Tag Archive | "manavgat"

KONAKLAYIP GİDEN KERVAN YOLLARINDA, ERCİYES DAĞINA GİDER



Erciyes Dağına sevdalanmıştık ne zamandır. 14 Eylül 2012 Cuma akşamı Kayseri’ye doğru yola çıkınca, Erciyes dağı sevdası, merak ve heyecana dönüştü. Gizemlidir dağlar, öyle bir uzaktan görünüşleri, albenileri vardır. Birde sır olan içsel yaşamları vardır onların. Dağların yaşamı, dağlarla yaşamadan bilinmez. Dağları yaşamak için, engin vadilere inmek, sivri, bıçak gibi zirvelerine çıkmak, kayasına tutunmak ve de çarşağından hızla inerken tozunu yutmak gerekir ki, Dağları yaşamış olalım. Dağların koyaklarına inmekte, zirvelerine çıkmakta zordur, zorludur. Dağlar bir yandan yorar, üşütür insanı, bir yandan da duygular değişir, düşünce yorgunluğu yok olur dağlarda. İnsan şehir hayatının gürültüsüne, karmaşasına dönünce anlar dağların önemini ve işte yeniden başlar dağların sevdası, bir tutku olur doğa, bir yaşam biçimine dönüşür bu sevda.

http://namaras.org/anasayfa/wp-includes/js/tinymce/plugins/wordpress/img/trans.gif

Kayseri’ye yaklaşınca ala şafakta, kocaman bir kütle olarak gördük Erciyes’ i, bozkırın orta yerinde, öylesine Lök gibi oturuvermişti kıpırtısız, dingin ve kendinden emin. Kimimizin içine korku düştü, kimimiz tedirgin olduk, kimimiz heyecanlandık ve kimimiz de sevdayla baktı dimdik duran tepesine.

Bu duygularla girdik şehir merkezinden geçerek Hacılara. Erciyes’in koynundaki Hacılar kasabasında Mustafa ve Gülseren dostlarımızın evine misafir olduk. Boz dağın yamacında, yemyeşil bir bahçenin içerisindeki evlerinde ağırladılar bizi. Numan ve Zikriye’nin aile dostları, Gülseren ve Mustafa ailesi bizi sevgiyle, dostlukla karşıladılar. 13 kişilik ekibin misafirlik için çok olacağı geçti aklımdan ama biraz ürkütücü, soğuk, sır dolu Erciyes dağının bağrındaki sıcacık, güler yüzlü ve candan bir aileye misafir olmak ısıttı içimizi birden. Kırk yıllık dostluk sıcaklığıyla ağırlanmıştık. Sucuk, pastırma, peynir, tereyağı, zeytin, yumurta, reçel, katmerler ve evlerinin önünden tazecik toplanan domates ile biberlerin kokusu ve tadı bir harikaydı. Gece yolculuğunun yorgunluğu ve dağa gitmenin heyecanının açlığıyla saldırdık kahvaltı sofrasına. Bu kahvaltı bizleri Erciyes’in zirvesine çıkarır diye espri yaptık. Gerçekten harika bir kahvaltıydı. Organik besleyici, güç ve direnç verecek bir sofraydı. Kahvaltıdan sonra dostlarımıza teşekkür ederek onlardan ayrıldık.

Hacılar çarşısına gelerek oradan alış verişimizi yaptık. Bolca su, ekmek, domates, peynir aldık. Hacılara gelmişken HADAK dağcılık kulübüne de uğramak istedik ama kulüp lokali kapalıydı. Oradan bir arkadaş bizimle ilgilendi ve HADAK sekreteriyle telefonla görüşmemizi sağladı. Sekreter arkadaştan bilgi aldıktan sonra doğru Tekir Yaylasına gittik. Burada önce jandarmaya isimlerimizi yazdırıp kimliklerimizi bıraktık. Teleferikle 2650 rakımına çıkıp oradan yürüyerek 2750 rakımındaki kamp alanına çıktık. Ali Göçer dostumun deyişiyle, bir aslan gibi yatarak bizi gözetleyen Erciyes Dağının kuyruğuna basmadan çadırlarımızı kurduk.

Kamp alanımızdan Erciyes’in zirvesine bakan gözlerde dikkat, heyecan, korku ve kaçamak sevdalı bakışlar vardı. Kampımızı kurduktan sonra, çevrede keşif gezisi yaptık. Numan, Turhan, Mustafa Şen ve Ender eskiden teleferik ayağı yapılırken artta kalıp atılan kalas parçalarını omuzlayıp geldiler. Kamp alanımızda kamp ateşi için odunlarımızı hazırladık. Bir yandan da arkadaşlarımız Zikriye, Hüsniye, Gülseren, Mevlüde ve Seda akşam yemeği için hazırlıklara başladılar. Domatesli, soğanlı, sarımsaklı bulgur pilavını ve salatamızı, kamp ateşimizin karşısında afiyetle yedik.

Gecenin sürprizini Mustafa Şen yaptı. Ender’in Doğum günü için Manavgat’tan alıp getirdiği pastanın üzerine mumlar dikerek yaktı. 2750 metrede Ender’e hoş bir doğum günü kutlaması oldu.

Erciyes Dağının karanlığıyla birlikte soğuğu da çöktü kampımıza. Birden yıldızlar indi üzerimize. Sanki yıldızlı gökyüzü bizi Erciyes Dağının karanlığına karşı aydınlatıyor, soğuğuna karşıda ısıtıyordu. Kamp ateşimiz alev alevdi. Bayram Abinin coşkusu ise hiç tükenmiyordu. Bayram abi ile Turhan ellerine birer ateşli köz alarak karanlık gecede ateş dansına başladılar. Hepimiz neşe içerisindeydik. Arif ile Numan’ın sesi yanık türkülerle geceyi bölerek, Erciyes Dağının yamaçlarında yankılandı. Hava soğuktu, alev alev yanan kamp ateşimizin karşısında biraz önümüzü, biraz arkamızı ısıtarak oturuyorduk. Saat 21,30 da saman yolu ve yıldız dolu gökyüzünü bir yorgan gibi üzerimize çekerek, gecenin sessizliğinde uykuya daldık.

Sabah saat 04,oo te dinç, dinamik ama heyecanlı olarak uyandık. Zirve çantalarımızı hazırladık. Saat 04,40 ta, Erciyes Dağının zirvesine giden belirgin patikadan yürümeye başladık. Erciyes Dağı, şafağa yaklaşılan saatlerin koyu karanlığında, yıldızlı gökyüzünün bağrına, bir bıçak saplanmış gibi tarihe şahitlik edercesine, dimdik duruyordu. Heybetli, ürkütücü ve de muhteşemdi.

Tan yeri ağarıp ufukta güneşin kızılı bir çizgi gibi belirmeye başladığında, ilk tepenin yamacına ulaşmıştık. Bayram abi tan yeri ağarırken 2900 metreden bizi uğurladı. Ekibimiz 12 kişiydi. Erciyes Dağı dik, taşlık ve yorucuydu. Ekipte kopma yaratmadan, yorularak ama zorlanmadan ilerliyorduk. Bütün ekibin performansı iyiydi. Bazı arkadaşlarımızın Erciyes Dağı, ilk yüksek dağ çıkışlarıydı. Yüksek irtifanın belirtilerine karşı dikkatliydik. Sürekli birbirimizi kollayarak ilerliyorduk. Dağcılık; dostluk, dayanışma ve güven demektir. Dağcılıkta bireyci davranışlara ve bencilliğe yer olmaz. Bu duyguyu; doğanın saflığı temizliği ve gizemi yaratır.

3450 rakımında uzunca soluklandık. İlk defa bu yüksekliğe çıkan arkadaşlar dönüp baktılar heyecanla bozkıra. Manzaranın büyüsüyle doldu ruhlarımız. Doyumsuz bir tan kızılı durmaktaydı karşımızda. Merakla, heyecanla ve korkuyla izledi gözler Erciyes dağının heybetini ve albenisini.

3450 rakımında Hüsnüye, Gülseren, Seda, Zikriye ve Mevlüde bizleri zirveye doğru uğurladılar. Dik yamacı çıkarken güneş ışıklarıyla sırtımızı yalıyordu ama hava soğuk, hava olabildiğince sertti.

3650 Rakımında soluklandık. Hörgüç kayası zirveyi arkasına almış “gelmeyin, geçirtmem” dercesine bir bıçak gibi duruyordu karşımızda. 3650 rakımında Polonyalı bir ekip ile karşılaştık. Arif’i, Polonyalı dağcı ekip ile sohbette baş başa bıraktık. Hörgüç kayayı geçince zirve, dimdik, kaygan ve zorlu bir yamaç olarak dikildi önümüze. Her adım atışımızda çarsak bizi bir adım geriye atıyordu, onun için sıkı basmak gerekiyordu. Her yanımız kayalık ve etrafımızdaki taşlar, her an kopup üzerimize gelmeye hazırdı. Bizden önce zirve yapıp dönmek isteyen gurup bizim çıkışımızı bekliyordu yukarıda. Her adım taş yuvarlanması ve tehlike demekti Erciyes’te. Birbirimizden kopmadan ve birbirimizi kollayarak yürüyorduk.

Dağcılık, ülkemizde henüz bir anlayış, bir yaşam biçimi olarak algılanmıyor. Erciyes Dağının zirvesi, sarp, tehlikeli fakat güzel bir zirve. Buraya gelen herkes illaki zirve yapmak ister. Hörgüç kayaya kadar gelerek buradan dönen birçok insan oluyordur. Kayseri’deki dağcılık kulüpleri daha duyarlı olmalı ve zirve çıkışının 150-200 metrelik bölümünde iple güvenlik almalıdırlar. Burada her zaman düşüp yaralananlar oluyormuş. Bizden önceki guruptan da iki kişi düşerek yaralandı.

Zorlu bir tırmanıştan sonra Numan, Ender, Mustafa, Turhan, Mustafa Özkul ile birlikte 3916 rakımından dört bir yanımızdaki bozkıra bakarak yaşıyoruz zirveye çıkmanın mutluluğunu.

Zirvedeki buzulun üzerinden kar sıyırıyor Turhan ile Numan. Zirve defterini yazıp, fotoğraf çekiyoruz. Sonra oturup dinleniyoruz bir süre. Sanırım uzun soluklanmayı  hak ettik diye düşünüp gülümsüyoruz hep birlikte. Keyifle yemeklerimizi yiyoruz zirvede.

Şeytan deresinin zorlu çarsağından koşup tozu dumana katarak inmeye başlıyoruz.

Erciyes zirve etkinliğimizi başarıyla tamamlıyoruz. Kamp yerinde toplanıyoruz. Hepimiz mutluyuz. Tüm sevinçleri birlikte yaşıyoruz ekip ruhuyla. Sevinçlerimizi de bölüşüyoruz.

Bayram abi, Hüsnüye, Gülseren, Zikriye, Mevlüde, Seda, Turhan, Mustafa Özkul, Mustafa Şen, Arif, Ender, Numan yani 13 arkadaş hepimiz mutluyuz ve hep birlikte Erciyes dağının zirvesine bakarak ayrılıyoruz kamp yerinden.

Bu güzel etkinliğe hepimiz aynı oranda değer kattık, aynı oranda güzel ve anlamlı yaptık. Yorulmasına yorulduk, zaman zaman tedirginde olduk ama mutluluğumuza değer katıp döndük Erciyes dağından.

HEP BİRLİKTE YENİ  ZİRVE VE MUTLULUKLARA.

15-16 EYLÜL 2012

ALİ ÇETİN

Posted in Trekking Yazıları, YazılarComments (0)

MANA-UWA – NEHRİNDEN TARİH AKAN ŞEHİR


MANA-UWA

NEHRİNDEN TARİH AKAN ŞEHİR – MANAVGAT

Bereketli topraklar

Manavgat, Pamphylia Ovası’nın doğu kısmında yer alan, Likya ile Kilikia Bölgesi’ni birbirinden ayıran Manavgat Çayı üzerinde, Antalya’nın doğu coğrafyasının ortasında, Antalya’ya 70 km. yakınlıkta, şirin bir kenttir.

Manavgat Çayı’nın denize döküldüğü harika boğaz Titreyengöl ve Sorgun bölgeleriyle denize 3 kilometre, orta Torosların güney yanındaki Ulualan Ovası’nın tam ortasındadır. Günümüzde Manavgat, Side, Boğaz ve Titreyengöl ile iç içe bir kent görünümündedir.

namaras_ali_cetin_manavgat_cayi046

Manavgat kenti, İlkçağ’da Side’nin önde gelen kasabalarından birisiydi. Dağlık Kilikia’nın batı yanında, Pamphylia’nın doğusunda, Manavgat Çayı’nın batı yakasındaki Hisar’ın etrafında bir İlkçağ kenti olarak kurulmuştur. Adı: Mana-uwa‘dır. Bu ad İlkçağ’da, Anasal Tanrıça tapınağı öğelerinden üretilmiştir. Mana-uwa; Luwi dilinde (Luwi’ler, Hititler zamanında Anadolu’nun güneyinde yaşayan halka verilen isimdir) Anasal Tanrıça’ya tapan halk demektir. Mana-uwa, MS 7. yüzyılda oldukça canlı bir kereste ticareti limanı ile Ermeni ve Rum papazların toplanma yeri olarak dikkati çekmektedir.

Mana-uwa, İlkçağ’da üzümü, şarapçılığı, ormanları ve kereste ticareti ile ünlüdür. Bölgenin ormanlarından kesilen kereste, gemilere yüklenerek Mısır’a, Kudüs’e götürülerek, oralarda gemi yapımında kullanılmaktadır. O nedenle burası, İlkçağ’da hareketli bir kenttir.

Kültürler arasında bir köprü

Manavgat Çayı üzerinde 20. yüzyıla kadar herhangi bir köprü yapılmamıştır. Bu ise, İlkçağ’dan 20. yüzyıla kadar burada ki, kereste ticaretinin önemi ve canlılığıyla açıklanabilir.

Manavgat Çayı üzerindeki ilk köprü yapımına 1930 yılında başlanan, demir aksamı Alman Groof firmasınca verilen ve 1932 yılında trafiğe açılan tarihi asma köprüdür. Bu yıllara kadar ırmak üzerinden geçişler sal ile yapılmaktadır.

Osmanlı Dönemi’nde, Manavgat Çayı’nın doğu yakasında, Alara Çayı ile arasındaki bölgede Senir Beyliği, batı yanında ise Köprüçay’ı ile arasında kalan alanda Tugayoğlu Beyliği varlıklarını sürdürmüşlerdir. Çayın doğu yakasındaki tepecik üzerine, bu bölgeye 12. ve 13. yüzyıllarda Türklerin gelişiyle Düşenbih Köyü kurulmuştur.

Tarım, hayvancılık ve turizm kenti

Irmağın varlığı her zaman Manavgat Kenti’ni, tarımda, hayvancılıkta, ticari açıdan ve de turizm açısından ilgi odağı olarak var etmiştir. Manavgat Çayı’nın İlkçağ’da ki adı Melas’tır. Melas; Yunanca ‘kara ırmak’ demektir.

Günümüzde, artık bir turizm merkezi olan Manavgat ile Alanya, Side, Manavgat Şelalesi arasında botlarla ve yelkenlilerle günübirlik binlerce turist gezi yapmakta, ırmağın buz gibi suyunda yüzerek serinlemektedirler. Manavgat Çayı, turizmin gelişmesiyle birlikte turist taşımacılığının yanı sıra, alabalık yetiştiriciliğinde ve bot ile yat yapımı tersaneciliğinde bölgenin en önemli yatırım alanı olma özelliğine sahiptir.

namaras_ali_cetin_manavgat_cayi045

Zamanla Manavgat Çayı’nın taşıdığı alüvyonlarla, kentin çevresindeki ovalar verimli hale gelmiş, Türkbeleni altından geçen ve Titreyengöl’de çam ormanları arasından                                                                                                                                                                        denize dökülen çay, alüvyonların deniz ağzını kapatmasıyla su kendine yeni bir yol açmış ve bugünkü Boğaz’dan denize dökülmeye başlamıştır.

Suyun şekillendirdiği bir mimari

Kumsalının güzelliğiyle ve eşsiz manzarasıyla, denize bir yay çizerek dökülen ırmağın yarattığı 3 km uzunluğundaki kumsaldan doğa harikası bir yarımada ortaya çıkmıştır. Bu kumsalıyla, deniziyle ve güneşiyle görsellik harikası bir doğa olayıdır. Burası yerel adıyla Boğaz’dır. Side’ye alternatif turizm merkezi olarak Titreyengöl‘ün tüm güzelliğiyle var olmasında, bu doğa olayının sonucunda oluşmuştur.

Fıstık çamı ormanlarının arasında, hemen denizin kenarında doğa harikası bir göl ve önündeki denizle arasında uzanan, tertemiz kumsalıyla, doyumsuz bir görselliğe sahiptir Titreyengöl ve Sorgun bölgesi. Titreyengöl kumsalında saatlerce yürünebilir ve güneşin batışının bulunmaz, doyumsuz manzarası eşliğinde akşamın tadına varılır.

Bugün, Titreyengöl ve Sorgun çevresi, turistlerin en çok ilgisini çeken büyük beş yıldızlı otelleriyle ünlüdür. Bu bölgedeki otellerin 18 bin yatak kapasitesi bulunmaktadır.

Doğal miras

Manavgat Çayı, Torosların güneye bakan yamaçlarından 980 metre yükseltiden doğar. Dünyanın en güçlü yeraltı kaynaklarıyla beslenen çay, aktıkça güçlenir. Kentin ortasından geçen çay, 93 kilometre yol kat ederek Akdeniz’e dökülür. Eşi, benzeri olmayan sarp, derin kanyonlardan geçen Manavgat Çayı, 185 metre yükseklikte beton kemer yapılarak inşa edilen ve dağların arasında eşsiz güzelliğiyle bir doğa harikası olan Oymapınar Barajı’nı oluşturmaktadır.

namaras_ali_cetin_manavgat_cayi024

.

Oymapınar Barajı’ndan sonra, Manavgat Çayı’nın oluşturduğu, küçük bir iç denizi andıran, irili ufaklı birçok adacığı olan ve derin, güzel koylarında plajları ve de balık lokantaları bulunan, yemyeşil çam ormanlarının arasında mavi ile yeşil karışımı bir görünümüyle Manavgat Barajı bulunmaktadır.

Manavgat Çayı üzerinde, derinliği ve büyüklüğüyle ünlü, dünyanın en güzel yeraltı mağaralarından biri olan Altın Beşik Mağarası bulunmaktadır. Bu mağara yeraltı sularıyla çayı besleyen en önemli kaynaklardan birisidir.

Güzeller güzeli Manavgat Şelalesi

Manavgat Çayı’nın son bileşeni antik Naras Köprüsü altından geçerek ırmağa karışan Kargıhan Çayı’dır. Kargıhan Çayı’nı da aldıktan sonra, eski alüvyon yığınlarından oluşan dereli tepeli bir arazide şiddetini kaybetmeden akan çay, Manavgat’tan 2 km. yukarılarda batıya doğru çevirdiği menderesini terk ederek dosdoğru inmeye başlar ve bu doğrulduğu yerden, 4 m. yükseklikten meşhur Manavgat Şelalesi’ni oluşturur. Çayın, çok yüksek debisi ile 4 metreden düşmesi ve etrafındaki arazinin coğrafi güzelliği, Manavgat Şelalesi’ni bölgenin en çekici yerlerinden biri yapmıştır.

Ünlü Manavgat Şelalesi’nden sonra yayılarak küçük şelaleyi oluşturan su, gitgide hızını kaybederek Manavgat içinde akışı oldukça yavaşlar ve mağrur bir edayla kent içinden geçerek denize dökülür.

Köprülü Kanyon

Manavgat’tan 59 km kuzeybatı yönünde gittikten sonra, eşsiz bir orman denizinden geçerek, ünlü Köprülü Kanyon’a, burada Köprüçay’ın üzerindeki tarihi oluk köprü hayranlık uyandıracak niteliktedir. Kanyonun uzunluğu 14 km. olup, derinliği 100 ile 500 metre arasındadır. Köprüçay üzerindeki oluklu köprü 2000 yıl sonra bile üzerinden halen araçların geçebildiği sağlamlıktadır. Köprünün altındaki manzarasıyla, çayın içerisindeki balıklarıyla insanın ruhunu dinlendiren bir doğa çıkar ortaya. nisan-mayıs ayları arasında çayda yapılan rafting ile, adrenalinler yükselerek, harika bir gün geçirilebilmektedir.

Köprülü Kanyon’dan sonra ister arabayla, ister St. Paul yolundan trekking yaparak gidilebilen antik Selge antik kenti, bütün ihtişamıyla dağın üzerinde durmaktadır.

Uçansu (Çündere) Şelalesi, Alara Çayı’nın ilk çıkış yeri olan, Çündere Köyü’nde Barcın Akdağ’ın 40 metre yamacından büyükçe bir kütle olarak kaynaktan fışkırarak, uğultuyla nehre inen suyun yarattığı görkemli bir şelaledir. Toroslara yağan karların erimesiyle nisan ayında coşan Uçansu Şelalesi, yarattığı gök kuşağı manzarasıyla, görsellik açısından bölgenin en görkemli doğa olaylarından birisidir.

namaras_ali_cetin_manavgat_cayi023

Tarihin yazıldığı kıyılar

Side, antik çağlarda Mısır ticaret yolu üzerinde, sandalların konaklama yeri, sandal saray kent olarak kurulmuş, sonraları Pamphylia’nın en önemli köle ticaret merkezi olmuştur. Bir zamanlar binlerce kölenin ve bin bir çeşit malın alınıp satıldığı Side Çarşısı ve Side Limanı, bugün ülkemiz turizminin en önemli ticari merkezi haline gelmiştir.

Side, kilometrelerce uzunluktaki kumsalıyla, tertemiz denizi ve tarihi geçmişiyle, dünya insanları için aranılan bir tatil yeri ve turizm bölgesi olarak Manavgat Kenti’nin bir parçasıdır.

Savaşçı kent Etanne

Manavgat‘a 27 km. yakınlıkta bulunan Etanne antik kenti, Sırt Köyü yakınlarında, denize tepeden bakan, M.Ö. 3 yy. da kurulmuştur. Etanne, savaşçılığıyla ünlüdür ve kalıntıları kentin yerleşiminin olağanüstülüğünü gözler önüne sermektedir.

namaras_ali_cetin_manavgat_cayi034

Seleukeia

Manavgat Bölgesi’nin en önemli antik kentlerinden biri olan Seleukeia, Manavgat’a 14 km uzaklıkta, Bucakşıhlar Köyü’nün üstündeki tepede, Etanne ile aynı dönemde kurulmuştur. Tiyatrosuyla, hamamıyla, agorası ve tapınaklarıyla günümüze kadar sağlam kalabilmiş, denize tepeden bakan antik bir kenttir. Burası M.Ö. 3.yy.da Suriye kralı Selevkus tarafından ya da onun anısına yaptırılmıştır.

Dağların doruğunda yaşam; Selge

Manavgat’a 77 km. uzaklıktaki Selge antik kenti, Köprülü Kanyon’un üzerinde bir ilk çağ kentidir. Kurucusu Grek Calchas adında birisidir. Zeytinyağı, şarap ve kereste en önemli ticari ürünleridir. Tiyatrosu ilginç yapısıyla bugün sağlam durmaktadır. Tiyatronun en üstünden görünen köprülü kanyon vadisi, özellikle gün doğumunda harikadır. Tiyatronun bitişiğinde Stadyum, onun yanında hamam ve batısında iki tapınak vardır. Bunların kalıntılarının gerisinde de dev bir sarnıç bulunmaktadır.

Su kemerleri ve tiyatro kenti; Aspendos

Aspendos’un ilk kurulduğunda adı Azitawadda idi. Grek Mopsus hanedanının varislerince, Troya Savaşı’ndan sonra kurulmuş bir ilk çağ kentidir. Aspendos’un, bugünkü görkemli hali M.S. I.yy.da gerçekleşmiştir. M.S. 365 yılında ki deprem, hem Aspendos’a, hem de köprü çayı üzerindeki köprüye çok zarar vermiştir. Yıkılan köprü kalıntıları üstüne,1221 yılından sonra buraya hâkim olan Selçuklular tarafından yeniden, aslına uygun olarak köprü yapılmıştır. Tiyatroda, yine kervansaray olarak kullanıldığı için, Selçuklular tarafından tamir edilmiş ve günümüze kadar sağlam kalması sağlanmıştır. Aspendos tiyatrosu M.S. II. yy.da mimar Zeno tarafından klasik Roma stilinde yapılmıştır. Akustiği en güçlü tiyatrolardan birisidir. Günümüzde de konserler verilmektedir. Aspendos su kemerleri, Roma dünyasının en görkemli, teknik açıdan en orijinal kemerlerinden birisidir. Su kemerlerinin toplam uzunluğu 20 km.dir. Aspendos, Manavgat’a 30 km. uzaklıkta bulunmaktadır.

Turkuvaz renkli Alara

Alarahan ve Alara Kalesi, Manavgat-Alanya sınırını oluşturan Alara Çayı’nın üzerinde, denizden 7 km. içeride bulunmaktadır. Alara Kalesi, Bizanslılar zamanında, hem Konya – Alanya, hem de Konya – Antalya yani İçanadoluyu Akdeniz’e bağlayan kervan yolu üzerinde bulunmaktadır. Selçuklular 1221 yılında Kolonoros’u (Alaiye) aldıktan sonra, Kolonoros komutanı Kyr Vart’ın kardeşi Kyr Mikail’in sahibi olduğu Alara Kalesi’ni takas yoluyla alarak, hem kaleyi yeniden restore etmişler, hem de kalenin hemen yanına, ırmağın kenarına Alarahan Kervansarayı’nı yaparak, kervan yolunun denetimini sağlamışlardır. Kale ve kervansaray, Manavgat’a 32 km. uzaklıkta, eski görkemli durumlarını korumaktadırlar.

Gerçek Akdenizli bir turizm kenti

1960–1970’li yıllarda esas geçimini pamuk ekimiyle, seracılık ve narinciye yetiştiriciliğiyle sağlayan Manavgat,1980’li yıllardan sonra turizmin çok hızlı gelişimiyle, zengin tarihi, eşsiz coğrafyası, temiz denizi, uzun kumsalları ve dört mevsiminin turizme uygunluğuyla Ülkemizin en önde gelen turizm bölgelerinden biri olarak yerini almıştır. Bu durum hızla şehirleşmesini ve büyümesini getirmiş, bölge halkının, ülkemiz insanlarının ve yabancıların yerleşimi için bir çekim merkezi olmasını sağlamıştır.

Manavgat, dört mevsim denize girilebilen, dağlarla ilişkilenmesi kolay,  sayısız trekking parkurlarının olduğu bir coğrafyası olan, ortasından süzülerek geçen yemyeşil ırmağı üzerinde botların turist taşıdığı, eşsiz güzelliğe sahip, kolay yaşanılır bir kenttir.

Halkın pazarı

Manavgat’a, pazartesi günleri periyodik olarak kış, yaz pazar kurulur. Manavgat Pazarı’nda giyimden, sebze ve meyveye, hediyelik eşyaya kadar her şey bulunabilir. Antalya bölgesinin en ünlü turistik pazarı burasıdır. Antalya’ya gelen turistler açısından mutlaka görülmeye ve gezilmeye değer bir pazardır.

Çevresi ile bütün bir şehir

Turizmin hızlı gelişimi, bölgenin kirlenmemiş olması, denizinin berraklığı, tarihi yapısının önemi, çevre güzelliği ve bozulmamış doğallığı Manavgat ‘ı biranda dünya insanlarının dinlence merkezi haline getirerek, turistik yığılma yaşanmıştır. Bu durum ise, sahile yakın olan köylerin, modern otellerin yapılmasıyla, turistik beldeler haline dönüşmelerini getirmiştir.

Manavgat çevresindeki Kızılot, Kızılağaç, Ilıca, Evrenseki, Çolaklı ve Gündoğdu köyleri turizmle ve turizm yatırımlarıyla, görünümleri, ekonomisi ve sosyal yaşamları hızla gelişen ve değişen yerler olmuşlardır.

Manavgat kenti tarihi ve turistik yerleriyle, coğrafyasıyla, iklimiyle Akdeniz bölgesinin en ilgi çekici yeridir.

Deniziyle, sahiliyle, ırmaklarıyla, şelaleleriyle, yürüyüş parkurlarıyla, kanyonlarıyla,

Kuşları, çiçekleri, dağları, dağlarındaki yaban hayatıyla ve dört mevsim güneşiyle dünyada az rastlanan bir çevresel çeşitlilik birlikteliğine sahip kent konumundadır.

Manavgat, bu konumuyla dünyanın bütün ülkelerine yakın şirin bir Akdeniz kentidir.

Manavgat Fotoğrafları:

DSC09945
DSC09935

DSC09873

Devamı için tıklayınız.
kar

Posted in Gezi Yazıları, YazılarComments (4)

ÇOBAN KIZI SİDELYA, SORGUN ORMANINDA KEÇİLERİNİ OTLATIR, TiTREYEN GÖLDE YÜZERDİ !


ÇOBAN KIZI SİDELYA, SORGUN ORMANINDA KEÇİLERİNİ OTLATIR, TiTREYEN GÖLDE YÜZERDİ….

namaras_ali_cetin_side018

Dağları severim, dağların ormanlarını, kuşlarını, ballı çiçeklerini ve şırıl şırıl akan sularını severim. Dağlar özgürlüktür, dağlar sevgidir, aşktır, tutkudur. Dağların, dağların ormanlarının sesi huzur verir, dinlendirir insanı.

Gel görki,günümüzde dağlar acı çekiyor, ormanlar acı çekiyor, dağlar sorunlu, inliyor doğa.

Kapitalizm, önünde engel tanımaz, kapitalizm acımasızdır. Vicdanı, geleceği yoktur kapitalizmin. Kapitalizm para, kar demektir. Para, dağ, orman, şırıl şırıl akan su, cıvıl cıvıl öten kuş tanımaz. Kapitalizm için her şey gelir getiren mülktür. Doğada, bir metadır.

İdealler ve idealleriyle yaşayan imanlar çoğalmadıkca, Kapitalizm hızla yok edecektir doğayı. İşte bu yok oluşa tanık olduğumuz yerlerden biriside SORGUN ÇAMLIĞIDIR.

Sorgun Çamlığı, hemen Akdenizin kenarında, onunla iç içe, ikinci bir iç deniz gibi uzanan denizle, mavi gök yüzüyle bütünleşen derin bir çamlık ormanıdır.

Sorgun Çamlık alanı 3749 dönümlük bir alandır. Tamamı 150-200 yıllık fıstık çamlaerı ve kızıl çamlarla kaplıdır. Bu ormanlık alan tarih boyunca varlığını hep sürdürmüştür. Çamların asıl etkisi kumul ilerlemesini önlemekte görülmektedir. Yüzlerce yıldır bu çamlar, sahilden ilerleyen kumları durdurmuştur.

3749 dönümlük çamlığın 639 dönümlük hemen deniz kenarındaki bölümü, zamanla Turizm yatırımı olarak otellere verilmiştir. Denizle fıstık çamlarının, kızıl çamların arasına otellerle bir set çekilmiştir.

Çamlığın kalan bölümün 2900 dönümlük alanı ise G1, G2 golf alanı adı altında 49 yıllığına otellere tahsis edilmiştir.Tahsise konu olan alanda dönüm başına 250 adet asırlık çam aşacı bulunmaktadır. Yapılacak olan G1 golf alanı 27 delikli olacakdır ve bunun içinde 432 dönüm sadece golf alanı için gerekmektedir. Bu demektirki 108.000 adet fıstık çamı ve kızılçam kesilecektir. Bu da demektir ki, Sorgun da, turizm yatırımı adı altında korkunç bir çevre katliamı yapılmaktadır. Buda ekolojik dengenin tamamen bozulması demektir.

Bugün yok olmakla yüz yüze olan Sorgun Çamlığında zamanla domuzlar saklanır, kurtlar, tilkiler, çakallar dolaşırmış. Çamlığın bir yerinin adı “ayı gürü”ymüş. Bir tarih yatar Sorgun Çamlığında. Side kenti, Romalılar hep çamlıklarıyla övünürlermiş. SİDE’de yaşarlarken eski çağlarda sideli çobanın kızı sidelya, keçilerini sorgunun gür çamlığında otlatır,yorulunca titreyengölün soğuk suyunda yüzermiş. ( o zamanlar titreyengöl melas çayının denize döküldüğü yer)

Biz, bölgeye Turizm yatırımına karşı değiliz, Ama ön araştırma yapılıp, gelecek ve çevre katliamına dönüşen yatırımlara karşıyız.

Küresel dünyanın sermayesi öyle bir gelmişki Sorgun Çamlığına Titreyen göl titremez olmuş, kuşlar ötmez, mantarlar, kuzu göbekleri yetişmez olmuş. Para için kesilmiş kocaman asırlık fıstık çamları, para için kirletilmiş Titreyengöl.

Ara ara gazetelerde “Sorguna yeşil bayrak verildi” yazısını görünce, “biz bir çam ağacı kesince yıllarca mahkemelerde sürünüyorduk, adamlar yüzlercesini kesiyorlar, kimse bir şey demediği gibi birde yeşil bayrak alıyorlar, diyor sorgun köylüleri.

Sorgun Çamlığı gibi çamlık, dünyada üç ülkede bulunmaktadır. Türkiye de Lara, Belek ve Sorgun aynı tür çamlık alanlardır. Buraların kumluk alanlarının altı kil tabakasıyla kaplıdır ve kil tabakası denizin içlerine kadar uzanır, o nedenle sürekli kumluk alan nemlidir, bu yüzdende çamlar yetişir kumluk alanda. Yani bölge korunması gereken bir alandır.

Ama sermaye değer tanımaz, sermeye için kar önceliktir, tüm değerler paraya tabidir. Önceleri yöre halkı turizmin gelişine ve gelişimine sevinmiş. Sonra görmüş ki, turizm adına doğa yok ediliyor, ne deniz kalıyor, ne orman kalıyor.

Bir gün birileri ormanın içine bir şantiye binası yapıyor, kocaman bir tabela asıyor, şantiye binasına en büyüğünden bir de türk bayrağı asıyor ve sonra başlıyor fıstık çamları bir bir kesilmeye.

1994 yılında Sorgun Çamlığı golf alanı olarak verilmiş. Sorgun, Manavgat ve Sideliler hemen tepki göstermişler. Verilen tahsis Turizm Bakanlığınca geri alınmış. On yıl beklemiş sermayedarlar, on yıl gözlerini dikmişler çamlığa, on yıl uymamışlar, on yıl boyunca sermayenin kaybını, getirisini hesaba vurmuşlar ve 2004 yılında Çamlığı ele geçirmişler. Bu kez tümünü almışlar çamlığın. Sadece 220 dönüm kalmış boş alan olarak koca çamlıktan. Bu kadarıda halka yeter dememişler ama ne dediklerini ve ne düşündüklerini zamanla görecek bölge halkı.

Bizde, yöre halkıda golf alanları yapılmasına karşı değiliz. Dünyanın her yerinde golf alanları, çorak arazilere yapılır, golf için çorak araziler değerlendirilir. Bizim ülkemizde ise tam tersi oluyor. Ağaçlar kesiliyor, deniz kirletiliyor, doğa yok ediliyor.

namaras_ali_cetin_side013

Sorgunda yıllardır yöre halkının yazlık olarak kullandığı sahildeki çardakları yıkılıyor. Gerekce:sahil temizlenecek, sonra halkın elinden alınan yer, bir gecede bir yatırımcıya tahsis ediliveriyor.

Yöre halkı tepkili, bu kez örgütlenmişler, Sorguna sahipleniyorlar. Ama seslerine, yetkililerin kulakları kapalı. Yöre halkı çamlar kesilmesin, Sorgun çamlığında kuşlar ötsün, çiçekler açsın istiyorlar. İstiyorlarki Sorgun çamlığı kocaman bir kent parkı ilan edilsin.

Tarih hiçbir zaman hata yapanları hele hele doğayı katledenleri unutmamıştır. Tarihte, yöre halkıda, gelecek nesillerde Sorgun çamlığını katledenleri unutmayacaktır, affetmeyecektir.

Ali ÇETİN

Posted in MakalelerComments (0)

SULTAN GİĞİ (GEYİK ) DAĞI TIRMANIŞI


SULTAN GİĞİ (GEYİK ) DAĞI TIRMANIŞI

Giği dağı tırmanışının Rehberi bendim. Hazırlanırken heyecanlandım. Buna ister nostalji diyelim, ister dağcılık heyecanı. Ama bu dağlar benim dağlarım, ayak izim var, çarık eskim var, otlarını, taşlarını, çiçeklerini ve insanlarını tanırım bu dağların.Akseki, Hadim, Bozkır, Gündoğmuş arasındaki yedi kaza yaylalarının havası bir başkadır.Bir başkadır yedi kaza yaylalarının göçleri. Her insanın, her göçerin bir yaylası bir yayla tanımı vardır. Yayla deyince benim için Susambelidir, Göçen boğazıdır. Eğri göldür, Söbü Çimendir, Göktepedir..

01310095

Eskilerde göçerler en erken bir haftada giderlerdi yaylaya. Deve kervanları boy boy, keçi, koyun sürüleri çanlarıyla ve yörük delikanlıları, külot pantolonlarını ( pontul ) giyip, elleri pıynar sopalı sürülerin önünde dimdik kasılarak yürürlerdi yayla yollarında. Arkadan da gelin gibi süslenmiş yörük kızları çekiverirlerdi develeri göç yollarına.

Yörükler için yaylanın, bir başka önemi, bir başka özelliği vardır. Yörük için köyde geçen 12 aya bedeldir, yaylanın 5 ayı.Yayla; güzellik, hareket, canlanma, bahar demektir.Bahar ayları Toroslar canlanıp, morsümbüllü çiçeklere, yemyeşil otlara bezenince ve akıverince şırıl şırıl karsuları derelerden, gözü gönlü açılır göçerin. Ve de sadece göçerin değil, devesinin de, koyununun da, keçisinin de gözü, gönlü açılıverir. Yani tümden canlanır doğa, tümden keyiflenir yaşam.

Gündoğmuş’u geçip torosların girişinde Kuruca yaylası uzanıveriyor önümüzde upuzun dağların arasında. Burası toroslara tek geçit veren boğaz. Kuruca’ya girince tüm dağlar dimdik durur karşımızda. Bahar’da çekici, heybetli, sonbaharda ürkütücüdür, sessizdir. Kuruca’da tam karşıda sedirleriyle, son sedir ve ardıçlarıyla Karaçal dağı karşılar, arkasında dimdik, Susambelinin üstünde 2816 m yükseklikte Çürük dağ duvar gibi, sivri ve heybetli durur.

DSCF0114
Her dağın, her yolun, her taşın bir anlamı vardır yörükler için. Bütün göçerlerin, yayla öncesi konaklama yeridir Kuruca. O kadar geniştirki, her bucağı bir obayı saklar koyunuyla, keçisiyle, atıyla, eşeğiyle. Kuruca suyu olmayan yer demektir.Burasının çeşmeleri, kuyuları çoktur. Susuz bırakmaz göçeri Kuruca yaylası. Ama Kuruca yaylasının morsümbüllü çiçekleri, yemyeşil çayırları yoktur. Keçi, koyun için sadece mola yeridir. Yayla öncesi ilkbaharda, sahile dönerken sonbaharda dinlenme, soluklanma yurdudur. Eskiden Yörük göçleri, Kuruca’ya gelinceye kadar hep geceden yüklenir ve yola koyulunurdu. Develer gece yürür, atlar geceden yola koyulurdu. Koyun, kuzu, keçi, oğlak geceden yola koyulurdu. Ama Kuruca’ya gelince herşey değişir. Çünkü Kaynarca, Susambeli, Göçenboğazı geçit vermez. Bakarsın tipi gelir, bakarsın kar yağar ilkbaharda. Fırtına ve karlar geçit vermez gün ağarmadan. Atlar, develer, keçiler, koyunlar geçemez kar yumuşamadan.

O nedenle göç, Kuruca’dan sabah güneş doğduktan sonra yüklenir. Güneş yükselsin, kar gevşesin, yol açılsın, iz belli olsun diye. Göç yolunun en zorlu kısmı başlar ilkbaharda Kuruca’dan sonra.

Kuruca’yı geçip Kaynarca boğazına girince sola kıvrılırsan Susambeline ve Susambeli yaylalarına, sağa kıvrılırsan Göçen boğazına gidersin. Kaynarca boğazına girince her iki yanda Bizansdan, Selçukludan kalma taş döşeme iki yol vardır. Bu yollara devrent denir. Bu yollar Bizansı, Selçukluyu, Osmanlıyı vede  göçerleri söyler.
DSC06515
Teknoloji gittiği tüm dağları bozmuş, kirletmiş. Ne devrent kalmış Kaynarca boğazında, ne kervanlar, nede devrentte seken atların ayak sesleri, nede allı pullu giyinmiş yörük kızları. Ama bıçkın yörük delikanlıları ellerinde sopa yerine cep telefonlarıyla, uzun saçları ve afilli giyimleriyle keçilerin önünde gitmekteler.

Dağlar sitemkar, kuşlar tedirgin uçar olmuş toroslarda.

Arabamızla Kızıloluk’a varınca güneyde altta Oğuz yaylası sedirleriyle uzanıveriyor. Oğuz yaylasının güneydoğusunda karlarıyla Barçın Akdağ, güney batısında Karayılan dağı ve tam doğusunda Sultangiği dağı. Giği dağı yemyeşil dimdik durmakta. Oğuz yaylasının üstünde. Giği dağı bu bölgenin en yüksek dağı 2877 metre.

DSCF1536
Artık sedir(katran), Köknar(ladin) ve ardıç kokularını geride bırakıp, çalba,kekik ve binbir çeşit çiçek kokularıyla Oğuz yaylasının üstünden geçerken kızıl oluktan su içmeden geçilmez. Kızıloluk, Göçen Boğazı’ndan geçenler için de, Susam Beli’nden geçenler içinde en ünlü yayla pınarı. Yaşlı yörüklerin bir çoğu, ölmeden son istekleri olarak Kızıloluk’tan bir tas su isterlermiş. Genelde köyün çeşmesinden doldurulup “al sana kızıl oluk suyu” diyormuş köylüler.Ne yapsın ki, karda kışta gidip, Kızıl oluktan su getirecek değil ya.

Bizler de içtik Kızıloluk’un suyundan,bakalım ölürken kimin aklına gelecek.

Göçen boğazını tırmanıp sağa  dönüyoruz,Giği dağını kucaklayıp. Kuzeyimizde eşsiz bir vadi, yemyeşil çayırlar, karlı mı karlı dağlar, irili ufaklı kar gölleri. Alanya’nın Çakallar köyü yaylasını göl kenarında görünce heyecanlanıyoruz. Gölün kenarı, koyun ve keçi sürüleriyle canlı mı, canlı. Bir süre sonra boğazdan geçip birden Eğri Göl’ün eşsiz manzarasıyla karşılaşıyoruz. Eğri Göl, Giği dağının eteklerinde, Giği’nin kar sularıyla besleniyor, kenarında Alanya’nın Kızılağaç(Güzel Bağ) köyünün yaylası var. Gölün yarısı Nilüfer çiçekleriyle kaplı, etrafında şırıl şırıl pınarlar ve gölün içinde rengarek balıklar. Yedi kaza yaylarına gelinirde Eğri göl görülmez olunur mu. Burası doğanın sunduğu bir görsellik harikası.

DSC05841
Kampımız için Eğri gölün hemen yanına Kaynarmuar’ın önünü seçiyoruz. Her yan çayır, yemyeşil,  bu geniş düzlüğe  çadırlarımızı kuruveriyoruz.Kaynarmuar, gümbür gümbür kaynıyor, buz gibi suyu, kana kana içiyoruz.

İki doktor arkadaşımız Dr.Ali KEMAL ve Dr. Adnan SARI, Eğri gölün kenarına çadırdan bir klinik açmışlar.Buraya gelenlere ve göçerlere hizmet veriyorlar. Artık eski göçerlik azalmış, bir çeşit yazlığı olmuş bu yaylalar köylülerin, kara çadırın yerini modern taş evler, atların yerini  de arabalar almış, ama koyun, keçi, at, eşek yine de çokça var

Topluca akşam yemeğimizi yiyoruz. Çadırlarımızın çevresinde atlar ve keçi sürüleri otluyor. Kamp yerimiz 2081 metre rakımında. Giği dağı(Geyik) 2887 metre yükseklikte. 800 metre tırmanacağız.

Saat 22.00’de yatıyoruz. Sabah 04.15’te kalkıp, toparlanıyoruz. Gökyüzü bir harika, pırıl pırıl, uzansak yıldızları tutacağız. Gökyüzündeki tüm yıldızları tek tek görüyoruz sanki. Ay parlak mı, parlak. Pırıl pırıl Giği dağı karları parlıyor. Eğri gölün gecesi de bir başka,Giği dağının (Geyik)ay’ıda bir başka doğuyor ve bir başka oluyor Söbüçimen yaylasının mehtabı. Sonra tüm parlaklığıyla sabah yıldızı doğuveriyor. Sonra 04.50’de tek sıra olarak Giği’ye doğru yürüyoruz. Ay’ın Giği’yle sevdasıda bir başka görsellik sunuyor bize. Dolunay tüm parlaklığıyla yavaş yavaş salınıp bizden önce Giği dağının zirvesine varıyor. O kadar yaklaşıyorki zirveye, sanki öpüyorlar Giği dağı ile birbirlerini. Bu dolunay sadece Giği’nin ay’ı. Bu dolunay Giği dağına sevdalı.

Tırmanıyoruz Giği dağına doğru. Giği dağı cıvıl cıvıl, her yanı keçi ve koyun sürüleriyle dolu, sabahın sessizliğini çoban sesleriyle, çan sesleri bozuyor.Türkü söylüyor Orta Toroslar, Beydağları gibi ıssız değil.Çiçekleri, çobanları, suları sevdalı buranın, her taşında , her çiçeğinde sevda izi var bu dağların.

DSCF1536
Giği dağının zirvesine çıktığımızda saat 09.00 oluyor. Giği’ye bahar yeni gelmiş, yeni yeni eriyor upuzun yatan karlar. Daha yeni yeni açıyor dağ laleleri,çiğdemler. Bir yanda Akdeniz’e doğru uzun bir görünüm, bir yanda Mersin,Karaman,Konya çevresi. Giği çevreye en hakim dağlardan birisi.

Giği’ye sadece biz dağcılar çıkmıyoruz. Konya’dan, Akseki’den, Manavgat’tan,  Gündoğmuş’tan bir çok kadın erkek geliyor buraya. Giği bu yöredeki halkın Sultan anası, kutsal dağı olmuş.

Efsaneye göre Konya’lı Bayram Ali hoca diye birisi varmış. Bayram Ali hocanın Giği sultan adında birde kızı. Giği sultan birine sevdalanmış. Ama Bayram Ali hoca, Giği sultanı başka birisiyle evlendirmek istemiş. Giği sultan sevdalısına varmayınca kaçmış. Günlerce aramışlar. Efsane buya, yıllar sonra bir çoban Giği sultanın baş örtüsünü, entarisini, bu dağın zirvesindeki delikte bulmuş. O günden bu güne derlerki, Giği sultan bu zirveden gökyüzüne yükseldi. O günden sonra bu zirvenin adı Sultanana Giği dağı kalmış. Çocuğu olmayanlar, mutsuz olanlar bu dağa gelip dua ediyorlar, adak adıyorlar.

Dağlar efsane doludur, halkımız efsane üretir dağlar için. Dağlar özgürlüktür, mutluluktur, sorun çözücüdür, kutsaldır dağlar.

Dört saatte çıkıyoruz zirveye.Zirvede bizi müthiş soğuk bir rüzğar bekliyordu. Halkımız taş taş üstüne koyup, bir türbe oluşturmuş kendine, bizde soğuktan korunmak için taşların arasına türbenin ortasına oturup, kahvaltımızı yaptık. Yarım saatlik bir moladan sonra güney sırtlarından dönüşe başladık.Karların üzerinden keçi yollarını izleyerek dönüyoruz. Her yan karla kaplı. Oldukça uzun ve oldukça dik bir kardan tedbir alarak çarşağa geçtik. Geçerken bir arkadaşımız kardan yuvarlanıp, aşağıya kadar kaydı, biraz korkmuştu . Ama düşmekten yinede mutluydu. .

Sonra rahat bir patikadan Topataş yaylasına geldik. Burası Alanya’nın Akdam ve Türkler köylülerinin yaylası. Söbüçimen burası, gerçekten söbü bir alan, ortasından nefis bir su akıyor, etrafında su kaynakları, çayırlarda otlar, eşekler, sığırlar otluyorlar. Doğa her yörük obasına bu kadar cömert davranmamış.

DSCF1544
Söbüçimen yaylası oldukça ilginç bir vadi. Sularıyla hem alara çayını, hemde göksu çayını besliyor. Söbüçimen  yaylasının suları çayırların içinden kaynayarak çıkıyor. Güney batıya doğru akıp, düdenlere girenler alara çayına akıyor. Güney doğuya doğru kıvrılanlar ise yine düdenlere girip, dağın arkasından kaynayarak Göksu çayını başlatıyor. Göksuya giden derenin ilk çıkışını, düdene girişini ve dağın arkasından yeniden kaynayarak çıkışını ve Göksu olup akışını görüyoruz. Ve insana zevk veriyor doğa, mutluluk veriyor, bilgi veriyor.

Dağlar bizi bir kez daha alıp götürdü doğanın derinliklerine. Bir kez daha geniş ufuktan baktık dünyaya, tüm yorgunluğa karşın mutlu döndük Giği dağından.Giği dağı karlı, Giği dağı morsümbüllü çiçekleriyle, çiğdemleriyle ve göçerleriyle mutlu Giği dağı.

03-04-Temmuz 2004
Ali ÇETİN

Posted in Trekking Yazıları, YazılarComments (2)

Melasın Gözlerine Yolculuk “Boydan Boya Manavgat Çayı”


İz Tv’ye Sırt çantam dergisi olarak Manavgat çayı belgeselini çekmek için hazırlıklarımı uzun zamandır yapıyordum.Bir belgeseli seyretmek hoş ve zevkli,görsellik açısından zengin ise daha da doyumsuz olur.Belgeseli çekmek ise öylesine kolay değildir. Ön hazırlık gerekir,bölgeyi tanımak bilgilenmek ayrıntıları öğrenmek gerekir ki,belgesel doyurucu ve zengin bir içeriğe sahip olsun.Buda zorlanmayı,yaban ortamda kalmayı,ona uyum sağlamayı, orman içinde ıssızlığa ve tehlikelere alışmayı,tanımadığın yeni yeni insanlarla dost olmayı beraberinde getirir.Onun için ön araştırma ve keşif yaparak belgesel çekmek,belgeselinde kalitesini belli eder.

Sırt çantamı ,fotoğraf makinemi,lenslerimi titiz bir şekilde çantama yerleştirdim.Irmağa gidiyordum.Yedek bot, yedek poşet ve her şeyin yedeğini koydum çantama.

İsmail ve Ethem’le hava alanında buluştuk. Antalya’dan, Manavgat’a doğru, yanan mavi gökyüzünün sıcaklığında yol alırken, gideceğimiz yerler, Manavgat çayı ve Manavgat hakkında onları uzun uzun bilgilendirdim: 80,000 nüfuslu Manavgat şehri yaz aylarında büyük bir metropol kalabalığındadır. Side ve tüm çevre kasabalarla birleşik büyük şehir konumunda olan Manavgat şehri çarpık, doğru bir planlamanın olmadığı yapılaşması ile modern bir kent görünümünden uzak bulunmaktadır. Rant öncelikli şehirleşme anlayışı çarpık yapılaşmanın temel nedeni olarak, denizi, dağları, ırmakları ile bu güzelim coğrafyayı büyük bir turizm pazarına dönüştürmüştür.

Şehrin ortasından akıp giden büyük, geniş, Turkuaz rengi ile Manavgat çayı Ethem ile İsmail’i büyülüyor.Çayın üzerinde yan yana dizilmiş onlarca turist taşıyıcı botlarla görsel bir kirlilik oluşturmasına karşın, çayın kenarındaki serinlik ve Turkuaz rengi insanı ferahlatıyor.

Akşam, ırmak ile denizin kesiştiği üçgende, fıstık çamları arasındaki Manavgat belediyesi misafir hanesine yerleşiyoruz.

ali_cetin_melas1

Sabah erkenden kalkıyoruz. Bize şoförlük yapacak olan Ali Dönmez araba ile otelin önünden bizi alıyor. Sırt çantalarımızı arabaya yüklüyoruz. Ali’ye, nereye ve nereden gideceğimizi söylüyorum. Manavgat’tan çıkıp Akseki’ye doğru yol almaya başlıyoruz. Akseki’nin Fersin köyünü geçince yöresel deyimle sıcağın beli kırılıyor. Daha rahat nefes almaya başlıyoruz. Murtiçinde mola verelim diyor Ali. Murtiçi torosların ortasında vadiye kurulmuş, yeşillikler arasında bir köy. Yörede incir, üzüm hem bolluğu, hem de tadıyla ünlü. “Buradan çay içilmeden geçilmez” diyor Ali Dönmez. Köy kahvesinin önüne çaylarımızı söyleyip oturuyoruz. Köylülerin bazıları bizim kim olduğumuzu merak ediyor. Ali ,o bölgeden olduğu için ona soruyorlar. Bizim kim olduğumuzu öğrenince bir köylü gelip, Ahmetlerden olduğunu ve Ahmetlerinde de çok güzel bir kanyonu olduğunu söyleyip ,orayı da çekmemizi ve yazmamızı istiyor. Yan tarafımızdaki masada dört köylü heyecanlı bir şekilde okey oynuyorlar. Etraflarında da beş altı köylü onları seyrediyor. Okey oynayanlardan bir tanesinin kepez köyü muhtarı olduğunu öğreniyoruz. Ali, ‘muhtar, arkadaşlar belgesel çekiyorlar gel tanıştırayım kepez hakkında biraz bilgi ver, senin köyü de belgesel içinde gösterirler’ diyor. Ama muhtar okeye o kadar heyecanlı bir şekilde kendini kaptırmış olmalıki Ali’yi duymuyor bile. Sadece ‘tamam, tamam bakarız’ diyerek başını okey masasından kaldırmadan Aliyi geçiştiriyor. Hepimiz gülüyoruz. En çok ta Atilla gülüyor.

DSC07217

Murtiçinde çaylarımızı içip Akseki kavşağından cevizliye doğru dönünce eşsiz bir görsellikle karşılıyor bizi toroslar. Sedir dizi dizi, ladinlerde öyle. Meşeler farklı yeşillikleri ile sık sedir ormanının arasından kendilerini göstermeye çalışıyorlar. Öyle bir ahenk var ki ormanın dizilişinde bizi büyülüyor. Hemen duralım diyor İsmail. Fotoğraf makinelerini alıp yol kenarında görselliğe dönüyoruz yüzümüzü.

Akseki’nin cevizli kasabasına varınca soluklanıyoruz. Cevizlide sebze ve meyveler yeni yeni çıkıyor. Burasının sebze ve meyveleri çok tatlı olur. Ne ilaç nede hormon kullanır köylüler. Hiç kirlenmemiş doğal kaynak suyu ile sulanan, yem yeşil ormanlarla ve her zaman yeşil olan otlarla beslenen keçi gübrelerinin atıldığı sebze ve meyvelerin hem kokusu hem de tadı bir başkadır. Cevizliden Torosların içlerine doğru ormanlar arasında kıvrıla kıvrıla giden ince dar köy yollarındayız artık. Her dönemeç bir vadi, bir başka ormanlık alan, bir başka uçurum yani bu coğrafi görsel çeşitlilik, dağlar ve vadiler bizi büyülüyor. Fotoğraf çekmeye doyumda olmuyor .

Tutuz köyü yolunda, dağları karşıdan gören bir yol kenarı çeşmesinin önünde duruyoruz. Ethem, kocaman meşe (pelit) ağaçlarına tırmanan sincapları görünce kamerası omzunda sincapları çekmek için, yavaş ve sezsiz adımlarla ağaçların arasında kayboluyor. Altımızda derin, iç içe geçmiş ormanlık üzümdere vadisini seyre dalarken, başımızı kaldırınca vadinin öbür yakasında, tam karşımızda sanki ormanlar arasında kaybolmuş Emerya köyünün görüyoruz. Hiç hareket etmeden saatlerce bu vadi insanı soluksuz bırakabilir. Attilla yolun altındaki bahçe içerinde bulunan dut ağacını fark ediyor. Hep birlikte saldırıyoruz dut ağacına. Temmuzun 15’i ,dut tam olarak olmamış daha. Burada rakım 850 metre ,dut’un olmasına daha zaman var.

ali_cetin_melas2

Bu vadiyi arkada bırakarak ormanlar arasından zilan vadisine doğru kıvrılıyoruz. Karşımızda ormanları ile vadinin üzerine lök gibi oturmuş Akdağ. Akdağ’ın altında derin bir vadi. Burası zilan kapuzu. Bu kapuzun ortasından Manavgat çayı akmakta kıvrılarak. Burası derin bir kapuz. Kapuzun doğu yamacındaki tutuz köyüne varıyoruz öğlene doğru. İlk evin kapısını çalıp, muhtar Murat’ı soruyoruz. İçeriden ‘ben muhtar Murat Karasoy’um buyurun’ diye bir ses duyuyoruz.muhtar Murat geleceğimizden haberli hemen bizi misafir ediyor. Hanımı bize keçi yoğurt’undan buz gibi ayran yapıyor. Ayranları bir yudumda iştahla içip bitiriyoruz. Atilla bir bardak daha içiyor. Muhtarın evi zilan kapuzuna bakıyor. Kapuza bakan geniş, üstü üzüm asması ile gölgelendirilmiş tahtadan yapılmış çardağa oturuyoruz. Derin bir görsellik var önümüzde. Yemyeşil, ormanlık, üzüm bağları ve incir ağaçlı bahçeler yer yer sedirle kaplı vadinin altında derin bir uçurumun ortasından akıyor Manavgat çayı. Uçurum o kadar derin ki suyun sesi yankılanarak belli belirsiz duyuluyor yukarılardan. Tutuz köyünün ortasında çeşmenin yanında beklide bin yıllık kocaman çınar (biladan) ağacını hayranlıkla inceliyoruz. ‘Bu biladanı görmeye turistler geliyor’ diyor muhtar. Muhtar öğleden sonra akseki’de yaban hayatla ilgili toplantısı olduğunu söylüyor ve özür dileyerek ayrılıyor bizden. Muhtar Murat’ın kardeşi Şeref’i yanımıza alarak Manavgat çayının ilk kaynağına gözüne doğru yola çıkıyoruz. Zilan köyü karadağın eteğine, Manavgat çayının hemen üstündeki bir yamaca kurulmuş yeşillikler arasında şirin bir köy. İnsanın, buradaki dağlar arasındaki vadilerde her gördüğü köye yerleşmek geliyor içinden. Ormanlar uçsuz bucaksız, dağlar alımlı, her yan su kaynağı ve gürül gürül. Sularda kırmızı benekli doğal alabalıklar oynaşmakta. Her vadi dev çınar ağaçları ve ceviz ağaçları ile kaplı. Sırt çantalarımız, fotoğraf makinelerimiz ve Etheminde omzunda kamarası ile çağlayarak ormanlar arasından süzüle süzüle tertemiz akan Manavgat çayının kenarından yukarıya doğru yürümeye başlıyoruz. Her ağaç suya bir başka bakıyor. Bir koca çınarın içini boşaltıp muhteşem duruşu ile dallarının bazılarını dev kayalardan destek alarak güneşe doğru yükselttiğini görüyoruz. Yüz yaşında başka bir dalını ise ırmağın içine doğru salıp oradaki kocaman kayadan destek alarak gökyüzüne doğru döndüğünü görüyoruz. Suyu dönen dalın üzerine çıkıp hem pırıl pırıl hem de turkuvazla yeşil arası bir renkte olan büğetlerin (havuz) fotoğrafını çekiyoruz. Biz yürüdükçe sincaplar kaçışıyor ağaçlara. Çınar, sedir ve ceviz ağaçlarının altında pırıl pırıl ve de şırıl şırıl akan Manavgat çayının içinden yukarıya doğru yürüyoruz. Gökyüzü görünmüyor. Gökyüzü yanmıyor. Sıcaklık yakıcı değil. Sıcaklık, ormanın güzelliğinde, suyun akışında, sincapların önce tedirgin olup sonra bize bakışında ve cıvıl cıvıl duyduğumuz kuş seslerinde. Bazı bazı ormanlar arasından görünen mavi gökyüzünde bir atmacanın süzüldüğünü, bir şahinin uçtuğunu görüyoruz. Beynimiz boşalıyor, rahatlıyoruz. Tüm bedenimiz dinginlik içerisinde. Ali hoca değirmenine doğru yürüyoruz.

ali_cetin_melas3

Üç saatlik bir yürüyüşten sonra Ali hoca değirmeninin yıkıntılarının olduğu yere varıyoruz. Her yan ceviz ormanı. Çok yaşlı cevizler ev çınarlar var burada.ceviz ormanı Ali hocanın emeğinin işi değil. Coğrafyanın doğal yapısı. Değirmen yok. Sadece yıkıntıları var. Taşalar yosunlanmış, su arıkları belli belirsiz. Develerin yüklerinin yıkıldığı yer, Ali hocanın ev yeri, değirmen yeri belli belirsiz fark ediliyor.

Ali hoca tutuzlu bir köylü. Lakabı bu. Değirmenin kurulduğu yer, Manavgat çayının hortanya köyü yakasında. Irmak zilan ile hortanya köyünün sınırını oluşturuyor burada. Geçmişte zaman zaman köylüler arasında sınır kavgaları olmuş. Ali hocanın değirmenine kimse söz etmemiş, dokunmamış. O dönemde yani 1940-50-60’lı yılarda buralarda yol yok. Un bulmak, tahin öğütmek çok zor. Ali hoca, köylüler ve Yörükler için vazgeçilmez. O zamanın su ile çalışan en önemli üretim aracıdır bu değirmen. Hem Yörükler için hem de çevre köylüler için çok büyük önem taşıyor. O nedenle herkes Ali hocayı koruyor.Muhtarın kardeşi şeref değirmen ile ilgili anıları anlatınca geçmişe bir yolculuk yapıyoruz. Daha yolumuz var. Melas’ın (Manavgat çayının) gözüne yürüyeceğiz. Doğa bizi kendine yeniden hayran bırakıyor. Bir saat yürüdükten sonra, ormanların arasından gürül gürül fışkıran Manavgat çayının ilk gözüne varıyoruz. Önce suyun gözüne yatıp kana kana hepimiz içiyoruz. Tertemiz, berrak, çiçek kokulu, sedir kokulu, çınar kokulu ve ceviz kokulu kaynak suyu fışkırıyor ormanların arasından. ‘Şifa bu şifa ‘ diyor şeref. Kaynağın etrafı yarpuz ve su gerdemesi ile dolu. Ben koparıp yiyorum. Atilla, İsmail ve Ethem: ‘ne bu’ diye soruyorlar. Bende ‘Bu otlar doğal kuvvet macunu, köylüler için çok kıymetli, bunları toplayıp ilaç gibi yiyorlar’ diyorum. Ben böyle der demez, İsmail, Ethem ve Atilla otlara öyle bir saldırıyorlar ki, avuç avuç koparıp yemeye başladılar. Ben onların bu durumuna gülerek ‘durun boğulacaksınız, çok yerseniz ters etki yapar bu otlar’ diyorum.

Manavgat çayının kaynağındayız. Bu su, ali hoca suyu olarak anılır olmuş. Mutluyuz. Burada oturup dinleniyoruz bir süre. Dingin bir ortamdayız. Kuş sesleriyle, hafif hafif esen rüzgarla sallanan dalların hışırtısı ve akan suyun sesi hoş bir melodi oluşturuyor. Uyumak istiyoruz çınar ve ceviz ağaçlarının koyu serin gölgesinde.

940 metre rakımındayız. Manavgat çayının ilk gözünü bulmanın keyfini yaşıyoruz. Hava serin, görsellik muhteşem ve su buz gibi. Buz gibi suyun içinde azda olsa kırmızı benekli alabalıkların kaçıştığını görüyoruz. Sık ve dik ormanlar arasından akan Melas çayının ilk gözünden, çayın içinden yürümeye başlıyoruz aşağılara doğru. Berrak akan suyun oluşturduğu turkuaz rengi derin büğetler bütün alımlılığı ile bizi yüzmeye davet ediyordu. Üzerimizi çıkartıp sırt çantalarımızı ve fotoğraf makinelerimizi suyun kenarına bırakarak İsmail ile birlikte kendimizi büğete atıyoruz. Su buz gibi. Girmemizle çıkmamız çok hızlı oluyor.Bir daha,bir daha giriyoruz. Soğuk suya biraz alışınca yüzmek daha da hoşumuza gidiyor. Ethem her hareketimizi, her dalışımızı sürekli çekmekte kamarası ile. Sonra sırt çantalarımızı ve fotoğraf makinalarımızı alıp suyun içinden devam ediyoruz kanyon yürüyüşümüze. Su bazı yerlerde geniş akıyor dizlerimize kadar çıkabiliyor, bazı yerlerde ise daralıyor belimize kadar çıkıyor. Üşüyoruz üşümesine ama güneş, ortamın sıcaklığı ve hareketlilik üşümeyi sorun yaptırmıyor bize. Her ağacın, her taşın su ile ilişkilenmesi farklı burada. Yer yer çayın kenarlarından kaynak suları çıkıyor, eğilip kana kana içiyoruz. Gerçi Manavgat çayının ilk çıktığı ali hoca suyu ile zilan altı arasındaki bölümde hiç yerleşim yeri, balık çiftliği yani suyu kirletecek hiçbir oluşum yok. O nedenle bu aralarda akan çayın her hangi bir yerinden eğilip kana kana su içebilmek olası. Yürüdükçe ve yeni yeni güzellikler çıktıkça önümüze, üşümeyi ve yorgunluğu da unutuyoruz. Önümüze çıkan her büğete zevkle ve çocuk heyecanı ile dalıveriyor, oynuyoruz, su sıçratıyoruz. Ethem arkadaş, hem kamerayla bizi çekiyor hem de “olmadı bir daha, bir daha girin’ diyerek bizi sürekli suda tutmak istiyor. Ethem’in bizi suda tutmak için olmadı demesini anlıyoruz ve aldırmıyoruz. Manavgat çayında yüzmek üşütüyor üşütmesine, ama ortamın verdiği mutluluk hepsinden daha çok zevk veriyor, dinlendiriyor bizi.

ali_cetin_melas4

Manavgat çayının içinde üç saat yürüdükten sonra Zilan altındaki balık çiftliğine iniyoruz. Dev çınar (biladan) ağaçlarının arasından akan çayın üzerine çardaklar yapmışlar. Doğal ortam bozulmamış, kirlenme yok, su tertemiz, serinliyoruz hatta üşüyoruz birazcık. Bizden başka kimse yok. Balıkçı seviniyor. Balıklarımızı pişirmesini söylüyoruz. Balıklar çayın doğal kırmızı beneklisi değil ama doğal kırmızı benekli tadına yakın. Afiyetle yiyoruz. Dinleniyoruz burada. Burası çok güzel, doğa harikası. İkinci gün yürüyüşe buradan başlayacağız.

Zilan köyü, ilarma (kuyucak) köyüne komşu. Karadağa sırtını dayamış. Karadağ sedir ve ladin ormanları ile kaplı. Orman sık mı sık. Karadağın doğu yanında akıyor Manavgat çayı. Yamaçları verimli sulak. Tepesine yakın Zilan ve Kuyucak yaylaları var. Kışın ,tepesine çok kar yağıyormuş. Bu karlar yer altı suyu olup, Manavgat çayının gözleri olarak akıyor kapuzlardan. Sedirin en güzeli, meşenin, ladinin, defnenin, çınarın ve dağ cevizinin en güzeli bu dağlarda yükseliyor mavi gökyüzüne doğru. Manavgat çayının kenarında, Dev çınarların altında yemek yenir, çadır kurulur, bolca yüzülür, deliksiz uykunun en güzeli ve dinlendiricisi uyunur. Doğa her güzelliği uyumla yaratmış bu vadilerde. Gördükçe hayran kalıyoruz. Daha çoğunda ötesini görmek için keşfe koyuluyoruz. Her gördüğüm köylü ile, çocuk, kadın, erkek demeden saatlerce konuşmak istiyorum. Her ağacı, her kuşu ,her vadiyi öğrenmeliyiz buralarda.

Balık çiftliğinin yanındaki eski değirmeni geziyoruz. Gürül gürül un öğütüyor taşlar. Su taşlara can veriyor. Taşlar buğday tanelerini eziyor ve insanlığın binlerce yıldır en önemli yiyeceği olan ekmeğin bembeyaz unu dökülüveriyor çuvallara.

Bu dağlardaki köy isimlerinin hepsi eski. Eski ama, belki de iki bin yıllık adlar bunlar. Köy isimlerinin gerçek Anadolu isimleri olduğunu, Anadolu ile özleştiğini ve hiç kimseye ait olmadığını biliyoruz. Etiler, Klikyalılar, Likyalılar, Romalılar, Bizanslılar, Osmanlılar ve Türkler hiç rahatsız olmadan bu isimleri kullana gelmişler. Her köyün girişinde ki bir tabelada yeni isimler yazıyor. Köylülere soruyoruz ‘ bu köyün adı ne diye’ köylü eski adını söylüyor hemen. İki bin yıllık eski adlar daha anlamlı, daha güzel bağ kuruyor Anadolu’nun geçmişi ile. O nedenle burada yaşayanların kullana geldikleri eski adları kullanmak daha doğru geliyor bize.

İkinci gün Zilan altından, Zilan vadisine doğru yürüyoruz. Doğa burada biraz daha dikleşiyor. Derin bir kapuz, Zilan kapuzu. Eylül başlarında ancak kapuz geçit veriyor. Yinede bir çok yerinden yüzerek geçilebilir. Mutlaka gerekli teknik malzemeyi ( İp, kask, poşet) bulundurmak gerekiyor. Çay zilan kapuzunda yer yer geniş ve uzun büğetler oluşturuyor.

Kapuzun üstünden, Manavgat çayına paralel, suyu görerek, ormanlar içindeki dar patika ve keçi yollarını takip ederek üzümdere vadisine doğru iniyoruz. Emarye köyünün altındaki vadiye inince tekrar Manavgat çayı ile buluştuk. Çayın içinden bir süre yürüdükten sonra, üzümdere vadisinde Manavgat çayının sakinleştiğini, yayıldığını, sanki yukarılarda harcadığı enerjiyi buralarda dinlenip yeniden toplamak istiyor gibi olduğunu görüyoruz. Hem doğuda, hem de batıdaki dik sivri dağların arasından görebildiğimiz kadarıyla gökyüzüne bakıyoruz. Dağlar, yaban hayat için milli park ilan edilmiş. Bu dağlar uzun boynuzlu dağ keçilerini, ceylanları saklıyor kucaklarında. Yürüyoruz. Su buz gibi. Aniden sivri dağın tam dibinden Manavgat çayına sıfır, uğuldayarak çıkan Karapınar kaynağını görüyoruz. Muhteşem. Sakin sakin çıkıyor sivri dağın dibinden. Sanki, Küpe dağından, sivri dağdan, suğla gölünden toplanan sular yorulmuşlarda, üzümdere vadisinde güneşi görmenin şaşkınlığıyla çıkıyor kara pınardan. Birden çoğalıveriyor Manavgat çayı burada. Suyun coşkulu sesini ,dev çınar ağaçları, karaca ağaçlar alıp, sivri dağın doruklarına taşıyor ve yankılanan ses koyu mavi gökyüzünde kaybolup gidiyor. Bu sese kuşlar, yılanlar, ceylanlar, tavşanlar, ayılar ve yaban keçileri koşup geliyor. Birde avcılar tabii ki. Ama köylüler bilinçlendikçe, yaban hayatın denetimi ve korunması başlamış. Avcılar, eskiden olduğu gibi kolay koşup gelemez olmuşlar Manavgat çayının gürleyen sesine.

Üzümdere vadisinde karapınar’a gelinirde dinlenmek olmaz mı. Irmağın etrafı bağ, bahçe verimli mi verimli.

Üzmümderli Sabri’nin salaş balık pişirme çardağında konaklıyoruz. Sabri, candan bir insanoğlu. Sabri’nin balık pişirme çardağının hemen yanında Ahmet özen’inde büyükçe bir balık çiftliği var. Ahmet özen su ürünleri mühendisi, bilinçli bir şekilde yapmış üretim tesislerini. ‘Suyun en soğuk olduğu yer burası. Çiftlikte olsa buranın ala balığı lezzetli olur. Ama yeyeceğin balık üç yüz gramı geçmemelidir’ diyor Ahmet özen. Bize, çiftliğinden balık kızartıraçağını söyleyince, Sabri, ‘çiftlik değil kırmızı benekli doğal alabalıklarım var’ diyor. Hemen kızartılmış balık kokusu yayılıyor. Afiyetle yiyoruz kırmızı benekli alabalıkları. Lezzetlimi, lezzetli.

Manavgat çayı üzerindeki üzümdere yada zilana çıkarsanız, mutlaka çayın doğal alabalığı olan kırmızı benekliyi sorun. Tadını hiçbir zaman unutamayacaksınız.

Karapınardan aşağılara doğru eğim azalıp, vadi yayıldığı için geniş büğetler oluşuyor. 1950-60’lı yıllarda bu büğetlerde yığınla kırmızı benekli alabalık yaşarmış. Üzümdere köylüleri, zilanlılar, tutuzlular her köy, kendi sınırlarındaki büğetlere eylül ayında topluca gelir, topladıkları sarı çiçekli süpürçalılarını akşamdan suyun içerisine bastırırlarmış. Sabah, büğetler kırmızı benekli alabalıkların ölüsü ile dolu olurmuş. Süpürge çalılarının tozları balıkların solunğaçlarını tıkayarak ölmelerine neden oluyormuş. Buna, köylüler balık katliama demiyorlar. Çünkü, süpürge çalısı tozları büyük anaç balıkların solunğaçlarını tıkıyamadığı için onlara zarar vermiyormuş. Köylüler büğetlerdeki alabalıkları toplar, temizler, tuzlar ve iplere dizip kuruturlarmış. Kışın yemek için küplere basıp saklarlarmış. Bu anlatılanlar, şimdilerde köylüler için bir anı olarak kalmış dünlerinde. Kirlenme, küresel iklim değişikliği ve bilinçsiz avlanma kırmızı benekli alabalığın sonunu getirmiş.

Karapınar önünde, dev çınar ağaçlarının dalları arasına kurulan üzümdereli Sabri’nin çardağındayız. Sabri çaylarımızı getiriyor. Çaylarımızı içerken sohbeti de koyulaştırıyoruz. Bizim yörenin bir türküsünü söyleyeyim mi diyor Sabri. Belliki sesinin güzelliğini bize duyurmak istiyor.

Şu maşatın kızları

Ne güzeldir gözleri

Gözlerine bakarken

kaybettim öküzleri

Sabri tüm vadiye sesini duyurmak istercesine bağırarak söylüyor türküyü. Türkü sesi

Manavgat çayının sesi ile karışıp yankılanarak sivri dağın doruklarından üzerimizi bir tül gibi örten parlak, ışıl ışıl yıldızlara karışıp kayboluyor. Manavgat çayı,çoğalarak akmaya Karapınar kaynağıyla başlar.Burada üzümdere vadisi,dar ve derindir.Ama zilan kapızı gibi geçilmez değildir. İki dağın arasında dik bir vadidir üzümdere. Irmağın kenarları bağdır, bahçedir. Eskilerden kalma kervanlara geçit veren yollar bulunmaktadır.

Karapınarla coşan Manavgat çayı, üzümdere altlarında kayaoğlu ve derindere kapızlarını geçtikten sonra, Akseki’yi İbradı’ya bağlayan yola geçit veren Handos boğazından, Düzlen altındaki süzekkaya denilen muhteşem vadiye iner. Karapınar kaynağının coşkulu sesini geride bırakıp, balıkçı Sabri’ye bolca teşekkür ettikten sonra aşağılara doğru, Manavgat çayı içinde, kanyon yürüyüşümüze devam ediyoruz. Dev çınar ağaçlarının arasından akan çayın içerisinde yol alıyoruz. Ethem bizi kamerasıyla ırmak kenarlarından yürüyerek çekmeye çalışıyor. Suyun büyüsünün etkisi ile zaman zaman sırt çantalarımızı ve fotoğraf makinelerimizi kenara bırakıp, geniş ve derin büğetlere dalıveriyoruz. Suyun soğukluğuna alıştık. Handos boğazına inmeden dik dağın yamaçlarında yaban keçilerini görebileceğimizi söylemişti köylüler. Dikkatle uzun uzun dik dağın yamaçlarına bakıyoruz. Ama hiç yaban keçisi göremiyoruz. Yaban keçileri sabahın erken saatlerinde yada akşam hava serinlediği zaman yayılmaya çıkıyorlarmış.

ali_cetin_melas5

İbradı’nın uzak bir mahallesi olan düzlenin Muhtarı Mehmet Soysal ile tanışıyoruz. Düzlen eskiden Akseki’nin bir köyüymüş. İbradı ilçe olduktan sonra, sanırım devletimiz ilçe nüfusunu tutturabilmek için yakın köyleri mahalle yapıvermiş. Düzlen Manavgat çayının yukarılarında, Handos boğazının hemen üstündeki yamaçta, yeterli suyu olmayan, bağ, bahçecilik ve hayvancılıkla geçinmeye çalışan ve de İbradı belediyesinden yeterli değil, hiç destek almayan şirin bir köy, Muhtar Mehmet Soysal bizimle birlikte gödene altına kadar gelmek istediğini söyledi. Handos boğazından Düzlen altına doğru hafif bir yay çizen Manavgat çayı, irili ufaklı büğetler ve şelaleler oluşturarak yer yer süzek kaya denilen yerden batarak birkaç metre sonra gürleyerek derin bir büğete akıveriyor. Süzek kayanın hemen altında, ırmağın iki yakasından fışkıran meşhur yedi pınarlar berrak ve temiz sularıyla Manavgat çayına karışmaktadırlar.Yedi pınarlar ve süzek kayanın önündeki büğetlerin çevresi kampçılık açısından çok güzel bir ortama sahip. Burada kamp kurulur, birkaç gün hem balık avlanılabilir, hem de ırmak boyunda yukarıya ve aşağıya doğru çok güzel yürüyüşler yapılabilir.Yedi pınarlardan sonra yine Manavgat çayının önemli kaynaklarından biri olan gembos suyu çıkmaktadır. Zilandan, Sinan Hoca köyüne kadar oluşan derin vadi bir yanda Küpe dağından Manavgat çayına kadar, diğer yandsa gembos ovasından yine Manavgat çayına kadar geniş bir alanı kaplamaktadır..Bu genişlik ve derinlik Manavgat çayını,ülkemizin en çok yer altı kaynaklarıyla beslenen çayı yapmaktadır.

Genbos suyundan sonra su ,ünlü gödene kapızına giriyorki ,burası geçit vermez. Muhtar Mehmet Soysal gödene kapızının başladığı boğaza kadar bizi götürüyor. Bu mevsimde buradan geçmenin çok zor olduğunu anlıyoruz. Ancak teknik malzeme ve profesyonellik gerektirirki, aşağılara doğru inilebilsin.Burda durup dinleniyoruz. Suyun sesi vadinin derinliği görsel açıdan bizi büyülüyor,dinlendiriyor.Ortam tertemiz.Küresel iklim değişikliği daha buralara tam olarak gelememiş.Irmakta ,ormanlarda,yaban keçileri de yani tüm yaban hayatla birlikte köylülerde doğanın kirlenmesinin ve küresel ısınmanın getireceği olumsuzluklardan habersiz.Bu kapızın ağzında yatıp uyumak geliyor içimizden.Dağların güzelliği,bol oksijen rahatlatıveriyor. Irmağın hem batısı, hem de doğusu geçit vermez dağlarla önümüzü kapatıyor.Bu daralan bölgeden Manavgat çayı bir ip gibi ormanlar arasından süzülerek aşağılara doğru akıp kayboluyor.Doğuda gödene vadisi,batıda ürünlü vadisi ve ünlü altın beşik mağarası bulunmakta ve de bulunduğumuz yerden her ikisini de ne görmek mümkün nede geçip gidebilmek. Handos boğazından yukarı çıkıp gödene üzerinden vadiye ineceğiz yada düzlen üzerinden İbradı’yı geçerek ,Ürünlü köyüne varıp,altın beşik mağarasını gördükten sonra aşağılara gödene kapızına ineceğiz.

DSC07226

Artık Manavgat çayı kanyonu yürüyüşünün Dördüncü günüdeyiz.Ürünlü Köyü yolu üzerinde duruyoruz.Ali Dönmez “size bir sürprizim var”.diyor. Köyün yolundan birkaç metre içerideki kocaman kırmızı dut ağacını göstererek “buyurun arkadaşlar” diyor. Böyle davet rededilebilinirmi.Hemen ağaca yaklaşıyoruz.Dut ağacı belki de iki asırlık .Kara dutlar o kadar lezzetli ’ki ,yedikçe yiyesimiz geliyor.Ama bir sorunumuz var,dutun suyu kan renginde ve her tarafımızı kıpkırmızı yapıyor.Atilla ve İsmail üzerlerini çıkarıp yemeye devam ediyorlar.Ben ağaca çıkıyorum,hem yiyorum,hemde Atilla ile İsmail’in üzerlerine bilinçli olarak kırmızı dutları düşürüyorum.Çıplak vücutları kıpkırmızı oluyor. Burada yeterince kırmızı dut yedikten sonra Ürünlü köyüne, oradan da Altınbeşik mağarasına doğru yola çıkıyoruz.

Altınbeşik yolu sarp ve zorlu.Dikkatli bir biçimde mağaranın önüne iniyoruz. Yemyeşil bir göl durmakta dev mağaranın ağzında. Önünde ırmağa doğru inen dev kayalardan ve çakıllardan oluşan büyük bir dere var.Dere susuz,her yan ormanlarla kaplı, ağustos böceklerinin sesinden ırmağının sesini duyamıyoruz.Sanki burası ağustos böcekleri vadisi.Altınbeşik mağarası önünde banklara oturuyor dinleniyoruz.Burası oldukça serin .Biraz sonra bu ıssız ortama bir araç geliyor. Aracın içindekiler bizi görünce seviniyorlar. Akseki’ye nasıl gideceklerini soruyorlar.Yanlış geldiklerini anlıyoruz.”biz bu yoldan bu arabayla Ürünlü Köyüne dönemeyiz “diyorlar.Bizim Ali Dağların şoförü.Aliye rica ediyoruz.Ali,arkadaşları Ürünlü köyüne kadar götürüyor arabayla.Altınbeşik mağarasının altındaki dev çakıllardan oluşan derenin içinden ırmağa doğru inmeye başlıyoruz dereden inmek zahmetli ve zor.Her an kayabilir,düşebiliriz.Hava sıcak.Bir yandan yol almaya çalışıyor düşmemek için sağa sola tutunuyoruz,bir yandan coğrafyanın güzelliğini fotoğraflamaya çalışıyoruz. Ethem ise bizi çekiyor.Bir saatlik zorlu bir yürüyüşten sonra Altınbeşik mağarasının sularının aktığı yere ulaşıyoruz.Suyun içinden bir süre yürüdükten sonra köpüklenerek coşkun akan Manavgat çayının kenarına iniyoruz.Artık ırmağın kenarında dinlenmeyi hak ettiğimizi düşünüyoruz. Irmağa doğru uzanmış dev çınar ağaçlarının gövdelerine yaslanarak ayaklarımızı ırmağın serin sularına sokup ırmağa, ormanlara ve ırmak içerisinde kaçışan alabalıklara bakıp ferahlıyoruz.Burası Altınbeşik mağarası altı,gödene vadisi bu vadi.Manavgat çayının aktığı en zorlu yer.Biraz altımızda su kıvrılarak şelale oluşturmakta.Biraz yukarılardan karışan küllü suyun coşkusuyla iyice debisi artan Manavgat çayı, burada hem muhteşem bir görsellik sunuyor, hem de geçit vermez bir coşkuyla şelaleler oluşturarak Sinan hocaya doğru akıp gidiyor.Bu kapızda su,yer yer altı yedi metre daralarak akmaktadır.Sanki atlayıp karşıya geçmek geliyor insanın içinden burada. Bazı yerlerde su doğal taş deliklerine girip bir doğa harikası yaratarak akıyor.Altalta, Üst üste oluşan deliklerden fışkırarak akan Manavgat çayını bu bölümünü mutlaka görmek gerekir.

Gödene kapızında aşağılara doğru indikçe su sakinleşiyor.Sanki ırmak Sinan hoca vadisinde dura dura akıyor.Sinan hoca vadisinde irili ufaklı bir çok kaynak,açıktan ,yer yer görülmesi zor bir şekilde Manavgat çayına karışmaktadır.Her kaynak Manavgat çayına can vermekte, coşkusunu artırarak alımlı bir şekilde denize doğru akıştırmaktadır.

Sinan hoca köyünün bağ ve bahçelerini sulayan kozarası pınarı çok güçlü bir kaynak. Üzerinde balık çiftliği var. Manavgat çayı kenarında bulunan büyük su kaynaklarının hemen hepsinin üzerinde birkaç tane balık üretme çiftliği bulunmaktadır. Kimi derme çatma kimisi düzenli, ama hepsi denetimsiz. Kirlilik kaynaklarına dönüşmüş çoğunlukla alabalık çiftlikleri.

DSC07597

Kozarası pınarında alabalık üretme çiftliğinin çardağına oturup dinleniyoruz. Manavgat çayı yürüyüşümüzün beşinci günündeyiz. Irmağın her bölümünü hiç atlamadan görmek tanımak istiyoruz. Her yer keşfedilmeye değer. Kozarası kaynağının bağ ve bahçelerin üstünde değişik bir görünümü var. Burada bir süre dinleniyoruz. Ali dönmez ‘size bu gün ırmağın bu bölgesinin doğal ve lezzetli balığı olan kara balığı yedirtmek istiyorum. Kızarmış karabalıklar masamıza gelince, pembe domatesten yapılmış harika köy salatası ile birlikte iştahla yiyoruz. Karabalıklar en az kırmızı benekli alabalıklar kadar lezzetli. Manavgat çayının daha yukarında su çok soğuk olduğu için karabalık üremiyor. Bu balığın yaşayabilmesi için çayın suyunun belirli bir soğuklukta gerekiyor. Kozarası deresinden sonra bağ ve bahçelerin arasından, düz ve geniş vadinin ortasından durgun akan Manavgat çayının kenarına iniyoruz. Su durgun akan bir görüntü veriyor ama bu mevsimde karşıya geçmek çok zor. Çayın durgunluğuna aldanıp, tedbirsiz karşıya geçmeye kalmak insanın başına dert açabilir. Irmak boyunda Sinanhoca köylüleri oltalarıyla balık avlamaktalar.

Sinanhoca vadisinden ırmağı takip ederek Manavgat çayının son iki kapızı olan Pirnos ve Sinekkısar kapızına doğru iniyoruz. Bu iki kapızı geçerek Oyma pınar barajına ulaşmak imkansız. Derin, kesme kayaların arasından daralarak akan suya ancak bakabiliyoruz. Sinekkısar kapızının bitip, oyma pınar barajının başladığı yerde Manavgat çayının en büyük kaynağı olan dumanlı su çıkmaktadır. Dumanlı su gembos ovasından Manavgat vadisine kadar yağan yağmurların ve kar ların, kalkerli, karstik araziden toplanarak yer altı suyu olarak oyma pınar barajında Manavgat çayını beslemektedir. Kapızın bitişi ile birlikte oyma pınar barajı dehşetli bir görsellik sunmaktadır dağlar arasında. Bu baraj 1977-84 yılları arasında yapılmıştır. Enerji amaçlı yapılan bir barajdır. Akarsu yatağından yüksekliği 180 metredir. Bu özelliği ile Keban, Altıntaş, ve berke barajından sonra Türkiye’nin en yüksek dördüncü barajıdır. Oyma pınar barajından aşağılara doğru bakınca, irili ufaklı bir sürü adacığın etrafında Manavgat barajı uzanıverdi önümüzde.1986-87 yıllarında yapılan bu barajda enerji amaçlı. Her iki barajda Manavgat çayının güçlü suları ile oluşmuş iki doğal göl niteliğinde.

Artık Manavgat çayı yürüyüşünün sonuna doğru geliyoruz.ünlü Manavgat şelalesini uzun uzun anlatmaya gerek yok.

Üzerinde bir zamanlar ticari amaçlı tomruk ve odun taşıyan, durgun akan bölümündeyiz Manavgat çayının.

Ali Çetin

Posted in Belgeseller, Gezi Yazıları, YazılarComments (1)


Advert

Günü birlik veya kamplı, elinde fotoğraf makinesi, sırtında çantası olmanın verdiği hazla dolaşmaya MERHABA.

-
Her yer görülmeye değer anlayışı ve sevdasıyla yürümenin, tanımanın ve anlamanın tadına varabilmek amacıyla farklılıklar yaşıyoruz birlikte.

Yalnızca ülkemiz değil, gidilebilen her coğrafya içindir sözümüz.

Takvim

Mayıs 2018
Pts Sal Çar Per Cum Cts Paz
« Eki    
 123456
78910111213
14151617181920
21222324252627
28293031