Tag Archive | "gocer"

BİR LİKYA MASALI


BİR LİKYA MASALI

-İnsan bazen masalla gerçeği karıştırır.-

Katılan Arkadaşlarımız: Ali Çetin, Gülseren Çetin, Mustafa İlhan, Yavuz Koçan, Aslı Koçan, Ali Göçer, Dilek Kelebek, Serpil Ünal, Ekrem Ünal, Haldun Aras, Feyha Aras, Beyhan Karaduman, Nilgün Gün, Esin Dinç, Sami Cankaya, Filiz Cankaya,Ümran Turp, Ahmet Yılmaz

Uzun süredir tasarladığımız Likya gezisine 15 kişi ile katılmayı kararlaştırmıştık. Daha fazla kalabalık olmak istemiyorduk. Çünkü sayının fazla olması hem ulaşım açısından hem de grubun dokusu açısından çok da uygun değildi. Hepimiz tek otobüsten bilet almıştık. 15 kişi olarak Fethiye otogarına ulaştığımızda 19 mayıs sabahı 9.30 du. Otogarda Rehberimiz, arkadaşımız yöreyi iyi bilen Ali Çetin eşi Gülseren hanım ve Alara gezisinde de bize refakat eden Mustafa İlhan bizi bekliyordu.

namaras.org_likya_yoluLİKYA YOLU 419

1.    Gün 20 mayıs 2011

Hemen otogar yakınındaki marketten ve yakınlardaki manavdan ihtiyaçlarımızı temin ettik.  Antalya bölgesi olması nedeniyle sebzeler hep günlüktü.  2 minibüse doluştuk. Aslında sayımız bir minibüslüktü ama çadırda kalacağımız için eşyalarımız oldukça yer kaplıyordu. O yüzden ilk gün ve son gün bizi ve eşyalarımızı 2 minibüs taşıyacaktı. Aralarda daha çok yürüyeceğimiz için tek minibüs bize yetecekti.  Doğruca Saklı kanyona doğru yola çıktık.

Saklı kanyon oldukça etkileyici ve heybetli bir vadi. Mevsim gereği yukarıdan akıp gelen kar suları nedeniyle biraz bulanık. Sanırım yaz aylarında çok daha berrak akacaktır. Gerçi yanlardaki kayalardan fışkırarak kanyonu besleyen kollar mavi mavi köpük köpük ve içilir nitelikte akmakta.  Hep birlikte duvara monte edilmiş yürüyüş yolundan ilerleyip aslında esas dereye girilecek yere kadar vardık. Yine de heybeti etkileyici bir kanyon. Daha ilerilere gidebilsek 16 km ye kadar uzanan ve derenin içinden  zaman zaman göbek hizasını geçen debisi yüksek sularda yürümemiz gerekecekti. Ama buna vaktimiz de yoktu böyle bir etkinlik de planlamamıştık. Kanyondan çıkarak XANTOS atik ketine vardık. Antik Liya kentlerinin en ünlülerinden biri olan bu kentin oldukça ilginç bir hikayesi var. Tarihinde hiç işgal edilmemiş ve düşmana teslim olmamış bir kent. Kentlerine bir saldırı olduğu zaman kendi çocuklarını ve kadınlarını öldüren kent erkekleri düşmanla son ferdine kadar ölümüne savaşıp kentlerini teslim etmemekle ünlü. Üç kez işgal girişiminden başarıyla çıkmış ve ünlü Romalı Brütüsün bile askerlerine canını seven kaçıp kurtulsun diye kenti igalden vazgeçtiği bir görkemli bir Likya kenti. 16 Likya kent yönetimi içinde parlementoya üç temsilci veren üç kentten biri. (Ben Ali Çetin’in yalancısıyım. Rehber olarak o böyle anlattı ben de yazdım) Ayakta kalmış sütunları, mezarları ve tiyatrosuyla tarih öncesinden sıcak bir selam veriyor gelenlere. Buradan yine ünlü bir Likya kenti olan Patara’ya geçiyoruz. Tarihin ilk parlemento binasını ziyaret ediyoruz. Bu yıl dünya parlemnto toplantısı burada olacakmış ve bu yüzden de hummalı bir restarasyon çalışması var. Buradan dünyanın en güzel kumsallarından biri olan patara plajına da şöyle bir girip çıktıktan sonra akşamın yaklaşmakta olduğunu gözönüne alarak Leton antik kentini gezmekten vazgeçip kamp alanımıza doğru yola çıktık.

namaras.org_likya_yoluLİKYA YOLU 128

Yol yorgunluğumuz nedeniye çoğumuzun uyuduğu yollardan geçerek Bodurga köyü bel mahallesinden sonra Pataraya doğru 4 km daha oldukça dar yollardan geçerek Belceğiz’e geldik. Beşceğiz denen yer gerçekten bir bel. Yüksek çam ağaçlarının arasında cennetten emanet alınıp buraya kondurulmuş bir çiçek tarlası arasında bir yer. Bir yanı bu olağanüstü renk armonisiyle bezenmiş çiçek tarlası bir tarafta ulu çam ağaçları ve bir yanda da akdenizin kışkırtıcı mavisi. Koyun tam tepesine konuçlandık. Akşam güneşinin büyüsüne kapılıp dakikalarca fotoğraf çekildik ve koyun gittikçe koyulaşan mavilerini içimize, belleğimize kazıdık.  Çadırlarımızı kurmuştuk ve karnımız oldukça acıkmıştı. Ama Ali Çetin yine yapacağını yapmış 2 yıl önceki Alara gezimizde olduğu gibi keçiyi kestirmişti. Köyden bizimle birlikte kamp yerine gelen Osman ve ailesinin  gayretli bir çalışma göstermesiyle kavurma kısa sürede hazır hale gelmişti. Ali Çetinle birlikte tadına bakma ve kalite kontrol bahanesiyle epeyce otlandığımı söylemeliyim. Arada bir Yavuz’a baktırarak etin kıvamını ölmüşlüğümüz olmuştur. Kavurma tam kıvamındaydı. Keçi eti doğası gereği biraz sert olsa da çok lezzetliydi. Yarın da yahni yapacağız. Etin kemikli kısmını bunun için ayırdık. Karnımızı güzelce doyurduktan sonra semaverde pişen çay da hani kaymak gibi gidiyordu. Kor ateşe atılan soğanalar sarmısaklar, patlıcan ve patatesler elbette bu işi bilenlere bir mesaj verecektir.

Eeeee, dağ başına çadırlarını kurmuş, karnını kavurmayla ve bilumum yan ürünlerle doyurmuş, üstüne üslük bol bol da çayını içimiş bir ahali ne yapar. Bol ateş de ağaçların artık kuru olmasıyla rahatça yanıyor. Ateş başında sohbetler, türküler şarkılar arada bayan arkadaşlarımızın kurtlarını dökme eylemleriyle gece yarısına kadar sürüp gitti.

namaras.org_likya_yoluDSC08481

Ben dolunaydan birkaç gün sapmasına rağmen yine de akşamdan biraz sonra doğacak mehtabı bekliyorum. Bekledikçe o naz yapıyor bir türlü gelmiyor. Önümüzde bir dag var ayın çıkışını geciktiriyor olsa gerek. Eeee Ay yoksa aydan kırparak çoğaltılan yıldızlar üstümüzde sık desenli bir yorgan gibi uzanıyor. Biz de yıldız tplarız. Baktıkça uzayın derinliği içinde kaybolup gidiyor insan. Bu ne derinlik, bu ne güzellik.  İlk günün yorgunluğu nedeniyle bazı arkadaşlar yatmaya gitti, bizim ay hala kendini göstermedi. Ama ben ısrarla çıkışını bekledim . Onunla merhabalaşmadan uyuyamazdım. Sonra dağın tepe noktasına yakın bir yerden başını çıkardığında vakit epeyce ilerlemişti. Biraz da onunla hasbihal ettikten sonra çadırlarımızda bizi bekleyen uykunu kollarına bırakıverdik kendimizi. Çok huzurlu çok sıcak bir geceyi geride bırakıp uyandığımızda sabah saat 6 idi. Ben hiç kimseye kalkış saati  vermemiştim ama herkes 6 da uyanmış çadırlarını topluyordu. Aşağıda sabah dinginliğinin olağanüstü maviliği ile akdeniz koyları bize selam veriyordu.

namaras.orgDSC08605

2. gün 21 Mayıs

Dün  hem yol yorgunluğu hem de gezmenin getirdiği yorgunlukla kimi arkadaşlar erken yatmıştı. Ben 01.30 a kadar gecenin derin sessizliği içinde dağın ardından doğan ayın hışırtısını dinlemiş, zaman zaman davetsiz konuklar gibi geceyi ortasından delen baykuşların sesini duyarak uykuya dalmıştım. Telefonumun saatini de 06.30 a kurmuştum. Ama daha sattin zili çalmadan uyanıp çadırımın fermuarını açıverince yukarıdan aşağı koyun içine düşecekmişim gibi tertemiz bir maviliğe açmıştım gözlerimi. Çadırdan çıktığımda baktım ki herkes ayakta va çadırlarını topluyorlar.  Akşamdan kalan ateşimiz alevlenmiş, semaverden çayın buğusu çıkmaya başlamış bile.

namaras.orgDSC08107

Bol oksiyeni ve derin mavileri ciğerlerimize doldurarak bol bol fotoğraf çekilerek kahvaltımızı yaptık. Eşyalarımızı yakınımızda bulunan aracımıza taşıdık. Akşam kamp çadırlarımızı kurarken bir bölümünü görüp de sabah buralarda bol fotoğraf çekeriz dediğimiz duvar içinde bir tarlanın gördüğümüzden çok fazla boyutta çiçekle bezenmiş bir tarla olduğunu farkediyoruz. Harika bir renk armonisiyle dokunmuş çiçek tarlası hepimiz coşkulandırdı. Hemen hepimiz tarlaya dalıp sarı, kırmızı, mor renklerin tepeden akdenizin mavi koyuna nasıl aktığına tanıklık ettik.  Tarlanın sahibi Halil abinin bir köşede bulunan gariban evini de ziyaret ettik. Bir hazinenin üstünde aç oturan allahın garip bir kulu mu desem, işte öyle bir şey.  Belceğiz mevkii bize olağandışı görsellikler sundu. Hep birlikte 4 km uzağımızda bulunan ve akşam çok büyük bir gayretle bize nefis bir kavurma hazırlayan Bel’deki Fatma kadının evine doğru yürüyüşe geçtik. Fatma kadın evine ulaştığımızda eşi ve çocukları ile çayı hazır etmiş bizi bekliyordu. Çayımızı içtik, kimimiz başını yıkadı, konukseverliklerinden büyük bir hoşnutlukla ayrılıp esas Likya yolu yüryüşümüze başladık. Hemen köy çıkışında Gey parkuru ile Sidyma parkurunun kesişme noktasından sağa dödük. Dodurga köyü üzerinden Alınca’ya çıkacağız. Yaklaşık 1.5 saatlik bir inişten donra Dodurga köyüne ulaştığımızda oldukça şaşırıyoruz. Çünkü camisinden tutun da derme çatma köy evlerinin duvarlarında, bahçe duvarlarında Likya ve Roma yazılarıyla süslenmiş bolca antik taşların olduğunu gördük. Evin bahçesinde üzerine basılarak yürünen yerlerde üzerinde kabartma figürlerin olduğu taşların olması burada ne kadar da doğal. Ekrem Ünal bizden önce araçla bu köye geldiğinde bir köy evindeki teyzeyle anlaşarak bizler için yiyecek bir şeyler hazırlatmış. Doğrusu bu hazır yemek hoş bir ikram oldu bize. Çayımızı da içip tarlaların otları arasında kalmış bolca mezarların, lahitlerin arasından geçerek Boğaziçi köyüne doğru 6 km lik parkurumuza başladık. Oldukça da hoş bir parkur. Önce hafif yükselerek sonra da sürekli kıvrıla kıvrıla şağı inerek Boğaziçi köyüne ulaştık. Yolda Feyha hanımın az biraz dizi ağrısa da sorun yapmadı. Tabi zaman zaman yollarda yürüyüşçülerle  de karşılaştığımız oldu. Boğaziçi köyünden Alınca’ya çıkan yol hem yokuş hem de asfalt. Açıkçası asfalttan yürümek hiç de hoş değil. İstanbuldan gelip asfaltta yürümek bir karamizah gibi gelecekti. Bu yüzden yine yörenin en güzel manzaralı bölgelerinden biri olan yediburunların üst tarafına kampımızı attık. Yarın Alıncaya kadar asfaltta yürümek yerine araçla çıkmayı tasarladık. Rehberimiz Ali Çetin daha önce gelip kamp kuracağımız alanları tespit ettiği için hiç yer aramadan yedi burunları kuşbakışı görecek bir mevkiye çadırlarımızı kurup bol fotoğraflardan sonra akşam yemeği hazırlığına giriştik. Bu akşam menüde yahni var. Dünkü keçiden kalan kemikli etlerle yahni ve pilav yapacağız. Ateşimizi hemen yakıp yahni tenceremizi ateşe koyduk. Hızlı ve yüksek ateşte pişmesinden ve de keçi eti olmasından dolayı et biraz sert olsa da oldukça lezzetli bir yahni yedik. Çaylarımız ve ardından ateşbaşı sohbetleri ve türkülerimiz. Patlıcan közlemeler, patates soğan sarımsak közlemeler yahninin üstüne eklenen olağanüstü lezzetler olarak belleğimizdeki yerini aldılar. Saat 11 den saat 01 e kadar parti parti çadırlarımıza çekilerek gecenin huzur verici kollarına bıraktık kendimizi.

Likya yolu

Likya yolu

namaras.orgDSC08252

3.gün.22 Mayıs

Sabah yine 06 da uyanıp çadırlarımızı toplamaya başladık. Akşama doğru ya da öğle saatlerinde denzin üzerinde gri bir pus oluyor ve güzel fotoğraf vermiyor. Ama sabahleyin sanki doğa da uyumuş dinlenmiş de sabah zindeliği yüzüne vurmuş gibi deniz pırıl pırıl ve sessizce duran sonsuz bir mavi. Yer yer turkuza çalan mavinin akvaryum gibi tepeden görüntüsü enfes manzaralar sunuyor bize. Grup içinde kaliteli fotoğraf makinaları olan Ahmet Yılmaz, Yavz Koçan, Ali Çetin, haldun Aras ve Beyhan karaduman var. Hepmiz bir kayanın başına çıkarak çeşitli pozlar vererek fotoğraflar çekiliyoruz. İlk iki gün çadırımı tam uç noktaya kuruyorum ki daha çadırdan çıkmadan dışarıya başımı uzattığımda denzin içine çıkıverecekmişim gibi önümde hiç bir engel bulunmayan noktaya kuruyorum çadırımı. O manzaraya bayılıyorum. Dışarı çıktığımda denizin tamamanını göreceğim kuşkusuz ama doğayla bir tatlı oyun oynar gibi bu muzipliği yapmak hoşuma gidiyor. Çadırımın fermuarını açıyorum: Önümde sakince yatan Yediburunlar ve aralardaki çüçük koylar. Karayolunun olmadığı bu alanlara yazın teknelerin yanaştığını biliyorum. Onlar paranın verdiği avantajı kullanıyorlar ama bizim yaşadığımız bu güzelliği de yaşayamıyorlar.

namaras.org_likya_yoluDSC07967 - Kopya

Çadırlarını toplarken arkadaşlarımızdan birini akrep ısırdı. Doğanın bu ıssız alanında onların ülkesine gelmiş ve onları rahatsız etmiştik. Hakları vardı mekanlarını korumak için savaşmaya. Ama biz de iyi insanlardık onları seviyorduk ama belki bizi anlayamamıştı akrepçik, korkmuş ve kendini koruma içgüdüsüyle ısırıvermişti. Biliyordum buralarda akrepten zarar gören birini duymamıştık, ama yine de biz pozitif bilime de inanan okumuş kentliler olarak önlem almalıydık. Arkadaşımızı Ali Çetin’e emanet ederek Fethiye’de hastaneye gönderdik. Serum verip bir süre beklettikten sonra bıraktılar. Arkadaşımız öğleden sonra Kabak koyunda bize yeniden katıldı. Arkadaşımızı hastaneye bırakan aracımız geri gelip çantalarımızı ve bizi Alınca’ya taşıdı.

namaras.orgDSC07506

Alınca çevrede dağınık, kimileri turizme hitap edecek küçük değişikliklikler yapılan derme çatma evleri yanında belki de ülkemizin en görsel manzaralarının olduğu bir bölge. Bu parkurun en yüksek yerlerinden bir nokta. Aşağıdaki  koylara tepeden bakıyor. Kabak koyu parkurunu yukarıdan aşağıya doğru yapacağız. Kabak koyuna 6 km mesafede. Ama aşağıdan bakıldığında 90 derece dik bir kayadan aşağı inilmiş gibi gözüken görsel açıdan çok hoş bir parkur. Kayaların arasından kıvrılarak inen dar patikalar var. Bazı alanlarda gözetleme balkonları Kabak koyunu avucumuzun içine kadar getiriyor sanki. Bu parkurun inişi fazla olduğundan inişten rahatsız olan bazı arkadaşlarımızı araçla gönderip kalanlarla yapıyoruz. Biz aşağı inerken aşağıdan epeyce bir yürüyüş gruplarıyla karşılaştık. Yokuşta oldukça zorlanmışa benziyorlardı. Ali Çetin bizim için tersinden bir parkur yaparak işimizi kolaylaştırmıştı açıkçası. Kabak koyunda parkur sonuna geldiğimizde ve köyün içinde yanlış bir patikaya saparak epeyce uğraştık. Köyün içinde köyü kaybettik ama sonunda deniz kıyısına indiğimizde bizim önden giden arkadaşlarımızla karşılaştık. Denize girmişlerdi. Bizimle yürümediklerine kepsi de pişman olmuştu. Çünkü araç yolu da epeyce uzun olduğundan yormuştu onları. Kabak koyu çok duyduğum, giden arkadaşların övgüyle bahsettikleri bir koydu. Ama ben hemen burayı unutmak, zihnimden silmek istiyorum. Kelimenin tam anlamıyla içine etmişler. Tam Kumsalın üstüne çok geniş alanı tamamen kapatan bir tesis yapmışlar. Yol kenarlarındaki çöpler, yeni yapılan beton binalar, tam denizin kıyısına yapılan havuz vs. Vs. Kepaze bir turizm rezaletine dönüşmüş. Açıkçası bir tatil için buraya bedava sefer düzenleseler de gelmem. Üstelik denizinin çakıl taşları da çok kötü. Hemen buradan uzaklaşıp araç girişine engel oldukları 2 km yukardaki ana yola kadar yürüdük. Bazı arkadaşlar sahilden kiraladıkları kamyonetle çıktılar. Artık yolumuz Faralya idi.

namaras.org_likya_yoluDSC06672

Araç bizi Faralya’da Montenegro Motel’in bahçesine kadar götürdü. Motelin sahibi Bayram Karadağ; motel sizin, nereye çadır kurmak istiyorsanız kurun dedi. 2 adet yer gösterdi, tuvalet ve duş ihtiyacınızı buradan karşılayabilirsiniz dedi. Açıkçası son derece sevimli, huzur verici ve doğalllığı bozulmamış bir mekan. Küçük 2 kişilik taş ve ahşap odaları olan, insanın dinlenebileceği bir mekan. Tam da Kelebekler vadisne bakmasıyla da görsel açıdan çok hoşlandıımız bir yer oldu. Mülk sahibi Bayram Karadağ genç, sempatik sıcakkanlı  biri. Bizi kendi evimizdeymişiz gibi rahat ettirdi. Vakit geç olduğu için kendimiz bir yemek organizasyonuna girmeden akşam yemeği ve sabah kahvaltıısı için tahminimizden uygun bir fiyat verrdiği için hemen yemek işini Motele kaydırdık. Burada Ali Çetin’in maharetini unutmamak gerek. Bazı arkadaşlarımız çadıra veda edip uygun fiyattaki odalarda kalmayı tercih ettiler. Yemekten sonra da bedava ve sınırsız çaylarımızı içerken Bayram Karadağ saz, ortağı gitar, dayısı darbuka ve solist olarak gece 040 a kadar özellikle enfes söyledikleri ege türküleri ağırlıklı bir konser verdiler. Üstelik hepsi de çok kibar insanlardı. İyi bir iletişim kurduk ve türkü isteklerimize hiç hayır demediler. Bizikiler (bayanları kasdediyorum) bol bol da kurtlarını dökerek eğlendiler. Açıkçası oralara gitmek isteyen arkadaşlara gönül rahatlığı ile tavsiye edebileceğim bir yer. http://www.montenegromotel.com/

Adresinden ulaşabilirsiniz.

Benim nedense bu gün fazla uykum geldiğinden belki de sabaha kadar sürecek konsere ara verdirmek zorunda kaldığım için üzgünüm. Çünkü sesten uyuyamam. Arkadaşlarım eğlenceye daha devam edeceklerdi ama olmadı. Ahmet Yılmaz’ın ve Filiz Cankaya’nın masa üstüne başlarını koyup   gündüzden yorulmuş yaramaz çocuklar gibi uyumalarını fotoğraflayamamamız bir kayıp.

Gece.

namaras.org_likya_yoluDSC08244

4.gün.23 Mayıs

Sabah kalkıp çantalarımızı topladık Artık son günümüz. Motelin terasında güzel bir sabah kahvaltısından sonra Kelebekler vadisine doğru inişe geçtik. Haldun Aras, Feyha aras, Nilgün Gün ve ekrem Ünal vadiye inmediler, ama vadinin tepesinden harika resimler çekmişler. Bugünkü programımız kelebekler vadisi, deniz ve Kaya köy. Vadiye iniş oldukça dik. Riskli bölgelerde iniş ipi var. Güzel bir yardımlaşma ile yaklaşık birbuçu saatte iniş yapıyoruz. Kimi yerlerde durup fotoğraflar çekiliyoruz. Vadiye indikten sonra deniz tarafına doğru değil de dağ tarafına doğru dönüyoruz. Çünkü yukarıda şelaleler var. Dönüşte daha zor olur diye önce şelalalere gidelim dedik.  Mevsim daha çok ısınmadığı için şelalenin suyu oldukça fazla. Şelale görüp de altına girmemek olur mu. Ahmet yılmaz, Sami Cankaya ve ben hemen altına giriyoruz şelalenin. Çivi gibi bir su.  Bunca yürüyüş, sıcak ve yorgunluktan sonra ilaç gibi geliyor. Epeyce suyla oynadıktan sonra koya inip denize bırakıyoruz kendimizi. Deniz bu kadar mı güzel olur yoksa özlemişmiyiz ama inanılmaz güzel bir deniz ziyafeti çekiyoruz kendimize. Tekneler geliyor bir saat kadar sahilde kalıp gidiyorlar. Kelebekler vadisi 2 yıl önce gördüğüm doğal haliyle duruyor. Umarım bozulmaz. Kabak koyu gibi rezil edilmez de bu doğa harikası hali hep böyle hizmet verir insanlara.

namaras.org_likya_yoluDSC08441

Birbuçuk saatte indiğimiz yeri 45 dakikada çıkmak planladığımızdan daha fazla zaman bıraktı bize. Motelde duşumuzu alıp çayımızı içmek ve son topralanma için oldukça geniş zamanımız oldu. Saat 14.30 da araçlarımıza binerek Kaya Köye doğru yola çıktık.

Aslında kaya köy bir retarasyondan geçse ve bunu kültür bakanlığı üslenip tek elden yapsa Anadoludan göçüp gitmek zorunda kalan bir halkın Anadoluda bıraktıklarını canlandırmış olur. Hem de bir turistik alan olarak daha çok şey ifade eder. Bu haliyle insana girip dolaşsam mı yoksa kıyıdan fotoğraf çekip dönsem mi duygusu veriyor.

Tam kaya köye girişteki gözlemecide yediğimiz otlu peynirli gözlemenin lezzeti de bu gezide unutulmayacak damak tatlarından oldu.

Aracımıza binip otogara geldik. Saat 18.30 hareket saatimiz.

Sadece Umran uçakla dönecek. Biz geldiğimiz otobüsle geri döneceğiz.

Bu masal burada tabi ki bitmeyecek. Hem bu güzellik bir anı olarak belleğimizde yer edecek. Hem de Likya yolunun kalan etaplarını kısmet olursa etap etap tamamlayacağız.

Yazar Ali Göçer’e teşekkürler….

namaras.orgDSC08188

Posted in Trekking Yazıları, YazılarComments (0)

ALARANIN GÖZLERİ – 4


30 haziran

ZİRVE GÜNÜ

Saat 05 e yaklaşırken saatimizin çalmasına gerek kalmadan uykumuzu almış ve dinlenmiş olarak uyanıverdik. Kahvaltımızı yaparak yola koyulduk. Güneşin yumuşak sarılığı karşı dağların kayalarına vurmaya başlamıştı.

Kar sularının aktığı yemyeşil dere kenarlarında zarif Toros laleleri ile ilk kez karşılaştık. Eriyen kar yataklarında kırmızı , sarı, mor çeşit çeşit çiçekler önümüzü kesiyordu. Ahmet Yılmaz ne zaman baksam bir çiçeğin altına yatmış en güzel açıdan fotoğraflamaya çalışıyor. Yavuz almış başını bir tepenin yamacından gidiyor. Haldun Aras, Mehmet, Sami ve Mesut Bilben de onlara uyunca biz rehberler ve hanımlarla kalakaldık. Biz rehberimizin gösterdiği yoldan sapmadan uysal yürüyüşçüler olarak dağın dik yamacının altına kadar geldiğimizde bizim haşarı taife da toplanmaya başladı. Kar yamaçlarından mümkün olduğunca yan geçişlerle kara parçaları üzerinden 2 saat kadar yürüdükten sonra Geyik Dağı çıkışının en riskli ve dik yamacına gelmiştik. Aslında çok yaklaştığımız halde zirvenin altındaki kar çanağını dolaşarak çıkmak zorundaydık.  Bu da yolumuzu en az 2 saat uzatacaktı. Haldun Aras ve Gülseren Çetin biz burada kalacağız dediler. Aslında dağın yamacındaki kar blokları ve dağın sessizliğinin öyle görkemli bir sessiliği ve çekiciliği vardı ki ben de kalmak isterdim. Burası da ayrı bir güzellikti.

Dik çıkıştan taş düşme riskine karşı oldukça dikkatli ve yardımlaşarak yaklaşık bir saatte sırta çıktık. Bundan sonrasında sırt rotasından devam edecektik. Zirve görünmesine karşın her tepeyi aştıkça önümüzde bir iniş çıkış daha çıkıyordu. Elimizi uzatsak ulaşacakmışız gibi duran zirveye 2 satte çıktık. 11.30 gibi zirvedeydik. Ben, Mehmet ve Yavuz daha önce daha yüksek dağlara çıkmıştık. Ahmet Yılmaz,Mesut Bilben, Sami Cankaya, Nilgün Gün, Asuman Kelebek ve Cevat Gültay ilk kez bu kadar yüksekliğe çıkıyorlardı. Özellikle onları kutladık.Geyik dağı zirvesinden Eğri Gölle birlikte irili ufaklı göller ve ardında salkım salkım dağları izlemek doyumsuz tatdlar bıraktı belleğimizde.

Bazı arkadaşlar en az 4 çadır sığacak kadar ve çevresi duvarla örülmüş dümdüz bir alan haline getirilmiş zirveye postu serip bir süre bir güzel kestirdiler. Yerel halk buraya Giği Sultan tepesi diyor ve dua etmek için çıkıyorlarmış. Buraya çıkan çocuksuz evli çiftler “Giği Sultan geldim ocağına bir çocuk ver kucağıma” diye dua ederlermiş. Yerel inanışa göre Giği Sultan bir azize, bir ermiş.

Rivayet odur ki: Hadimli Bayram Ali Hoca kızını istemediği birisiyle evlendirmek istemiş. Giği Sultan bir sabah yatağında bulunamamış ve günlerce kendisinden haber alınamamış Günler sonra bir çoban Giği Sultanın eşarbını Geyik Dğının tepesinde bulduktan sonra burası kutsal kabul edilip dua için hep buraya çıkılır olmuş. Uygun mevsimde bir çok yerli halkın da çıktığı zirve bizim çıktığımız mevsim itibariyle Kaçkar kıvamında ve zorluğunda bir çıkış gerektiriyor.

Aynı yoldan dönüşe geçtik. Dik kayalıkları indikten sonra kimseyi tutamadık. Mehmet ve Cevat kardan kaymak için kendilerince bir yöntem bulup kaymaya başladılar. Baton yerine kullandıkları uzun değneklerini altlarına alarak kayıyorlardı. Bir ara Cevat’ın hızlandığını gördük. Kendini karların üzerine atarak durdu. Bu arada gözlük bir tarafa çanta bir tarafa gittiğini de söylemek lazım. Ama herkes birer çocuk olmuştu sanki, kayıyor, yuvarlanıyor ve ağızlarıyla düt düt sesleri çıkarıyorlardı. Karlı bölgeyi de geçtikten sonra herkes bildiği yoldan  ya da bir çiçeğe takılarak, bir kelebeğin peşine düşerek ayrı ayrı kamp alanına doğru dağınık biçimde yürüdüler. Hele Cevat Gültay arkadaşımızdaki enerjiye hayran kaldım. Adam bir dakika yerinde durmuyor. Resmini çekmek için bile çoğu kez yakalayamadığımı sonradan farkettim. Ali Çetin’le çayırlıklardan ilerleyerek 11 saat sonra kamp alanına ulaştık. Aslında yorulmuştuk. Çadıra girip yarım saat kadar kestirdim. Akşam üzeri yine herkes kamp ateşi etrafında toplandı. Ne de olsa kuru fasulyeyi kimse kaçırmak istemiyordu. Zirve gününün ödülü odun ateşinde ezile ezile pişmiş etli kuru fasulye tam da kıvamında olmuştu. Herkese de bol bol yetti. Açıkçası kavurmaya tercih edilecek bir lezzette idi. Ama bize düşen 2 si de çok güzeldi demek.

Artık programı günlük yapar olduk. O kadar çok altarnatif var ki, Alara’nın 2. gününde terkettik programlı olmayı. O gün canımız ne isterse ona karar veriyoruz. Kamp ateşi sohbetlerinin birinde Ali Çetin Göksu’nun kaynağına çok yakın olduğumuzdan ve içinde bulunduğumuz havzanın Göksuyu besleyen bir su havzası olduğundan sözetmişti. Aslında Alara’nın Gözleri projemiz içinde Göksu hiç gündemde yoktu. Ama madem bu kadar yakınına gelmiştik bir de onu görelim dedik. Geçen yıl Sarıgeçili Göçünde Göksu’nun ortalarını görmüş ve o muhteşem Göksu şelalaesinde yıkanmıştım. Bu kez de kaynağını görmek ilginç olabilirdi. Ama Ali Çetin Göksu Nehri yerine küçük bir dere göreceksiniz Göksu hayali gözünüzde küçülebilir dedi. Olsun hepsnin ayrı güzelliği vardı.

Posted in Trekking Yazıları, YazılarComments (0)

ALARANIN GÖZLERİ – 3


29 haziran

GEYİK DAĞI’NA DOĞRU

Dağda az uyku şehirdeki çok uykudan evladır dercesine sabah erkenden herkes ayağa kalkıyor. Hiç bir gün kurduğum saatin uyandırmasına gerek kalmadan hep saat çalmadan uyandım. Erkenden yine kalkıp kahvaltımızı yaptık. Nehir faslı bitmiş dağ faslı başlamıştı. Kamp alanımızdan 6 tane kütüğü araca koyduk. Çünkü gideceğimiz yaylalar 2000 metre civarında yüksekliği olan yerler ve orman alanından yukarıda. O yüzden oralarda odun bulma şansımız yoktu. Giderken ormandan çıkmadan biraz da ince tutuşturma odunu topladık.Artık yörüklerin göç yollarından ve dağlarda yol kenarlarındaki yörük mezarlarının yanlarından geçiyorduk. Birkaç kez ulu çınarların altında çay molası verdik. Zaman zaman yolumuz tarihi kervan yollarıyla kesişiyordu. Çünkü gittiğimiz yer Osmanlıdan da önce kervan yolu olarak kullanılan ve bazı yerlerde mermer döşeli bölümleri hala bozulmamış yerlere rasladık. Zaten Alara han, Alara Kalesi, Ali Köprüsü, Kemer köprü yol güzergahımızda. Gelisanrda da mola verip çay içtik ve Osmanlıdan kalma şirin bir kervan konaklama yapısıyla karşılaştık. Tam bir kervansaray niteliğinde olmasa da develerin dinleneceği özellikli bir handı. Artık buralarda ağaç kalmamış çıplak dağlar ardarda uzanıp gidiyordu. Goruca boğazına çıkarken sağ yanımızda bulunan mezarlığın öyküsünü Ali Çetin’den dinledik. Kırkkızlar mezarlığı. Kırk tane genç kız hocada okumaktan dönerken tipiye yakalanıp burada ölmüş. Eskiden yörüklerde eğitim imkanı olmadığından zaman zaman dağlarda bir hocayla anlaşırlardı. Ve çocuklarını o hocaya göndererek kuran okumasını, namaz kılmasını ve ufak tefek dini bilgiler öğrenirlerdi. İşte burada soğuktan donarak ölen kırkkızlar böyle bir gruptu. Öldükleri yerde defnederek çevresini bir duvarla çevirmişler. Kırk tane kızın aynı yörede hocaya gittiğini düşününce zamanında bu dağların her koyağında bir yörük obasının yayladığını düşünmek hiç de zor değil. Şimdilerde artık o boğazı çanlı mayalar ve  kadife etekli genç kızların çektiği göç katarları yok. Pınar gözlü, elma yanaklı yörük kızları yok. Yavuklusuna kavuşmak için tuz verdiği koyun sürüsünü kavalının nağmeleriyle su içirmeden dereden geçiren, kavalının içine nefesini değil sevdasını, ruhunu üfleyen yiğit yörük çobanları da yok. Şimdi o masaldan arta kalmış yörük obaları  bu yaylaları mesken tutmuşlar ev yapmışlar, motorize olmuşlar ve kara çadırlarını atarak develerini satarak modern dünyanın koşullarına geçmişler. Böylece 3000 yıllık çadırlı hayat ve onunla birlikte o masalsı yaşantı ve kültür de tarih olup gitmiş.

Çınar altlarında çeşme başlarında uzun uzun molalar vererek ikindiye doğru Geyik dağı eteklerine ulaştık. Çok güzel göl kenarlarına yerleşmiş yörük yaylalrından geçerek Eğri Göl’e ulaştığımızda değişen hava, değişen atmosfer ve nefesimizin direk gökyüzüne açıldığı olağanüstü bir sayfayı açmıştık hayatımıza. Gölün kıyısında hafif içeri kıvrılan bir koyakta çeşmenin başına kampımızı attık. Ama ne kamp. Ahşaptan kenarları açık 2 katlı bir kulübemiz var. Üstünde 4 tarafı sedir olan kulübede oturduk ve göle nazır kahve içiyoruz. Yanımızda çeşme. Az ilerimizde güneş enerjisiyle ısınan ve deposunda sıcak suyu ile modern bir alan. Ve kapalı bir tuvalet. Beş yıldızlı bir kamp. Aslında burası yaz aylarında buraya çıkıp bir ay boyunca bedava hekimlik yapan ve çevre köyleden hastalara bakan Hadimli Doktor Kemal beyin yeri imiş. Tesisi de o yapmış, bize de bir güzel kullanmak düştü.Rehberimiz Ali Çetin’in de dostu. Gideceğimiz gün geldi ve Doktorla da tanışmış olduk. Böylesi  aslında dağcılara yakışmayan ama konforunu da inkara edemeyeceğimiz 5 yıldızlı kamp alanına yerleştikten sonra arkadaşların keçi keçi diye mırıldandıklarını duydum. Ne yazık ki, etkinlik ilanına keçi kavurması yedireceğiz deme gafletinde bulunmuşum. Sürekli hatırlatıp duruyorlar. Baktık olmayacak, Ali Çetin’le çıkıp Gölün karşı yamacındaki Kızılağaç Yaylası’na vardık. Köy fırınından sıcak pidelerimizi aldık ama keçi konusunda pek başarılı olamadık. Birkaç kişiye söylediysek de keçiler otlamaya çıktı filan dediler. Ama Ali Çetin maharetini göstererek son adamımız İdris’ten işi bağladı. İdris bize keçiyi keserek tam ortasından bölüp yarım keçiyi poşetlere doldurarak bir saat içinde teslim etti.

Kampa getirerek bayan arkadaşların maharetli ellerine bırakarak gezintiye çıktık. Kampın arkasında 2350 metre yükseklikteki isimsiz bir tepeye tırmanarak oraya Ali Tepesi adını verdik. Aşağı yukarı Uludağ zirvesine yakın bir yüksekliğe adımı vermiş olmaktan koltuğum kabarak zirvesinden Eğri Göl ve Geyik Dağının resimlerini çektik. Aşağıda akşamın son kızıllığı gölün üstüne çökerken kampa doğru yöneldik. Yaklaşık 2,5 saat sonra kampa yaklaştığımızda kavurmanın mis gibi kokusu geliyordu burnumuza. Güneşin batma anında keskin bir ısı çizgisi yaşadık. Güneş batar batmaz  hava birden sertleşiverdi. Ateşin alevlerini harlandırıp onunla daha samimi olma zamanıydı. Neyse ki odunumuz gayet bol.Ve bu arada kavurma servisi başladı. Sizi gidi kavurmacılar yeyin de sesiniz kesilsin bakalım. 2-3 saatlik bir akşam yürüyüşünden sonra tam da kıvamında bir zamanlamayla saldırıya geçtik kavurmaya.Karnımızı bir güzel doyurup ahalinin keçi hayalinin de önüne geçtikten sonra yarın akşamın menüsünü de belirledik. Keçiden kalan kemikli etle odun ateşinde kuru fasulye. Ne de olsa gezi programında bunun da sözünü vermiştim millete. Bundan sonra sözler verirsem iki olsun. Kardeşim dağda ne bulursak onu yiyeceğiz diyeceğim. Fasulyemizi de ısladıktan sonra kamp ateşi çevresinde közleme menüsüne geçtik. Genelde közleme menümüz patates, soğan ve sarmısak oluyordu. Şarkılar türküler sohbetler eşliğinde çıtırdayan kamp ateşimize gecenin sessiliği, uzaktan zaman zaman havlayan köpek sesleri ve rüzgarın sesi eşlik ediyordu. Sabah saat 06 gibi Geyik Dağı çıkışımızı başlatmaya karar verdiğimizde saat 24 gibi olmuştu. Çoğu arkadaş uykuya çekildiğinde Yavuz Sami ve ben şöyle karanlığa dalıp yaylada daha da üstümüze yaklaşmış yıldız tarlasına el uzattık. Saçlarımıza yıldız yağdı. Sabah kalktığımızda üstümüz başımız yıldız doluydu.İnsan baktıkça uzayın büyüleyici derinliğnde sonsuz bir yolculuğa çıkmış gibi ürperiyordu.

Yarın yorucu bir gün olacak.

Yıldız desenli yorganımızı üstümüze çekip kendimizi uykunun sıcak kollarına bıraktık.

Posted in Trekking Yazıları, YazılarComments (0)

ALARANIN GÖZLERİ – 2


28 haziran

ALARA’NIN GÖZÜ’NDEN SU İÇMEK

Güneşin altın ışıkları ve Alara’nın turkuaz mavisine gözlerimizi açtığımızda Mustafa İlhan ateşi yakmış çaylarımızı hazır etmişti. Sıkı bir kahvaltı yaptıktan sonra çadırlarımızı toplayıp aracımıza koyduk. Biraz aşağı yürüyüp ilk hedefimiz olan ve gezimize adını veren Alara’nın Gözlerine bakmaya gidecektik. Aslında şelalenin düştüğü yerden uzaklaşıp şelalenin sıfır noktasına çıkacaktık. Benim hayal ettiğim durumlardan biri de şelalenin altında yüzmekti. Ama bunun mümkün olmayacağını şelaleye yaklaşınca anladım. Debisi o kadar yüksekti ki hem suyun sert akışından dolayı hem de suyun soğukluğundan dolayı bu mümkün olmadı. Bir de su sürükleyerek bizi alıp götürebilirdi.Toparlandıktan sonra nehir boyu yarım saat kadar yürüyerek nehrin karşısına geçip yamaçtan yanlamasına Alara’nın Gözüğne çıktık. Biraz riskli bir yan geçiş olsa da hep birlikte birbirimize yardım ederek ulaştık. Bir kayanın altında mağara ve önünde bir gölet var. Buraya yeşil göl diyorlar. Göl sanki olduğu gibi blok halinde aşağı uçuyor ve Uçan Şelale ya da Cündere Şelalasi’ni oluşturuyor.

Yeşille turkuaz renginin karışımındaki su öylesine leziz ki elimdeki yarım litre termosu 5 kez doldurarak içtim yine de doyamadım. Hiç bir şişkinlik yapmıyor, buz gibi.Bol bol resim aldıktan sonra geldiğimiz yoldan geri dönerek bir de şelaleyi yandan görüp köprü başına indik. Nehrin üzerine uzanmış verandada çay içtik. Artık gezimizin 2. gün etkinliğine geçebilirdik. Bir süre araçla gittikten sonra nehir boyundan yürüyerek Bayır Şelalesine inecektik.

Yolda giderken Ali Çetin’in bir sürprizi ile karşılaştık. Aracı durdurdu. İndik ve yanımızda yol kenarında üç tane kırmızı dut. Hemen daldık dutlara.Abartısız söylüyorum hayatımda yediğim en lezzetli kara dutu yiyorduk. Ellerimizin giysilerimizin akan dut suyundan kıp kırmızı olmasına aldırmadan yiyorduk. Mehmet kelebek ve Ahmet Yılmaz daha da ileri giderek ağacın başına tırmandılar ve avuç avuç yediler. Doyacak kadar yedikten sonra aracı gönderip nehir kıyısına indik. Kimi zaman nehire ayaklarımızı dokundurarak yürüyoruz ama içine girmeye cesaret edemedik. Ali Çetin kamp yerinde suya gireceğiz diyordu. 2 saat kadar yürüdükten sonra şeşalemize ulaştık. Alara şelalesi gibi olmasa da altında yıkanmamıza izin verecek kadar narin ama oldukça serin sulu bir şelale: Bayır Şelalesi.

Tam karşısına çadırlarımızı kurduk. 2. kampımız da bir şelale karşısı oldu. Çadırlarımızı kurduktan sonra hep hayal ettiğimiz Alara Nehrinde yıkanma isteğimizi gerçekleştirmek için uygun bir yer bulduk. Fakat öyle algın akıyor ki girmeye cesaret ister. İp atmaya karar verdik. İpi nehrin bu yakasına bir ağaca bağladım. Karşıda bir ağaca bağlamak için bir kahraman gerekiyordu. O kahramanı da bulduk. Suyu sevmeyen aslında yüzmeyi de pek iyi bilmeyen Yavuz Koçan ipi ele geçirerek karşıya geçmeyi başardı. İpi tam su yüzeyine paralel olarak gerdik. Yukardan suya atlayan arkadaşımız doğal olarak su tarafından sürüklenerek geliyor ipten tutunarak ayağa kalkıp kenara çıkıyordu. Eğlenceli bir oyun gibiydi. İp bir güvenlik şeridiydi. İpi kaçıranın işini düşünemiyorum doğal olarak. 70 km aşağıda Akdenizden toplayabilirdik. Yukarıda bir kayadan atlamaya başladık. Sürüklenen arkadaşımız ipten tutunarak aşağı geçmeden dışarı çıkıyordu. Bir ara Nilgün Gün arkadaşımızın suyun akıntısında geldiğini gördüm. İpten tuttu ama su o kadar güçlü ki insanın elini ipten çekip alabilir. Açıkçası biraz erkek gücü gerekiyor. Narin bayan arkadaşlar suyun gücüne direnemeyebilirdi. Nitekim Nilgün’ün gözlerinin endişe ile iri iri açıldığını gördüm. Elleri ipte geriliydi. Birden durumun vahametini kavradım. Allahtan ona çok uzak değildim.Birden süratla yaklaşarak Nilgün’ün kolundan yapıştım. Çünkü Nilgün suyun gücüyle gövdesi suya paralel olarak duruyor ve su elini ipten koparmaya çalışıyordu. Hemen kolundan yakalayarak ayağa kalkmasını sağladım ve dışarı çıkardık. Bu ciddi bir tehlike idi ama çok şükür ki olumsuz bir durum olmadan işi tatlıya bağlamıştık. Hep birlikte nehirden çıktık ve nehir biraz gözümüzde itici hale geldi. Çünkü bizim kafamızda kurduğumuz program bir kanyonda yürür gibi nehrin içinden saatlerce yürümek büğetlerde yüzmek karşıya geçmek filan idi. Oysa bırak yüzmeyi karşıya geçmek bile mümkün değildi. Biz biraz da istanbul civarında Serindenre, Kanlıçay Sansarak kanyonları gibi düşünmüştük.

Yanımızda akıp giden görselliği temizliği çoşkun akışı ve inanılmaz turkuaz rengi ile içine giremediğimiz dokunamadığımız bir doğa harikası Alara düşündüğümüz Alara değildi. Güzellik yanımızda ama ona dokunamıyorduk. Nehir maceramızı burada kesip Geyikdağı çıkışımızı erkene almaya karar verdik. Nasılsa Alara Kalesi ve Alara Hana gezinin sonuna doğru inecektik. Orada daha durgunlaşacağı için nehire girer bol bol yüzerdik. Belki Geyikdağı çok iyi geçer de programın ağırlığını oraya kaydırabilirdik. Onun için yarın sabah aşağıya yeniden yürümekten vazgeçerek direk Geyikdağı’na gitmeye karar verdik.

Nehir dönüşü akşam için odun toplayarak ateşimizi yaktık. Bir taraftan da Yavuz, Ahmet Yılmaz ve Mehmet balık hazırlığına başlamışlardı. Bu gün ikişer tane alabalık aldım.Gariban millet doya doya yesin dedim. Alara suyunun alabalığı oldukça lezzetli. Hanımlar da şelalenin altında bol su ile herşeyi tertemiz yıkayarak salataları yaptılar. Hava düne göre daha ılıman. Akşam yemeğimizi de bir güzel yedikten sonra gelsin çaylar, közde soğan ve közde patatesler faslı türkü faslına eşlik etti. Bu gün düne göre biraz daha erken yattık. Gerçi Yavuz ve ben yine gecenin yıldız topluluklarıyla ufak muhabbetlerimiz oldu ama 01 gibi biz de yatağa girdik.

Posted in Trekking Yazıları, YazılarComments (0)

ALARANIN GÖZLERİ –


ARAGON’UN ELSA’NIN GÖZLERİ
ŞİİRİNE NAZİRE: ALARANIN GÖZLERİ

ÖYLE DERİN Kİ GÖZLERİN İÇMEYE EĞİLDİM DE
TURKUAZIN TÜM TONLARINI ORADA GÖRDÜM
ORADA ÜMİTSİZLİK YOK, ÖLÜMSE UZAK
ÖYLE MAVİ Kİ, HERŞEYİ UNUTTUM İÇLERİNDE

UÇSUZ BİR GÖKYÜZÜ GECE VE YILDIZLAR
SONRA GÜNEŞ,PARMAKLARINDAN AKAN SİS
BULUTLAR SENFONİK BİR ATEŞ GİBİ ORDA
DOKUNUP GEÇİNCE DUDAKLARININ LEVHASINA

GECEYİ YORGAN YAPIP ÇİÇEĞE YASLANINCA
YILDIZLAR TEK TEK GEÇER ÇADIRIMIN ÖNÜNDEN
ALARA TOROSLARIN GİZİNİ TAŞIR RUHUMA EŞ
UÇAN ŞELALENİN TİREŞEN TENİNDE KIRILIRKEN GÜNEŞ

SOFRAMIZA OTURAN BİR KONUKTUR AKŞAM
BİR AKDENİZ HÜZNÜNÜ TAŞIYIP RUHUNA TAMARAMIN
GÖRDÜM ÇÖZÜLÜRKEN BİMECESİ ALARANIN
GÖZLERİ ALARANIN GÖZLERİ ALARANIN GÖZLERİ

anka_gezi_grubu

ALARA’NIN GÖZLERİ

DÜŞ

Uzun bir geziyi tasarlamak da uzun zaman alıyor. Nisan ayı başlarında Tv de izlediğim bir programdan ilham alarak Alara Nehri’nin kaynağından 70 km boyunca yürüyerek Akdenize inmek düşüncesi müphem bir hayal olarak belleğimde aşama aşama yer etmeye başlamıştı. İz Tv de izlediğim programda bir grup nehrin kıyısından 3 günlük bir etkinlikle bazı bölgeleri aşarak Alara Hana kadar iniyorlardı. Rehberin adını not etmiştim. Ben de bir grupla buraya gidersem bölgeyi bilen bu rehber bize de yardımcı olabilir miydi? İnternet denen kutu iyi kullanıldığı zaman kuşkusuz çok faydalı işlere de vesile olabiliyor. Ali Çetin adını internetetn araştırarak  sonunda cep telefonuna ulaştım.

Kendisi Antalya da yaşıyormuş, bir grup yaparsam yardımcı olcağını söyledi. Ama Alara’nın kaynağından Akdenize kadar yürümenin bir haftayı alacağını bazı bölümleri araçla geçerek bazı bölümlerde nehirden yürüyebileceğimizi birkaç gün de Geyikdağı’na çıkabileceğimizi söyleyince benim Alara programım daha da zenginleşmiş işin içine yaklaşık 3000 metre yükseklikteki Geyikdağı da girmiş oldu. Ali Çetin’le birkeç kez mailleştik. Ancak kendisi İstanbul’a geleceğini o zaman bir araya gelirsek detayları konuşmanın daha yararlı olacağını bildirdi. Mayıs ayı başlarında İstanbul’da buluşarak uzun uzun konuştuk. Bu arada Anka Grubunun Facebook sayfasından etkinlik duyurusunu yaptım. İlgilenen çok sayıda insan vardı. Ama bu yıl ekonomik krizin etkisi ve yaz başlangıcındaki izin sorunları nedeniyle bir de bir haftalık çadır kamplarının zorluğundan dolayı sayı bir türlü netleşmiyordu. Ali Çetin biz gelmeden bir hafta önce gezi bölgemizde son bir keşif yapacak ve konaklayacağımız alanları tespit edecekti. Gezi tarihi yaklaştıkça sayı azaldı ve 12 kişi netleşti. Aslında 2 rehber bir de şöför olmak üzere 15 kişi böyle bir gezi için butik ve iyi bir sayı idi.Çok sayıda insanı Alara nehrinin debisi yüksek sularına girdirmek de riskli olabilirdi. Biletlerimizi ayarladık ve yola çıktık. Bazılarımız kara yolunu bazılarımız hava yolunu tercih etti. Cumartesi sabah 8-10 civarında Antalyada toplandık. Ali Çetin’le birlikte Mustafa ilhan de rehber olarak bize eşilik edecekti. Antalya’da tüm alışverişimizi yaparak aracımıza yerleştiridik. Bazı eksiklerimizi de gittiğimiz bölgelerden günlük olarak yapacaktık.

Artık bizim için heyecan saatleri yaklaşmıştı. Alara Nehri’nin dağın böğründen fışkırarak Cündere Şelalasi ya da Uçansu Şelalasi adı altında çıktığı noktaya ulaşacak ve oradan aşağı yürüyecektik.

Yazı “Alara’nın Gözleri” serisi olarak verilecektir. Okuduğunuz kısım giriş yazısıdır.

  • http://namaras.org/anasayfa/2009/12/20/alaranin-gozleri-1/
  • http://namaras.org/anasayfa/2009/12/20/alaranin-gozleri-2/
  • http://namaras.org/anasayfa/2009/12/20/alaranin-gozleri-3/
  • http://namaras.org/anasayfa/2009/12/20/alaranin-gozleri-4/
  • http://namaras.org/anasayfa/2009/12/20/alaranin-gozleri-5/
  • http://namaras.org/anasayfa/2009/12/20/alaranin-gozleri-6/
  • http://namaras.org/anasayfa/2009/12/20/alaranin-gozleri-7/

Posted in Trekking Yazıları, YazılarComments (0)


Advert

Günü birlik veya kamplı, elinde fotoğraf makinesi, sırtında çantası olmanın verdiği hazla dolaşmaya MERHABA.

-
Her yer görülmeye değer anlayışı ve sevdasıyla yürümenin, tanımanın ve anlamanın tadına varabilmek amacıyla farklılıklar yaşıyoruz birlikte.

Yalnızca ülkemiz değil, gidilebilen her coğrafya içindir sözümüz.

Takvim

Mayıs 2018
Pts Sal Çar Per Cum Cts Paz
« Eki    
 123456
78910111213
14151617181920
21222324252627
28293031