Tag Archive | "yayla"

‘YAYLANIN YOLLARI DAŞDIR, KETİRDİR’


ALİDÜRBE-MORCA-SALAMUT-GEYRAN YAYLALARI

Orta Toros dağlarından, Toroslar’ın en ilginç, en şaşırtıcı bölgesinin bir bölümünden söz edeceğim. Eski devirlerde dağlık Kilikya anlamına gelen Cilicie Trachee adı verilen bölgenin, Akseki’nin doğusundan başlayarak, yaylalarda dört gün boyunca yaptığımız trans, bizleri aldı götürdü dağların arasındaki koyaklara. Heybetli dağların arasındaki zorlu geçitlerden geçerek, kar suları ile giderdik susuzluğumuzu. Dünyanın hiçbir dağı, toros dağlarının buralarda taşıdığı heybeti ve güzelliği göstermez dersek, sanırım yanlış söylemiş olmayız.  Köpüklü akan muarları, koyu ormanlı dik yamaçları, kardan taçlı başları, sarp, geçit vermez ve göklerle öpüşen dağlarıyla Alidürbe-Morca-Salamut-Geyran güzergâhındaki yolculuğumuz bizleri büyüledi.

namaras-org-yaylanin-yollariDSC00870

Yüksekliği 2200 rakamına ulaşan yaylalar, derin vadiler ve yaşayanların koyak, alan dedikleri obalardan geçtik. Bazen taş muarlardan, bazen derin kuyulardan, bazen heybetli dağların kuzey çarşaklarında upuzun yatan karlardan içtik suyumuzu.

Temmuz ayı başlarında, bir öğle vakti,1600 rakımında bulunan ünlü Alidürbe yaylasında, uçsuz bucaksız Alidürbe alanının bir bucağında, imalıtaş tepeciğinin gölgelediği taştan yapılmış yayla evine misafir oluyoruz. Burada Ahmetler köyünden Osman Koç yaylıyor. Taş evin arkasındaki tek ağacın altında molamızı veriyoruz.

namaras-org-yaylanin-yollariDSC00876

Burası, Ahmetler köyünün kuyu yaylasıdır. Su, sadece kuyularda var ve her oba’da bir kuyu açılmış. Osman Koç, bizi hem sevinçle, hem de merakla karşılıyor. Koca Alidürbe alanında sanki başka yayla evi yokmuş gibi duruyor taş ev. Oysaki her bucak bir ev, bir oba saklıyor koynunda. Burada, bal ve yoğurt ağırlıklı bir öğle yemeği yiyoruz, taze keçi yoğurdundan buz gibi ayranımızı da içiyoruz. Çaylarımızı içerken Osman Koç’tan yol güzergâhımızla ilgili bilgiyi de alıyoruz.

Yolcu yolunda gerek diyerek, her biri 25 er kilo ağırlığındaki sırt çantalarımızı sırtımıza alarak, Alidürbe Ahmetler Kuyusu yaylasından, Hacıheseli kuyu yaylasına doğru yürüyoruz.  Ahmetler köyünden olan Ömer, dayısı Osman Koç’tan aldığı bilgilerle de daha bir güvenle atıyor adımlarını. Yinede Ömer Öğretmenin aklı, Alavada yaylasından Geyran yaylasına giden kestirme yolda. Bu yolu çok daha iyi bildiğini ve yorulmadan gideceğimizi söylüyor. Ama biz yorulmak ve de yaylaları tanımak istiyoruz.

namaras-org-yaylanin-yollariDSC00881

Alidürbe alanının ortasından Hacıheseli kuyusuna doğru yürüyoruz. Burası da 1600 rakımında, eşsiz ve büyüleyici, uçsuz bucaksız kocaman bir alan. Hacıheseli ‘Hacı İsalı’ kuyu yaylasının önünde, karşımızdan, Ahmetler köyü, Şırlavık yaylasından Pantır ile oğlu Ali geliyor. Bizi görünce gülerek yanımıza geliyorlar. Pantır, Şırlavık yaylasıyla ve çimi ile yaptıkları yayla kavgasıyla özdeşleşmiş birisi. Ömer’i hemen tanıyorlar. Sonrada Pantır, beni tanıyor ve “Ulan Alı nereye gidiyorsunuz” diyor gülerek. Mola verip oturuyoruz. Gülseren’i görünce, Aramızda birde kadının olmasına şaşırıyorlar. Yolumuzu anlatıyoruz.”Olmaz, oradan gidemezsiniz, siz ancak Geyran’a, gök çukur yaylası üzerinden, Salamut’ tan geçerek gidersiniz, yoksa perişan olursunuz, etme Alı oradan gidilmez” diyor. Pantır’ın oğlu Kara Ali bizi şırlavık yaylasının altına kadar götürüyor, oradan bize gök çukur yaylasına giden patikayı gösteriyor.

namaras-org-yaylanin-yollariDSC00933

Önümüzde dimdik duran taş ve çakıl yığınından oluşan upuzun tepeye tırmanıyoruz. Göç yolu döne döne gidiyor. Arkamızda Tomsubaşı tepesi bir lök gibi oturuyor Alidürbe alanının üzerinde. Batıda Alavada dağı tükenmekte olan ardıç ağaçlarıyla hüzünlü duruyor Alidürbe alanının üstünde. Kuzey yanımızda eğri kar tepesi, karlı yamaçlarıyla sanki geçişimizi onaylarcasına heybetli duruyor üstümüzde. Tomsubaşı tepesinin hemen ardında ise Ahmetler köyünün say yatak ve bozlağan yaylaları bulunmaktadır.

namaras-org-yaylanin-yollariDSC00981

Şırlavık Yaylasında yılların anılarıyla yaşıyor koca Pantır.”Ne kavgalar ettik bu dağlar taşlar için, şu gördüğün dağlar her gün mavzer sesiyle yankılanırdı. Nice keçi sürüleri heba oldu bu yayla kavgalarında” diyerek ah çekip dertleniyor. Pantır 80 yaşında, gözleri çakmak gibi, dimdik duruyor ve “bu dağların havasından Alı, bu hava insanı gocatmaz” diyor. Ahmetler köylüleri ile Çimi köylüleri beklide yüzlerce yıldır kavga ediyorlar toros yaylaları için. Hem kavga etmişler, hemde yüzyıllardır aynı yaylalarda yaylamışlar. Zobu,Höke Yusuf’un Memed Ali,Yirik Çavuş,Adı Güzel,Pantır,Zobunun Osman koç,Musa Çavuş,Deli Hacı,İbiş ve Kara Aptullah’ın  çarık izleri hiç silinmemiş orta toroslardan,ketirlerden,koyaklardan.Ahmetler Yörükleri göçerliklerini  toroslarda tüm zorluklara karşın sürdürmeye devam ediyor.

namaras-org-yaylanin-yollariDSC01022

Ahmetler, Afşar Boyundan olan, orta Asya’dan bugüne adı hiç değişmeyen bir Yörük cemaati adıdır. (1).1220 yılında,Alaattin Keykubat ,Alaiye’yi almadan önce,Karaman oğullarına bağlı olarak,Karaman,Hadim,Ermenek,Bozkır taraflarında yaşayan,zaman zaman Toroslara yaylağa çıkan ve  Toros yaylalarını iyi bilen Yörükan Türkmenlerinden bir cemaat..Alaattin Keykubat Alanya’yı alınca Torosların Akdenize bakan yüzüne,Afşar Boyuna bağlı (Karaman) cemaatler akın akın inmeye başlıyorlar.(2) Ahmetler cemaati de bunlardan birisi ve ilk önce Alidürbe’de ve AlidürbeAkdağda yaylıyorlar, sonrasında da gelip şimdiki köylerini yurt tutuyorlar.(3)1471 yılından  sonra Ahmetler köyü,Alaiye kalesi askerleri için tımar olarak veriliyor ve Alaiye Livasına bağlı Döngü(Çöngere) nahiyesine bağlanıyor.(4)İşte o zamandan günümüze Alidürbe Kuyu ve Alidürbe Akdağ yaylalarına yaylağa çıkıyor Ahmetler Yörükleri ve de o günden bugüne Çimi köylüleri ile ikisinin yayla sorunları hep olagelmiş.Alidürbe yaylalarında Çimi köylülerine hiç rastlamadık,Çimi köylüleriyle de konuşmak tanışmak isterdik.

namaras-org-yaylanin-yollariDSC01058

Orta Toroslarda Batı Taş elinden başlayarak tüm Taş eli platosunda her taraf yayla. Uçsuz bucaksız vadiler, bitmez tükenmez sıradağlar ve derin koyaklar bulunmaktadır. Buna karşın, Yörüklerin yayla kavgaları hiç bitmemiş, hiç bölüşememişler Toros’ları.

Şırlavık yaylasının karşısındaki patika yoldan dolana dolana çıkıyoruz. Çıkıyoruz ama bu tepe bitti derken yeni bir tepe çıkıyor karşımıza.

namaras-org-yaylanin-yollariDSC01125

Tepenin başına çıkınca mola veriyoruz. Gülseren, Hüseyin, Numan ve Ömer ile birlikte beş kişiyiz. Yükleri eşit paylaşmaya çalıştık ama yinede Hüseyin, benim sırt çantası ile Numan’ın sırt çantasını bir süre taşıyarak test ediyor. Hüseyin, grubumuzun neşe kaynağıdır. Her mola yerinde her tepe çıkışımızda değişik espriler bularak ortamımızı sürekli neşeli tutuyor. Tepeden yeşil otlarla kaplı üzerinde otlayan bir oğlak sürüsü olan yeni bir koyağa iniyoruz. Oğlağın çobanı 12-13 yaşlarında bir çocuk. Çağırıyoruz. Önce tedirginlikle bizi inceliyor. Gülseren’e bakıyor. Aramızda bir kadının olması onu biraz rahatlatıyor. Biraz çekingen bir tavırla yanımıza yaklaşıyor. Hüseyin, öğretmen olmanın deneyimiyle çocuğa sorular soruyor, onu rahatlatıyor. Ramazan yanımıza gelip, biraz rahatlayınca ve sırt çantalarımızı, batonlarımızı iyice inceledikten sonra, Bana dönerek “Amca, siz terörist misiniz, maden arayıcısı mısınız?”diye soruyor. Hepimiz gülüyoruz. Dağcı olduğumuzu ve isimlerimizi ve de nereli olduğumuzu, bize yolu, Pantırın tarif ettiğini anlatınca, Ramazan rahatlıyor.”Bende Pantırın Alı’nın oğlak çobanıyım” diyor gülerek.1800 metre rakımındayız. Toros güneşi kara kırmızı yakmış Ramazanın yanaklarını, elinde çoban sopası, başında eğri duran şapkasının altından bakan yeşil gözleri ışıl ışıl.

namaras-org-yaylanin-yollariDSC01203

Ramazan önümüze geçiyor.”Ben sizi obaya götüreyim. Yoksa obanın köpekleri sizi parçalar” diyor. Ramazan bize yardım etmeye çok hevesli. Durmadan gülüyor ve gülmek yanmış yüzüne o kadar çok yakışıyor ki, Akdağ da ve ıssız Toroslar da, bu dağların sahibi sanırsınız onu.

namaras-org-yaylanin-yollariDSC01266

Ramazan önde, ben arkasında birkaç tepe daha inip çıkarak yürüyoruz. Gülseren, Numan, Hüseyin ve Ömer epeyce arkada kalıyorlar. Obanın göründüğü tepede mola veriyoruz. Ramazan sohbet etmeyi seviyor. Belikli çoktandır bu dağlara gelip giden olmamış.”Amca bunların başkanı sen misin? ” diye soruyor bana. Evet diyorum.”Zaten belli, sen olmasan, bunlar bu dağlarda yiter gider” diyor gülerek. Bende gülüyorum. Hep birlikte Ramazan’ın obasına varıyoruz, Katırcı ini yaylasına. Oba, sırtını kocaman bir kayaya dayayarak taşlarla yapılmış, üzeri kıl çadırla örtülü derme çatma bir barınaktan oluşmuş tek bi Yörük evi. Ne yol geliyor, ne telefon çekiyor, ne televizyon, radyo çekiyor ve suyu da yok. Bir taşın üzerine kar kuyusundan kesip getirdikleri büyükçe bir kar parçasını koymuşlar ve kar parçasının önünde damlayan su birikiyor. Biriken suyu içiyorlar. Obada 92 yaşında Emine teyze, kız torunu, erkek torunu Ramazan ve oğlu Süleyman ve eşi bir oba olarak, tek başlarına yaşıyorlar torosların ıssız bir koyağında. Emine teyze ile kız torunu sürekli evin yanındalar, oğlu Süleyman’la, onun eşi sürüyü güdüyorlar, Ramazanda Pantıroğlu Ali’nin aylıklı oğlak çobanı.

namaras-org-yaylanin-yollariDSC01304

Emine teyze ve torunu bize su veriyorlar. Büyükçe bir leğende yoğurtla karı karıştırıp,’yorgunluğunuzu alır’ diyerek bize yoğurtlu karlama ikram ediyorlar. Bizi ağırlamak için heyecanlı bir telaşları var. Candan insanlar. Misafir gelmesinin telaşı ve mutluluğu var yüzlerinde. Durmadan konuşmak istiyorlar. Emine teyzenin yüzündeki çizgilerde tüm orta torosların sarplığını, geçit vermezliğini, sığınana kucak açışını ve sığınanı saklama sıcaklığını görüyoruz. Manavgat’ın Gençler köyünden Emine teyzeye hoşça kal deyip, Yörük yaşamının son insanlarını geride bırakarak yolumuza devam ediyoruz. Akşama epeyce yol almamız gerekiyor. Ramazan bize yolu göstermek istiyor.’Size yolu göstermez isem kaybolursunuz’ diyor. Önümüze düşüyor. Ablası da sırtına bidonları alarak bizimle geliyor. Bizim gideceğimiz yönde, yaya olarak bir saatlik mesafede çeşme varmış, oradan su getirecek.

namaras-org-yaylanin-yollariDSC01327

Çandır sırtının yamacından, ince belirli belirsiz bir keçi yolundan yürüyoruz. Biraz yürüdükten sonra, yine büyük kayaların arasına gizlenmiş, kar koyağı denen yerin ağzında, tek bir evden oluşan bir oba daha görüyoruz. Ramazan:”burası Memed amcamın obası” diyor. Taş evin kapısında çul asılı yani evde kimse yok, ev sahipleri dağlara keçilerini gütmeye gitmişler. Daha yolumuz çok mu Ramazan? Diyorum.”Ihı şu dağı aşacağız, sonra bir daha dolanacağız amma ben göstermezsem bulamazsınız” diyor. Ramazan, rehberlik yapıyor olmaktan çok mutlu.

namaras-org-yaylanin-yollariDSC01452

Bir saat yürüdükten sonra, Ramazanın ablasının su doldurup götüreceği çeşmenin önünde mola veriyoruz. Soğuk yayla suyunu kana kana içiyoruz. Burası keklik muarı. Çeşme bir dağın yamacına otların arasına gizlenmiş, Ramazan olmasa beklide görmeden geçip gideceğiz. Çeşmeden sonra ıssız dağın yamacında 2000’ li rakımda yürüyoruz. Dört saat yürüdükten sonra akşam kalacağımız obayı uzaktan görünce, bizde seviniyoruz, Ramazan’da. Ramazan obayı eliyle göstererek :”Ben olmasam kesinlikle bulamazdınız, işte Gök çukur yaylası orası” diyor. Obada 4 tane üzeri çadırlı yayla evi var. Önce çocuklar koşuşturuyor bize doğru, sonra merakla kadınlar bakıyorlar, en son erkekler çıkıyor evlerden. Yanımızda Ramazan olduğu için fazla telaşlanmıyorlar ama merakla bize bakıyorlar. İsmail’in evini soruyoruz. Kayaların dibindeki evden bir adam çıkıyor “İsmail benim, buyurun” diyor. Ona, Pantır’dan selam getirdiğimizi söylüyoruz, burada geceleyeceğimizi, kim olduğumuzu anlatıyoruz İsmail’e. Bütün oba etrafımıza toplanıyor. Önce merakla bizi dinliyorlar, sonra sorular soruyorlar. Grubumuzda Gülseren’in olması Yörükleri rahatlatıyor ve kadınlarında bizimle çabucak kaynaşmalarını sağlıyor. Gülseren’le çadırımızı evin yanındaki düzlüğe kuruyoruz. Hüseyin, Numan ve Ömer, İsmail’in boş olan yayla çadır evinde yatacaklar.

namaras-org-yaylanin-yollariDSC01539

Gök çukur yaylasında Güneş dağların arkasında kaybolup gidiyor ama ortalık daha aydınlık. Hava soğuyor, hemen polarlarımızı giyiyoruz. Yinede dışarıda oturmak bizi üşütüyor. “Eve girelim” diyor İsmail. Yemek hazırlamışlar, bolca yoğurt ve koca bir tabakta bal var soframızda. Komşularda tabaklarla yoğurt getiriyorlar. Afiyetle akşam yemeğimizi yiyoruz. İsmail Tosun, Gençler köyünden, neyi neden yaptığını bilen, bilinçli bir Yörük. Yemekten sonra çaylarımızı içerken koyu bir sohbete dalıyoruz. Yayla kavgasından bıkmış, usanmış ama yılmamış.”Buralarda, dedemin dedesi de oturmuş, daha gerisini bilemiyorum, kimseye zararımız yok, bu ıssız toroslarda keçilerimizi üç ay güdüyoruz. Komşumuz Güneycik köyünün yaylası, Güneycik köyü muhtarı, bizleri yaylaya çıkarmamak, yayladan vazgeçirmek için neler neler yaptı köylüleriyle birlikte. Bu tarafa gelen yolu ve patikayı duvarla kapattılar. Keçilerimizi kovaladılar, sürekli huzursuz ettiler. Dağ onların olsa ne geçecek ellerine bilmem, yok Ali bey, kesinlikle yaylamızdan vazgeçmeyiz, daşdır, ketirdir ama bu yayla, bizim yaylamızdır.”İsmail dertli.

namaras-org-yaylanin-yollariDSC01571

Küçücük, üzeri kıl çadırla örtülü taş evin içersinde geç vakte kadar oturuyoruz. Gök çukur yaylasında, taş evde sohbet güzel ama sabah yola gideceğiz.”Biz yatalım” diyoruz. İsmail hiç istemiyor yatmamızı, günler sonra sohbet edeceği birilerini bulmuş. Hep beraber dışarı çıkıyoruz. Gökyüzü pırıl pırıl, ama yıldızlardan gökyüzünü göremiyoruz. Hepimiz başlarımızı gökyüzüne doğru kaldırıp, saman yolunun yoğunluğunu seyre dalıyoruz. İsmail, karısı ve çocukları da seyre dalıyorlar gökyüzünü, yıldızları. Her gün yaşadıkları yerde, sanki gökyüzünde bu kadar çok yıldız olduğunu ilk kez görmüşçesine bakıyorlar.”Yıldız yorganı” diyor, İsmail’in karısı Elif. Biz çadırlarımıza girip, yıldız yorganıyla üzerimizi örterek, Gök çukur yaylasının sessiz gecesinde uyuyoruz.

namaras-org-yaylanin-yollariDSC01668

Sabah erkenden,”gün” üzerimize gelmeden kalkıyoruz, hava serin, hava pırıl pırıl. Açık havaya kahvaltımızı hazırlamış İsmail’in karısı Elif. Kahvaltı sofrası güzel ama bir tek akşam yediğimiz bal eksik, belki balı getirirler diye, hatırlatmak için:”akşam yediğimiz bal çok çok güzeldi” diyorum. Sonra, başka bir Yörük obasında öğreniyoruz ki, bal Yörüklerde, yemekten sonra sadece tatlı olarak sofraya getirilirmiş.

Çadırlarımızı toplayıp, sırt çantalarımızı hazırladıktan sonra, Morca yaylasına giden yolu İsmail’e tarif ettiriyoruz. Bütün oba bizi uğurlamak için yanımıza geliyor, hepsiyle vedalaşıp ketirleri yani taşlık vadiyi tırmanmak için aşağıya doğru inmeye başlıyoruz. Taşlık vadide yol yok, yolu kendimiz bulacağız. Ketirlerin arası, yayla çayı ve çiçeklerle dolu. Hüseyin çay toplamaya başlıyor. Yol arıyoruz, ketir(5) aralarında taşlar bıçak gibi keskin, bir süre zorlanıyoruz ama sonunda ketirden çıkıyoruz. Toroslarda, dağın kuzey yamaçlarında ki çiçekler başka, dağın güney yamaçlarındaki çiçekler başka cins. Bilmiyorum, beklide bu durum sadece toroslara özgü bile olabilir. Temmuz ayındayız, karlar dağların eteklerinde yeni erimiş. Her yan yemyeşil. Ketirler bir dolambaç gibi, birinden çıkınca tamda sonuna geldik derken yeni bir ketir labirentine giriyorsunuz.

namaras-org-yaylanin-yollariDSC01703

Morca yaylasına giden patikayı gören yere çıkınca tek bir ardıç ağacını görüyoruz zirvede.2100 metre rakımında, Ardıç ağacının koyu gölgesinde dağların koyaklarının bizleri büyüleyen görüntüsüne dalıp dinleniyoruz bir süre. Önümüzde irili ufaklı yığınla tepeler var. Çok uzaklarda bir dağın çarşaklarını görüyoruz ve buranın altında Morca yaylasının olacağını tahmin ediyoruz. Gökçukur ile morca yaylası arasında hiç su yok, sadece, kar çukurlarını bulup kar çıkarmanız gerekiyor. Onun için sularımızı dikkatli içiyoruz.

Sabah saat 08 de yola koyulduk ve öğleden sonra saat 13 de bir keçi sürüsü gördük. Çobana uzaktan seslendik. Çoban yanımıza geldi ve hemen önümüzdeki tepenin arkasında morca yaylası olduğunu söyledi. Tepeyi aşınca yayla evlerini ve birde dağın kuzey yamacına yatmış gülümseyerek bizi bekleyen karları gördük. Ama karlarla aramızda derin bir koyak durmaktaydı. Bir yanda koyağı inip çıkmanın zorluğu vardı ama bir yanda da boş su şişelerimiz. Bir kar yığınlarına baktık. Birde koyağa. Adımlarımız biraz daha açıldı. Keyfimize diyecek yoktu. Numan ile Gülseren kocaman bir karın önünü açarak su birikmesini sağladılar. Küçük bir şişe pekmezimiz vardı sırt çantamızda. Numan pekmezi çıkararak birkaç su şişesine böldü ve içlerini kar ile doldurdu.2200 metre rakımında, bu kadar yürüyüşten sonra karlı pekmez içmenin verdiği zevki ve tadı anlatmak çok zor. Karların üzerine uzanıp yatıyoruz. Hepimiz mutluyuz. Ömer, köylünün birisine sesleniyor. Hüseyin, elleriyle kar sıyırıp yemekte. Gülseren, şapkasına kar doldurup başına geçiriyor. Numan ise pekmezli karlamaya doyamıyor.

Morca yaylası, Akseki’nin Erteşe köylülerinin yaylağı. Akdağın kuzey yüzünde, uzunca bir çarşağın ortasındaki mor kayalıkların altında. Erişilmesi zor bir yayla. Keçi sürüleri için uygun bir ortama sahip. Hem kovanlar, hemde keçi, koyun sürüleri için ayı ve kurt saldırısı tehlikesi çok fazla. Onun için Yörükler sürüleri yalnız bırakmıyorlar. Arılarını’ da geceleri bekliyorlar. Bizim gelişimizi gören Yörükler, uzaktan bir süre bize bakıp, durumu anlamaya çalışıyorlar. Sonra bir tanesi yanımıza geliyor. Kim olduğumuzu anlatınca rahatlıyor. Su istiyoruz. Buralarda kaynak suyu yok. Derin su kuyular açmışlar. Bazen Eylül ayının ortalarına doğru kuyu sularının kurtlandığı oluyormuş. Morcalı,”arkadaşlar, madem dağcıymışsınız, gelin eve gidelim, yoğurt, bal ne varsa yemek yiyelim” diye bizi evine davet ediyor. Bizim sadece suya ihtiyacımız var. Onun için sadece su istiyoruz. Morcalı gidiyor ve oğluyla bize bir bidon kuyu suyu gönderiyor. Suyu, şişelerimize dolduruyoruz. Morca yaylası, sarp dağların hemen yamacında dağ yamaçlarından hiç kar’ın ve de yaban keçilerinin eksik olmadığı, kartal yuvası görünümünde bir yayla. Geceleri gökyüzünün gerçek rengini, yıldızların ahengini görebilmek ve yıldız yorganının altında tatlı, derin bir uyku uyuyabilmek için, ya gök çukurda ya da morca yaylasında gecelemek gerekiyor.

namaras-org-yaylanin-yollariDSC01712

Morca yaylasından bir süre yürüdükten sonra önümüze eşiz bir vadi çıkıyor. Ardıç ağaçlarının korumasında eşiz bir sedir ormanı görüyoruz aşağılarda. Bir kaç asırlık sedirlerden oluşan bir orman. Doğuya doğru Sedir ormanlarının ortasındaki geniş, çıplak bir tepede Ağbelen yaylasını görüyoruz. Ağbelen, Gündoğmuş’ un Güney yaka köyünün yaylası. Ağbelen yaylasını teğet geçip, dev sedir(katran)ağaçlarının içinden geçerek Katran ağaçlarının arasında tahtadan yapılmış evleriyle Salamut yaylası çıkıyor karşımıza. Salamut yaylasının girişindeki, şarıl şarıl akan çeşmenin önüne sırt çantalarımızı indirip, buz gibi sedir kokulu Salamut suyu ile serinliyoruz. Burada bir süre dinlendikten sonra, akşam konaklayacağımız Çatma alanına doğru yola çıkıyoruz. Artık 1600-1700 metre rakımlarındayız. Her dönemeçte karşılaştığımız dev sedir ağaçları bizleri büyülüyor.

Saat akşam 19.00 da Çatma alanının yukarısındaki Uşak muarının başında mola veriyoruz. Katran ağaçlarının altındaki çeşmesinden şırıl şırıl akıyor uşak muarı. Burası çatma alanını kuşbakışı gören eşiz manzaraya sahip bir yer. Burada bir çay demleyip arkasından Hüseyin’in yayla çaylı, ısırganlı bulgur pilavını yiyiyoruz. Acaba, uşak muarının yanında yatsak mı diye düşünüyoruz, çünkü çatma alanında su yok. Uşak muarının çevresinde çadır kurabileceğimiz bir ortamda yok. Su şişelerimizi doldurup, çatma alanına doğru iniyoruz. Çatma alanı, çok büyük bir alan, Yamaçlarının birkaç asırlık sedir ormanlarıyla kaplı olduğu dağların arasında yemyeşil bir vadidir. Yemyeşil otlarında Fatma Ananın koyun sürüsü otluyor.

namaras-org-yaylanin-yollariDSC01792

Ömer koyunları görünce duygulanıyor. Buralarda çocukken çok koyun gütmüş. Artık Ömer’in çocukluğunun geçtiği dağlardayız. Ömer durmadan anlatmak anlatmak istiyor. Her taşta, her ağaçta her tepede anıları var. Güneş indi inecek, hava kararmadan çadırlarımızı kurup, odun toplamalıyız. Hüseyin, Gülseren ve ben çadırları kuruyoruz. Numan ile Ömer odun toplamaya gidiyorlar. Kurumuş katran kütüklerini yuvarlayarak getiriyorlar. Kayalığın önüne taşların arasına ateşimizi yakıyoruz. Fersin köyünden, Kır Veli’nin kızı Fatma ana, hem koyunlarını otlatıyor, hem de bizimle sohbet ediyor. Bu yaylalarda sürekli konuşacak birilerini bulmak zor. Onun için Fatma ana durmadan Gülseren’e sorular soruyor. Ateşimiz görünce çatma alanında kovanlarını bekleyen Mehmet Keleş yanımıza geliyor. Burası Manavul (Pınarbaşı) köyünün yaylası, çok güzel bir kamp alanı. Havası güzel, her yan sedir, ardıçve şimşir ormanı. Ateşimiz kömürleşiyor. Sucuklarımızı çaltı ormanından kestiğimiz şişlere diziyoruz. Numan pişiriyor. Aramızda en usta mangal yapan Numan var. Fatma Ana ve Mehmet Keleş’le birlikte akşam yemeğimizi yiyoruz. Kömürde demlediğimiz çayları içerken yine koyu bir sohbete dalıyoruz. Mehmet Keleş’in gece karanlığında gözleri sürekli kovanlarında.”Gece ayı’lar gelip kovanlardaki balı yiyorlar” diyor. Ömer,”Ben ateşin başına develik, çalba dalları serip açık havada yatacağım” diyor. Fatma Ana, keçesiyle koyunlarının başında yatıyor.”Korkmuyor musun?” diyor Gülseren.”Niye, korkayım ki” diyerek gece karanlığında, otların hışırtısıyla, koyunların arasında kaybolup gidiyor Fatma ana.

Sabah, Fatma ananın sesiyle Çadırlarımızdan çıktık.”Yola gidecek insan erken kalkar, kalkın ısıcak çökmeden evlek boğazını tutun” diyerek çadırlarımızı sallayıp bizi uyandırdı. Fatma ana, sıcacık, saf, tertemiz, hiç bozulmamış, her davranışı içten.

Ateşi canlandırıp, kahvaltımızı yapıyoruz. Güneş Çatma alanına inmeden çadırlarımızı toplayıp, sırt çantalarımızı alarak evlek boğazına doğru tırmanıyoruz. Evlek boğazı Belki de toroslar da Şimşir ağacının en çok olduğu boğaz. Her şimşir ağacı bir anıt ağaç, hemde birkaç asırlık. Dev Şimşir ve ardıç ağaçlarının arasında tırmanıyoruz, sol tarafımızda Gedefi dağı, sağ tarafımızda Aktop dağı. Üç saat tırmandıktan sonra evlek boğazına çıkmadan hemen aşağıda Gedefi dağının eteğinde bir çeşme görüyoruz. Çeşmenin suyundan hem kana kana içiyoruz, hem de su şişelerimizi dolduruyoruz. Çeşmenin suyu buz gibi, soğuk mu, soğuk.  Burada bir süre dinleniyoruz. Artık geldiğimiz dağlar belli belirsiz görünüyor. Buralarda toroslar iç içe geçmiş durumda. Çeşmeden sonra tam evlek boğazının çatma alanına bakan yüzünde bir oba görüyoruz. Gedefi dağının kayalıklarının gölgesinde bir keçi sürüsü yatıyor. Obanın önünde bir Yörük kadını lor kaynatıyor. Biraz ileride de bir kadınla bir erkek keçileri kırkıyor. Selam veriyoruz ve kimin yaylası olduğunu soruyoruz. Yayla evinin içerisinden eli değnekli bir adam çıkıyor.”Kimi soruyorsunuz, hele hoş geldiniz, siz nerden gelip nereye gidersiniz” diyerek önce bizi sorguluyor. Dağcı olduğumuzu anlatıyoruz, Ömer”ben Ahmetlerden Musa çavuşun oğluyum” diyor.”Bana fersinden Kendirli (Ahmet Özkaynak) derler, buyurun oturun hele, Avrat koş çay koy ocağa, ama önce bir soğuk ayran yapıp getir uşaklar serinlesinler” diyor.”Sadece ayran içip gidelim, yolumuz uzun diyoruz.” “Olmaz” diyor Kendirli.”ben size çay içirip yemek yedirtmeden buradan göndermem” diyor. Oturuyoruz, Durmadan sorular soruyor Kendirli. Bolca taze keçi peyniri, yoğurt ve çay geliyor. Yemek yerken, Kendirli ”yahu şu yaylalara ne zamandır gelip gidende yok, adam yüzüne hasiret kaldık, sizinle iki laf etmeden bırakacağımı mı sandınız” diyor gülerek.

namaras-org-yaylanin-yollariDSC01805

Evlek boğazına çıkınca yine torosların şaşırtan, uçsuz bucaksız, derin vadilerinden biri uzanıyor önümüzde. Burası ünlü Geyran yaylası. Dolana dolana iniyoruz, Geyran yaylasının en yukarıda ki büyük alana. Alanın yamaçlarında yayla evleri var. Yürüyoruz ama bitmek tükenmek bilmiyor büyük alan. Büyük alandan, Bülüç alanına aşıp, bülüç alanının sonundaki Goca olukta mola veriyoruz. Saat 17.00.Üçüncü gün burada konaklayacağız. Artık 1500 metre rakımına indik. Goca oluğun suyu buz gibi. Hava serin. Suya başımızı sokuyoruz ama su o kadar soğuk ki, suyun altında saçlarımızı yıkamak çok zor, ama yinede saçlarımızı sabunlayarak yıkıyoruz. Ayaklarımızı buz gibi soğuk suyun içerisinde tutabildiğimiz kadar tutuyoruz. Rahatlıyoruz ve goca oluğun arkasındaki salkım söğütlerin altına koyu gölgeye uzanıyoruz. Hemen yorgunluğumuzu alıyor geyran yaylasının havası ve goca oluğun soğuk suyu.  Günün akşamında Geyran yaylasında yatacağız.

Üçüncü günün akşamında Geyran yaylasında yatacağız. Çadırlarımızı salkım söğütlerin arasına kuruyoruz. Her yan otlarla kaplı. Çadırlarımızın altı sanki pamuk serilmiş gibi. Hemen önümüzde goca oluk şırıl şırıl akıyor. Aşağılarda da Geyran yaylasının üçüncü ve en büyük alanı kızıl alan uzanıyor. Gün batımında, katran ve ardıç ormanlarının arasından ufka doğru kıvrılarak akan bir görüntüsü var kızıl alanın. Goca oluğun bulunduğu yer 1350 metre rakımında. Akşam gün inerken hava soğumaya başlıyor. Yine odun toplamaya başlıyoruz. Geyran yaylası Akseki’nin yedi köyünün ortak çıktıkları bir yayla. Mahmutlar, Sadıklar, Taşlıca(Kilissalı ya da Geysi),Cemeller.

Goca oluğun yukarısında çukur obada Mahmutlar köyünden Nebi Özdemir yaylıyor. Nebi’nin bir keçi sürüsü var. Kızları Ayşenur ile Nurgül, bize keçi peyniri, yoğurt ve çadırlarının yanında besledikleri tavuklarının yumurtalarını getiriyorlar. Akşam sadece yoğurdu ve kalan son yiyeceklerimizi yiyoruz. Peynir ile yumurtayı sabah kahvaltısına bırakıyoruz.

Gece hava serin oluyor Geyran yaylasında. Dingin gökyüzündeki Elif teyzenin ışıl ışıl yıldız yorganını üzerimize çekerek derin bir uykuya dalıyoruz. Çok güzel uyuyoruz. Sabah erkenden dinlenmiş olarak uyanıyoruz. Akşamdan kalan ateşimizi hareketlendirip, keçi peynirini tavaya koyup kömürlerin üzerine koyuyoruz. Kömürde, taze keçi peyniri yavaş yavaş eriyerek pişiyor. Peynirimiz iyice pişince üzerine yayla yumurtalarını kırıyoruz. Geyran yaylasında bundan daha güçlü ve lezzetli bir başka kahvaltı olamazdı.

Kahvaltı sonrası yavaş yavaş toparlanıyoruz, ama Hüseyin boş durmuyor, Numan ve beni ıslatmaya çalışıyor. Numan’la birlikte, Hüseyin’i tutuyoruz ve kaldırıp boylu boyunca Goca oluğun soğuk sularının dolu olduğu afur’un içine yatırıyoruz. Hüseyin, ohhh çekerek çıkıyor afur’un içinden.(6)”Benim bütün amacım, beni suya yatırmanızı sağlamaktı, çok rahatladım” diyor. Hep birlikte gülüyoruz.78 km yürüyerek alidürbeden Geyrana trans yapmanın mutluluğuyla burada noktalıyoruz yolculuğumuzu. Toros Dağlarının koyakları, vadileri bilinmezlikle dolu. Her koyak, her vadi keşfedilmeyi bekliyor.

Katılanlar:(Gülseren Çetin-Hüseyin çetin-Numan Gündüz-Ömer Güngör-Ali Çetin)

Temmuz 2011

ALİ ÇETİN

sinanalicetin@yahoo.com

namaras.org

DSC00901DSC00887DSC00886

Dip not:1)Cevdet Türkay(oymak. Aşiretler ve cemaatler)

2)İbn Bibi (Selçukname)

3)Yazıcı zade Ali(Tevarih-i al-i Selçuk)

4)İbrahim Hakkı Konyalı

5)Ketir: Keskin ve sivri taşlardan, orman gibi oluşmuş kayalıklara denir.

6)Afur: keçi ve koyun sürülerinin su içebilmesi için ağaçtan ya da betondan yapılmış dar küçük, uzunca havuzlar.

Posted in Gezi Yazıları, Trekking Yazıları, YazılarComments (0)

SULTAN GİĞİ (GEYİK ) DAĞI TIRMANIŞI


SULTAN GİĞİ (GEYİK ) DAĞI TIRMANIŞI

Giği dağı tırmanışının Rehberi bendim. Hazırlanırken heyecanlandım. Buna ister nostalji diyelim, ister dağcılık heyecanı. Ama bu dağlar benim dağlarım, ayak izim var, çarık eskim var, otlarını, taşlarını, çiçeklerini ve insanlarını tanırım bu dağların.Akseki, Hadim, Bozkır, Gündoğmuş arasındaki yedi kaza yaylalarının havası bir başkadır.Bir başkadır yedi kaza yaylalarının göçleri. Her insanın, her göçerin bir yaylası bir yayla tanımı vardır. Yayla deyince benim için Susambelidir, Göçen boğazıdır. Eğri göldür, Söbü Çimendir, Göktepedir..

01310095

Eskilerde göçerler en erken bir haftada giderlerdi yaylaya. Deve kervanları boy boy, keçi, koyun sürüleri çanlarıyla ve yörük delikanlıları, külot pantolonlarını ( pontul ) giyip, elleri pıynar sopalı sürülerin önünde dimdik kasılarak yürürlerdi yayla yollarında. Arkadan da gelin gibi süslenmiş yörük kızları çekiverirlerdi develeri göç yollarına.

Yörükler için yaylanın, bir başka önemi, bir başka özelliği vardır. Yörük için köyde geçen 12 aya bedeldir, yaylanın 5 ayı.Yayla; güzellik, hareket, canlanma, bahar demektir.Bahar ayları Toroslar canlanıp, morsümbüllü çiçeklere, yemyeşil otlara bezenince ve akıverince şırıl şırıl karsuları derelerden, gözü gönlü açılır göçerin. Ve de sadece göçerin değil, devesinin de, koyununun da, keçisinin de gözü, gönlü açılıverir. Yani tümden canlanır doğa, tümden keyiflenir yaşam.

Gündoğmuş’u geçip torosların girişinde Kuruca yaylası uzanıveriyor önümüzde upuzun dağların arasında. Burası toroslara tek geçit veren boğaz. Kuruca’ya girince tüm dağlar dimdik durur karşımızda. Bahar’da çekici, heybetli, sonbaharda ürkütücüdür, sessizdir. Kuruca’da tam karşıda sedirleriyle, son sedir ve ardıçlarıyla Karaçal dağı karşılar, arkasında dimdik, Susambelinin üstünde 2816 m yükseklikte Çürük dağ duvar gibi, sivri ve heybetli durur.

DSCF0114
Her dağın, her yolun, her taşın bir anlamı vardır yörükler için. Bütün göçerlerin, yayla öncesi konaklama yeridir Kuruca. O kadar geniştirki, her bucağı bir obayı saklar koyunuyla, keçisiyle, atıyla, eşeğiyle. Kuruca suyu olmayan yer demektir.Burasının çeşmeleri, kuyuları çoktur. Susuz bırakmaz göçeri Kuruca yaylası. Ama Kuruca yaylasının morsümbüllü çiçekleri, yemyeşil çayırları yoktur. Keçi, koyun için sadece mola yeridir. Yayla öncesi ilkbaharda, sahile dönerken sonbaharda dinlenme, soluklanma yurdudur. Eskiden Yörük göçleri, Kuruca’ya gelinceye kadar hep geceden yüklenir ve yola koyulunurdu. Develer gece yürür, atlar geceden yola koyulurdu. Koyun, kuzu, keçi, oğlak geceden yola koyulurdu. Ama Kuruca’ya gelince herşey değişir. Çünkü Kaynarca, Susambeli, Göçenboğazı geçit vermez. Bakarsın tipi gelir, bakarsın kar yağar ilkbaharda. Fırtına ve karlar geçit vermez gün ağarmadan. Atlar, develer, keçiler, koyunlar geçemez kar yumuşamadan.

O nedenle göç, Kuruca’dan sabah güneş doğduktan sonra yüklenir. Güneş yükselsin, kar gevşesin, yol açılsın, iz belli olsun diye. Göç yolunun en zorlu kısmı başlar ilkbaharda Kuruca’dan sonra.

Kuruca’yı geçip Kaynarca boğazına girince sola kıvrılırsan Susambeline ve Susambeli yaylalarına, sağa kıvrılırsan Göçen boğazına gidersin. Kaynarca boğazına girince her iki yanda Bizansdan, Selçukludan kalma taş döşeme iki yol vardır. Bu yollara devrent denir. Bu yollar Bizansı, Selçukluyu, Osmanlıyı vede  göçerleri söyler.
DSC06515
Teknoloji gittiği tüm dağları bozmuş, kirletmiş. Ne devrent kalmış Kaynarca boğazında, ne kervanlar, nede devrentte seken atların ayak sesleri, nede allı pullu giyinmiş yörük kızları. Ama bıçkın yörük delikanlıları ellerinde sopa yerine cep telefonlarıyla, uzun saçları ve afilli giyimleriyle keçilerin önünde gitmekteler.

Dağlar sitemkar, kuşlar tedirgin uçar olmuş toroslarda.

Arabamızla Kızıloluk’a varınca güneyde altta Oğuz yaylası sedirleriyle uzanıveriyor. Oğuz yaylasının güneydoğusunda karlarıyla Barçın Akdağ, güney batısında Karayılan dağı ve tam doğusunda Sultangiği dağı. Giği dağı yemyeşil dimdik durmakta. Oğuz yaylasının üstünde. Giği dağı bu bölgenin en yüksek dağı 2877 metre.

DSCF1536
Artık sedir(katran), Köknar(ladin) ve ardıç kokularını geride bırakıp, çalba,kekik ve binbir çeşit çiçek kokularıyla Oğuz yaylasının üstünden geçerken kızıl oluktan su içmeden geçilmez. Kızıloluk, Göçen Boğazı’ndan geçenler için de, Susam Beli’nden geçenler içinde en ünlü yayla pınarı. Yaşlı yörüklerin bir çoğu, ölmeden son istekleri olarak Kızıloluk’tan bir tas su isterlermiş. Genelde köyün çeşmesinden doldurulup “al sana kızıl oluk suyu” diyormuş köylüler.Ne yapsın ki, karda kışta gidip, Kızıl oluktan su getirecek değil ya.

Bizler de içtik Kızıloluk’un suyundan,bakalım ölürken kimin aklına gelecek.

Göçen boğazını tırmanıp sağa  dönüyoruz,Giği dağını kucaklayıp. Kuzeyimizde eşsiz bir vadi, yemyeşil çayırlar, karlı mı karlı dağlar, irili ufaklı kar gölleri. Alanya’nın Çakallar köyü yaylasını göl kenarında görünce heyecanlanıyoruz. Gölün kenarı, koyun ve keçi sürüleriyle canlı mı, canlı. Bir süre sonra boğazdan geçip birden Eğri Göl’ün eşsiz manzarasıyla karşılaşıyoruz. Eğri Göl, Giği dağının eteklerinde, Giği’nin kar sularıyla besleniyor, kenarında Alanya’nın Kızılağaç(Güzel Bağ) köyünün yaylası var. Gölün yarısı Nilüfer çiçekleriyle kaplı, etrafında şırıl şırıl pınarlar ve gölün içinde rengarek balıklar. Yedi kaza yaylarına gelinirde Eğri göl görülmez olunur mu. Burası doğanın sunduğu bir görsellik harikası.

DSC05841
Kampımız için Eğri gölün hemen yanına Kaynarmuar’ın önünü seçiyoruz. Her yan çayır, yemyeşil,  bu geniş düzlüğe  çadırlarımızı kuruveriyoruz.Kaynarmuar, gümbür gümbür kaynıyor, buz gibi suyu, kana kana içiyoruz.

İki doktor arkadaşımız Dr.Ali KEMAL ve Dr. Adnan SARI, Eğri gölün kenarına çadırdan bir klinik açmışlar.Buraya gelenlere ve göçerlere hizmet veriyorlar. Artık eski göçerlik azalmış, bir çeşit yazlığı olmuş bu yaylalar köylülerin, kara çadırın yerini modern taş evler, atların yerini  de arabalar almış, ama koyun, keçi, at, eşek yine de çokça var

Topluca akşam yemeğimizi yiyoruz. Çadırlarımızın çevresinde atlar ve keçi sürüleri otluyor. Kamp yerimiz 2081 metre rakımında. Giği dağı(Geyik) 2887 metre yükseklikte. 800 metre tırmanacağız.

Saat 22.00’de yatıyoruz. Sabah 04.15’te kalkıp, toparlanıyoruz. Gökyüzü bir harika, pırıl pırıl, uzansak yıldızları tutacağız. Gökyüzündeki tüm yıldızları tek tek görüyoruz sanki. Ay parlak mı, parlak. Pırıl pırıl Giği dağı karları parlıyor. Eğri gölün gecesi de bir başka,Giği dağının (Geyik)ay’ıda bir başka doğuyor ve bir başka oluyor Söbüçimen yaylasının mehtabı. Sonra tüm parlaklığıyla sabah yıldızı doğuveriyor. Sonra 04.50’de tek sıra olarak Giği’ye doğru yürüyoruz. Ay’ın Giği’yle sevdasıda bir başka görsellik sunuyor bize. Dolunay tüm parlaklığıyla yavaş yavaş salınıp bizden önce Giği dağının zirvesine varıyor. O kadar yaklaşıyorki zirveye, sanki öpüyorlar Giği dağı ile birbirlerini. Bu dolunay sadece Giği’nin ay’ı. Bu dolunay Giği dağına sevdalı.

Tırmanıyoruz Giği dağına doğru. Giği dağı cıvıl cıvıl, her yanı keçi ve koyun sürüleriyle dolu, sabahın sessizliğini çoban sesleriyle, çan sesleri bozuyor.Türkü söylüyor Orta Toroslar, Beydağları gibi ıssız değil.Çiçekleri, çobanları, suları sevdalı buranın, her taşında , her çiçeğinde sevda izi var bu dağların.

DSCF1536
Giği dağının zirvesine çıktığımızda saat 09.00 oluyor. Giği’ye bahar yeni gelmiş, yeni yeni eriyor upuzun yatan karlar. Daha yeni yeni açıyor dağ laleleri,çiğdemler. Bir yanda Akdeniz’e doğru uzun bir görünüm, bir yanda Mersin,Karaman,Konya çevresi. Giği çevreye en hakim dağlardan birisi.

Giği’ye sadece biz dağcılar çıkmıyoruz. Konya’dan, Akseki’den, Manavgat’tan,  Gündoğmuş’tan bir çok kadın erkek geliyor buraya. Giği bu yöredeki halkın Sultan anası, kutsal dağı olmuş.

Efsaneye göre Konya’lı Bayram Ali hoca diye birisi varmış. Bayram Ali hocanın Giği sultan adında birde kızı. Giği sultan birine sevdalanmış. Ama Bayram Ali hoca, Giği sultanı başka birisiyle evlendirmek istemiş. Giği sultan sevdalısına varmayınca kaçmış. Günlerce aramışlar. Efsane buya, yıllar sonra bir çoban Giği sultanın baş örtüsünü, entarisini, bu dağın zirvesindeki delikte bulmuş. O günden bu güne derlerki, Giği sultan bu zirveden gökyüzüne yükseldi. O günden sonra bu zirvenin adı Sultanana Giği dağı kalmış. Çocuğu olmayanlar, mutsuz olanlar bu dağa gelip dua ediyorlar, adak adıyorlar.

Dağlar efsane doludur, halkımız efsane üretir dağlar için. Dağlar özgürlüktür, mutluluktur, sorun çözücüdür, kutsaldır dağlar.

Dört saatte çıkıyoruz zirveye.Zirvede bizi müthiş soğuk bir rüzğar bekliyordu. Halkımız taş taş üstüne koyup, bir türbe oluşturmuş kendine, bizde soğuktan korunmak için taşların arasına türbenin ortasına oturup, kahvaltımızı yaptık. Yarım saatlik bir moladan sonra güney sırtlarından dönüşe başladık.Karların üzerinden keçi yollarını izleyerek dönüyoruz. Her yan karla kaplı. Oldukça uzun ve oldukça dik bir kardan tedbir alarak çarşağa geçtik. Geçerken bir arkadaşımız kardan yuvarlanıp, aşağıya kadar kaydı, biraz korkmuştu . Ama düşmekten yinede mutluydu. .

Sonra rahat bir patikadan Topataş yaylasına geldik. Burası Alanya’nın Akdam ve Türkler köylülerinin yaylası. Söbüçimen burası, gerçekten söbü bir alan, ortasından nefis bir su akıyor, etrafında su kaynakları, çayırlarda otlar, eşekler, sığırlar otluyorlar. Doğa her yörük obasına bu kadar cömert davranmamış.

DSCF1544
Söbüçimen yaylası oldukça ilginç bir vadi. Sularıyla hem alara çayını, hemde göksu çayını besliyor. Söbüçimen  yaylasının suları çayırların içinden kaynayarak çıkıyor. Güney batıya doğru akıp, düdenlere girenler alara çayına akıyor. Güney doğuya doğru kıvrılanlar ise yine düdenlere girip, dağın arkasından kaynayarak Göksu çayını başlatıyor. Göksuya giden derenin ilk çıkışını, düdene girişini ve dağın arkasından yeniden kaynayarak çıkışını ve Göksu olup akışını görüyoruz. Ve insana zevk veriyor doğa, mutluluk veriyor, bilgi veriyor.

Dağlar bizi bir kez daha alıp götürdü doğanın derinliklerine. Bir kez daha geniş ufuktan baktık dünyaya, tüm yorgunluğa karşın mutlu döndük Giği dağından.Giği dağı karlı, Giği dağı morsümbüllü çiçekleriyle, çiğdemleriyle ve göçerleriyle mutlu Giği dağı.

03-04-Temmuz 2004
Ali ÇETİN

Posted in Trekking Yazıları, YazılarComments (2)

Kaçkarlar’da 5 GÜN


Kaçkarlar’da 5 gün / 1

Çantalarımız önceden kamyonlarla yola çıktı. Biz minibüslere bindik. 12:30’da Çamlıhemşin’de mola verdik. Çamlıhemşin şirin bir doğu Karadeniz ilçesi ve dağların girişinde, sanki kontrol noktası gibi, yani “iyi bakın ormanlara, iyi bakın derelere, vadilere, yeşilliğe ve havaya” dercesine karşılıyor insanı. Ayder Yaylası bir doğa harikası, her yerde olduğu gibi artık bir doğa harikasından öte, bir para kazanma harikasına dönüşmüş. Yayla turizmi merkezine dönüşerek doğallığını giderek yitiriyor, yine de dağlar, ormanlar dağların vadilerinden akan dereler, insanı çarpıyordu.

DSCI0009

Rakka rakka Rakkani Tepesi

Dar, çamur, tehlikeli kaygan yollarda dura kalka giden araçlarımız 14.20’de Avusor yaylasına vardı. Avusor’da bizi Kaçkarlar’ın sisi karşıladı. Sisler arasında 50 metre görüş mesafesinde yürüyüşe, yani kamp yerimize gitmek için hazırlandık. Bizimle birlikte bir kısım arkadaşlarla çantalarımızı katırlara yükledik. Avusor’dan 15.40’ta güneye doğru sisler arasında yürümeye başladık, yani tırmanmaya. Önce sisler ve çiselemeleriyle Kaçkar yaylaları bizlere “hoş geldiniz” derken, tırmandıkça zorlamaya başladık. Yokuş da yokuştu. Çevremizi sisten göremiyorduk. Ama her adımda çiçekler, yemyeşil bir doğa vardı. Ve çevremizde sislerin içerisindeki Kaçkar Dağları’nın sessizliğini ve bizi gözetleyişini hissediyorduk. Yamaç yamaç (rakka rakka) yürüyüp tırmanarak, 2760 metre yüksekliğindeki Rakkani tepesine (Avusor geçidine) çıktık. Rakkani (Avusor) tepesi sisler içerisindeydi ve çiseleme hiç durmuyordu, orda mola verdik.

Yeşilin hiç tükenmediği yerler

Rakkani tepesinden Derebaşı yaylasına doğru bizleri zorlu bir iniş bekliyordu. Önümüzde bir vadi olduğunu çağlayan su seslerinden anlıyorduk. Kaygan zorlu bir yoldan (patikalar) Derebaşı yaylasına geldik. Burası Altıparmak Dağları’nın altındaki vadide kalıyor ve 2715 metre yükseklikte sisler arasında yeşili hiç eksik olmayan, rengarenk çiçekler ile kaplı, Çamlıhemşin’e bağlı Çayırdüzü köyünün ve Dikkaya köyünün yaylası. At ve inek çanlarının sesleri geliyordu sisler arasından.

DSCI0034

Sürekli çiğ yağıyor toprağa

Derebaşı yaylasına geldiğimizde saat 20.00 idi. Hemen yerlerimizi belirleyip çadırlarımızı kurduk. Her yandan sular akıyordu, su hiç eksik olmuyor, çiçek, ot hiç eksik olmuyor Kaçkar yaylalarında. Sarı çiğdem, mor lale, kuzu kulağı, salep çiçeği hiç eksik olmuyor Kaçkar yaylalarında. Toprak sürekli nemli, karlar hep eriyor ve hiç tükenmiyor, sürekli çiğ yağıyor toprağa yani bitki örtüsü için tüm şartlar var.

Çadırlarımızı kurduktan sonra hemen yayla çadırına gidip Gülseren’le çaylarımızı içtik, mıhlamamızı yedik ve sıcacık yayla sobasında ısındık. Mıhlama yöreye özgü bir laz yemeği, tereyağı, peynir, mısır unu ve yumurtadan yapılan bir peynir yemeği. Kaçkarların sularının içimi çok hoş, ne kadar içersen iç insanın midesi şişmiyor, daha kolay hazmettiriyor ve o açıdan olacak Gülseren’le ikişer tabak mıhlama yememiz bir sorun yaratmadı bizde. Kamp yeri güzeldi. Tam vadiye hakim, Altıparmaklar’ın hemen altında çiçekler arasında suyu bol bir yerdi. İyi seçilmişti. Bir de sis ara ara açıverseydi, ama nazlanıyordu Altıparmak dağları, göstermiyordu kendini. Göstermiyordu bize güzelliğini Derebaşı yaylası.

Kaçkarlar’da 5 gün / 2

Her yer bir dağ şenliği

Liblin’den Liber gölüne, Liblin’den Altıparmak dağlarının vadilerine, Liblin’den kemerli Kaçkarlar’a ve ta ötelerde bulutların arasında Verçenig’e bakmak ayrı bir haz veriyor insana. Sis açıldı, her yan çıktı ortaya, çiçekler, otlar, kayalar, karlar ve tüm dağlar, “Mademki çıktınız, görüntüyü hak ettiniz” dercesine 20 dakika sis yok oldu, Liblin tepesinin çevresinden.Bir süre rakka rakka (yamaç yamaç) yürüdük. Sis bastırdıkça bastırıyordu. Çarşak ve Kaçkar taşlarının üzerinde yürümek zorlaştıkca zorlaşıyordu.

DSCI0045

Altıparmaklar’a tırmanış

Yanımızda dost olduğumuz üç genç vardı. Buranın yerlilerinden Arif, Yalçın ve Erkan. Çok candan insanlar. Gülseren’i Erkan’a emanet edip kamp yerine indirmesini söyledik. “Tamam” dedi. Biz Ahmet ile Yalçın’ın rehberliğine güvenip Altıparmak’a çıkmak için sisler ve çiğler arasında tırmanmaya başladık. Kuzey doğuya doğru yürüyüp, Altıparmak’ların kuzey yamacından tırmandık. Yani Yusufeli yönünden. Ama yolumuzu ve yönümüzü kaybettik.

Her zirve ayrı bir dağ

Bulunduğumuz yerin Hızarkapı gediği olduğunu, güneydoğuya doğru dönerek Liber gölünün sol sırtlarında Liber gölünü seyrederek, Altıparmaklar’ın Liblin tepesine tırmanmaya başladık. Altıparmak dağları testere gibi, her zirve kendi başına bir dağ. Her testere dişini dolanmadan, ona selam vermeden öbürüne geçit vermiyor. Zorlu bir tırmanıştan sonra 08.40’da başladığımız tırmanışımızla 14.50’de zirveye çıktık. Çıktığımız zirve (Liblin) tepesi 3492 metre.

DSCI0049

Sisin açıldığı 20 dakika

Zirve gerçekten görülmeye değer, hoş, ürkütücü, tedirgin edici ve güzeldi. Nasıl olur da zıtların birliğini aynı anda yaşarsınız. Gerçi zaten yaşam zıtların birliğinden oluşmuyor mu? Liblin’den Liber gölüne, Liblin’den Altıparmak dağlarının vadilerine, Liblin’den kemerli Kaçkarlar’a ve ta ötelerde bulutların arasında Verçenig’e bakmak ayrı bir haz veriyor insana. Sis açıldı, her yan çıktı ortaya, çiçekler, otlar, kayalar, karlar ve tüm dağlar, “Mademki çıktınız, görüntüyü hak ettiniz” dercesine 20 dakika sis yok oldu, Liblin tepesinin çevresinden.

Kaçkarlar’da 5 gün / 3

Dost canlısı insanların yöresi

Eylül ayının 20’sine doğru beyaz salep çiçeği çıkmaya başlıyor dağlarda. Beyaz salep çiçeği çıkınca, hayvanlar dağlara çıkmak istemezmiş, kar “ben geliyorum” dermiş. Burada yaşayanlar için, beyaz salep çiçeği çıkınca yaylayı terketme zamanı gelmiş demek. Bitkilerin diliyle zamanlarına yön veriyor Kaçkar Lazları.

Kaçkar dağlarının her yanı çiçekler, otlar içerisinde. Kuşları az Altıparmaklar’ın, ama siyah beyaz Kaçkarlar’a özgü bal arıları çiçekler üzerinde uçmaktaydılar. Rahat, mutlu ve özgür. Kaçkarlar bol çiçekli, endemik bitki örtüsüne sahip. Sarı çiğdem, mor lale, yayla çiçeği papatya, kuzu kulağı, salep çiçeği (yabani orkide) hiç eksik olmuyor yaz ayları boyunca. Ayrıca Eylül ayının 20’sine doğru beyaz salep çiçeği çıkmaya başlıyor dağlarda. Beyaz salep çiçeği çıkınca, hayvanlar dağlara çıkmak istemezmiş, kar “ben geliyorum” dermiş. Onun için burada yaşayanlar için, beyaz salep çiçeği çıkınca yaylayı terketme zamanı gelmiş demektir. Bitkilerin diliyle zamanlarına yön veriyor Kaçkar Lazları.
DSCI0090
Buzların kemirdiği dağ

Altıparmak dağlarının en yüksek tepesi olan (3492) Liblin zirvesinde yarım saat oturup dinlendik. Altıparmaklar yığınla zirveden oluşmakta, testere dişi gibi, her zirve kendi başına bir dağ, bir kaya yığını, her an göçmeye, yıkılmaya hazır. Her taş her an yerinden oynayacakmış, kopacakmış gibi duruyor. Bunun nedeni donma ve çözülme olayları sonunda parçalanmış ve Pleyistosen bölümde ( 2,5 milyon ile 10 bin yıl önce) buzulların oyduğu buz yalaklarınca (sirk) kemirilmiş olmasıdır. Kaçkar dağlarında Pleyistosen bölümde (üçüncü zamanda oluşan) çok yaygın olan buzulların meydana getirdiği yüzey şekillerine rastlanıyor. Bunlar tekne vadiler, hörgüç kayalar, çeşitli büyüklükteki buz yalakları ve eski buzulların taşıyıp bıraktığı buzul taşlarıdır (moren).

Ağustos “çürük ay”

15.15’te zirveden dönüşe başladık. Sis yine bastırdı, görüş mesafemiz en fazla 50 metre. Arif ve Yalçın’ın rehberliği, bizim daha kolay dönmemizi sağladı. 18.00’de kamp yerine geri dönmüştük. Zirveye çıkmanın mutluluğu vardı bizde.  Kaçkarlar’dan sis özellikle Ağustos ayında hiç eksik olmuyormuş. Onun için Ağustos ayına burada yaşayan Lazlar “çürük ay” diyorlar. Ara ara açıp, ara ara dağlar kendini gösteriyor.

Sisin içinde kaybolmak

DSCI0100

Menzil Golezana yaylası

Üçüncü gün sabahı kalkıp toplandık. Yolumuz Golezana yaylasıydı. Yine sis vardı, yine çiğ yağıyordu. Saat 10.00’da Derebaşı yaylasından yürümeye başladık. Ambar tepesi geçidine tek sıra halinde tırmanmaya başladık. Sisler içerisinde, kuzeyinden soğuk mu soğuk bir rüzgar esen Ambar tepesi geçidi 3005 metre yükseklikteydi. . İnsanlar tek tek, dikkatli bir biçimde sisler içerisinde, Ambar tepesi geçidinden, Ambar (Hambar) gölüne doğru inmeye başladı.

Golezana ve Colezena

Yaz biterken karlar upuzun dağların en kuytulu en kuzey yamaçlarına yaslanarak ölmeye yatmışlardı. Ve önlerinden çağlayarak sular akıyordu. Ambar gölü sisler arasında bir siluet gibi bir ara bize baktı şöyle bir, “kim bunlar dercesine”, sonra Eğri su gölünün kenarında mola verdik, uzanıverdik ıslak çimenlere. Eğri su gölü (Balıklı göl) sislerden sıyrılarak önümüzde kendini gösteriverdi bize, sonra mı? Sonra Eğri su deresi şelale oluşturarak (Zgem vadisine) Çarıguli (Su boğazı) yaylasına doğru dağlar arasında yankılanarak, “ben Fırtına Vadisi’ne geliyorum” dercesine coşkulu akıyordu. Çarıguli yaylası, Çamlıhemşin’e bağlı Taşlıca köyünün yaylası. Çariguri yaylasının üstünden kuzeye doğru tırmanarak akşam 17.40’ta Golezana yaylasının hemen girişindeki Colezena düzlüğünde çadırlarımızı kurduk. Burası önceden kamp için düzenlenmiş, hortumla su getirilmiş bir kamp alanıydı. Akşam Golezana’ya gittik. Evlerde bir çoğumuzu misafir edip, çay ikram ettiler. Lazlar, dost insanlar, yakın olmayı seviyorlar. Golezana, “yamaçta düzlük, yamaçtaki yerleşim yeri” demek Lazca. Colezena ise “yamaçtaki dinlenme yeri” demekmiş.

Kaçkarlar’da 5 gün / 4

Bulutların üstünde yaşayan insanlar

Kaçkarlar gizemli, Kaçkarlar çekici, ürkütücü, bir gelin gibi nazlı ve cilveli dağlar Kaçkarlar. Anlatmak yetmiyor Kaçkarlar’ı, görmek gerek, ıslanmak gerek Kaçkarlar’da, heyecanlanmak ve kaybolmak gerek Kaçkarlar’da.

Sabah kalkınca, hepimiz şaşırdık, hava günlük güneşlikti. Güneyimizde testerenin dişi gibi Altıparmak dağları ve onun kuzeyinde geldiğimiz vadi uzanıvermişti. Karşımızda ise Zgem vadisinin, yani Çariguli yaylasının üstünde Lelvantepe duruyordu. Sanki Altıparmak dağlarının ihtişamından ona secde ediyor gibi uzanıyordu Lelvantepe. Golezana yaylası, Ardeşen’e bağlı Aşağıdurak köyünün yaylası. Sırtını yaylaya dayamış, ön yanı ahşap, taş evlerden oluşmuş, henüz teknolojinin girmediği gerçek bir Laz yaylası. Orman yok. Ama her yan çiçek, yemyeşil ot, derelerden şırıl şırıl sular akıyor, susuz deresi yok Kaçkar dağlarının, çiçeksiz bir avuç toprağı da yok. Siste yaşamak bir yaşam biçimi olmuş Kaçkar insanı Lazlar için. Burada insanların vazgeçilmez ulaşım aracı katırlar. Lazlar için katırlar çok önemli. Siste yolunu en iyi bulan hayvan katırlarmış. Katırcılar genelde zayıf insanlar oluyorlarmış. Nedeni ise; katırlar siste çok hızlı gidiyorlar, katır sahibi de ona yetişmek ve kaybolmamak için katırın kuyruğundan tutarak gidermiş. O nedenle zayıf insanlar Kaçkar Lazları.

DSCI0095

4. Henry’ye şifa olan çiçekler

Kaçkar endemik bitki örtüsüne sahip. Sadece Kaçkarlar’a özgü yüzlerce çiçek yetişiyor burada. Anlatıya göre: Alman İmparatoru 4. Henry Williams hastalanıyor ve bir türlü iyileşemiyor. Hastalığına hiç bir ilaç fayda etmiyor. En  sonunda derdinin çaresinin Kaçkar çiçeklerinden yapılacak bir ilaçta olduğunu öğreniyor. Zamanın Osmanlı Padişahı’na bir heyet göndererek padişahın izniyle Kaçkarlar’dan çiçek toplattırıyor. Çiçeklerden ilaç yapılıyor ve 4. Henry iyileşiyor.

Kaçkarlar’da 5 gün / 5

Yaylada şenlik halayı

Golezana’da şenlik başladığında, Kaçkar Lazlarıyla, dağcılar şenlik halayına başladılar. Yaşlı bir amca ve eşi bana önce yaylaları, şenliği, dağları anlattılar coşkuyla. Sonra yaşlı teyze koşarak bir torba Kaçkar çayı getirip, bana hediye etti. Çok mutlu oldum. Kaçkarlar çiçekleriyle, dağlarının sivriliği ile sisiyle, çiğ yağmasıyla ve Lazlarıyla ünlü. Dördüncü gün hava güneşli, Golezana güzel, şenlik başlıyor, Laz halayı çekiyor dağcılar ve öğleden sonra yürüyoruz, Sırt yaylasına doğru. 16.00’da Sırt yaylasına varıyoruz. Sırt yaylası 2300 metrede ve konum olarak, manzara olarak çok güzel bir yayla. Sırt yaylası da Aşağıdurak, Kirazlık, Özgür ve Mangenez köylerinin yaylası. Eskiden bu köyler Aşağıdurak köyünün mahalleleriymiş, sonradan ayrı köyler olmuşlar ama yaylalar ayrılmamış. Sırt yaylası Golezana’nın hemen yanı başında, teknolojinin yok etmeye başladığı ve betonlaşmanın yoğunlaşmasıyla yayla özelliğini kaybetmeye başlayan bir sırt yaylası. Burada da yayla şenliği var, bizi candan ve dostça karşılıyorlar.

DSCI0130

Her yan bulut denizi

Ama manzara görsel anlamda bir doğa harikası, insan donup kalıyor. Bulunduğumuz yayla 2300 metre, güneşli, sıcak, ama hemen altımızda bir bulut denizi uzanıvermekte. Sanki bulut değil özenle atılmış bir pamuk yığını, insanın atlayıp uzanıveresi, elele tutuşup koşturası geliyor üzerinde. Sanki roman okuyor hissiyle dalıveriyorsunuz manzaraya, görsellik insanı alıp başka dünyalara götürüveriyor.

Burasının özelliği bu, biz düşünüyoruz, hayal kuruyoruz ama Duta köylüleri atlayıvermişler bulut denizinin içerisine. Efsaneye göre iki tane Duta köylüsü yürüyerek dağa çıkmışlar, çok eskilerde. Tabi o zaman buraları gürgen ağaçlarıyla kaplıymış. Dağa çıkınca, bir de ne görsünler, dağın arka yanı kocaman bir deniz. Hemen gürgenlerden bir sal yapıp atlamışlar bulut denizine ve gidiş o gidiş. İşte böyle ünlü Sırt yaylasının, Altıparmak dağlarının bulut denizi.

Hpim0065

Dağlar sisli, dağlar ıslak

Burada kamp yerimiz çok güzeldi. Yine her şeyimiz önceden hazırlanmış, tuvaletler yapılmış suları ayarlanmış. İki yanımız bulut denizi ortada kampımız. Akşam Sırt yaylasında, doyumdan öte bir yemek verdiler bize köylüler. Bir tek eksiğimiz kamp ateşiydi. Güzel, yorgun, mutlu ve heyecanlı beş gün geçirdik Kaçkarlar’da. Risk olmazsa heyecan ve mutluluk olmaz. Dağlar sisli, dağlar ıslak, dağlar pamuk gibi bulut yığınlarıyla bir başka duygusallıkta ve anlamdaydı. İnsanın içi titriyor Kaçkarlar’da, duyguları dinlenip gevşiyor, yüreği bir başka güzelleşiyor. Islandık, yorulduk ama üşümedik, eyvah demedik, zora inat bağrına bastı Altıparmak dağları, kucakladı çiçekleriyle bizleri.

Kaçkarlar hayal dağlar, bir görünüyor bir  yok oluyorlar. Her yan gizemle dolu.Doğu Karadeniz dağları, Kaçkar (3932 metre), Altıparmak (3492 metre) ve Verçenik’ten (3711 metre) oluşan üç ana dağ sırasından, yani iç içe geçmiş üç ana dağ sırasından oluşmakta. Kaçkarlar gizemli, Kaçkarlar çekici, ürkütücü, bir gelin gibi nazlı ve cilveli dağlar Kaçkarlar. Anlatmak yetmiyor Kaçkarlar’ı, görmek gerek, ıslanmak gerek Kaçkarlar’da, heyecanlanmak ve kaybolmak gerek Kaçkarlar’da.

ALİ ÇETİN

DENHEMNEllllll 028 DENHEMNEllllll 034DENHEMNEllllll 050DENHEMNEllllll 079

Posted in Gezi Yazıları, Trekking Yazıları, YazılarComments (0)

ŞAVŞAT DAĞLARı ARASINDAKİ GİZEM


ŞAVŞAT DAĞLARı ARASINDAKİ GİZEM

Şavşat, belki de Türkiye’nin en az bilinen ,en güzel coğrafyasıdır.Şavşat’ın ormanları,suları,dağları, çiçekleri ve de insanlarının kalpleri çok güzel.Bu güzellikleri görmek gerekir.Şavşat uzak bir coğrafya, yolları zahmetli,ulaşılması zor mu zor ama Şavşat a, Şavşat’ın insanlarının sıcaklığına ulaşınca ,insanın aklında ne yolun zorluğu nede zahmeti kalıyor .

Şavşat’a bir gece vakti giriyoruz.İlk kez geliyoruz buraya.Cengiz ve Ayşe Şavşatlı.Onlarda 26yıl sonra yeniden Şavşat’a gelmenin heyecanını yaşıyorlar. Cengiz ile Ayşe’nin çocukluk yıllarının geçtiği Şavşat’ın girişindeki satlel semtinde dedeleri Maksut efendinin evinin önüne arabamızı park ediyoruz. Saat gecenin onu.Sadece su sesleri duyuyoruz.Şırıl şırıl çağlayan derelerin arasında olduğumuzu düşünüyoruz.

Maksut efendinin konağının kapısını vuruyoruz.Cengiz “Ensar amca” diye sesleniyor. Balkonun ışığı yanıyor ve bir anda balkona yedi,sekiz kişi çıkıyor.Uzaktan ,hoş beşten sonra Cengiz “bize yatacak yer ayarladınız mı?” diye soruyor.Küçük bir çocuk “ayarladık”deyiverince Ensar amcanın hanımının çocuğu çimdiklediğini görüyoruz.

Ensar amca evin yeni sahibi.Cengiz çocukluğunun geçtiği evde nostalji yaşamak istiyor.Zorlama bir konuklukla çay içebiliriz deyip merdivenleri çıkıyoruz.Hepimiz bir odada yatıyoruz.Sabah erkenden kalkıp bahçeye çıkıyoruz.Her yan yem yeşil,bahçe araları şırıl şırıl akan su dereleri ile bir birine bağlanıyor.Satlel’den Şavşat’ı anlamaya çalışıyoruz.Temmuz ayının ilk haftası.Bahçeler kiraz,vişne ve dut ile dolu.Dallara uzanıp hepsinden yiyoruz.

Ensar amcanın eşi bize sabah kahvaltısı hazırladığını söyleyince balkona çıkıyoruz.Şavşat’ın ünlü tere yağlı şor peyniri eritmesini afiyetle yiyoruz.Ensar amca kütüphaneden emekli.”Çok Kitap vardı kütüphanede”diyor.Okuyor muydun? diye soruyorum “Kütüphaneye gelen çocuklarla uğraşmaktan hiç vakit bulamadım kitap okumaya “diyor.

DSCF0700

Efkar tepesine çıkıyoruz.Burası Şavşat’ı ve çevresini seyir yeri.İsmini yazar Fakir Baykurttan almış.Şirin küçük bir çay bahçesi var.Şavşatlılar Fakir Baykurtun efkar tepesi romanını burada yazdığını anlatıyorlar.Ama bu tepeye Fakir Baykurtun ismini vermek belediye yöneticilerinin aklına gelmeyince , Şavşat eşrafından birisinin ismini koyuvermişler efkar tepesine.

Çay bahçesini çalıştıran Erkan arkadaş bize çay ikram ediyor hemen kaynaşıyoruz.Belliki tarihen dostuz.

Şavşat’a gelince mutlaka efkar tepesine çıkmalı.Ama Şavşat’a bakmadan seyretmeli dağları.Şavşat bir vadi.İki dağın arasına beton evleri üst üste,yan yana koymuşlar.Sanki beton deposu.Yemyeşil dağların arasına gizlenmiş bir beton mezar.Ne devlet doğru dürüst elini uzatmış Şavşat’a ,nede yerel yönetimin çalışmaları gelişmeye yönelik.Dağlar arasında saklı kendine yönelik Şavşat.

Laşet köprüsünden Ardahan a doğru çıkarken doğa büyülüyor insanı.Bir çiçek tarlası dağlar.Doğada yeşil olmayan bir açıklık bulmak olası değil.Dereler sulu,yemyeşil otlar ve çiçeklerle kaplı dağlar.Dağları,koyu yeşil ladin(köknar),açık yeşil pelit ağaçlarıyla dolu.Saharaya çıkış bitsin istemiyoruz.Bu yeşillik büyülüyor bizleri.

Laşet köprüsünde balıklarımızı yiyoruz.Hava serin.Ceketlerimizi sırtımıza alıyoruz.Su sesi konuşmalarımızı bastırıyor.Laşet çeşmesinden kana kana su içiyoruz.Sahara dağına çıkınca büyüleniyoruz.Bir renk cümbüşünün ortasındayız.Sahara dağı 2799 metre yüksekliğinde tam tepesinde takkola yaylası var.Geniş çayırlık alanlarıyla bölgenin en meşhur yaylası.Bir yanımızda dümdüz ve yemyeşil otlarla,renga renk çiçeklerle kaplı Ardahan vadisi bir yanda gür ormanları şırıl şırıl akan suları yem yeşil otlarla kaplı Şavşat vadisi.Sahara dağı bu iki yanı ile büyülüyor,şaşırtıyor bizleri.Şavşat yaylalarında koyun sürüleri,Ardahan yaylalarında inek sürüleri otluyor.Doğa okadar canlıki hayvanlar yapışıp kalıyor çayırlara.

DSCF0717

Perşembe günü Şavşat’ın pazarını geziyoruz.Peynir, yoğurt ve süt satan köylü kadınları ile dolu Pazar.Pazarcı kadınlara Ayşe’nin Annesini soruyoruz.Ayşe annesiyle görüşme konusunda kararsız.Sadece uzaktan görmek istiyor.Ayşe ile annesini görüştürmek istiyoruz.Ayşe den habersiz Gülseren ile Gülden, Siyaset teyzenin Rabat köyünde oturduğunu öğreniyorlar.

Akşam Dursun hoca (Dursun Özdede) nın evine yerleşiyoruz.Dursun hoca emekli öğretmen.Eşi Niyaser teyze bizleri sevinçle misafir ediyor.Odalarımız bile çoktan hazırlanmış.”Dr. Ayhan sabahtan bu yana durmadan telefonla arayıp sizi sordu” diyor Miyaser teyze. Dursun hoca şavşatla ilgili bir kitap yazmış.Hemen Kitabını getiriyor ve derin bir sohbete başlıyoruz.Cengiz ,”Ali Çetin seni uyutmaz bugün Dursun Amca”diyor.Hoca gülüyor,anlatmaya devam ediyor.

Karagöle gitmek için cirit düzünden sonra dört beş köyden geçiyoruz.Tüm Şavşat köyleri tomruk evlerden oluşmuş.Tomruk evler iki ,üç katlı. Ladin ormanlarının arasında yeşilin karası tertemiz bambaşka bir doğada hissiyle kara gölü görüyoruz.Kara göl bir doğa harikası.Hemen kenarından ladin ormanlarının arasından buz gibi kaynak suları fışkırıyor.

DSCF0809

Kara gölden dönerken Rabat köyüne uğramak istiyoruz.Adnan hocaya arabamızı Rabat köyüne doğru yönlendiriyor.Ayşe hiç tepki vermiyor.Rabatta Siyaset teyze oturuyor.Rabat Şavşat’ın en büyük,en güzel köylerinden. Şırıl şırıl akan derelerin kenarındaki,yemyeşil meyve bahçeleri arasına serpiştirilmiş tomruk evleri ile doğa ile uyumlu şirin bir köy.Eskilerde Ermenilerin en yoğun yaşadığı köymüş burası.Bölgenin en eski kilisesi buradaymış.Kilisenin taşlarını Şavşat a taşıyıp okul yapmışlar .Siyaset teyzenin evinin köyün en yukarısında olduğunu öğreniyoruz.Dere boyunda ormanların arasındaki tomruk evin önüne yaklaşınca köpekler havlıyor.Siyaset teyze diye sesleniyorum.yaşlı bir kadın bize doğru koşarak geliyor.Bu siyaset teyze.Ama ne Ayşe siyaset teyzeyi nede siyaset kadın Ayşe’yi tanıyor.Bizi görünce şaşırıyor”Benim buyrun”diyor Şavşat’lı sıcaklığı ile.Gülseren “Siyaset teyze,bu senin kızın ayşe sana getirdik “deyince bir an duruyor,telaşlanıyor,şaşırıyor Ayşeye bakıyor sonra biran yere bakıp dalıyor.Ayşede ise hiç tepki yok.sonra sımsıkı sarılıyor ana kız birbirine sessizce anlaşıyorlar.gözleriyle vücutlarının sıcaklığıyla,ellerinin kollarının sarışıyla bu güne kadar söyleyemedikleri her şeyi söylüyorlar birbirlerine.

Ayşe altı aylıkken annesinden ayrılmış ,unutmuş annesini.Siyaset kadın bırakıp gitmiş ayşeyi bir başkası ile evlenip yeni bir düzen kurmuş kendine.Oğulları kızları olmuş.Ama unutmamış Ayşe sini,görmek istemiş,arayıp bulmuş ama Ayşe annesinin yüzüne bile bakmamış.O günden sonra 26 yıl geçmiş ne arayıp sormuşlar, ne karşılaşmışlar.şimdi birlikteyiz.Bizimkisi dostluk kardeşlik.Ayşe mutlu,Siyaset teyze mutlu,bizler mutluyuz.Ayşe’nin ve annesinin mutluluklarını paylaşıyoruz.Paylaşmak,dayanışmak ne güzel bir duygu.Siyaset hanım kızını özlemle ,acıyla ,pişmanlıkla süzerken gözleri doluyor elleri titriyor,yerinde duramıyor .Koşarak ahşap eve doğru gidiyor sanki bir şey unutmuşçasına aniden geri dönüp yaş dolu gözlerle ayşeye bir daha,bir daha bakıyor.Ayşe” bir Şavşat el dokuması örtü aradım ,bulamadım ,sende varmı.”Siyaset hanım hızla evin içine giriyor, eğilip yerde serili olan kilimi kaldırıyor ve silkeliyor.Katlayıp “yüz yıllık var bu kızım al senin olsun.istediğin her şeyi alabilirsin”.Ayşe,hüzünlü ,şaşkın ,annesine kavuşmanın heyecanını gizlemeye çalışıyor içten içe mutluluğu gözlerine yansıyor.

Şavşat’ın kuzeyinde 3424 metre ve bembeyaz karları ile dimdik duran Karçal dağı var.Karçal dağı yeşilsiz ,karları ile uzaktan bakıyor Şavşat’a.arkasında ünlü Macahel vadisini sakladığını anlayamazsınız.Şavşat’ın doğusunda ise yemyeşil,zirvesinde sisi eksik olmayan Arsiyan dağı var.Arsiyan dağı Şavşat’ın simgesi olmuş.Şavşat vadisini,ormanlarını, göllerini,derelerini,yaylalarını en iyi gören dağ.

Şavşatlılar her yıl Arsiyan dağının,Gençiyan zirvesine bu mevsimde tırmanış düzenliyorlar.Bu gelenekselleşmiş tırmanışa tüm Şavşatlıları davet ediyorlar.Bizde tırmanışa katılmak için hazırlanıyoruz.

DSCF0812

Sabah saat 06.00 da kalkıyoruz.Gençiyan zirvesine tırmanacağız.3170metre yüksekliğinde.Ayşe ,Gülden,Cengiz heyecanlı.Neler alacağımızı akşamdan tespit ediyoruz.Dağ malzemelerimiz yeterli değil.Günlük yürüyüş ayakkabılarımızla tırmanacağız.Ziyo yanımıza geliyor bizi Zafer Güngüt ve Süleyman çelik ile tanıştırıyor. Rehberimiz zafer Güngüt.Süleyman çelik dağ hakkında bizi bilgilendiriyor.”Bu yıl katılım az oldu.otuz kişiyiz,hiç altmış kişinin altına düşmemiştik.”diyor.Sabah telaşında Ziyo bizi herkesle tanıştırıyor ,Birden kaynaşıyoruz Şavşatlı dostlarımızla.Sıcak bir ortam var.

Minibüslere binip,Arsiyan dağına doğru hareket ediyoruz.Cirit düzü köyünden geçip perişan yollardan hoplaya zıplaya ilerliyoruz. Devlet işin kolayını bulmuş, her köye yol yapmak yerine bir tek yolu tüm köylerden dolaştırarak çömüş sorunu. Yarım saatte gidebileceğimiz bir yere iki saatte gidiyoruz. “Olsun!” demiş devlet baba, “ya hiç yapmasaydık.”

Cevizli bağ (Tibet) köyünden geçip Nislata tepesinde mola veriyoruz burası çevre köylerin yol ayrımı kavşağı. Arkamızda kalan vadiyi en iyi gören yer. Seyir yeri.”Bar isteriz” diyorlar.

Ziyo iniyor minibüsten, alıyor eline zurnasını, kardeşide davulunu. Ziyo başlıyor çalmaya, herkes halaya. Dağ taş inliyor Nislata’da. Ziyo’nun zurnasının sesini çevredeki tüm köyler duyuyor. Herkes pencerelere çıkıyor: “Ziyo bu” diyorlar.

Yolumuz çok tüm köylere uğrayacağız Şavşat’ın tüm köyleri ahşap evlerden oluşmuş. Ormanlar arasında ahşap kütük evler öyle bir estetik uyum yaratmış ki; anlatılmaz, ancak görülür.Yaşatılması ve tanıtılması gereken bambaşka bir mimari köy evleri. Ama önce Şavşat’ta yok olmuş ağaç evler. Sonra yavaş yavaş köylerde yok olmaya başlamışlar. Şavşat köylerindeki ahşap evlerin ne devlet farkında, ne de mimarlar, mühendisler ve fotağrafçılar.

Tibet köyünde eski bir Ermeni Kilisesi varmış köylüler kilisenin mimarisinin güzelliğinden kiliseyi yıkmaya kıyamamışlar. Camiye dönüştürmek istemişler. Ama kilisenin içi resimlerle rengarenk olduğu için, köylüler kilisenin içine büyük bir ateş yakarak önce duvarları karartmışlar. Burayı, yıllarca cami olarak kullandıktan sonra, birkaç kez buraya yıldırım düşünce; “Allah cami olarak kullanmamızı istemiyor” diyerek yıkıp, yok etmişler.
DSCF0825
Dere boylarından ,ladin ormanlarının arasından ahşap evli köylerin dar sokaklarından geçerek,yeşilin coştuğu, suların gürlediği ve gök yüzünüm eğilip yeşili öptüğü Arsiyan yaylasına ulaşıyoruz.Arkamızda derinmi derinyeşilmi yeşil Şavşat vadisi.Hemen üstümüzde gürcista ile sınır olan dağlar var.ta uzaklardan Karçal dağı bize bakıyor.Güney batıda Ardanuç sırtlarında 3050 metrelik zirversiyle yalnız çam dağları bizi izliyor,sanki ben daha yeşilim diyor bizlere.Ama biz Arsiyana çıkacağız.Arsiyandan bakacağız Şavşata.

30 arkadaş,Arsiyan dağına doğru yemyeşil yamaca yayılarak yürümeye başlıyoruz.Sanki önümüzde dağ yok.Yemyeşil bir çayır serilmiş yamaçlara.Çiçekler rengarenkşsular şırıl şırıl,cıvıl cıvıl kuşlar.Arılar yok burada.Arılar,siste yolunu ve yönlerini kaybettiklerinden Arsiyan yaylasına ve Arsiyan dağına gelmiyorlarmış.

Ziyo,Cengiz,Gülseren,Ayşe ve Gülden ekiple birlikte rehperimiz Zafer Güngüt’ün

Arkasından yürümeye başlıyoruz.Gülseren’in elinde ,Rabat köyünde Siyaset teyzeden aldığımız kızılcık deyneği var.”İyi bir baton bu diyor.”

Rengarenk bir vadi Arsiyan yaylası.Çiçek kokuları bizi şaşırtıyor,bizim geleceğimizden sanki önceden çiçeklere esans sıkılmış.Her renk çiçek var otların arasında.Çakıllıderelerde çağlayarak kaynak suları akıyor,buz gibi.Burada kaynaklara puar (muar) diyorlar.Eğilip kana kana içiyoruz.Kız gölüne kadar su sorunumuz yok.Arsiyanın tepesi Gençiyan sisli,aradabir kendini göstersede sisler arasında nazlımı,nazlı gençiyan.Gençiyan zirvesine ikiyüz metre kalana kadar çimenlerle ve çiçeklerle kaplı Arsiyan dağı.Ve biz çimenlere bata bata yürüyoruz zirveye doğru.

Tırmanışımızın başlangıç yeri olan Demirkapıdan saat 9,30 da hareket etmiştik.Arsiyan yaylası 2300 metre yüksekliğinde.

2600 metreye öğlen saat 12,00 da çıkıyoroz.Yeşilliklerin arasında,çiçek tarlasının ortasında,Arsiyan dağının yamacında şirin,mavi,tertemiz ve buz gibi sularıyla sessizce bizi bekleyen Kız gölü çıkıyor karşımıza.Kız gölünün kenarına oturuyoruz.Göle ellerimizi sokuyoruz,yüzümüzü yıkıyoruz.

Ziyo soyunup,zurnasıyla gölde yüzmeye başlıyor.Hepimiz Ziyo’ya bakıyoruz.2600 metrede Kız gölü,gölde Ziyo ,Ziyo’nun elinde zurnası ve buz gibi gölün içinde zurnasını öttürmeye başlıyor.

Burası kız gölü. Efsaneye göre,güzelmi güzel bir kız arasıra,ay ışığının en parlak,sisin olmadığı,Ayın,Arsiyan dağının zirvesini,Ayın, Arsiyan yaylasının otlarını,rengarenk çiçeklerini aydınlattığı ve Ay ışığının, kız gölünün temiz,berrak suyunu bir ayna gibi parlattığı gecelerde,gölün ortasından uzun,parlak saçlarıyla suyu yararak çıkar ve gölün kenarına kadar yüzerek taşların üzerine otururmuş.Buradan hem Arsiyan vadisini seyre dalar, efkarlanır,hemdesüreklisaçlarını tararmış.

Bir saat kız gölünde mola verdikten sonra yürümeye başlıyoruz.

DSCF0810
Arsiyan dağının başı dumanlı,yamaçları yemyeşil otlarla ve bembeyaz çiçeklerle kaplı.Dereleri karla dolu.Zevkle tırmanıyoruz Gençiyana doğru.Ayakkaplarımızı çıkarmak geliyor içimizden.Çünki,bahar fışkırıyor Arsiyan yamaçlarından,çayırın yeşili,dağ çiçeklerinin doyumsuzu burada.

Aşağılarda Boğa gölü ve çevresinde irirli ufaklı beş –altı tane göl çayırların arasında sessiz,masmavi uzanmış yatıyorlar dumanlı gökyüzünün altında.Kuşlar uçmuyor göllerin üzerinden.Arsiyan dağının sisi kuşlara geçit vermiyor.Arsiyan dağı doruklarında ayıları saklıyor,Eteklerinde ise kurtlar ve domuzlar geziyor.

2900 metreye çıkınca eşi olmayan bir görsellik şaşırtıyor bizi.Arsiyanın iki yanındaki vadi bizi büyülüyor. İki vadide yemyeşil,çiçeklerle kaplı.Çiçeklerin ve yeşilin arasında masmavi göller.Güneyimiz Arsiyan yaylası,yeşillikler arasında Gürcitan köyleri ve ötelerde karlarıyla Karçal dağı.Kuzeyden,kuzeybatıya doğru Şavşat vadisi,yemyeşil köknar ormanları,yeşilin efsaneleştiği sahara dağı,cin dağı ve dağlar,vadiler arasında upuzun,ip gibi çağlayıp akan dereler.

2900 metreden Şavşat’a,karlı karçala,saharaya,göllere,çiçeklere ve yemyeşil çayırlara bakmak çok güzel.Bizi büyülüyor üzerine oturduğumuz otlar,elimizin değdiği beyaz çiçekler,gözlerimizin odaklandığı,içinde alabalıkların oynaştığı yemyeşil göller.

Dinleniyoruz.Sanki yeni yürümeye başlayacağız.Her görüntü her adımımızı yeniliyor ve o nedenle yorgunluk hissetmiyoruz.

3000 metreye ulaşınca ayaklarımız taşlara değmeye başlıyor ve hızla akıp giden dumanların arasından 3170 metreye,Gençiyan zirvesine çıkıyoruz.Saat 14,30. Ara ara sis dağılıyor.Biz Ardahan taraflarına, Posof vadisine,Gürcitan yeşilliklerine dalıyoruz.Sis,bir gelip,bir gidiyor,Sisin verdiği her arada bir yana seyre dalıyoruz.

Zirvede bir saat kalıyoruz.Gençiyan sivri,gökyüzüne hemen ulaşacakmış gibi duruyor ve bulutlar zirveyi selamlayarak geçiyor yanlardan.Şavşat vadisine,Posof’a,Karçal’a baktıkça salınıp uçmak geçiyor içimden.Yemyeşil vadiler,yemyeşil göller ve dolanıp uzaklaşan bulutlar coşku yaratıyor insanın içinde.Özgürlük coşkusu bu.Tarih boyunca ,dünyanın her yerinde,dağlar hep özgürlüğün simgesi olmuştur.Pir Sultan içinde,börklüce ,Che Guavera,Bolivar içinde özgürlüktür dağlar,aynı duyguları yaşatır.

Arsiyan dağının zirvesi Gençiyan tepesi,yemyeşil yamaçların üzerinde bir özgürlük anıtı gibi duruyor.Bizler mutluyuz.

Kuzeydoğudan inmeye başlıyoruz.Taşlık yamaçtan geçip,karlar üzerinden kayıp,oynayarak aşağılara iniyoruz.Karlı alan bitince, çimenlerin üzerinden sanki kayarak gidiyoruz.Her adımda çiçeklerin üzerine uzanıp,yatmak geliyor içimizden.Bembeyaz bir çiçek örtüsü var Arsiyanda,kar gibi,kar çiçekleri.Uzaklardan kar sanıyoruz,ama bunlar kokulu Arsiyan çiçekleri.Arsiyan çiçek kokar,arsiyan gül kokar.

Saat 17,00 de Boğa gölüne iniyoruz.Çok güzel bir göl,dokuz puar (muar )ın suyu akıyor boğa gölüne.Güneşin altında,otların arasında oynaşan sularıyla pırıl pırıl,yemyeşil Boğa gölü.Sular,Boğa gölüne şırıl şırıl çakıllar arasından berrakmı berrak akıyor.suyun kenarına çayırların üzerine oturup ayaklarımızı buz gibi suya sokuyor ve de kana kana içiyoruz .

Efsaneye göre boğa gölünün derinliklerinde bir boğa yaşıyormuş bu boğa zaman zaman gölün ortasından kükreyerek çıkar,gölün kenarına kadar gelir iri kara gözleriyle arsiyan dağını tarar ,uzun,kalın ve ucu sivri boynozlarıyla çimenleri kazar ve bağırarak tekrar gölün masmavi sularının ortasında kaybolurmuş.efsane bu ya ,olurmu olur!deyip, öteki göllere doğru yürüyoruz . her gölün ayrı bir güzelliği var ,hepsi çayırlıklar arasına uzanıvermiş, şırıl şırıl akan sularıyla renkarenk çiçekleriyle bir doga harikası.her gölün kenarında birer gece kamp kurmak geçiyor içimden.

Gölleri arkamızda bırakarak arsiyan yayalasına doğru diz boyu otların arasından ,derelerin kenarından yürüyoruz.her kaynak suyundan içmeden geçmiyoruz.bütün sular “şifalı”diyor arsiyan yaylasında oturanlar.bizde ,şifalı puar(pınar)lardan içip şifalanıyoruz.

Saat 18,30 da arsiyan yayalasına geldik.arsiyan yaylası sırtını zenbur dağına dayamış,kütük evleri yemyeşil otların arasında vesokaklarından tezek,ot,çiçek kokularıyla geçiyoruz.zembur dağının arkasında Gürcistan köyünün yayları var.arsiyana şavsatın dört köyü birlikte yaylaya çıkıyorlar.cevizli köy (Tibet),kaya dibi (shızır),yaşar köy(dabaketil),saylıca(karavat).bu köyler yaz boyunca tek bir köy gibi karışık oturuyorlar yaylada .

Muhtar gündüz ata beyinin evenin önünde köylüler toplanmış.bizi eve misafir ediyorlar.yöresel yemekleri peynir eritme ve keteleri önümüze yığıyorlar.peynir eritme ,şor peynirini tereyağ ile pişiriyorlar.şor peynir,yağı alınmış tussuz,kokusu biraz ağır ama yemesi oldukça kolay hoş bir yöre peyniri.şavşatlıların sabah kahvaltısı için vazgeçilmez yiyeceği.

DSCF0830

Yayla insanları sıcak,yayla insanları dost.şavşat köylülerinin sıcaklığı,dostlukları bizleri çok etkiliyor.öyle sıcak davranıyorlarki,kendimizi yıllardır bu köyden birisi gibi hissediyopruz.

Çaylarımızı ayranlarımızı içiyoruz.ziyo zurnasını çalmaya başlayınca köyün tüm erkekleri meydana fırlıyorlar.ziyo çalıyor,köylüler halay çekiyor.ziyo öyle bir çalıyorki tüm yorgunlugumuz gidiyor,tüm kaslarımız gevşiyor,beynimiz boşalıyor,arsiyan dağına hiç yorulmadan çıkıp inmiş gibi rahatlıyoruz.

Ziyo nun zurnasıyla yayla inliyor.arsiyan dağındaki tüm ayılar ,domuzlar,kurtlar ve bilçümle hayvanlar başlarını arsiyan yaylasına çeviriyorlar.kelebekler arsiyan yaylasına doğru uçuyorlar.çiçekler başlarını arsiyan yaylasına döndürüyor,koyun sürüleri,inek sürüleri otlamaz oluyorlar ziyo bir çalıyorki,kulak vermiyen anlayamaz.ziyo çalıyor,arsiyan yaylasının erkekleri çoçukları oynuyor,kadınları pencerelere çıkıyorlar.ziyonun zurnasının sesiyle dağ ve yayla bir başka güzel bir başka yeşil oluyor.gelenekselleşen arsiyan dağı tırmanışı artık ziyosuz ,ziyonun zurnası olmadan olmaz,olsada bir anlamı olmaz.

Akşam ,yayladan arabalarımıza binip,tüm köyler bir bir uğrayarak Şavşat a geliyoruz.dursun hoca ile eşi Miyaser teyze bizi bekliyorlar öz çoçukları gibiyiz.öyle sıcak,öyle candan davranıyorlarki kendimizi oğulları kızları gibi hissediyoruz.Cengiz’e ‘”Dr.Ayhan,bizim bu kaynaşmamızı görünce,benim papuçum dama atıldı diye düşünür,Ayhan gelince biraz misafir gibi davranalım”diyorum ,Cengiz gülüyor.

Şavşat ,Artvin’in en geniş coğrafyası olan ikinçi ilçesi,ama en güzel coğrafyası olan birinci ilçesi.Şavşat bir doga cenneti.güzelmi güzel.ağaçları,otları,çiçekleri ,gölleri,dereleri ve bilçümle insanları güzel . İnsanlarının kalpleri,yüzlerindeki gülümsemeleri güzel.

Şavşat oraçıkta ,dağların arasında ,yemyeşil vadide sanki unutulmuş .Doğru dürüst ne yolları var ne okulları.kendine yetmeye çalışan bir kasaba.K öy yolları zorlu,uzun ,bozuk.Köy evleri beklide korunma altına alınması gereken yapılar .ama ne ilgilenen nede elini uzatan olmuş.

Köylerin isimleri 1927 yılında çıkarılan bir kanunla değiştirilmiş ,köyleri girişlerindeki tabelalarda hep yeni isimler yazılı ama bu güne kadar eski köy isimleri kullanıla gelmiş.Şavşatta yaşayanlarda , Samsunda ,İstanbulda ,Antalyada yaşayanlarda eski isimleri kullanarak söz ediyorlar Şavşat köylerinden.

DSCF0834

Şavşatın nüfusu 7400 sürekli azalıyor. Sanki zamanla unutulaçak dönülmeyecek bir yer gibi terk edilmiş.nedeni ilgisizlik,ekonomik nedenler.Ama Şavşat dönülecek,ilginin canlanacağı,turzmin gelişeceği ve herkesin görmesi gereken bir yer.

Şavşat’ın sıcak insanlarıyla,gölleriyle,ormanlarıyla,çermikleriyle ve dağlarıyla dost olunur,kaynaşılır ve Şavşat yaşanır Şavşat’ta..

ALİ ÇETİN

Posted in Gezi Yazıları, YazılarComments (0)


Advert

Günü birlik veya kamplı, elinde fotoğraf makinesi, sırtında çantası olmanın verdiği hazla dolaşmaya MERHABA.

-
Her yer görülmeye değer anlayışı ve sevdasıyla yürümenin, tanımanın ve anlamanın tadına varabilmek amacıyla farklılıklar yaşıyoruz birlikte.

Yalnızca ülkemiz değil, gidilebilen her coğrafya içindir sözümüz.

Takvim

Mayıs 2018
Pts Sal Çar Per Cum Cts Paz
« Eki    
 123456
78910111213
14151617181920
21222324252627
28293031