde köylüler toplanmış.bizi eve misafir ediyorlar.yöresel yemekleri peynir eritme ve keteleri önümüze yığıyorlar.peynir eritme ,şor peynirini tereyağ ile pişiriyorlar.şor peynir,yağı alınmış tussuz,kokusu biraz ağır ama yemesi oldukça kolay hoş bir yöre peyniri.şavşatlıların sabah kahvaltısı için vazgeçilmez yiyeceği.

DSCF0830

Yayla insanları sıcak,yayla insanları dost.şavşat köylülerinin sıcaklığı,dostlukları bizleri çok etkiliyor.öyle sıcak davranıyorlarki,kendimizi yıllardır bu köyden birisi gibi hissediyopruz.

Çaylarımızı ayranlarımızı içiyoruz.ziyo zurnasını çalmaya başlayınca köyün tüm erkekleri meydana fırlıyorlar.ziyo çalıyor,köylüler halay çekiyor.ziyo öyle bir çalıyorki tüm yorgunlugumuz gidiyor,tüm kaslarımız gevşiyor,beynimiz boşalıyor,arsiyan dağına hiç yorulmadan çıkıp inmiş gibi rahatlıyoruz.

Ziyo nun zurnasıyla yayla inliyor.arsiyan dağındaki tüm ayılar ,domuzlar,kurtlar ve bilçümle hayvanlar başlarını arsiyan yaylasına çeviriyorlar.kelebekler arsiyan yaylasına doğru uçuyorlar.çiçekler başlarını arsiyan yaylasına döndürüyor,koyun sürüleri,inek sürüleri otlamaz oluyorlar ziyo bir çalıyorki,kulak vermiyen anlayamaz.ziyo çalıyor,arsiyan yaylasının erkekleri çoçukları oynuyor,kadınları pencerelere çıkıyorlar.ziyonun zurnasının sesiyle dağ ve yayla bir başka güzel bir başka yeşil oluyor.gelenekselleşen arsiyan dağı tırmanışı artık ziyosuz ,ziyonun zurnası olmadan olmaz,olsada bir anlamı olmaz.

Akşam ,yayladan arabalarımıza binip,tüm köyler bir bir uğrayarak Şavşat a geliyoruz.dursun hoca ile eşi Miyaser teyze bizi bekliyorlar öz çoçukları gibiyiz.öyle sıcak,öyle candan davranıyorlarki kendimizi oğulları kızları gibi hissediyoruz.Cengiz’e ‘”Dr.Ayhan,bizim bu kaynaşmamızı görünce,benim papuçum dama atıldı diye düşünür,Ayhan gelince biraz misafir gibi davranalım”diyorum ,Cengiz gülüyor.

Şavşat ,Artvin’in en geniş coğrafyası olan ikinçi ilçesi,ama en güzel coğrafyası olan birinci ilçesi.Şavşat bir doga cenneti.güzelmi güzel.ağaçları,otları,çiçekleri ,gölleri,dereleri ve bilçümle insanları güzel . İnsanlarının kalpleri,yüzlerindeki gülümsemeleri güzel.

Şavşat oraçıkta ,dağların arasında ,yemyeşil vadide sanki unutulmuş .Doğru dürüst ne yolları var ne okulları.kendine yetmeye çalışan bir kasaba.K öy yolları zorlu,uzun ,bozuk.Köy evleri beklide korunma altına alınması gereken yapılar .ama ne ilgilenen nede elini uzatan olmuş.

Köylerin isimleri 1927 yılında çıkarılan bir kanunla değiştirilmiş ,köyleri girişlerindeki tabelalarda hep yeni isimler yazılı ama bu güne kadar eski köy isimleri kullanıla gelmiş.Şavşatta yaşayanlarda , Samsunda ,İstanbulda ,Antalyada yaşayanlarda eski isimleri kullanarak söz ediyorlar Şavşat köylerinden.

DSCF0834

Şavşatın nüfusu 7400 sürekli azalıyor. Sanki zamanla unutulaçak dönülmeyecek bir yer gibi terk edilmiş.nedeni ilgisizlik,ekonomik nedenler.Ama Şavşat dönülecek,ilginin canlanacağı,turzmin gelişeceği ve herkesin görmesi gereken bir yer.

Şavşat’ın sıcak insanlarıyla,gölleriyle,ormanlarıyla,çermikleriyle ve dağlarıyla dost olunur,kaynaşılır ve Şavşat yaşanır Şavşat’ta..

ALİ ÇETİN

Posted in Gezi Yazıları, YazılarComments (0)

ALARA, DOLANI DOLANI AKAR AKDENİZ’E -2


ALARA, DOLANI DOLANI AKAR AKDENİZ’E -1

Yazının giriş kısmına buradan ulaşabilirsiniz.

…devamı

Alara’nın çoşkusu

Kayaların arasında dar geçitler oluşturarak, coşkulu, heyecanlı, ürkütücü ve insanı rahatsız etmeyen, üstelikte insana huzur veren bir uğultu çıkararak akıyordu Alara Akdeniz’e doğru.

3-4 km. yürüyünce Bayır Köyü altında akan, Bayır Suyu denen 20-35 m. yükseklikten uçarak Alara’ya inen ilk şelaleyle karşılaşınca heyecanlandık. Ağaçların arasından ormanı yararak birden Alara’ya yetişme kaygısıyla, Alara’nın gürültüsünde sesi kaybolarak akıyordu Bayır Suyu güneyden Alara’ya. Alara Çayı boyunca yürümeye devam ediyorduk. Bahar çoktan gelmişti Alara vadisine. Kuş sesleri yükselemiyordu Alara’nın uğultusundan. Belkide Alara vadisindeki kuşlar daha bir yüksek sesle ötüyorlardı ama boşuna. Çiçekler rengarenk, salepler morun en güzel tonlarıyla açmışlardı Alara vadisinde. Salepler alımlıydı, yabani orkidelerdi bunlar.

Suyun senfonisi

Doğanın büyüleyici atmosferinde yola devam ederken, birden ırmağın gürültüsü değişip artarak çoğaldı,durduk; Alara’ya doğru bakınca taşların arasından yani büyük büyük kayaların arasından, çaya 15-20 metre uzaklıktan uğuldayarak köpükler içerisinde delicesine fışkıran debisi oldukça yüksek bir kaynak akıyordu Alara’ya. Köylülerin anlattığı köpüklü su idi bu. Öyle muhteşem akıyordu ki bu köpüklü su, bir gelin duvağı içerisinde heyecanlı, coşkulu ve mutlu koşuyordu Alara’ya ve Alara daha bir coşkulu alıyordu kollarına köpüklü suyu alarak güneyinden. Burada durduk. Bir senfoniydi sanki bu, Köpüklü suyun fışkırırken çıkardığı nameler. Alara’ya kavuşurken ki uğultusu ve dağlardaki yankısı bambaşka bir müzik armonisi olarak geliyordu kulaklarımıza. Sonra Bayır Köyü altından gelen ve yazın azalan bayır deresinin üzerinden geçerek yürüdük. Kuzeyden Gündoğmuş(Eksere) altından Sümen Deresi’nin kıvrılarak, dağların arasından gelip,”Beni de al” aceleciliğiyle Alara’ya katıldığını gördük. Alara’nın coşkusuyla birlikte bizimde heyecanımız artıyordu. Gözümüz dağlarda, kulağımız Alara’daydı. Her kaynak aniden fışkırıp atlıyordu Alara’ya. İşte kuzeyden Senir Köyü (Seğer) altlarından, dağlardan kayaları yararak kendine yol açıp kıvrılarak Alara’ya ulaşan, ‘ lale şelalesi” yani Lele Şelalesi coşkuyla dağların yamaçlarından, ormanların arasından parlayarak iniyordu Alara Çayı’na.

DSC00732

Alara ve şelaleler

Sonra daha nice irili ufaklı sular sanki her köyden bir haber ulaştırıyordu Alara’ya. Alara coşkulu, Alara köpüklü, Alara durmak ve doymak bilmez bir hızla akıyordu vadisinde. Orman büyülemişti bizi. Alara vadisi, kayaları, kayaların sarplığı ve şelaleler büyülemişti bizi. Yorulmayı unutmuştuk, yürüdükçe yürümek istiyorduk ve 17-18 km. yürümüştük ki; Garahese Köyü ile Karabul Köyü altlarından bir uçurumun üzerinden çıkarak, Alara’ya kavuşmanın heyecanıyla kendini uçurumun 80-100 metresinden öylesine bırakıveren doğa harikası Neylet (Naylet veya Lanet) Şelalesi çıktı karşımıza. Doyumsuz bir seyri vardı. Neylet’in karşısına geçip, çantalarımızı indirip Alara’nın köpüklü suyuna ayaklarımızı soktuk. Biz dosttuk Alara’ya. Onu kirletmeyeceğimizi hemen anlamıştıki, dostlukla ayaklarımızın yorgunluğunu alıverdi. Alara’nın kıyısında,Neylet’in karşısında, şelalenin coşkulu, heyecanlı akışına bakarak yemeklerimizi yedik. Saat 15,30 idi. Toparlanıp dönmek için hazırlandık. Biraz ilerimizde, Alara’nın kuzeyinde Mannas( Kaleycik) Köyü’nün evleri görünüyordu. Mannasın karşısına kadar yürüyebilir ve Manas Şelalesini görebilirdik ama en az 1-1,5 saat daha yürümemiz gerekiyordu. Vakit geç olmuştu. Karanlığa kalmadan çadırlarımızı kurmalıydık.

ALARA, DOLANI DOLANI AKAR AKDENİZ’E

Geriye döndük. Dönüşte ilk defa geçiyormuş hissiyle bakıyorduk çevremize, Alara vadisine. Kemer Köprü’ye 2 km. kala, hemen ırmağın kenarında, orman yoluna bitişik Viran Yer (veran) denen düzlükte çadırımızı kurduk. Kamp ateşimizi yaktık. Kampçı kampında gerekti. Üç çadır, altı arkadaştık. Saat 12.00’ de kamp ateşimizi söndürüp çadırlarımıza çekildik. Alara Çayı, Alara vadisinin ıssızlaşmasına coşkusuyla izin vermiyordu. Gülseren, domuz gelir korkusuyla saat 04.00’e kadar uyumadı.

Kamp ateşi

Sabah 07.00’ de kalktık. Kamp ateşimizi yeniden yakarak, sabah kahvaltımızı birlikte, neşe içerisinde yaptık. Kamp ateşinde ve Alara’nın suyuyla çayın demi ve tadı bir başkaydı. Dağı tanımak, paylaşmak, dayanışmak çok önemlidir dağcı için.

İkinci gün , arabamızı saat 10.00’ da tekrar Kemer Köprü’ye bırakarak, köprünün üzerinden geçip Alara’nın kuzeyinden Çündüre yönünde doğuya doğru yürümeye başladık. 2 km. yürüyünce, Alara’nın kuzeyinden, Pembelik Köyünün altından gelen Karıncalı Dere ile Alara’nın birleştiği yere geldik.

Alara, vadisinde mutlu akar

Bir yanda Sarı Kaya Dağı(Gündoğmuş yönünde) , bir yanda Göktaş Tepesi (Semet Köyüne doğru), bir yandan da (Kemer Köprü’nün doğusunda) Asar Dağı birden yükseliveriyordu vadide. Bu dağların arasından coşkulu, güvenli ve mutlu akıyordu Alara Çayı. Ve Kemer köprünün üzerinde dimdik yükselene Susuz Dağ, sanki kanat germişti Alara’ya.

DSC08444

Taş döşeme kervan yolu

Karıncalı Derenin üzerindeki tahta köprüden geçince taş döşeme kervan yolu kırk kez dönerek, Kırk Dönmeler dağına doğru çıkıyordu. Tarihi Romalılara dayanan ve Selçuklulardan bugüne tüm göçerlerin üzerinden geçtiği bu yol, tüm tarihiyle canlı olarak döne döne çıkıyordu Kırk Dönmeler tepesine. Kendini, tarihini ve güzelliğini koruyordu. Her bir taş ölçülü, bilinçli döşenmişti.; develer düşmesin, atlar sekmesin diye. Derenin hemen kenarında yemyeşil, bu mevsimde papatyalara bürünmüş, küçük bir düzlük vardı. Burasının göçerlerin konaklama yeri olduğu apaçıktı, geçici ev ( yıkık) yapılan taşlar duruyordu. Yıkıntıları daha bir belirgin duran Hatmalının Hanının yeri, bir başka anlam katıyordu buraya. Bu dönmeleri döne döne çıkıp tepenin başına varınca çok sert bir rüzgarla karşılaştık. Burası bir başka konaklama yeri olan Ağulusu idi. Ağulusu’dan bakınca karşımızda duran, Sindirfenin (Çayırözü Köyü) ve Malan Köyünün (Ortaköy) üzerinde yükselen Barcın Akdağ ve Karayılan Dağı sert rüzgarlarıyla önümüzü kesiyordu. Bu göç yolundan, Payallar, Güney, Güzelbağ, Ortagonuş, Türkler, Bayır ve Avsallar köylüleri yaylaya gidiyorlardı.

Bu taş döşeme göç yoluna derbent yada devrent diyor göçerler. Bu yol dağın yamacına bir uçtan, bir uca taş döşenerek yapılmış.

Yollar yörükleri bekliyor

Şimdilerde ölmeye yatmış kırk dönmeler kervan yolu, diğerleri gibi. Yaylalara araba yolları yapılınca, develer, atlar bir bir yok olunca; eskiden bir hafta, on günde gidilen yaylalar, bir günde hatta birkaç saatte gidilir olmuş. Yollar anılarıyla kalıvermiş baş başa ve ölmeye yatmış kervan yolları üzüntüden. Süslü kervanlar geçermiş bu yollardan allı pullu süslenmiş Yörük kızlarıyla. kıratlar, yörük beylerinin altında, yepyeni nallarının şakırtılarıyla yürürlermiş, geceleri nallarının çivileriyle devrent taşlarından kıvılcımlar çıkartarak.

Hüseyin, çobanlığı özlüyor

Payallar Köyü’nden, daha önceleri çoban olan ve sürüleriyle, develeriyle defalarca buradan geçen, şimdilerde çobanlığı bırakan Hüseyin isimli biriyle karşılaştık. Onunla koyu bir göç sohbetine daldık. Gülseren birkaç kez, “Gidelim, geç oldu” diye müdahale edince eski çoban Hüseyin’in anılarından koparılmak hoşuna gitmedi ve “Sıktın be bacım, şurada ne güzel iki laf ediyoruz, sen herhalde şehirlisin” demesi bir başka anlam kattı yayla anılarına.

İki günde elli iki km. den çok yürümüştük. Oldukça yorulmuştuk. Ama Alara vadisini tanımanın verdiği mutluluk her şeye baskın geliyordu. Doğa bizi bir kez daha bambaşka bir dünyaya götürmüştü. Dinlenmiştik, mutluyduk tatlı bir yorgunluğun altında. 15,30’ da Kemer Köprüye gelerek, balık lokantasına oturduk.

ALARA, DOLANI DOLANI AKAR AKDENİZ’E

Alara’nın son bülümü daha dolayımsız ama coşkulu, doyumsuz. Ali köprüsünden aşağıya yine Ağustos ayında gidiyoruz. Namaras altından, Arıkçalı mezarlığında araçlardan inip son etap Alara yürüyüşünü başlattık. Arıkçalıyı geçince sağa sapıp seyit ekinliğinden geçip, ibiş ekinliğine döndük. Buralarda ormanlık alanın içerisinde, zamanla köylülerce ormandan çalınmış ekinlikler. Adları da üstünde. İbiş ekinliği biraz daha çukurda kalan bir ekinli bolca meşe ağaçları var. İbiş ekinliğinin kuzeyindeki tepede antik bir yerleşim yeride bulunmakta. Burada birde harman var. Harman ekinler biçildikten sonra toplanıp düvenle sürüldüğü alan. Musa diye bir köylü ekinlerini biçip harman yerinde toplamış, düvenle sapları güzelce sürmüş ve beklemiş. Yel gelsin samanı buğdaydan ayırayım diye. Elinde yaba bir hafta beklemiş yeli Musa Dayı. Ama bir hafta ne yel gelmiş ne Musa Dayı elinden yabayı bırakmış. Sonra yel gelmiş, buğdayı samandan ayırmış Musa Dayı ve “Şükür demiş çok şükür ya onbeş gün yel gelmeseydi”

İnsanların lakapları

İbiş ekinliğini geçip kuzey batıya doğru dönüyoruz. Ormanın içinde bir keçi yolu var. Buna sadece keçi yolu denmez. Artık patika olmuş. Buralarda keçi yatakları, koyun yatakları varmış eskiden, çoban evleri(sayvant) yıkıntı halinde duruyor. Durmuş Ali’nin çocukluğu buralarda geçmiş”Çok keçi güttüm” bu ormanların ortasında diyor. Hava sıcak ama biz hiç güneş görmüyoruz. Hafif bir esintiyle ilerliyoruz. Alara Çayı vadisine doğru.

Mandanın yatağına geliyoruz.”Gelin boğulduğunun üstü burası” diyor Durmuşali. Durmuş Ali ,Kıllı’nın oğlu. Buralar hep insanların lakaplarıyla anılıyor. Bir gelin boğulmuş bu derede. Manda koyun çobanıymış, hiçbir şeye aldırmayan, sorunsuz, yazı kışı ayırmayan bir çoban. Kendiyle koyunlarıyla, dünyayla dalga geçiyormuş her zaman.

Vadi çok derin

Gelin boğulduğunu geçip, bir süre ormanın içinden yürüyünce Alaravadisi önümüze çıkıveriyor. Derin mi derin bir vadi. Oldukça aşağılardan akıyor. süzeğin oradan çoğalarak akan Alara, aşağı doğru dar geçitlerden süzülerek akıyor. Eskiden tomrukçular gezermiş. Tomrukçular develerle tomruk çeker, Alara’ya tomruk atıp suyun akıntısıyla tomrukları indirirlermiş sahile. Biran tomrukçu seslerini, keçi çanlarını duyar gibi oluyoruz. Orman sessiz. Alara çoğalarak, uğultuyla akıyor Akdeniz’e doğr

B u dağları kimler tanımamış ki ,efeleri, hırsızları, çobanları, tomrukçuları, avcıları. Eskiden geyikler gezer, kurtlar çakallar, ulurmuş bu vadilerde. Eskiden osmanlının baskısından keçilerini kaçırıp günlerce saklarmış çobanlar bu vadilerde. Sırkat vergisi varmış eskiden, Aşar yani. Keçiden alınana sırkat denirmiş, her on keçiden birini gelip devlet alırmış. Köylüde ne yapsın, sırkat vakti gelince keçilerin üçte ikisini kaçırıp günlerce saklarmış bu vadilerde. Bazen hiç vermezlermiş.Sırkat vergisi on sene birikirmiş. Osmanlı alacağını bırakır mı durmadan sıkıştırırmış. Ne yapsın köylü. Bir gece develerini yükletip, keçileri alıp yola koyulurmuş.günlerce gider sonra ıssız bir vadide yurt tutarmış ve sırkattan kurtulurmuş böylece. Çok yer değiştirme olmuş göçerlerde bu yüzden. Dağlar,vadiler, ormanlar her zaman özgürlükten yana olmuş, her zaman başkaldırıya kucak açmış, yoksulun yanında olmuş, ve hep sevda türküleri söylenir dağlarda, hep dertler dağlara anlatılır türkülerde ve hep dağlara sığınılır, dağlar kucak açar zorda kalanlara.

DSC00730

Zorlu iniş

Zorlu bir iniş var önümüzde her geçit bir kayalıkla sonlanıyor zorlanıyo Ama her molada eşsiz bir vadi var altımızda. Alara çayı çizgi halinde akıyor.

Bir düzlüğe iniyoruz, burası yerel adıyla Pelitli(Meşeli) çökek. Buranında anısı var diyor Hüseyin Çetin. Bıttıların Ali Onbaşı’nın oğlu Osman’ın kırk keçisi burada bir kurt sürüsü boğup öldürmüş, Osman, babasının korkusuna keçileri bırakıp kaçmış, köylüler Osman’ı aramaya gelmişler bu vadiye, bulamamışlar.Osman nerdeymiş biliyor musunuz ? mandanın yanında ,Manda’ yorulunca giderler’ demiş.’ işte bu pelitli çökek böyle bir yer” dedi Hüseyin Çetin. Orada dinleniyoruz. Tüm ekip toplanıyor. Zorlanıyorlar ,korkanlar oluyor, ağlayanlarda. Ama korku olmadan, heyecan olmadan yürüyüşten arta kalan bir şeyde olmuyor. acele etmeden moral vererek götürüyoruz ekibi. En arkada Neşet, Gülseren ve Hüseyin geliyorlar. Acele etmiyoruz. İniş zor, iniş riskli ama zevkli ve heyecanlı. Gülseven’le Neşet sabırla geliyorlar arkadan acele etmeden, zorlanmadan ve zorlamadan.Sonra toplanıyoruz. Çamlıktan karşımıza Alara Kalesi. 1. Aleaddin Keykubat tarafından yaptırılmıştır. Burası Antalya-Konya kervan yolunun en önemli geçitiymiş. 1232 yılında da yine Selçuklu Sultanı Aleaddin Keykubat tarafından kalenin biraz ilerisine birde kervansaray yaptırılıyor.

DSC00698

Doyumsuz manzara

Alarakalesi’ni uzaktan, Alara Çayı’nın üzerinden doyumsuz manzarayla seyrediyoruz. Sonra birden serin sularıyla Alara çayı ormanlarının arasında karşımıza çıkıveriyor. Bu tüm yorgunluğumuzu unutturuyor. Herkes çantasını bırakıp kendini suya atıyor. Soğuksu bizi rahatlatıyor, dinlendiriyor. Sonra suyun başında yemeklerimizi yiyoruz. Tekrar suya atıyoruz kendimizi.Zorlu bir vadi Alara vadisi, kaygan, uçurum, dik ve tüm arkadaşlar heyecanla iniyorlar Alara’ya. Alara hepimizi kucaklıyor, okşuyor, seviyor bağrına basıyor.

Alara’yı takip edip aşağılara doğru yürüyoruz. Alara Kalesi, Alara Çayına ve tüm çevreye hakim. Alaraçayını baştan başa geçmenin alarayı tanımanın, soğuk kaynak suyundan içmenin, Alara’ya inerken kanyonunda yüzerken ve gece çayın kenarında yatarken yaşadığımız heyecan bize mutluluk veriyor. Alara bir coşku, Alara bir heyecan, Alara bir güzellik olarak akıyor Akdenize dolana dolana

ALİ ÇETİN

Posted in Gezi Yazıları, Trekking Yazıları, YazılarComments (1)

ALARA, DOLANI DOLANI AKAR AKDENİZ’E -1


ALARA, DOLANI DOLANI AKAR AKDENİZ’E

Alara Çayı’nı üç etapta yürüdük. Birinci etap; Alara’nın çıkış yeri olan Çündür’e ve Alara Kanyonu’ydu.

Çündür’e, 300 metre rakımında Gündoğmuş İlçesi’nin en derin vadisi.

Çündür’e, Kemer Köprü’yü geçmeden Alara Çayı’nı sağdan takip ederek tozlu bozuk zorlu bir yoldan araçla gidilebilir. Ya da Gündoğmuş’tan dolana dolana asfalt ama zorlu bir yoldan inilir.

Çündüre Vadisi, gürül gürül akan su kaynakları ile ünlüdür. Bugün her kaynak alabalık çiftliğine dönüşmüş olup, eskiden ballı incirleri(gebik,keletir), kuru üzümleri ile ünlü Malaniçi, bugün balıkları ile ünlü bir yere dönüşmüştür.

Eskiye özlem

Alara’nın çıktığı vadiye Malaniçi derler. Malan köyleri eskiden üzüm ve incirleri ile ünlüydü. Bu köylerde yaşayanlar, incir kurutur iplere dizerler, buna da “Keletir” denir. İpe dizili olmayan kurutulmuş incirlere ise “Gebik” denirdi.

Köylüler bunları güz sonuna hazırlarlar, yayladan gelen Yörükler de kılçuval, yün kolanlar ve deri peynirleri ile değişime gelirlerdi.

DSC00634

Yörükler nerede ?

Sindirfe Köyü’nde yaşlı bir nine, “Eskiden ne keletirler dizer, ne gebikler kuruturdum oğlum. Yörüklerde almaya gelirdi. Bir keresinde Ballı Kızı diye yaşlı bir Yörük kadını vardı. Bir kıl çuval ve bir kolana, on okka keletir verdim. O anda yanında bir kıl çuvalı vardı. Onu verdi. Borcu olan kolanı sonraki sene getirdi. Şimdilerde gelmez oldular. İncirlere kim bakacak” deyip hüzünleniverdi.

DSC00822

ALARA, DOLANI DOLANI AKAR AKDENİZ’E

Çocukluğumda Anam, “dağlar adamı kendine çeker” derken, belki o zaman çok şey anlatmıyordu bu deyiş bana. Ama bu gün bu deyiş çok şey anlatıyor. Dağlarla yani bir bütün olarak doğayla ilgilenen birisi için çok önemlidir.

Bayan dağcımız Gülseren’in endişesi

Doğa çekiyor insanı kendine; duramıyorsunuz, tanımak yaşamak istiyorsunuz. İşte bu duygularla hazırlandık Alara Çayı’nın orta kesiminde kampa. Oralarda çokça domuz ve kurt olduğu söylenmişti bölgeyi tanıyanlarca. Gülseren’i tedirgin etmişti bu söylentiler, “Ya gece domuz çadırımıza gelirse, ya kurtlar çadırımıza saldırırlarsa” düşüncesiyle ne yapacağımızı düşünüyordu Gülseren. Sabah saat 06.30 da Antalya’dan yola çıkarken gökyüzü kapkaraydı, ama dağcının yazı kışı olmazdı yeter ki malzemeleri yeterli olsun. Dağcı; doğayı tanıyan, koşulları bilen ve ona uygun tedbir alan, davranan insan demektir bir anlamda.

DSC08436

Dağcı yolunda gerek

Antalya’dan yola çıkıp Güzelbağ (Kızılağaç) kasabasına vardığımızda saat 09.00’ du. Hava ağır ve soğuktu. Kahveler kışı çağırıyordu. Köy kahvesinde simitlerimizle sabah çaylarımızı içip, köylülerden bölge hakkında yeni bilgiler aldıktan sonra kalktık. Dağcı yolunda gerekti. Antalya’dan 193 km. sonra saat 10.00’ da Kemer Köprü’ye (Ortagonuş Köyü) varmıştık. Kemer Köprü, Alanya’dan gelen yolu Gündoğmuş’a (Eksere) bağlayan, Alara Çayı’nın kenarında Ortagonuş Köyüne bağlı küçük bir mahalle. Alara Çayı ise baharın getirdiği dehşetli bir gürültüyle akıyordu mahallenin ortasından, tarihi Selçuklulara dayanan kemerli köprünün altından. Ortagonuş Köyünün tam karşısında Ümitli Köyü (Olamas), Ümitli’nin biraz üstünde de Gündoğmuş(Eksere) oturuvermişti dağların sırtlarına. Aracımızı Kemer Köprü’ye bırakarak sırt çantalarımızı alıp, Alara Çayı’nın güney kıyısından batıya doğru yani; Alara’nın akış yönünde yürümeye başladık. Yol hemen çaya sınır gidiyordu. Alara Çayı debisinin en yükseğe ulaştığı ve her deresinin katılımıyla coşkusu daha da artarak dehşetli bir uğultuyla akıyordu vadide. Uğultu öyle bir yankılanıyordu ki , her kayanın altından büyük kaynaklar yada yer altı suları geçiyor hissine kapılabiliyorsunuz.

Read the full story

Posted in Gezi Yazıları, Trekking Yazıları, YazılarComments (2)

Advert

Günü birlik veya kamplı, elinde fotoğraf makinesi, sırtında çantası olmanın verdiği hazla dolaşmaya MERHABA.

-
Her yer görülmeye değer anlayışı ve sevdasıyla yürümenin, tanımanın ve anlamanın tadına varabilmek amacıyla farklılıklar yaşıyoruz birlikte.

Yalnızca ülkemiz değil, gidilebilen her coğrafya içindir sözümüz.

Takvim

Eylül 2014
Pts Sal Çar Per Cum Cts Paz
« Eki    
1234567
891011121314
15161718192021
22232425262728
2930