Tag Archive | "dağ"

Tahtalı (Olimpos) Dağı ve Zeus’un gözyaşları


Tahtalı (Olimpos) Dağı ve Zeus’un gözyaşları

Tahtalı Dağı, 2 bin366 metre yüksekliğinde, Batı Toroslar’ın denize dik yükseltileri içerisinde, Antalya Körfezi’nin sırtını dayadığı Beydağları bölümünde yer alır. Tahtalı, mitolojide OLİMPOS olarak bilinen, denizden birdenbire yükselen ve denizi en iyi gören, dünyadaki üç ya da dört seyirlik dağlardan biridir.

Olimpos’u güvercinler Tahtalı yaptı

Mitolojideki adı OLİMPOS dağı olan Tahtalı’nın adının Tahtalı olması da ilginçtir. Bu dağ ve yamaçları, göçmen kuşlardan dağ güvercinlerin konaklama yeridir. Kuzeyden kalabalık sürüler halinde gelen dağ güvercinleri burada bir süre konaklarlar. Dağ güvercinlerinin en sevdikleri ve onun içinde kalabalık geldikleri yerdir Tahtalı’nın etekleri. Bu güvercinlere yerli halk tarafından “Tahtalı” denir. Bu dağ güvercinlerine Tahtalı denmesinden dolayı da bu dağın adı Tahtalı olarak kalmıştır. Mitolojideki Olimpos dağı olmuştur böylece Tahtalı Dağı.

Bir zamanlar bu dağın yamaçlarında, Tahtalılar korkutucu bir uğultuyla ve sürüler halinde uçarlarmış. Avcıların bu bölgedeki tahtalı güvercinlerini tüketmeye “ant” içmiş olmalarından, artık tahtalı güvercinleri uğramaz olmuşlardır Olimpos dağına.

Oksijen ve güzellik başımızı döndürdü

Tahtalı (Olimpos) dağına zirve yapmak için Antalya’dan 3 Kasım sabahı saat 05.00’te Ümit Durak ile yola çıktık. Saat 06.35’te arabamızı Beycik Köyünün Tahtalı çıkışında, Kızılçamların yoğunluklu başladığı bölgede bırakıp, sırt çantalarımızı alarak yürümeye başladık. Birdenbire sık ve dik bir çamlık ormanı içerisinde yürüyorduk. İnsanını böylesi bir ormanda, bolca oksijen ve çam kokusundan, manzaranın güzelliği ve ormanını sessizliğinden başı dönüyor, şaşırıyor. Orman güzel, hava oksijen dolu ve tertemiz, beynimiz huzurlu, dingin. Kasım ayının üçü bugün, oğlumun da doğum günü. Sessiz kızılçam vadisinin içerisinde yürürken oğlum Sinan’ı düşünüyorum. Hava serin hafiften ürperiyorum, zirveden ‘Sinan’a telefon eder doğum günün kutlarım, zirveye çıkış zevkini oğlumla paylaşırım’ diye düşünüyorum.

Emzik Çeşme’nin ardıç oluğu

Saat 07.20’de, sellerin yardığı kuru bir dereden geçip birdenbire ormanlı düzlük alana çıkıyoruz. “Burası emzik çeşme, burada mola verelim diyor” Ümit. Emzik çeşme şırıl, şırıl akıyor. Eğilip sularımızı içiyoruz, elimizi yüzümüzü yıkayıp serinliyoruz. Çeşme şırıl şırıl, ardıç ağacından oyulmuş bir oluktan akıyor. Çeşmenin önüne de, hayvanlar sulansın diye, katran ağacından uyulmuş bir de “afur” koymuşlar. Ne ardıç oluğu, ne de sedir afuru, hiç bozulmamış.

Emzik Çeşme,Tahtalı dağına çıkıştaki tek sulu ve en önemli konuma sahip kamp yeri. Güzel bir yamaç. Burası Tahtalı’nın girişi. Buradan başlıyor Tahtalı (Olimpos) Dağı. Emzik Çeşme de sulanıp, Olimpos Dağına doğru uçuyor Tahtalı Güvercinleri. Burada sularını içiyor keklikler, yaban keçileri, ayılar, kurtlar, yani bin bir çeşit böcek, yaban hayvanı, arısı, kuşu, kelebeği. Hepsi burada soluklanıyorlar. Emzik Çeşme’nin tatlı mı tatlı suyundan kan kana içerek güç alıyorlar.

Tahtalı’nın muhteşem şafağı

Emzik Çeşme’nin suyu çok güzel. Hoş bir içimi var. Şırıl şırıl akıyor durmadan. Orman sessiz, bolca oksijen veriyor bize. Kuşlar cıvıl cıvıl. Kelebekler uçuşuyor rengarenk. 1250 metre rakımında Emzik Çeşme. Buradan denizi, aşağılardaki güzelliği seyrediyoruz bir süre. Deniz dingin, ormanlar yemyeşil. Ormanla deniz.vadilerle ve körfezlerle bütünleşmiş. Tanla birlikte denizde, ormanda ışıl ışıl oluyor birden. Birden, güneş kıpkızıl doğuyor denizin içinden. Güneş önce Tahtalı’yı aydınlatıyor. Sonra tepeler, kıyılar aydınlanıyor ve güneş kızıllığıyla selam durarak yükseliyor Tahtalı Dağı’na karşı denizin üstünden. Görsellik büyülüyor bizi. Burası Emzik Çeşme, burası kamp yeri, Burası seyir yeri, doğayı gözleme, tanıma yeri. Yani Emzik Çeşme, hem Tahtalı Dağı açısından, hem de dağcılar açısından çok önemli ve ilginç bir konuma sahip.

Tahtalı artık milli park içinde değil

Tahtalı (Olimpos) Dağı ve çevresi önceleri milli park ilan edilmiş. Nedense bizim yetkilerimiz, milli park ilan edip, koruma altına aldıkları yerlerle pek ilgilenmezler. O nedenle de Tahtalı dağı yatırım alanına dönüşünce de zaten milli park unvanı da alınıvermiştir. Bizim ülkemizde, devletimiz içinde, halkımız içinde dağlar çok önem arz etmezler. Dağ dağdır kendi halinde. Ne, nasıl korunması gerektiği konusunda bir proje üretilir, ne de yeterince çaba gösterilir. Halkımız yeteli bilince sahip değildir dağlar ve ormanlar konusunda. Sanki ormanlar ve dağlar gereksizmiş gibidir çıkarlarımız ön planda olunca. Dağla mavi gökyüzünün, ormanla pamuk bulutların, kaynak sularının, ormanla oksijenin ve ormanla ozon tabakasının ilişkileri bilinmez. Dağların kuşlarla, hayvanlarla ilişkisini bilmediğimizden, doğanını dengesinde çok şey anlatmaz bize. O nedenle dağların, ormanların korunması, milli park unvanıyla ödüllendirsek, genelde kendi haline bırakılmıştır.

Tahtalı, insanoğluna asırlarca direndi

İşte tanrıların dağı Olimpos (Tahtalı) dağı da dayanmış yıllardır insanoğluna karşı, yılmamış, bırakmamış mücadeleyi yıllardır Tahtalı Dağı. İnsanoğlu üç kesmiş, Tahtalı beş vermiş. İnsanoğlu öldürmüş, Tahtalı var olanı kucaklamış, gizlemiş çoğaltmaya çalışmış. Dayanmış koca Tahtalı, direnmiş insanoğlunun yıkımına karşı. Ama gel gör ki…

Yunanlı Olimpos’unu koruyor ya biz

Burada yani emzik çeşmeyi geride bırakıp, yukarılara doğru çıkarken dostum Yunanlı dağcı Lambis’i anımsıyorum. Lambis bizi Yunanistan’daki Olimpos Dağı’na götürmüştü. Yunanistan da, Olimpos Dağı’nı nasıl da korumuşlar milli park ilan ederek. İki dağ evi yapmışlar Olimpos dağına. Dağda nefes alır olmuş, insanlarda nefes alır olmuşlar. Bizde Emzik Çeşme bir dağ evi yaparak, bizim Olimposumuzu koruyabilirdik. Çevrenin kirlenmesini önler, doğayı korur, dağ meraklılarına konaklama hizmeti verebilirdik. Ne yazık ki bu şimdiye kadar düşünülmemiş.

Zirveye yürüyoruz

Emzik Çeşmeden, katran ağaçlarının arasından yukarıya doğru tırmanıyoruz. Patika bizi alıp götürüyor. Arabamızı bırakıp yürümeye başladığımız yerde Likya Yolu tabelası var ama bu patika esas olarak göç yolu. Emzik Çeşme, yörüklerin konaklama yeri. Eskilerde, aşağıdaki köyler, nisan, mayıs aylarında develeri, eşekleri, atlarıyla bu patikadan yürüye yürüye, konaklaya konaklaya Çukur Yayla’ya, Yayla Kuzdere’ye giderlermiş. Tırmanırken göçerlerin konakladıkları eski yıkıntıları görüyoruz.

Tahtalı’nın sedir denizi

Emzik Çeşme’ye kadar sık bir kızıl çam ormanı içerisinde yürüdükten sonra yukarılara doğru sık ve dik bir sedir ormanı karşılıyor bizi boğazda. Sedirler, Tahtalı’ya dik, güneşe dik, denize dik yükseliveriyor gökyüzüne. Ama gel gör ki, sedir ağaçlarını “liken” denene mantar türü kaplayıvermiş. Salmış dallarını koca katranlar, eğilmiş dallarıyla bizi karşılıyorlar. Ve sanki “Nereye gidiyorsunuz, gidin bakalım ne göreceksiniz” der gibi bakıyorlar bize.

Katranlı boğazdan, bin yıllık sedirlerin altından dolana geçip 1800 metre yüksekliğe çıkıyor, tek katran altında mola veriyoruz. Soluklanıyoruz. Katran kokusu içimize doluyor. Bir yanımızda dimdik Tahtalı Dağı’nın zirvesi, hemen altımızda gürmü gür, dikmi dik, uzun mu uzun, yeşil mi yeşil sedir ormanı. Sedirler, aslında dağların yükseklerinde sonlanırken azalırlar, boyları kısalır, yok oluşlarını gözlersiniz. Ama Tahtalı Dağı böyle değil işte. Burada upuzun, dimdik, yemyeşil sedirler, güçlü, heybetli duruyorlar. Önümüzde müthiş bir sedir denizi. Sedir denizinin aralarında sarıya çalan pembemi şimşirler ve güneş ışınlarıyla cıvıl cıvıl oynaşan renk ormanı. Güneş, sedir yeşili ve şimşir pembesi ayrı bir hava veriyorlar ormana, doyumsuz bir güzellik ve doyumsuz bir görsellik. Şaşırıyoruz manzaraya, körfeze, sedir ormanına.

Zeus ve Hera’nın ormanı burası

Ama burası olimpos dağı, burası Zeus’un dağı. Zeus bu ormanda el ele tutuşup geziyordu Hera ile. Zeus bu ormanda savaşmayı öğretiyordu Ares’e. Elbette Zeus’un dağına deniz başka bir biçimde yaklaşacak, güneş başka bir biçimde doğacak. Deniz tanrısı Poseidon, Zeus için farklı körfezler yapmış aşağılara. Artemis ve Dionysos, Zeus’un sevdiği bitkilerin çoğalmasını sağlamışlar Olimpos (Tahtalı) Dağı’nda. O nedenle gür sedir ormanı, o nedenle dik ve uzun ardıçlar ve sedirler, o nedenle gür sedir ormanı, o nedenle dik ve uzun ardıçlar ve sedirler, o nedenle renkli şimşirler.

Tahtalı’nın florası zengin

O nedenle 23 bitki çeşidi tahtalı dağından başka dünyanın hiçbir yerinde yetişmiyor ve de o nedenle florasında 865 bitki türü vardır tahtalının. Tanrılar ailesinin kışlık sarayıdır Olimpos (Tahtalı) Dağı mitoloji de. Ve Zeus, Tanrılar Tanrısı Zeus, elbette zevkine düşkün olacak. Onun içindir ki özel yapılmış Tahtalı. Denize nazır. Denizi de körfez körfez görsel güzelliklerle bezenmiş Zeus için.

Tahtalı’nın zirvesine dikilen demir direk

Biz bu eşsiz görsellikle heyecanlanıp mutlu olurken, Tahtalı’nın zirvesine dev gibi bir direk bize bakıyordu. Ümit Durak, uzaktan Tahtalı’nın zirvesindeki direği gösteriyor. Hüzünleniyor. Bir yandan Tahtalı’yı anlatıyor, bir yandan da, “Gitti Tahtalı aldılar bizden yazık oldu Tahtalı’ya” diyordu.

Zirvede iş makinesi

Tek sedirin oradan, Tahtalı’nın batı yamacından yürüyoruz Ümit ile birlikte. Kuzeyde  Çukur Yayla görünüyor. Kocaman bir iş makinesi, dağ kırıcı gibi, Çukur Yayla’dan çıkıp Olimpos Dağı’nı Zeus’un, bu özel dağını yara yara çıkmış Tahtalı’nın zirvesine. İş makinesinin açtığı yoldaki taşları gördükçe Ümit’in canı yanıyor,” Dağ mı kaldı,dağ bitti” diyor. Ümit efkarlanıyor,üzülüyor,”Yazık oldu” diyor. Sevdalanmış Ümit Olimpos Dağı’na,yüreği yanıyor ve daha bir hızlanıyor adımları yamaçta.

Muhteşem manzara

Tahtalı’nın batısında dolanıp ilk tepeye çıkınca güney batımızda önümüze seralar vadisi Kumluca uzanıveriyor. Hemen önümüzde Musa Dağı, Adrasan Vadisi, Körfezi, Yanar Taş Koyu, Çıralı.Tahtalı’dan bakıyoruz dünyaya. Zeus’un dağından bakıyoruz dünyaya. Artık önümüzde dağ mı olurmuş. Hepsi birer tepecik. Buradan Zeus bakarmış,Hera bakarmış dünyaya. Zeus’un önünde görsel açıdan engel mi olurmuş. Buradan tüm heybetiyle görünüyor  Tahtalı Dağı’nın zirvesi. Ben varım diyor Tahtalı.Tanrılarım var. Denizi de, dağları da, koyları da ben idare ederim dercesine. Denizin,dağların,koyların üzerine doğru eğilmiş Olimpos, 2 bin 200 metredeyiz. Zirve öncesi son tepe burası. Bir yanda Kuzdere Vadisi, bir yanda Adrasan Koyu.

Kuşların şikayeti var

Elli kadar keklik uçuyor önümüzden sonra şahinler uçuşmaya başlıyor.

Burası şahinlerinde, keklilerinde dağı. Uçuşan şahinler zirveye doğru dolanıp, zirvede birazcık duralayarak, sanki bize, zirvede çalışmakta olan iş makinesini gösteriyorlar, dev teleferik direğini gösteriyorlar. “Bu mu medeniyet, ne oldu tarihe” der gibi süzülüp uçuyorlar önümüzden. Biz buradan denize, buradan dağlara, buradan mavi gökyüzüne bakmaya bayılıyoruz. Burası Dazkır Tepe. Burası Kemer’e,  Beldibi’ne, burası tüm yaylalara bakıyor. Emzik Çeşme’den yol alıp yürüyünce yörük, Tahtalı söyler. Kaynaşır bulutlar Tahtalı’nın zirvesinde.Tahtalı can verir Çukur Yayla’ya, Kızılalan Yaylası’na, Yayla Kuzdere’ye ve Ovacık, Gödene, Elen yaylalarına. Her mevsim çiçek açar Tahtalı, her bir çiçek gülüşüdür Tahtalının. Bin bir çeşit çiçekle güler Tahtalı Dağı kuşlara, yaban hayvanlarına, dağcılara ve bilcümle yaşayanlara.

Zirveye çıkıyoruz batıdan. Saat 11.30 sıcak mı sıcak, pırıl pırıl bir hava. 3 Kasım değil, sanki eylül ayını yaşıyoruz. Zeus tüm tanrı ailesiyle birlikte kış aylarını Tahtalı dağında geçirirmiş. İşte tanrıların dağında böylesine güzel bir hava olması ve böylesi bir manzara olması şaşırtmıyor bizi.

Zirve, istila edilmiş, bulutlar öfkeli

Tahtalı’nın zirvesinde iş makineleri, konteynerler ve dev gibi teleferik direği karşılıyor bizi. Ve bir de denizden kaynayan bulutlar. Burada kendinizden geçiyorsunuz. Öyle bir bulut kaynaması ki, denizden kaynayarak hızla yükselen bulutlar zirvede toplanıyorlar. Sanki bir el tam zirvede tutuyor pamuk bulutları. Olimpos dağının zirvesinde toplanan bulutlar hınç ve öfke dolu olarak zirvede durup kaynıyorlar. Bulutların tam altında koca iş makinesi bağırta bağırta Zeus’un ciğerlerini sökmeye devam diyor.

Zeus’un makamında demir konteynerler oturmuş

Tanrıların tanrısı Zeus’un oturduğu yerde şimdi konteynerler oturuyor. Zeus’un dağları, Akdeniz’i, ormanları yönetmek için baktığı yerden kocaman bir teleferik direği kendine baktırıyor. Tahtalı Dağı, öyle bir dağ ki, tüm dağlara, Akdeniz’e, vadilere, körfezlere, yaylalara hakim dağları arkasına almış, denize dik sakan bir dağ Tahtalı Dağı. Kuzeyin de tüm heybetiyle, Olimpos adına, tanrılar adına Balkanlara kadar her yanı kontrol altında da tutan, gözetleyen ve dimdik duran Kızlar Sivrisi.

Ve de sırasıyla yan yana Ziyaret Dağı, Kartal Tepe, Eren Dağı, Tunç Dağı, Bakır Tepe hepsi bilcümle Olimpos’a bakıyorlar. Olimpos Dağı’nın güneyinde ise eşsiz bir görsellik. Öylece bakakalıyoruz zirvede, seyir mi seyir işte. Doğudan batıya, Kemer, Çamyuva, Kiriş, Beldibi, Göynük, Tekirova, Adrasan, Phaselis, Kumluca ta ötelerde Antalya. Ve mavi sularıyla Akdeniz altımızda uzanıveriyor uçsuz bucaksız.

İçimizden uçmak geliyor

Bayılıyoruz manzaraya, uçmak geliyor içimizden. Şahinler gibi uçmak, süzülmek Akdeniz’e.

Dağ tarih boyunca insanoğlu ve de insan kızı için hep özgürlüğün simgesi olmuştur. Zirveler, zirvelerden mavi gökyüzünün görünümü, ve bu görünümlerin bütünlüğü bir daha anlam katmıştır her zaman özgürlük duygusuna. İşte bu anlam da Tahtalı Dağı’nın denizle, gökyüzüyle ve tüm dağlarla olan bütünlüğü daha bir anlam katıyor özgürlük kelimesine.

Oturuyoruz zirvede, soluklanıyoruz. Görsellik bizi büyülüyor.

DENHEMNEllllll 066

İş makinesi zirveyi kesiyor

Tahtalı Dağı 2 bin 366 metre yüksekliğinde ve denizden birden bire yükseliveren ve de denize dik bakan dünyada ki üç dört dağdan birisi. Dev iş makinesi, teleferik konumlandırma yeri, lokanta yeri, seyir yeri yapmak için her gün metre metre kazıyor, küçültüyor koca Tahtalı’yı, bugün artık 2 bin 366 metre değil Tahtalı Dağı. Koca iş makinesi ciğerlerini söküyor. Tanrıların o muhteşem zirvesini betonlaştırmak için kazıyor, düzeltiyor.

Dağlar özgürlük, dağlar güzellik, dağlar sevda demektir. Ama Tahtalı Dağı özgür değil artık,Tahtalıyı zincire vurup hapsetmişler.

Tahtalı’yı kim aldı ?

Ümit Durak iş makinesinin kazıp parçaladığı zirve taşlarına bakıyor ve hüzünleniyor, üzülüyor. “Gitti Tahtalı, gitti güzelim dağ, yazık oldu bir şey yapamadık” diyor. Tahtalı Dağını bir İsveç şirketi olan Fajos ile Teleferik üreticisi olan Alman şirketi Garaventa ortaklığı kiralamış. On üç yıl önce  Çek yada Yugoslav asıllı İsveç’te yaşayan Fajos firmasının sahibi Jan Jirotka diye birisi Kemer’e tatile geliyor. Dağlara merakı olduğunu söyleyen Jan Jirotka Tahtalı Dağı’na çıkıyor. Tahtalı’dan görülen manzaraya hayran kalıyor. Zirveye teleferik yapıp buranının seyrini paraya dönüştürmek aklına geliyor ve Türk hükümetine müracaatta bulunuyor. Yıllarca olumlu yanıt alamıyor. Sonra AKP iktidara gelince, Orman Bakanı Osman Pepe, Fajos’un yetkilisini çağırarak, “Parayı yatırın, dağı size verelim” diyor.  Fajos, yeterli parası olmadığı için Garaventa şirketi ile ortak olup Olimpos Dağı’nı kiralıyorlar.

Tahtalı, 29 yıllığına yabancıların

Fajos-Garaventa ortaklığı 29 yıllığına kiralamış Tahtalı’yı. Hemen işe koyulmuşlar. Dağı yara yara, iş makinelerini, konteynerlerini, 2 bin 366 metrelik zirveye çıkarmışlar. Diğer malzemelerin taşınmasında dev helikopterleri de kullanmışlar. Deneyimli dağcıların tam donanımlı olarak soluklana, soluklana çıkabildikleri koca Olimpos’a, iş makinaları kolayca çıkıvermiş. Çıkar çıkmaz da saplayıvermiş dişlerini Zeus’un ciğerlerine.

Ankara, ne bilsin Tahtalı’yı

Tahtalı Dağı’nı kiraya verenler, bu dağın özelliklerini, coğrafi konumu, tarihi geçmişini, bitki türlerini, hayvanlarını belki de hiç düşünmemişlerdir. Belki de hiç görmemişlerdir Tahtalı’yı. Emzik Çeşme’den su içmemişlerdir. Bin yıllık katran ağaçlarının gölgesinde soluklanmamışlardır. Tahtalı’nın zirvesinden dünyaya, Tahtalı’nın zirvesinden mavi gökyüzüne, mavi denize hiç mi hiç bakmamışlardır.

Dağlar sermaye mi ?

Fajos-Garaventa ortaklığı yatırım için gelmiş ve en çok kar edeceği yeri seçmiş. Yabancı firma görselliği satacak, para kazanacak. Ama bu yatırımın getirileriyle bizden götüreceklerinin hesabı doğru yapılamamış bizce. Bir daha haritalar, kitaplar 2 bin 366 metre yüksekliğinde bir Olimpos Dağı’nın dağcılar için önemini yazmayacak. Yatırımcı şirket karına kar katacak ama Türkiye, Antalya ve de dağcılar, doğa severler çok önemli bir dağı kaybedecekler. Sermaye geldi yere kar için gelir. Elbette sermayedarlar da doğayı severler.

Elbete sermayedarlarda doğanın korunmasını isterler, onlar da güzelliklere hayrandırlar ama sermaye için öncelik para kazanmaktır. Kar etmektir. Güzellik kara dönüşebileceği durumlarda öncelikle kar etmektir sermaye sahipleri için. Yabancılarda yurdumun güzelliklerine hayrandır ve onun için paralarıyla geliyorlar yurduma. Her yatırım için “Yabancı sermaye gelsin, yeter ki döviz girsin” diyebilir miyiz? Ama hal böyle olunca, “Tahtalı feda olsun, yabancı sermayeye; yabancı sermaye halk için dağ için, fakir fukara için geliyor ülkemize” diyor yurdumun zenginliklerini, güzelliklerini yabancılara kiralayanlar.

600 çam kesildi

Fajos-Garaventa ortaklığı tahtalıyı kiralar kiralamaz işe Tahtalı eteklerinden Phaselis’in üzerindeki çamlıktan başlamış. Teleferik başlangıç tesisi yapmak için bir anda 600 kızılçam ağacının kesivermiş. Bu ilk kaybı Tahtalı Dağı’nın. Daha ilk karşılaşmada verilen zayiat. Sonra mı? Sonra daha ne katliamlar olacak. Ne zayiatlar verecek Tahtalı Dağı.

Doğanını bozulmasının temelinde yatan çıkar hırsı olmuştur tarih boyunca. Önce Haliç kirletilmedi mi? Kapitalistlerimiz kolay para kazansın, fabrikalarını az masraf edip, çok kar edecekleri yerlere yapsınlar diye. İzmit Körfezi böyle kirletilmedi mi? Önceden gelecek planlaması yapılmadan, deniz tahribatını en aza indirecek bir kıyı kenar çizgisi oluşturulmadan güzelim Antalya kıyıları turistik otellerce dolduruluvermedi mi?

Ve sonra halkın cebinden alınan vergilerle temizlenmeye çalışılmıyor mu Haliç, İzmit Körfezi? En baştan düşünerek önceki ve de başka ülkelerin deneyimlerinden dersler çıkararak yaptırsalar yatırımı olmaz mı?

Yeterli tepki gösterilmedi

TODOSK duyarsız kalmamış Tahtalı Dağı’nın tahribatına.Yabancı şirketi, prosedürün eksikliği açısından mahkemeye vermişler. Demokratik kitle örgütleri duyarlı kılmak için toplantıya çağırmışlar. Fajos-Garaventa’nın makineleri teleferik inşaatının başlangıç yerini yapmak için 600 kızıl çam ağacını keserken inşaat alanına gitmişler. Protesto etmişler ama toplumsal duyarlılık yaratıp, demokratik girişimlerini ne daha öteye götürebilmişler ne de tepkiye yani örgütlü tepkiye dönüştürebilmişler. Yeterince duyarlı olamamışlar.

Allah’ın kuru dağı

TODOSK’lular, Tahtalı eteklerine, teleferik başlangıç yeri için ağaç kesilen bölgeye gidince orada Fajos firmasının Türk yetkilisi ile karşılaşıyorlar. Yetkili TODOSK’luların tepkisine hiç aldırmıyor; “Sizleri anlayamıyorum, biz memleketimize yatırım için varız (Fajos ne zaman memleketli olduysa), kendi köyümde teleferik yapacak bir yer olsa oraya bu yatırımı yönlendirdim. Allah’ın dağına, kuru dağa yatırım yapıyoruz, karşı çıkıyorsunuz. Bu dağda yer çok, gelin sizin için de yürüyüş yerleri bulalım” diyor.

Ne güzel değil mi? Allah’ın kuru dağı! Dağı canlandırmalı o zaman! Yani yapılanların esas amacı kar değil insanmış! Bizler de hemen inanıyoruz. Ne zaman yapılanlar halk için denilmedi ki. Artık dünyanın neresinde olursa olsun doğanın tahribatının, savaşların nedeni öncelikle hak için olmuyor mu ?

Zirvede teleferik direği

İşte bu mantıkla kocaman teleferik direği dikilivermiş Tahtalı’nın zirvesine. Çelik teller sarkıtılıvermiş denize doğru. Sanki bunlar çelik tel değil, dağın iç organları. Günlük 2 bin 500 kişi çıkacakmış Tahtalı’nın zirvesine, bu ne demektir Tahtalı için? Tahtalı Dağı, kar çukurlarıyla dolu. Kışın kar yağınca tıka basa dolar bu kar çukurları. Bu çukurlara dolan karlar eridikçe, toprağın içine süzülüp aktıkça kar suları, dört mevsim şırıl şırıl akar Tekirova’nın, Kuzdere’nin, Kemer’in ve de Beycik’in ve de Emzik Çeşme’nin suları.

Tahtalı’nın zirvesine tel örgü

Fajos-Garaventa yatırım yapıyor buraya, oluk oluk para akıtıyor. Bu paraları katlayarak geri alacak elbette. Bir süre sonra tel örgülerle çevirecek dağı. Belki de önce kar çukuru dolduracak dozerlerle.Çünkü Tahtalı’nın zirvesi kayak yapmaya hiç elverişli değil.Kar çukurlarını dolduracak ki kayak yapıla bilinsin.Kar çukurları dolunca karlar dolacak çukur bulamayınca,önce azalacak suları tahtalının eteklerindeki güzelim pınarların suyu. Tahtalı Dağı bin bir çeşit çöple kirlenecek ve sonra yavaş yavaş kuruyacak emzik çeşme ve bilcümle pınarlar. Ey dağcılar, gitti  gidiyor Tahtalı elden.Ey çevreciler, doğa severler, yurdumun duyarlı insanları mitolojik bir dağ olan,dünyadan denizi en dip gören birkaç dağdan biri olan, tanrıların dağı Olimpos gidiyor elden.

Dağcılar yeterince sahiplenmedi

Bir şey yapamamış dağcılar ne yollarda yürüyebilmişler Tahtalı için, ne Ankara’da Orman Bakanlığı’nın önünde kamp kurabilmişler. Ne de kendilerini zincirleyebilmişler. Kesilen kızıl çamlara ne de Tahtalı’nın 2 bin 366 metresindeki zirvesinde taşlara bağlanabilmişler.Yani sahiplenememişler dağcılar dağlarını. Dağcılık esas olarak da tırmanılacak,yürünecek yerlerin korumasını bilmek, koruma bilincini geliştirmektir.Dağcılık dağlar için, dağların kuşları ormanları, suları, rengarenk çiçekleri için mücadele etmesini bilmektir.

Zirvedeki çelişki

Tahtalı’nın zirvesinde, iş makinelerinin arasında  oturduk. Dağlar ile, iş makineleri çok ilginçti. Tarihin,teknolojinin ve de sermayenin ironisiydi. Hava çok güzelken birden kararıyor Tahtalı. Belli ki Tanrılar kızdı sis kaplıyor her yanı. Görüş uzaklığımız 50 metreye iniyor.Tahtalı sis,boran oluyor ve telaşlanıyoruz. Tahtalı bu işte. Değişken bir dağ. Ne zaman ne olacağı belli olmaz.Böyledir Tanrıların dağı.Tahtalı bulutlanınca tüm deniz çalkalanacak demektir.Bütün Likya ülkesini, Pamfilya ülkesini balıkçıları bilir bunu.

Tahtalı’nın zirvesi başka zirvelere benzemez

Tahtalı mitoloji, görsellik, heyecan, bulutların, ormanların ve denizin üzerinde uçmak demektir. Burada mutluluk var, coşku var.

Oğlum Ali Sinan’ı arıyorum cep telefonumla.Onunla paylaşıyorum mutluluğumu, zirvede 1 saat kalıyoruz. Sonra aynı yoldan dönmeye başlıyoruz.

Tahtalı gitti, Zeus göz yaşı döküyor.

Bir süre sonra tek sedirin oraya gelince soluklanıyoruz.Ve sedir ormanlarının arasından kaybolup, Emzik Çeşme’ye doğru iniyoruz, katran, çam ve ardıç kokularını soluyarak Tahtalı Dağı elden gidiyor dağcılar, çevreciler,ormancılar,denizciler ve bilcümle dağdan yana olanlar, bilesiniz kaybetmek üzereyiz Olimpos Dağı’nı. Zeus’un ciğerlerini sökmüş iş makineleri. Akan Zeus’un gözyaşlarıdır bilesiniz.

Ali ÇETİN

olimposResim tarafımdan çekilmemiştir.

Posted in Trekking Yazıları, YazılarComments (0)

ŞAVŞAT DAĞLARı ARASINDAKİ GİZEM


ŞAVŞAT DAĞLARı ARASINDAKİ GİZEM

Şavşat, belki de Türkiye’nin en az bilinen ,en güzel coğrafyasıdır.Şavşat’ın ormanları,suları,dağları, çiçekleri ve de insanlarının kalpleri çok güzel.Bu güzellikleri görmek gerekir.Şavşat uzak bir coğrafya, yolları zahmetli,ulaşılması zor mu zor ama Şavşat a, Şavşat’ın insanlarının sıcaklığına ulaşınca ,insanın aklında ne yolun zorluğu nede zahmeti kalıyor .

Şavşat’a bir gece vakti giriyoruz.İlk kez geliyoruz buraya.Cengiz ve Ayşe Şavşatlı.Onlarda 26yıl sonra yeniden Şavşat’a gelmenin heyecanını yaşıyorlar. Cengiz ile Ayşe’nin çocukluk yıllarının geçtiği Şavşat’ın girişindeki satlel semtinde dedeleri Maksut efendinin evinin önüne arabamızı park ediyoruz. Saat gecenin onu.Sadece su sesleri duyuyoruz.Şırıl şırıl çağlayan derelerin arasında olduğumuzu düşünüyoruz.

Maksut efendinin konağının kapısını vuruyoruz.Cengiz “Ensar amca” diye sesleniyor. Balkonun ışığı yanıyor ve bir anda balkona yedi,sekiz kişi çıkıyor.Uzaktan ,hoş beşten sonra Cengiz “bize yatacak yer ayarladınız mı?” diye soruyor.Küçük bir çocuk “ayarladık”deyiverince Ensar amcanın hanımının çocuğu çimdiklediğini görüyoruz.

Ensar amca evin yeni sahibi.Cengiz çocukluğunun geçtiği evde nostalji yaşamak istiyor.Zorlama bir konuklukla çay içebiliriz deyip merdivenleri çıkıyoruz.Hepimiz bir odada yatıyoruz.Sabah erkenden kalkıp bahçeye çıkıyoruz.Her yan yem yeşil,bahçe araları şırıl şırıl akan su dereleri ile bir birine bağlanıyor.Satlel’den Şavşat’ı anlamaya çalışıyoruz.Temmuz ayının ilk haftası.Bahçeler kiraz,vişne ve dut ile dolu.Dallara uzanıp hepsinden yiyoruz.

Ensar amcanın eşi bize sabah kahvaltısı hazırladığını söyleyince balkona çıkıyoruz.Şavşat’ın ünlü tere yağlı şor peyniri eritmesini afiyetle yiyoruz.Ensar amca kütüphaneden emekli.”Çok Kitap vardı kütüphanede”diyor.Okuyor muydun? diye soruyorum “Kütüphaneye gelen çocuklarla uğraşmaktan hiç vakit bulamadım kitap okumaya “diyor.

DSCF0700

Efkar tepesine çıkıyoruz.Burası Şavşat’ı ve çevresini seyir yeri.İsmini yazar Fakir Baykurttan almış.Şirin küçük bir çay bahçesi var.Şavşatlılar Fakir Baykurtun efkar tepesi romanını burada yazdığını anlatıyorlar.Ama bu tepeye Fakir Baykurtun ismini vermek belediye yöneticilerinin aklına gelmeyince , Şavşat eşrafından birisinin ismini koyuvermişler efkar tepesine.

Çay bahçesini çalıştıran Erkan arkadaş bize çay ikram ediyor hemen kaynaşıyoruz.Belliki tarihen dostuz.

Şavşat’a gelince mutlaka efkar tepesine çıkmalı.Ama Şavşat’a bakmadan seyretmeli dağları.Şavşat bir vadi.İki dağın arasına beton evleri üst üste,yan yana koymuşlar.Sanki beton deposu.Yemyeşil dağların arasına gizlenmiş bir beton mezar.Ne devlet doğru dürüst elini uzatmış Şavşat’a ,nede yerel yönetimin çalışmaları gelişmeye yönelik.Dağlar arasında saklı kendine yönelik Şavşat.

Laşet köprüsünden Ardahan a doğru çıkarken doğa büyülüyor insanı.Bir çiçek tarlası dağlar.Doğada yeşil olmayan bir açıklık bulmak olası değil.Dereler sulu,yemyeşil otlar ve çiçeklerle kaplı dağlar.Dağları,koyu yeşil ladin(köknar),açık yeşil pelit ağaçlarıyla dolu.Saharaya çıkış bitsin istemiyoruz.Bu yeşillik büyülüyor bizleri.

Laşet köprüsünde balıklarımızı yiyoruz.Hava serin.Ceketlerimizi sırtımıza alıyoruz.Su sesi konuşmalarımızı bastırıyor.Laşet çeşmesinden kana kana su içiyoruz.Sahara dağına çıkınca büyüleniyoruz.Bir renk cümbüşünün ortasındayız.Sahara dağı 2799 metre yüksekliğinde tam tepesinde takkola yaylası var.Geniş çayırlık alanlarıyla bölgenin en meşhur yaylası.Bir yanımızda dümdüz ve yemyeşil otlarla,renga renk çiçeklerle kaplı Ardahan vadisi bir yanda gür ormanları şırıl şırıl akan suları yem yeşil otlarla kaplı Şavşat vadisi.Sahara dağı bu iki yanı ile büyülüyor,şaşırtıyor bizleri.Şavşat yaylalarında koyun sürüleri,Ardahan yaylalarında inek sürüleri otluyor.Doğa okadar canlıki hayvanlar yapışıp kalıyor çayırlara.

DSCF0717

Perşembe günü Şavşat’ın pazarını geziyoruz.Peynir, yoğurt ve süt satan köylü kadınları ile dolu Pazar.Pazarcı kadınlara Ayşe’nin Annesini soruyoruz.Ayşe annesiyle görüşme konusunda kararsız.Sadece uzaktan görmek istiyor.Ayşe ile annesini görüştürmek istiyoruz.Ayşe den habersiz Gülseren ile Gülden, Siyaset teyzenin Rabat köyünde oturduğunu öğreniyorlar.

Akşam Dursun hoca (Dursun Özdede) nın evine yerleşiyoruz.Dursun hoca emekli öğretmen.Eşi Niyaser teyze bizleri sevinçle misafir ediyor.Odalarımız bile çoktan hazırlanmış.”Dr. Ayhan sabahtan bu yana durmadan telefonla arayıp sizi sordu” diyor Miyaser teyze. Dursun hoca şavşatla ilgili bir kitap yazmış.Hemen Kitabını getiriyor ve derin bir sohbete başlıyoruz.Cengiz ,”Ali Çetin seni uyutmaz bugün Dursun Amca”diyor.Hoca gülüyor,anlatmaya devam ediyor.

Karagöle gitmek için cirit düzünden sonra dört beş köyden geçiyoruz.Tüm Şavşat köyleri tomruk evlerden oluşmuş.Tomruk evler iki ,üç katlı. Ladin ormanlarının arasında yeşilin karası tertemiz bambaşka bir doğada hissiyle kara gölü görüyoruz.Kara göl bir doğa harikası.Hemen kenarından ladin ormanlarının arasından buz gibi kaynak suları fışkırıyor.

DSCF0809

Kara gölden dönerken Rabat köyüne uğramak istiyoruz.Adnan hocaya arabamızı Rabat köyüne doğru yönlendiriyor.Ayşe hiç tepki vermiyor.Rabatta Siyaset teyze oturuyor.Rabat Şavşat’ın en büyük,en güzel köylerinden. Şırıl şırıl akan derelerin kenarındaki,yemyeşil meyve bahçeleri arasına serpiştirilmiş tomruk evleri ile doğa ile uyumlu şirin bir köy.Eskilerde Ermenilerin en yoğun yaşadığı köymüş burası.Bölgenin en eski kilisesi buradaymış.Kilisenin taşlarını Şavşat a taşıyıp okul yapmışlar .Siyaset teyzenin evinin köyün en yukarısında olduğunu öğreniyoruz.Dere boyunda ormanların arasındaki tomruk evin önüne yaklaşınca köpekler havlıyor.Siyaset teyze diye sesleniyorum.yaşlı bir kadın bize doğru koşarak geliyor.Bu siyaset teyze.Ama ne Ayşe siyaset teyzeyi nede siyaset kadın Ayşe’yi tanıyor.Bizi görünce şaşırıyor”Benim buyrun”diyor Şavşat’lı sıcaklığı ile.Gülseren “Siyaset teyze,bu senin kızın ayşe sana getirdik “deyince bir an duruyor,telaşlanıyor,şaşırıyor Ayşeye bakıyor sonra biran yere bakıp dalıyor.Ayşede ise hiç tepki yok.sonra sımsıkı sarılıyor ana kız birbirine sessizce anlaşıyorlar.gözleriyle vücutlarının sıcaklığıyla,ellerinin kollarının sarışıyla bu güne kadar söyleyemedikleri her şeyi söylüyorlar birbirlerine.

Ayşe altı aylıkken annesinden ayrılmış ,unutmuş annesini.Siyaset kadın bırakıp gitmiş ayşeyi bir başkası ile evlenip yeni bir düzen kurmuş kendine.Oğulları kızları olmuş.Ama unutmamış Ayşe sini,görmek istemiş,arayıp bulmuş ama Ayşe annesinin yüzüne bile bakmamış.O günden sonra 26 yıl geçmiş ne arayıp sormuşlar, ne karşılaşmışlar.şimdi birlikteyiz.Bizimkisi dostluk kardeşlik.Ayşe mutlu,Siyaset teyze mutlu,bizler mutluyuz.Ayşe’nin ve annesinin mutluluklarını paylaşıyoruz.Paylaşmak,dayanışmak ne güzel bir duygu.Siyaset hanım kızını özlemle ,acıyla ,pişmanlıkla süzerken gözleri doluyor elleri titriyor,yerinde duramıyor .Koşarak ahşap eve doğru gidiyor sanki bir şey unutmuşçasına aniden geri dönüp yaş dolu gözlerle ayşeye bir daha,bir daha bakıyor.Ayşe” bir Şavşat el dokuması örtü aradım ,bulamadım ,sende varmı.”Siyaset hanım hızla evin içine giriyor, eğilip yerde serili olan kilimi kaldırıyor ve silkeliyor.Katlayıp “yüz yıllık var bu kızım al senin olsun.istediğin her şeyi alabilirsin”.Ayşe,hüzünlü ,şaşkın ,annesine kavuşmanın heyecanını gizlemeye çalışıyor içten içe mutluluğu gözlerine yansıyor.

Şavşat’ın kuzeyinde 3424 metre ve bembeyaz karları ile dimdik duran Karçal dağı var.Karçal dağı yeşilsiz ,karları ile uzaktan bakıyor Şavşat’a.arkasında ünlü Macahel vadisini sakladığını anlayamazsınız.Şavşat’ın doğusunda ise yemyeşil,zirvesinde sisi eksik olmayan Arsiyan dağı var.Arsiyan dağı Şavşat’ın simgesi olmuş.Şavşat vadisini,ormanlarını, göllerini,derelerini,yaylalarını en iyi gören dağ.

Şavşatlılar her yıl Arsiyan dağının,Gençiyan zirvesine bu mevsimde tırmanış düzenliyorlar.Bu gelenekselleşmiş tırmanışa tüm Şavşatlıları davet ediyorlar.Bizde tırmanışa katılmak için hazırlanıyoruz.

DSCF0812

Sabah saat 06.00 da kalkıyoruz.Gençiyan zirvesine tırmanacağız.3170metre yüksekliğinde.Ayşe ,Gülden,Cengiz heyecanlı.Neler alacağımızı akşamdan tespit ediyoruz.Dağ malzemelerimiz yeterli değil.Günlük yürüyüş ayakkabılarımızla tırmanacağız.Ziyo yanımıza geliyor bizi Zafer Güngüt ve Süleyman çelik ile tanıştırıyor. Rehberimiz zafer Güngüt.Süleyman çelik dağ hakkında bizi bilgilendiriyor.”Bu yıl katılım az oldu.otuz kişiyiz,hiç altmış kişinin altına düşmemiştik.”diyor.Sabah telaşında Ziyo bizi herkesle tanıştırıyor ,Birden kaynaşıyoruz Şavşatlı dostlarımızla.Sıcak bir ortam var.

Minibüslere binip,Arsiyan dağına doğru hareket ediyoruz.Cirit düzü köyünden geçip perişan yollardan hoplaya zıplaya ilerliyoruz. Devlet işin kolayını bulmuş, her köye yol yapmak yerine bir tek yolu tüm köylerden dolaştırarak çömüş sorunu. Yarım saatte gidebileceğimiz bir yere iki saatte gidiyoruz. “Olsun!” demiş devlet baba, “ya hiç yapmasaydık.”

Cevizli bağ (Tibet) köyünden geçip Nislata tepesinde mola veriyoruz burası çevre köylerin yol ayrımı kavşağı. Arkamızda kalan vadiyi en iyi gören yer. Seyir yeri.”Bar isteriz” diyorlar.

Ziyo iniyor minibüsten, alıyor eline zurnasını, kardeşide davulunu. Ziyo başlıyor çalmaya, herkes halaya. Dağ taş inliyor Nislata’da. Ziyo’nun zurnasının sesini çevredeki tüm köyler duyuyor. Herkes pencerelere çıkıyor: “Ziyo bu” diyorlar.

Yolumuz çok tüm köylere uğrayacağız Şavşat’ın tüm köyleri ahşap evlerden oluşmuş. Ormanlar arasında ahşap kütük evler öyle bir estetik uyum yaratmış ki; anlatılmaz, ancak görülür.Yaşatılması ve tanıtılması gereken bambaşka bir mimari köy evleri. Ama önce Şavşat’ta yok olmuş ağaç evler. Sonra yavaş yavaş köylerde yok olmaya başlamışlar. Şavşat köylerindeki ahşap evlerin ne devlet farkında, ne de mimarlar, mühendisler ve fotağrafçılar.

Tibet köyünde eski bir Ermeni Kilisesi varmış köylüler kilisenin mimarisinin güzelliğinden kiliseyi yıkmaya kıyamamışlar. Camiye dönüştürmek istemişler. Ama kilisenin içi resimlerle rengarenk olduğu için, köylüler kilisenin içine büyük bir ateş yakarak önce duvarları karartmışlar. Burayı, yıllarca cami olarak kullandıktan sonra, birkaç kez buraya yıldırım düşünce; “Allah cami olarak kullanmamızı istemiyor” diyerek yıkıp, yok etmişler.
DSCF0825
Dere boylarından ,ladin ormanlarının arasından ahşap evli köylerin dar sokaklarından geçerek,yeşilin coştuğu, suların gürlediği ve gök yüzünüm eğilip yeşili öptüğü Arsiyan yaylasına ulaşıyoruz.Arkamızda derinmi derinyeşilmi yeşil Şavşat vadisi.Hemen üstümüzde gürcista ile sınır olan dağlar var.ta uzaklardan Karçal dağı bize bakıyor.Güney batıda Ardanuç sırtlarında 3050 metrelik zirversiyle yalnız çam dağları bizi izliyor,sanki ben daha yeşilim diyor bizlere.Ama biz Arsiyana çıkacağız.Arsiyandan bakacağız Şavşata.

30 arkadaş,Arsiyan dağına doğru yemyeşil yamaca yayılarak yürümeye başlıyoruz.Sanki önümüzde dağ yok.Yemyeşil bir çayır serilmiş yamaçlara.Çiçekler rengarenkşsular şırıl şırıl,cıvıl cıvıl kuşlar.Arılar yok burada.Arılar,siste yolunu ve yönlerini kaybettiklerinden Arsiyan yaylasına ve Arsiyan dağına gelmiyorlarmış.

Ziyo,Cengiz,Gülseren,Ayşe ve Gülden ekiple birlikte rehperimiz Zafer Güngüt’ün

Arkasından yürümeye başlıyoruz.Gülseren’in elinde ,Rabat köyünde Siyaset teyzeden aldığımız kızılcık deyneği var.”İyi bir baton bu diyor.”

Rengarenk bir vadi Arsiyan yaylası.Çiçek kokuları bizi şaşırtıyor,bizim geleceğimizden sanki önceden çiçeklere esans sıkılmış.Her renk çiçek var otların arasında.Çakıllıderelerde çağlayarak kaynak suları akıyor,buz gibi.Burada kaynaklara puar (muar) diyorlar.Eğilip kana kana içiyoruz.Kız gölüne kadar su sorunumuz yok.Arsiyanın tepesi Gençiyan sisli,aradabir kendini göstersede sisler arasında nazlımı,nazlı gençiyan.Gençiyan zirvesine ikiyüz metre kalana kadar çimenlerle ve çiçeklerle kaplı Arsiyan dağı.Ve biz çimenlere bata bata yürüyoruz zirveye doğru.

Tırmanışımızın başlangıç yeri olan Demirkapıdan saat 9,30 da hareket etmiştik.Arsiyan yaylası 2300 metre yüksekliğinde.

2600 metreye öğlen saat 12,00 da çıkıyoroz.Yeşilliklerin arasında,çiçek tarlasının ortasında,Arsiyan dağının yamacında şirin,mavi,tertemiz ve buz gibi sularıyla sessizce bizi bekleyen Kız gölü çıkıyor karşımıza.Kız gölünün kenarına oturuyoruz.Göle ellerimizi sokuyoruz,yüzümüzü yıkıyoruz.

Ziyo soyunup,zurnasıyla gölde yüzmeye başlıyor.Hepimiz Ziyo’ya bakıyoruz.2600 metrede Kız gölü,gölde Ziyo ,Ziyo’nun elinde zurnası ve buz gibi gölün içinde zurnasını öttürmeye başlıyor.

Burası kız gölü. Efsaneye göre,güzelmi güzel bir kız arasıra,ay ışığının en parlak,sisin olmadığı,Ayın,Arsiyan dağının zirvesini,Ayın, Arsiyan yaylasının otlarını,rengarenk çiçeklerini aydınlattığı ve Ay ışığının, kız gölünün temiz,berrak suyunu bir ayna gibi parlattığı gecelerde,gölün ortasından uzun,parlak saçlarıyla suyu yararak çıkar ve gölün kenarına kadar yüzerek taşların üzerine otururmuş.Buradan hem Arsiyan vadisini seyre dalar, efkarlanır,hemdesüreklisaçlarını tararmış.

Bir saat kız gölünde mola verdikten sonra yürümeye başlıyoruz.

DSCF0810
Arsiyan dağının başı dumanlı,yamaçları yemyeşil otlarla ve bembeyaz çiçeklerle kaplı.Dereleri karla dolu.Zevkle tırmanıyoruz Gençiyana doğru.Ayakkaplarımızı çıkarmak geliyor içimizden.Çünki,bahar fışkırıyor Arsiyan yamaçlarından,çayırın yeşili,dağ çiçeklerinin doyumsuzu burada.

Aşağılarda Boğa gölü ve çevresinde irirli ufaklı beş –altı tane göl çayırların arasında sessiz,masmavi uzanmış yatıyorlar dumanlı gökyüzünün altında.Kuşlar uçmuyor göllerin üzerinden.Arsiyan dağının sisi kuşlara geçit vermiyor.Arsiyan dağı doruklarında ayıları saklıyor,Eteklerinde ise kurtlar ve domuzlar geziyor.

2900 metreye çıkınca eşi olmayan bir görsellik şaşırtıyor bizi.Arsiyanın iki yanındaki vadi bizi büyülüyor. İki vadide yemyeşil,çiçeklerle kaplı.Çiçeklerin ve yeşilin arasında masmavi göller.Güneyimiz Arsiyan yaylası,yeşillikler arasında Gürcitan köyleri ve ötelerde karlarıyla Karçal dağı.Kuzeyden,kuzeybatıya doğru Şavşat vadisi,yemyeşil köknar ormanları,yeşilin efsaneleştiği sahara dağı,cin dağı ve dağlar,vadiler arasında upuzun,ip gibi çağlayıp akan dereler.

2900 metreden Şavşat’a,karlı karçala,saharaya,göllere,çiçeklere ve yemyeşil çayırlara bakmak çok güzel.Bizi büyülüyor üzerine oturduğumuz otlar,elimizin değdiği beyaz çiçekler,gözlerimizin odaklandığı,içinde alabalıkların oynaştığı yemyeşil göller.

Dinleniyoruz.Sanki yeni yürümeye başlayacağız.Her görüntü her adımımızı yeniliyor ve o nedenle yorgunluk hissetmiyoruz.

3000 metreye ulaşınca ayaklarımız taşlara değmeye başlıyor ve hızla akıp giden dumanların arasından 3170 metreye,Gençiyan zirvesine çıkıyoruz.Saat 14,30. Ara ara sis dağılıyor.Biz Ardahan taraflarına, Posof vadisine,Gürcitan yeşilliklerine dalıyoruz.Sis,bir gelip,bir gidiyor,Sisin verdiği her arada bir yana seyre dalıyoruz.

Zirvede bir saat kalıyoruz.Gençiyan sivri,gökyüzüne hemen ulaşacakmış gibi duruyor ve bulutlar zirveyi selamlayarak geçiyor yanlardan.Şavşat vadisine,Posof’a,Karçal’a baktıkça salınıp uçmak geçiyor içimden.Yemyeşil vadiler,yemyeşil göller ve dolanıp uzaklaşan bulutlar coşku yaratıyor insanın içinde.Özgürlük coşkusu bu.Tarih boyunca ,dünyanın her yerinde,dağlar hep özgürlüğün simgesi olmuştur.Pir Sultan içinde,börklüce ,Che Guavera,Bolivar içinde özgürlüktür dağlar,aynı duyguları yaşatır.

Arsiyan dağının zirvesi Gençiyan tepesi,yemyeşil yamaçların üzerinde bir özgürlük anıtı gibi duruyor.Bizler mutluyuz.

Kuzeydoğudan inmeye başlıyoruz.Taşlık yamaçtan geçip,karlar üzerinden kayıp,oynayarak aşağılara iniyoruz.Karlı alan bitince, çimenlerin üzerinden sanki kayarak gidiyoruz.Her adımda çiçeklerin üzerine uzanıp,yatmak geliyor içimizden.Bembeyaz bir çiçek örtüsü var Arsiyanda,kar gibi,kar çiçekleri.Uzaklardan kar sanıyoruz,ama bunlar kokulu Arsiyan çiçekleri.Arsiyan çiçek kokar,arsiyan gül kokar.

Saat 17,00 de Boğa gölüne iniyoruz.Çok güzel bir göl,dokuz puar (muar )ın suyu akıyor boğa gölüne.Güneşin altında,otların arasında oynaşan sularıyla pırıl pırıl,yemyeşil Boğa gölü.Sular,Boğa gölüne şırıl şırıl çakıllar arasından berrakmı berrak akıyor.suyun kenarına çayırların üzerine oturup ayaklarımızı buz gibi suya sokuyor ve de kana kana içiyoruz .

Efsaneye göre boğa gölünün derinliklerinde bir boğa yaşıyormuş bu boğa zaman zaman gölün ortasından kükreyerek çıkar,gölün kenarına kadar gelir iri kara gözleriyle arsiyan dağını tarar ,uzun,kalın ve ucu sivri boynozlarıyla çimenleri kazar ve bağırarak tekrar gölün masmavi sularının ortasında kaybolurmuş.efsane bu ya ,olurmu olur!deyip, öteki göllere doğru yürüyoruz . her gölün ayrı bir güzelliği var ,hepsi çayırlıklar arasına uzanıvermiş, şırıl şırıl akan sularıyla renkarenk çiçekleriyle bir doga harikası.her gölün kenarında birer gece kamp kurmak geçiyor içimden.

Gölleri arkamızda bırakarak arsiyan yayalasına doğru diz boyu otların arasından ,derelerin kenarından yürüyoruz.her kaynak suyundan içmeden geçmiyoruz.bütün sular “şifalı”diyor arsiyan yaylasında oturanlar.bizde ,şifalı puar(pınar)lardan içip şifalanıyoruz.

Saat 18,30 da arsiyan yayalasına geldik.arsiyan yaylası sırtını zenbur dağına dayamış,kütük evleri yemyeşil otların arasında vesokaklarından tezek,ot,çiçek kokularıyla geçiyoruz.zembur dağının arkasında Gürcistan köyünün yayları var.arsiyana şavsatın dört köyü birlikte yaylaya çıkıyorlar.cevizli köy (Tibet),kaya dibi (shızır),yaşar köy(dabaketil),saylıca(karavat).bu köyler yaz boyunca tek bir köy gibi karışık oturuyorlar yaylada .

Muhtar gündüz ata beyinin evenin önünde köylüler toplanmış.bizi eve misafir ediyorlar.yöresel yemekleri peynir eritme ve keteleri önümüze yığıyorlar.peynir eritme ,şor peynirini tereyağ ile pişiriyorlar.şor peynir,yağı alınmış tussuz,kokusu biraz ağır ama yemesi oldukça kolay hoş bir yöre peyniri.şavşatlıların sabah kahvaltısı için vazgeçilmez yiyeceği.

DSCF0830

Yayla insanları sıcak,yayla insanları dost.şavşat köylülerinin sıcaklığı,dostlukları bizleri çok etkiliyor.öyle sıcak davranıyorlarki,kendimizi yıllardır bu köyden birisi gibi hissediyopruz.

Çaylarımızı ayranlarımızı içiyoruz.ziyo zurnasını çalmaya başlayınca köyün tüm erkekleri meydana fırlıyorlar.ziyo çalıyor,köylüler halay çekiyor.ziyo öyle bir çalıyorki tüm yorgunlugumuz gidiyor,tüm kaslarımız gevşiyor,beynimiz boşalıyor,arsiyan dağına hiç yorulmadan çıkıp inmiş gibi rahatlıyoruz.

Ziyo nun zurnasıyla yayla inliyor.arsiyan dağındaki tüm ayılar ,domuzlar,kurtlar ve bilçümle hayvanlar başlarını arsiyan yaylasına çeviriyorlar.kelebekler arsiyan yaylasına doğru uçuyorlar.çiçekler başlarını arsiyan yaylasına döndürüyor,koyun sürüleri,inek sürüleri otlamaz oluyorlar ziyo bir çalıyorki,kulak vermiyen anlayamaz.ziyo çalıyor,arsiyan yaylasının erkekleri çoçukları oynuyor,kadınları pencerelere çıkıyorlar.ziyonun zurnasının sesiyle dağ ve yayla bir başka güzel bir başka yeşil oluyor.gelenekselleşen arsiyan dağı tırmanışı artık ziyosuz ,ziyonun zurnası olmadan olmaz,olsada bir anlamı olmaz.

Akşam ,yayladan arabalarımıza binip,tüm köyler bir bir uğrayarak Şavşat a geliyoruz.dursun hoca ile eşi Miyaser teyze bizi bekliyorlar öz çoçukları gibiyiz.öyle sıcak,öyle candan davranıyorlarki kendimizi oğulları kızları gibi hissediyoruz.Cengiz’e ‘”Dr.Ayhan,bizim bu kaynaşmamızı görünce,benim papuçum dama atıldı diye düşünür,Ayhan gelince biraz misafir gibi davranalım”diyorum ,Cengiz gülüyor.

Şavşat ,Artvin’in en geniş coğrafyası olan ikinçi ilçesi,ama en güzel coğrafyası olan birinci ilçesi.Şavşat bir doga cenneti.güzelmi güzel.ağaçları,otları,çiçekleri ,gölleri,dereleri ve bilçümle insanları güzel . İnsanlarının kalpleri,yüzlerindeki gülümsemeleri güzel.

Şavşat oraçıkta ,dağların arasında ,yemyeşil vadide sanki unutulmuş .Doğru dürüst ne yolları var ne okulları.kendine yetmeye çalışan bir kasaba.K öy yolları zorlu,uzun ,bozuk.Köy evleri beklide korunma altına alınması gereken yapılar .ama ne ilgilenen nede elini uzatan olmuş.

Köylerin isimleri 1927 yılında çıkarılan bir kanunla değiştirilmiş ,köyleri girişlerindeki tabelalarda hep yeni isimler yazılı ama bu güne kadar eski köy isimleri kullanıla gelmiş.Şavşatta yaşayanlarda , Samsunda ,İstanbulda ,Antalyada yaşayanlarda eski isimleri kullanarak söz ediyorlar Şavşat köylerinden.

DSCF0834

Şavşatın nüfusu 7400 sürekli azalıyor. Sanki zamanla unutulaçak dönülmeyecek bir yer gibi terk edilmiş.nedeni ilgisizlik,ekonomik nedenler.Ama Şavşat dönülecek,ilginin canlanacağı,turzmin gelişeceği ve herkesin görmesi gereken bir yer.

Şavşat’ın sıcak insanlarıyla,gölleriyle,ormanlarıyla,çermikleriyle ve dağlarıyla dost olunur,kaynaşılır ve Şavşat yaşanır Şavşat’ta..

ALİ ÇETİN

Posted in Gezi Yazıları, YazılarComments (0)


Advert

Günü birlik veya kamplı, elinde fotoğraf makinesi, sırtında çantası olmanın verdiği hazla dolaşmaya MERHABA.

-
Her yer görülmeye değer anlayışı ve sevdasıyla yürümenin, tanımanın ve anlamanın tadına varabilmek amacıyla farklılıklar yaşıyoruz birlikte.

Yalnızca ülkemiz değil, gidilebilen her coğrafya içindir sözümüz.

Takvim

Ağustos 2018
Pts Sal Çar Per Cum Cts Paz
« Eki    
 12345
6789101112
13141516171819
20212223242526
2728293031