Tag Archive | "gozleri"

ALARANIN GÖZLERİ – 7


3 Temmuz

ALARA’DAN LARA’YA

Sabah kahvaltımızdan sonra 230 metre yüksekliğindeki dik ve zor Alara Kalesine tırmandık. Zirveden Alara Nehrinin muhteşem manzarasını ve büyüleyici turkuaz mevisini seyrettik. Bir tarafta da akdenizin sonsuz sahilleri uznıyor. Alara Nehrinin orman içinden nazlı bir türkmen kızı gibi süzülüşüne tanıklık ettik. Terlemiş ve yorulmuş olarak aşağı indiğimizde kendimizi Alaranın serin sularına bırakmak nasıl bir keyif olduğunu varın siz hayal edin. Bir de az ilerimizde ademin balık restoranında nehrin üzerine atılmış dubaların üstüne oturtulmuş şark köşeli verandada hahve çay içmenin keyfini de düşünün. Bu gezide güzellik bitmiyor. Ben yazmaktan yoruldum. Düşünün altınızdan nehir akıyor ve siz hemen üstüne hasır yastıklara yaslanarak türk kahvesi içiyorsunuz.

Bu fasıl da bittikten sonra Manavgattan Asuman-Mehmet kelebek çiftinin kıbrısta okuyan ve Manavgatta bir ahbaplarında misafir olan kızları Merveyi, Antalyadan da dedesinde misafir olan Cevatın çocukları Arda ve ve küçük oğlunu alarak  Lara plajına geldik. Çadır kuramazsınız diye bizi plaja almadılar. Ama Ali Çetin burada da maharetini göstererk gayri faal PTT  kampına girmekmiz için müdürden izin almayı başarınca kumsalın hemen bitişiğine yayıldık. Ben ve Yavuzun dışındaki arkadaşlar çadır kurdular. Sonra Alara’nın serin sularından Lara’nın ılık sularına kendimizi bıraktık. Bu da ayrı bir güzellikti. Akşam Gülseren hanımın kendi evinde yaptığı börek çörek ve çay ziyafetinden sonra bazı arkadaşlar yakın bölgelerdeki Beach Clup’lara aktılar.

Saat 24 gibi Yavuz 2 tane şezlongu getirerek altımıza koyup yıldızların altına uzandık. Yavuz en sadık müridim olarak hep benim yanımda oldu. Son kez yıldızların altında çadırsız uyuyalım dedik. Ama gece 2,5 da 2 plaj görevlisi başımıza dikilip kalkın ve şezlongu verin diyor. Sayımda eksik çıktı bizi işten atarlar diye şezlonglarımıza el koydular. Kardeşim sabah alsanız desiysek de söz dinletemedik. Neyse biz de fazla üstelemedik. Yere yatıp mışıl mışıl uyuduk.

4 temmuz

DÖNÜŞ

Sabah 7.30 Hava limanı sonra  İstanbul.

Bir masalın sonu.

Her güzelliğin bir sonu oluyor.

Ama belleğimize asla unutulmayacak bir güzellik olarak kazınıp kalacak bu kesin.

SON NOT:

Hiçbir dağ etkinliğinde görmediğimiz derecede zengin bir menüyle neredeyse kilo alıp gelmemizi sağlayacak kadar leziz yemekler yapan Asuman, Gülseren ve Nilgün hanıma doğa güzelliğine bir de damak tadı güzelliği kattıkları için,

Haldun Aras’a mutluluğunu gözlerine, gözlerinden de gruba yansıtan bir pozitif enerji kattığı için,

Cevat’ın fiziki enerjisiyle gruba yüksek ferformans duygusu aşıladığı için,

Yavuza ve Mehmet’e her zaman ki gibi yine özverili katkıları için,

Sami’ye hem uyumu hem katılımcı tavrı hem de güzel sesiyle akşamlarımıza renk kattığı için,

Mesut Bilben’e işlevsel bıçağını grubun hizmetine sunduğu ve ilk kez bir geziyle ilgili tepkisini ortaya koyarak iyi ki katılmışım diye mail atacak kadar mutlu olduğunu bildirdiği için,

Ve tabi ki, bu olağanüstü doğa güzelliklerini bize yaşatan, çevreyi ve o çevredeki insanları iyi tanıdıkları için işlerimizi çok kolaylaştırıp konfor içinde bir aktivite yapmamızı sağlayan, rehber olmayı ilk günde bırakıp bizlerin dostu olacak kadar yakınlık gösteren, pozitif enerjileriyle hep hatırlayıp ilişkilerimizi sürdüreceğimiz Ali Çetin ve Mustafa İlhan’a ve ayrıca Kaptanımız Rafet beye çok çok teşekkür ediyoruz.

15,7,2009

Anka Gezi Grubu adına

Ali Göçer

Posted in Trekking Yazıları, YazılarComments (1)

ALARANIN GÖZLERİ – 6


2 Temmuz

ALARA’YA DÖNÜŞ

Sabah güneşi çadırımıza yaklaşırken başımızı Göksu’nun serin sularından kaldırıp yeni güne merhaba dedik. Yaşam ne kadar da güzel. Hemen yanıbaşımızda kayayı delip gelen Göksunun soğuk ve temiz suları, altımızda doğal bir minder gibi yemyeşil çayırlık, üstümüzde masmavi berrak bir gökyüzü ve saprarı bir güneşin pamuk gibi yumuşacık sıcaklığı. Midemiz sabah kahvaltısına hazır . Çayırlığa kurulmuş portatif masada akşamdan kalmış ve gece serinliğinde taş gib olmuş koyun yoğurdu sabah kahvaltısında nasıl olur demeyin. Bu atmosferde aslanlar gibi oluyor. Bir yörük çocuğu olarak bu tadı çok özlemişim. Sadece yoğurttan oluşan bir kahvaltı yaptım.

Yine yollar bizi bekliyordu.

Artık Alara’nın denize döküldüğü yere kadar gidecektik.

Eski kamp yerimize yaklaştığımızda buz gibi akan bir dağ çeşmesinin başında mola verdik.  Yemyeşil çayırlıkta son kez toplu bir resim alalım dedik. Burada Geyik dağı açı olarak en güzel yerinde duruyor. Resimden sonra toplandığımız çeşme başında dünden kalan yayık ayranımızı açtık. Nasıl bir ayran bu kadar farklı ve bu kadar lezzzetli olabiliyor. Bol kepçe birer bardak ayran içerek Geyik Dağı maceramızı tatlı bir lezzetle noktaladık. Yol boyunca küçücük göllerin yanına kurulmuş sevimli yaylalardan geçtik. Guruca geçidinde gelirken çay içip dalından kiraz yediğimiz yeyerde yeniden mola verdik. Çaylarımız kahvelerimizi içtik. Tam burada Osmanlıdan kalma bir han var. Oldukça ilginç ve büyük ağaçlarla desteklenmiş bir deve sığınağı. Malum zamanında burası kışın birkaç metre karın olduğu bir geçit.

Sonra yol boyunun en güzel dinlenme mekanlarından Kızılolukta asırlık çınarların altında karpuz peynir ekmekle öğle yemeğimizi yeyip Barçın Akdağın muhteşem manzarası eşliğinde saçlarımızdan akan son yayla rüzgarlarının serinliğini hissederek yaylalara veda ettik. Bir mola da Gündoğmuş kasabasında vererk ve orada sevdiklerimizi telefonla arayarak yaşadığımız masalsı günleri anlattık.

Gündoğmuştan sonra bir saat kadar sonra Alara Kalesi altında turkuaz renkli Alara nehri kıyısında kamp attık. Burası artık Akdeniz sıcaklığını taşısa da nehrin kıyısındaki küçük kumsaldan nehre girecek ve 2 gün boyunca serin sularda yıkanacaktık. Alaranın yukarısında doya doya yapamadığımzı işi buarada yapacak acısını çıkaracaktık.

Haldun Aras ve Nilgün buradan ayrılmak istedi. Hem Nilgünün anne babası Serikte yazlıkta idi onları görecekti hem de muhteşem yayladan sonra burası cazip gelmemişti. Gerçi başka bir güzellikti burası da.

Kampımızı kurduktan sonra doğal havuz biçimindeki nehrin bu bölümüne daldık. Hala debisi yüksek bir süre sürüklensek de karşıya rahatça geçebiliyorduk. Gülseren hanım da yarın yeniden buluşmak üzere bize veda edip Antalyaya evine döndü.

Asuman hanım akşam için parmaklarımızı yiyeceğimiz lezzette bir taze fasulye pişirerek bu akşamımızı da güzelleştirdi. Ne de olsa Gaziantepli. Antep ve Hatay mutfağının tüm inceliklerini biliyor.

Sonra kamp ateşimizin yanında közleme menüsü ile bu günü de belleğimize bir güzellik olarak kazıdık.

Posted in Trekking Yazıları, YazılarComments (0)

ALARANIN GÖZLERİ – 5


1 Temmuz

GÖKSU’NUN GÖZLERİ

Kahvaltımızı yaptıktan sonra Söbüçimen, Toptaşı yaylalarından geçerek Kürt Osmanın koyun ağılına vardık. Koyun ağılı dediğime bakmayın adam ağa. Bir oğlu milletvekili bir oğlu belediye başkanı ve sürülerle koyunu var. Baktık Osman Ağanın mekanının önündeki çayırlıktan (s) çizerek avuç içi kadar bir dere akıp gidiyor. Ali Çetin işte Göksu bu dedi. Gerçekten dere bile değil. Ama zarif ince, narin bir su. Biraz ilerde küçük bir gölet haline geliyor. Burada biriken ve batan su tepenin ardından bir kayadan çıkıyor dedi rehberimiz. Eh bu kadar geldik madem bir de çıktığı yeri görelim dedik. İyi ki de demişiz. Aracımızla oraya ulaştığımızda dağın altından kayaların içinden göksu yeniden çıkıyor, aşağı Hadime doğru küçük bir kanyon oluşturarak akıyordu. Buz gibi bir su. Çıplak ayakla ayaklarımız kesilerek girdik içine. Kana kana içtik.  Bizim ahali İstanbuldan kanyon sever. Kanlıçay, Sansarak, Serindere kanyonlarında hepisinin yürümüşlüğü vardır. Kanyonda birkaç saat yürüyelim dediler. Başladık Hadime doğru yürümeye. Aracımızı hemen suyun başındaki müthiş güzel el değmemiş bir çayırlıkta bıraktık.

Derenin iki yakasında renga renk çiçekler, dağ çayı, kekik, kuzu kulağı, ısırgan, gerdeme gibi harika bitkiler ve çiçekler var. Gördüğümüz her büğete dalarak bol bol yıkanarak ve tüm bu güzel otlardan toplayarak birkaç saatlik güzel bir yürüyüş yaptık. Dere aşağı indikçe yan kollarla giderek derinleşmeye ve büyümeye başladı Göksu. Alara blok halinde çıkan bir nehir. Oysa Göksu yan kollarla beslenerek büyüyen bir nehir. Öyle olması da doğaldı. Çünkü Göksu bu bölgenin en büyük nehirlerinden biri.Aracın yanına geldiğimizde herkes burada bir gece kamp atalım diyordu. Ben de aynı fikirdeydim. Rehberimiz Ali Çetine danıştık onda hayır yok ne diyorsak ona neden olmasın diyor. Geniş çayırlığa dağıldık, çadırlarımızı sere serpe kurduk. Bundan daha yumuşak döşek olabilir miydi. Bu keyifli kanyon yürüyüşünden onlarca doğal havuzda yıkanarak ve poşet poşet ot toplarak dönmüştük. Topladığımız otlardan ilk kez bugün dağcılara uygun doğal bir yemek yapacağız. Ali Çetin ve Gülseren Çetin ısırgan otlu bulgur pilavı ve ısırgan otu, kekik, yarpız, gerdeme, kuzu kulağı domates biberden oluşan muhteşem bir  de salata yaptı. Biz bunları hazırlarken kaptanımız ve rehberlerimizden Mustafa İlhan araçla gidip köy fırınından taze pide almıştı. Gelirken de Kürt Osmanın evine uğrayarak koyun yoğurdu ve yayık ayranı almışlar. Para teklif ettiğinde ana kadın kızıvermiş bizim rehbere. Oğlum ben bunlaradan para alsaydım sandık sandık param olurdu var git işine afiyet olsun demiş. Biz de geçmişine rahmet dedik.

Çayırlara yayılarak yemeğimizi yedikten sonra çayırlığı çevreleyen çanağın üstündeki tepelerde birkaç saatlik yürüyüş yaptık. Yine muhteşem manzaralara tanıklık ettik. Haldun Aras “ben burada bir ay kalabilirim” diyor. Bugün burası programımızda olmadığı için kütükleri yaylada bir köylüye vermiştik. Bu gece ilk kez kamp ateşi yakmadan oturacağız. Bulunduğumuz yer bir çanak olduğu için çok soğuk ta değil. Biraz serinleyince suyun kıyısından uzaklaşıp Türkler Yaylasına doğru aslında ılıman olan havada ve yıldızlkarın altında bir gece yürüyüşü yapıp sohbetin beline vurduk.

Posted in Trekking Yazıları, YazılarComments (1)

ALARANIN GÖZLERİ – 3


29 haziran

GEYİK DAĞI’NA DOĞRU

Dağda az uyku şehirdeki çok uykudan evladır dercesine sabah erkenden herkes ayağa kalkıyor. Hiç bir gün kurduğum saatin uyandırmasına gerek kalmadan hep saat çalmadan uyandım. Erkenden yine kalkıp kahvaltımızı yaptık. Nehir faslı bitmiş dağ faslı başlamıştı. Kamp alanımızdan 6 tane kütüğü araca koyduk. Çünkü gideceğimiz yaylalar 2000 metre civarında yüksekliği olan yerler ve orman alanından yukarıda. O yüzden oralarda odun bulma şansımız yoktu. Giderken ormandan çıkmadan biraz da ince tutuşturma odunu topladık.Artık yörüklerin göç yollarından ve dağlarda yol kenarlarındaki yörük mezarlarının yanlarından geçiyorduk. Birkaç kez ulu çınarların altında çay molası verdik. Zaman zaman yolumuz tarihi kervan yollarıyla kesişiyordu. Çünkü gittiğimiz yer Osmanlıdan da önce kervan yolu olarak kullanılan ve bazı yerlerde mermer döşeli bölümleri hala bozulmamış yerlere rasladık. Zaten Alara han, Alara Kalesi, Ali Köprüsü, Kemer köprü yol güzergahımızda. Gelisanrda da mola verip çay içtik ve Osmanlıdan kalma şirin bir kervan konaklama yapısıyla karşılaştık. Tam bir kervansaray niteliğinde olmasa da develerin dinleneceği özellikli bir handı. Artık buralarda ağaç kalmamış çıplak dağlar ardarda uzanıp gidiyordu. Goruca boğazına çıkarken sağ yanımızda bulunan mezarlığın öyküsünü Ali Çetin’den dinledik. Kırkkızlar mezarlığı. Kırk tane genç kız hocada okumaktan dönerken tipiye yakalanıp burada ölmüş. Eskiden yörüklerde eğitim imkanı olmadığından zaman zaman dağlarda bir hocayla anlaşırlardı. Ve çocuklarını o hocaya göndererek kuran okumasını, namaz kılmasını ve ufak tefek dini bilgiler öğrenirlerdi. İşte burada soğuktan donarak ölen kırkkızlar böyle bir gruptu. Öldükleri yerde defnederek çevresini bir duvarla çevirmişler. Kırk tane kızın aynı yörede hocaya gittiğini düşününce zamanında bu dağların her koyağında bir yörük obasının yayladığını düşünmek hiç de zor değil. Şimdilerde artık o boğazı çanlı mayalar ve  kadife etekli genç kızların çektiği göç katarları yok. Pınar gözlü, elma yanaklı yörük kızları yok. Yavuklusuna kavuşmak için tuz verdiği koyun sürüsünü kavalının nağmeleriyle su içirmeden dereden geçiren, kavalının içine nefesini değil sevdasını, ruhunu üfleyen yiğit yörük çobanları da yok. Şimdi o masaldan arta kalmış yörük obaları  bu yaylaları mesken tutmuşlar ev yapmışlar, motorize olmuşlar ve kara çadırlarını atarak develerini satarak modern dünyanın koşullarına geçmişler. Böylece 3000 yıllık çadırlı hayat ve onunla birlikte o masalsı yaşantı ve kültür de tarih olup gitmiş.

Çınar altlarında çeşme başlarında uzun uzun molalar vererek ikindiye doğru Geyik dağı eteklerine ulaştık. Çok güzel göl kenarlarına yerleşmiş yörük yaylalrından geçerek Eğri Göl’e ulaştığımızda değişen hava, değişen atmosfer ve nefesimizin direk gökyüzüne açıldığı olağanüstü bir sayfayı açmıştık hayatımıza. Gölün kıyısında hafif içeri kıvrılan bir koyakta çeşmenin başına kampımızı attık. Ama ne kamp. Ahşaptan kenarları açık 2 katlı bir kulübemiz var. Üstünde 4 tarafı sedir olan kulübede oturduk ve göle nazır kahve içiyoruz. Yanımızda çeşme. Az ilerimizde güneş enerjisiyle ısınan ve deposunda sıcak suyu ile modern bir alan. Ve kapalı bir tuvalet. Beş yıldızlı bir kamp. Aslında burası yaz aylarında buraya çıkıp bir ay boyunca bedava hekimlik yapan ve çevre köyleden hastalara bakan Hadimli Doktor Kemal beyin yeri imiş. Tesisi de o yapmış, bize de bir güzel kullanmak düştü.Rehberimiz Ali Çetin’in de dostu. Gideceğimiz gün geldi ve Doktorla da tanışmış olduk. Böylesi  aslında dağcılara yakışmayan ama konforunu da inkara edemeyeceğimiz 5 yıldızlı kamp alanına yerleştikten sonra arkadaşların keçi keçi diye mırıldandıklarını duydum. Ne yazık ki, etkinlik ilanına keçi kavurması yedireceğiz deme gafletinde bulunmuşum. Sürekli hatırlatıp duruyorlar. Baktık olmayacak, Ali Çetin’le çıkıp Gölün karşı yamacındaki Kızılağaç Yaylası’na vardık. Köy fırınından sıcak pidelerimizi aldık ama keçi konusunda pek başarılı olamadık. Birkaç kişiye söylediysek de keçiler otlamaya çıktı filan dediler. Ama Ali Çetin maharetini göstererek son adamımız İdris’ten işi bağladı. İdris bize keçiyi keserek tam ortasından bölüp yarım keçiyi poşetlere doldurarak bir saat içinde teslim etti.

Kampa getirerek bayan arkadaşların maharetli ellerine bırakarak gezintiye çıktık. Kampın arkasında 2350 metre yükseklikteki isimsiz bir tepeye tırmanarak oraya Ali Tepesi adını verdik. Aşağı yukarı Uludağ zirvesine yakın bir yüksekliğe adımı vermiş olmaktan koltuğum kabarak zirvesinden Eğri Göl ve Geyik Dağının resimlerini çektik. Aşağıda akşamın son kızıllığı gölün üstüne çökerken kampa doğru yöneldik. Yaklaşık 2,5 saat sonra kampa yaklaştığımızda kavurmanın mis gibi kokusu geliyordu burnumuza. Güneşin batma anında keskin bir ısı çizgisi yaşadık. Güneş batar batmaz  hava birden sertleşiverdi. Ateşin alevlerini harlandırıp onunla daha samimi olma zamanıydı. Neyse ki odunumuz gayet bol.Ve bu arada kavurma servisi başladı. Sizi gidi kavurmacılar yeyin de sesiniz kesilsin bakalım. 2-3 saatlik bir akşam yürüyüşünden sonra tam da kıvamında bir zamanlamayla saldırıya geçtik kavurmaya.Karnımızı bir güzel doyurup ahalinin keçi hayalinin de önüne geçtikten sonra yarın akşamın menüsünü de belirledik. Keçiden kalan kemikli etle odun ateşinde kuru fasulye. Ne de olsa gezi programında bunun da sözünü vermiştim millete. Bundan sonra sözler verirsem iki olsun. Kardeşim dağda ne bulursak onu yiyeceğiz diyeceğim. Fasulyemizi de ısladıktan sonra kamp ateşi çevresinde közleme menüsüne geçtik. Genelde közleme menümüz patates, soğan ve sarmısak oluyordu. Şarkılar türküler sohbetler eşliğinde çıtırdayan kamp ateşimize gecenin sessiliği, uzaktan zaman zaman havlayan köpek sesleri ve rüzgarın sesi eşlik ediyordu. Sabah saat 06 gibi Geyik Dağı çıkışımızı başlatmaya karar verdiğimizde saat 24 gibi olmuştu. Çoğu arkadaş uykuya çekildiğinde Yavuz Sami ve ben şöyle karanlığa dalıp yaylada daha da üstümüze yaklaşmış yıldız tarlasına el uzattık. Saçlarımıza yıldız yağdı. Sabah kalktığımızda üstümüz başımız yıldız doluydu.İnsan baktıkça uzayın büyüleyici derinliğnde sonsuz bir yolculuğa çıkmış gibi ürperiyordu.

Yarın yorucu bir gün olacak.

Yıldız desenli yorganımızı üstümüze çekip kendimizi uykunun sıcak kollarına bıraktık.

Posted in Trekking Yazıları, YazılarComments (0)

ALARANIN GÖZLERİ -1


27 haziran 2009

ALARANIN GÖZLERİ

Aracımız Gündoğmuş istikametine döndüğünde geniş ve yüksek sedir ağaçlarının arasından zaman zaman yükseliyor, sonra  vadilerden geçiyorduk. Bizim için yabancı bir alanadı. İstanbul çevresini adım adım yıllardır doşaşmış bir grup olarak hiç bir etkinlik yapmadığımız Antalya bölgesindeydik. Ali Çetin ve Mustafa İlhan’la hemen kaynaştı grup. Gündoğmuş’ta da son alıverişimizi yaparak şelaleyi hedefleyip yeniden yola koyulduk. İkindi üzeri Barçın  Dağı’nın böğrünü delerek yaklaşık 40 meterden ileriye doğru çoşkun birçimde fışkırarak dökülen Alara Uçansu Şlalasi’ne ulaştık. İlk anda nefesimiz kesildi sanki. Görkemli bir doğa olayıyla karşı karşıya gelivermiştik. O, kayadan fışkırarak nasıl bir köpürüş ve nasıl bir uğultuyla aşağı dökülüştü.

Akşamın loşluğu içinde ak yeleleri rüzgarda savrulan bir küheylan gibi alara nehri kayadan fışkırıyordu. Altına yaklaşıp akşamın son kızıllığı titreyen su kabarcıklarına dokunurken yüzümüze vuran tatlı serinlikle ürpererek hayranlıkla, korkuyla ve bakışlarımızı alamadan defalarca resim çektik. Vadinin içi aslında sıcak olması gerekirken şelalenin  ve nehrin etkisiyle üşünecek derecede serindi. Bu ilk görkemli doğa şölenini doya doya resimledikten sonra kamp alanımıza dönüp çadırlarımızı kurmaya başladık. Sipariş ettiğimiz balıklarımız da gelmişti. Çadırların kurulmasından sonra birkaç kişi odun toplamaya çıktı, kalanlar da ateş yakma ve yiyecek malzemelerini çıkardı. Artık önümüzde uğuldayan şelale ve akan derenin uğultusuyla doğadaki çeşit çeşit böceklerin birbirine karışan sesi arasında bol yıldızlı bir gece bizi bekliyordu. Odun ateşinin közünde önce patlıcanları, soğan ve sarmısakları, yeşil ve kırmızı biberleri kızarttık. Onları salata yaparken bazı arkadaşlar da balık faslına geçti. Tabi yemek pişirme işi sadece hanımların işi değil kuşkusuz ama hanım eli elbette çok yakışıyor ve biz erkeklerden çok daha pratik biçimde sonuçlandırıyorlar. Sağolsun hanım arkadaşlar gezi boyunca yemek konusunda çok özverili davrandılar.

Odun ateşinde kızarmış onca leziz yiyecek olunca hanım arkadaşların yaptığı kokteyl balıktan da kebaptan da daha leziz oldu. Mehmet kelebek’in eşi Gaziantep ve Hatay mutfağının temsilcisi Asuman hanım bu gezimizde lezzet ustamız olarak hep ön planda oldu. Ali Çetinin eşi Gülseren hanım da Akdeniz mutfağını temsilen sebze ve doğa otlarından oluşan nefis salatalar yaptılar Ali çetinle birlikte. Bir diğer bayan arkadaşımız Nilgün hanım da yardımcı olunca biz erkeklere pek bir iş bırakmadılar.Yavuz Koçan balıklarda öne çıkan arkadaşımızdı. Mesut Bilben’in ise bıçağı kendisinden daha marifetli idi.  O iş yapmak yerine kendisini temsilen bıçağını verdi. Bu gezide bana da pek iş düşmedi. Mesut ve ben yiyici taifesinde idik.

Şelale kampımızda çabucak balıklar da kızarınca hemen karnımızı doyurduk. Çaylarımızı da içtikten sonra kamp ateşi çevresinde oturup gecenin keyfini çıkarmak kalıyordu. Artık türkü vakti gelmişti. Arkadaşlar günlük yürüyüşlerde genelde benden türkü isterler, çoğu zaman başka da pek söyleyen çıkmazdı. Ama bu gezimizde bana Sami Cankaya da eşlik etti. Hatta giderek açıldı ve bayrağı kaptırma tehlikesiyle karşı karşıya kaldım. O da bir repertuar kitapçığı ile gelmişti. Ama ikimizin de repertuarının çok uyuştuğunu gördüm. Böylece birlikte söyleme ve düet yapma şansımız oldu. Asuman hanımın da sesi güzel ve o da sık sık katıldı. Nilgün hanım çok söylemedi ama oldukça özgün sesiyle arada ve yüksek tezahüratlarımızla ona da söylettik.

Alimünyum folyoya sarılan patatesler ve taze süt mısırlar türkülere eşlik etti. Tam bir yeme içme ve türkü akşamı oldu. Hatta bir ara kim daha genç atışması yaparak Ali Çetinle birlikte kolbastı oynadık. Saat 24 ü geçerken uzun yolculuk ve ilk günün yorgunluğu nedeniyle bazı arkadaşlar uykuya çekilirken ben kalan arkadaşlara “hadin yıldız toplamaya gidelim” diye bir teklifte bulundum. Bu durum, ışıktan uzaklaşarak gecenin zifiri karanlığında üzerimize akan yıldız yağmuruyla aracısız yüzleşmek demekti. 7-8 kişi hadin gidelim deyince kamp alanından yukarı doğru yürüdük. Gece saat 01 sularında orman içinden bir patikada ilerledik. Şelale ve Alaradan uzaklaşınca birden havanın ne kadar sıcak olduğunu farkettik. Ama Alara vadisi içinde ormanın ortasında ve söndürdüğümüz tepe lambalarından sonra tek bir dünyevi ışıkla temas etmeyen gözlerimiz üzerimizi örten yıldız desenli bir çarşaf gibi gökyüzüyle o kadar yakınlaştık ki elimizi uzatıp avuç avuç yıldız topladık desek abartmış olmayız. Bunu etkinlik boyunca her gece tekrarladık.

Çadırlarımıza dönerek yıldızlı bir geceyi üstümüze çekip başımızı Alara’nın turkuaz mavisine yaslayarak derin bir uykuya daldık.

Posted in Trekking Yazıları, YazılarComments (1)

ALARANIN GÖZLERİ –


ARAGON’UN ELSA’NIN GÖZLERİ
ŞİİRİNE NAZİRE: ALARANIN GÖZLERİ

ÖYLE DERİN Kİ GÖZLERİN İÇMEYE EĞİLDİM DE
TURKUAZIN TÜM TONLARINI ORADA GÖRDÜM
ORADA ÜMİTSİZLİK YOK, ÖLÜMSE UZAK
ÖYLE MAVİ Kİ, HERŞEYİ UNUTTUM İÇLERİNDE

UÇSUZ BİR GÖKYÜZÜ GECE VE YILDIZLAR
SONRA GÜNEŞ,PARMAKLARINDAN AKAN SİS
BULUTLAR SENFONİK BİR ATEŞ GİBİ ORDA
DOKUNUP GEÇİNCE DUDAKLARININ LEVHASINA

GECEYİ YORGAN YAPIP ÇİÇEĞE YASLANINCA
YILDIZLAR TEK TEK GEÇER ÇADIRIMIN ÖNÜNDEN
ALARA TOROSLARIN GİZİNİ TAŞIR RUHUMA EŞ
UÇAN ŞELALENİN TİREŞEN TENİNDE KIRILIRKEN GÜNEŞ

SOFRAMIZA OTURAN BİR KONUKTUR AKŞAM
BİR AKDENİZ HÜZNÜNÜ TAŞIYIP RUHUNA TAMARAMIN
GÖRDÜM ÇÖZÜLÜRKEN BİMECESİ ALARANIN
GÖZLERİ ALARANIN GÖZLERİ ALARANIN GÖZLERİ

anka_gezi_grubu

ALARA’NIN GÖZLERİ

DÜŞ

Uzun bir geziyi tasarlamak da uzun zaman alıyor. Nisan ayı başlarında Tv de izlediğim bir programdan ilham alarak Alara Nehri’nin kaynağından 70 km boyunca yürüyerek Akdenize inmek düşüncesi müphem bir hayal olarak belleğimde aşama aşama yer etmeye başlamıştı. İz Tv de izlediğim programda bir grup nehrin kıyısından 3 günlük bir etkinlikle bazı bölgeleri aşarak Alara Hana kadar iniyorlardı. Rehberin adını not etmiştim. Ben de bir grupla buraya gidersem bölgeyi bilen bu rehber bize de yardımcı olabilir miydi? İnternet denen kutu iyi kullanıldığı zaman kuşkusuz çok faydalı işlere de vesile olabiliyor. Ali Çetin adını internetetn araştırarak  sonunda cep telefonuna ulaştım.

Kendisi Antalya da yaşıyormuş, bir grup yaparsam yardımcı olcağını söyledi. Ama Alara’nın kaynağından Akdenize kadar yürümenin bir haftayı alacağını bazı bölümleri araçla geçerek bazı bölümlerde nehirden yürüyebileceğimizi birkaç gün de Geyikdağı’na çıkabileceğimizi söyleyince benim Alara programım daha da zenginleşmiş işin içine yaklaşık 3000 metre yükseklikteki Geyikdağı da girmiş oldu. Ali Çetin’le birkeç kez mailleştik. Ancak kendisi İstanbul’a geleceğini o zaman bir araya gelirsek detayları konuşmanın daha yararlı olacağını bildirdi. Mayıs ayı başlarında İstanbul’da buluşarak uzun uzun konuştuk. Bu arada Anka Grubunun Facebook sayfasından etkinlik duyurusunu yaptım. İlgilenen çok sayıda insan vardı. Ama bu yıl ekonomik krizin etkisi ve yaz başlangıcındaki izin sorunları nedeniyle bir de bir haftalık çadır kamplarının zorluğundan dolayı sayı bir türlü netleşmiyordu. Ali Çetin biz gelmeden bir hafta önce gezi bölgemizde son bir keşif yapacak ve konaklayacağımız alanları tespit edecekti. Gezi tarihi yaklaştıkça sayı azaldı ve 12 kişi netleşti. Aslında 2 rehber bir de şöför olmak üzere 15 kişi böyle bir gezi için butik ve iyi bir sayı idi.Çok sayıda insanı Alara nehrinin debisi yüksek sularına girdirmek de riskli olabilirdi. Biletlerimizi ayarladık ve yola çıktık. Bazılarımız kara yolunu bazılarımız hava yolunu tercih etti. Cumartesi sabah 8-10 civarında Antalyada toplandık. Ali Çetin’le birlikte Mustafa ilhan de rehber olarak bize eşilik edecekti. Antalya’da tüm alışverişimizi yaparak aracımıza yerleştiridik. Bazı eksiklerimizi de gittiğimiz bölgelerden günlük olarak yapacaktık.

Artık bizim için heyecan saatleri yaklaşmıştı. Alara Nehri’nin dağın böğründen fışkırarak Cündere Şelalasi ya da Uçansu Şelalasi adı altında çıktığı noktaya ulaşacak ve oradan aşağı yürüyecektik.

Yazı “Alara’nın Gözleri” serisi olarak verilecektir. Okuduğunuz kısım giriş yazısıdır.

  • http://namaras.org/anasayfa/2009/12/20/alaranin-gozleri-1/
  • http://namaras.org/anasayfa/2009/12/20/alaranin-gozleri-2/
  • http://namaras.org/anasayfa/2009/12/20/alaranin-gozleri-3/
  • http://namaras.org/anasayfa/2009/12/20/alaranin-gozleri-4/
  • http://namaras.org/anasayfa/2009/12/20/alaranin-gozleri-5/
  • http://namaras.org/anasayfa/2009/12/20/alaranin-gozleri-6/
  • http://namaras.org/anasayfa/2009/12/20/alaranin-gozleri-7/

Posted in Trekking Yazıları, YazılarComments (0)


Advert

Günü birlik veya kamplı, elinde fotoğraf makinesi, sırtında çantası olmanın verdiği hazla dolaşmaya MERHABA.

-
Her yer görülmeye değer anlayışı ve sevdasıyla yürümenin, tanımanın ve anlamanın tadına varabilmek amacıyla farklılıklar yaşıyoruz birlikte.

Yalnızca ülkemiz değil, gidilebilen her coğrafya içindir sözümüz.

Takvim

Mayıs 2018
Pts Sal Çar Per Cum Cts Paz
« Eki    
 123456
78910111213
14151617181920
21222324252627
28293031